Türkiye’de gündemi meşgul eden
haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında
bile yapılan seviyesiz tartışmalar „biz kimiz, nereye gidiyoruz?“ sorularını
aklıma getiriyor derken, bombanın pimi çekilmiş gibi, okullarımızdaki şiddetin
önüne geçilemiyor. Bu yazı Türkiye’nin içinde bulunduğu bu durumun analizi
niteliğinde olacaktır.
Doğan Cüceloğlu Türkiye’de toplumsal
ve sosyal hayatı analiz ederken; „Biz, yalan söyler, kazık atar ve hak yeriz.
Ama dürüstlüğü dilimizden hiç düşürmeyiz. Güçsüzsen, arkan yoksa, sıradan bir
vatandaşsan, bu ülkede hakkını araman çok zor, hakkını elde etmen daha da zor.
Örneğin, belediyede rüşvet vermeden bir inşaat ruhsatı alman mümkün değildir. Bunu
herkes bilir. Ülkede rüşvet alanların çoğu oruç tutar, rüşvet alan belediyeler
ramazanda iftar sofraları kurar ve bu sofralarda hakkını helal etmekle ilgili
konuşursan, Yüce Allah’ın “karşıma kul hakkıyla çıkmayın,” dediği bir dinimiz
olduğu söylenir. Bunu rüşvet alanlar söyler. Söylediğimiz yalana inanana enayi
olarak bakarız ve onu kazıklamaya hak kazanırız. Ama senin içtiğin suyu helal
etmeyi de ihmal etmeyiz. /…/ Çünkü biz inanırmış gibi konuşmaya önem veririz,
ama konuştuğumuz gibi yaşamaya önem vermeyiz,“ diyordu basına ve sosyal medyaya
yansıyan sözlerinde.
Ülkedeki bu sosyal çürümeyi Aziz
Nesin de „Türkiye hasta! Ahlaken hasta, eylem olarak hasta! Gerçekten hasta!“ diye
anlatıyordu.
Peki soruyorum, bu akıl almaz
durumun arkasında yatan neler yatıyor? Ülkemizde ahlâkî yozlaşmaya çanak tutan
ve suça özendiren diziler, televizyon programları, dijital platform içerikleri,
şiddete kapı aralayan çevrimiçi oyunlar ve sosyal medya paylaşımları konusunda
defalarca köşe yazıları yazıldı, raporlar hazırlanarak ilgili birimlere
iletildi. Bununla birlikte hiçbir paydaş ne sorumluluğunu yerine getirdi ne de
medyadaki savurganlık sona erdi.
„Bu yaşananların nedeni ne?“ sorusuna cevap
arandığında Türkiye’de son zamanlarda tam bir değerler çatışması yaşandığı ve
ülkenin „Geçiş toplumu“ (transition society) olarak adlandırılan ve genellikle
geleneksel yapıdan modern yapıya (ya da bir sistemden başka bir sisteme)
dönüşen toplum yapısı gösterilebilir. Franz Kafka’nın „Dönüşüm“ (Verwandlung)
adlı eserininin baş kahramın Gregor Samsa’nın dönüşümü gibi, ülke de dönüşüyor
ve yaşananlar adeta bu dönüşümün sancısı, dışa vurumu, değerler çatışması. Ülkede
değişen zamanda insanlarla birlikte toplum da dönüşüyor. Dönüşen toplumların
bazı özelliklerini ülkenin durumuyla ilişkilendirerek şu şekilde özetlemek
mümkündür:
Dönüşen toplumlarda hem
geleneksel, hem de modern unsurlar bir arada bulunur. Aile yapısına
bakıldığında bir aile içinde mütedeyyin bir anne ile modern (?) kızının
birlikte sokağa çıktığı, kıyafetlerinin modern-postmodern çizgiyi yansıttığı görülür. Ekonomiye gelince, ülkeyi hem tarım
he sanayi birlikte ayakta tutar. Ülke ne tarım, ne de sanayi toplumu
karakteristiğini yansıtır, aksine dual bir sistem (ikili karakter) görülür.
Toplumsal kurumlar olarak
adlandırılan aile, eğitim sistemi, ekonomi, siyaset hızlı bir dönüşüm
içindedir. Değerler, normlar ve yaşam tarzları ile birlikte dünya görüşleri de
hızla değişir. Burada bireylerin maddi menfaatleri öne çıkar, sadece aile
içinde değil, toplumsal ve sosyal uyum sorunları gözlenir. Farklı resmi / gayrı
resmi kurum ve kuruluşlarda devletin yetiştirmek istediği insan modellerine
paralel yapılarda resmi ideolojiye alternatif dünya görüşündeki insanlar
yetiştirilir. Bu insanların iktidardaki güç mücadelesi sisteme olumsuz yansız
ve sistem içinde geleceğe hazırlanması gereken kuşaklar, istendik eğitim
çizgisinin dışına çıkar.
Süreçte ister istemez değer
çatışmaları, geleneksel değerlerle topluma modern olarak sunulan, veya
siyasilerce/teologlarca manipule edilen değerler arasında gerilimler yaşanır.
Aile içinde, kurumlarda vd. otoriteye bağlılık ile bireysel özgürlük arasında
çatışmalar bitip tükenmez, bu durum yer yer bireysel kimlik bunalımına neden
olabilir. Türkiye’de 1980’li yıllarda Dallas dizisi ile başlayan, Halid Ziya
Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu romanından uyarlanan ve ahlaki sınırları zorlayan
duygusal dizilerle aile yapısı içindeki gayri meşru ilişkilerin, cinayetlerin ve
çelişkilerin aktarılması; bilahere TV’lerin gündüz kuşaklarında canlı
yayımlanan programlarda aile içi dramlar, şiddet, terk edilmişlik,
dolandırıcılık ve gayri meşru ilişkiler gibi duygusal ve toplumsal yükleri
taşıyan konularla işlenmesi bu duruma örnek olarak verilebilir. Çocuk ve
gençler aile içinde veya medya üzerinde gördükleri olumsuz örnekleri
normalleştirerek günlük hayata aktarmaya başlar.
Değişim sürecine kurumlar aynı
hızla uyum sağlayamadığında eğitim sistemi ile hayatın gerçekleri arasında bir
kopukluk ortaya çıkar. Geleneksel eğitim anlayışı ile çağın getirdiği, yahut
dayattığı teknoloji destekli eğitim anlayışı arasında kalan öğrenci, öğretmen
ve veliler sisteme uyum sağlamakta güçlük çekerler. Geleneksel değerler ile
aile kurumu arasında çatışmalar yaşanabilir. Okullarda akran zorbalığı
(bullying) önlenemez bir hal alırken duygularını yönetemeyen çocuk ve gençler
saldırgan olurlar. Madde kullanımı (sigara, alkol, uyuşturucu) riskli
tepkilerin verilmesine neden olur. Okullarda yetersiz kurallar, tutarsız
davranışlar sınırları zorlar.
Modern hayatın cazibesine kapılan
ve kırsal kesimdeki hayatın yükünden (?) yorulan insanlar, kentlere göçerler.
Kentlerde önceden hazırlık yapılmadığından, plansız büyüme ve gecekondulaşma
sorunları ile bunlara bağlı altyapı sorunları ortaya çıkar. Travmatik
yaşantılar, işlenmemiş durumlar öfkeye dönüşür. Dolayısı ile şehire hazırlıksız
gelenlerin kentsel yaşama ayak uydurmada zorlandığı, kent kültürüne uygun
olmayan, yetersiz altyapıya sahip yeni yerleşim merkezleri (Gettolar) ortaya
çıkar. Bu da güvenlik başta olmak üzere bir dizi sorunların, yeni sosyal
sınıfların, alt kültürlerin oluşmasına neden olur. Bu kapalı çevrelerde yaşayan
kimi sosyal gruplar (dini cemaatler, etnik gruplar vd.) "sorunlu
davranışları özgürlük zanneder“ Bu çevrelerde yaşayan ve marjinal grupların
etkisinde kalan özellikle alt gelir grubuna ait ailelerde geleneksel anlayışın
dışında kırsal/kentsel hibrit bir ebeveynlik" anlayışı hüküm sürer.
Disipline "travma", sınır koymaya "baskı" adı verilen bir
anlayış çerçevesinde başkasının varlığına duyarsız kalan kalabalıklar içinde
yalnız hareket eden bireyler yetişir. Bunun tam tersi durumlar da ortaya
çıkabilir ve bireyler grup aidiyeti ve kimliği kazanabilmek amacıyla çeteler
oluşturur; özgür değil, ölçüsüz, sorunlu çocuklar yetiştirilmiş olur.
Kente yapılan göçlerle birlikte
tarım toplumundan sanayi toplumuna doğru bir dönüşüm söz konusu olur. İşgücü
yapısı değişir, yeni meslekler ortaya çıkar.
Kırsal kesimden kente göçenlerin
dünya görüşlerinde de belirgin değişimler gözlenir. Eğitimin sınıf atlamak için
en güçlü enstrüman olduğu bilinci gelişir ve okullaşma oranı artar, eğitimle
birlikte kültürleme de gerçekleşince bireylerin toplumsal ve sosyal hayata
bakışı, hayatı ve insanları, olayları, olguları sorgulaması da gelişir. Eğitime
verilen değerle birlikte eğitimin ticarileşmesi geleneksel normları zayıflatırken,
modern normların henüz yerleşmediği, Emile Durkheim’ın „anomik durum“ dediği
durum ortaya çıkar. Değerler eğitimi yerine, değerler çatışması görülür.
Yurttaşlar „neye göre yaşayacağını“ kestirmekte zorlanabilir, ortaya çıkan
boşluk güçlü ve kesin cevaplar sunan yeni dini/siyasi söylemlere alan açar.
Geçiş sürecini yaşayan insanların
hayatı, insanları, olayları ve olguları sorgulayan siyasi görüşlerinde de
değişiklik olur. Daha iyi, daha modern bir hayat tarzı isteğiyle
demokratikleşme eğilimleri artabilir. Bu eğilimler her zaman istendik sonuçları
vermeyebilir. Gustave Le Bon’a atfedildiği üzere; “Kitleler akıl yürütme
yeteneğiyle değil, duygularıyla hareket eder; bu yüzden yönlendirilmeye,
manipüle edilmeye son derece açıktırlar.” Eski yönetim biçimleri ile yeni
toplumsal, bireysel beklentiler ve talepler de değişebilir; mevcut durumla
beklentiler ve beklentilerin gerçekleşmemesi ile yöneten ve yönetilen arasında
gerilimler yaşanabilir. „Genel oy hakkı, çoğu zaman aklın değil, sayının
zaferi“ olarak değer kazanır. Fransız parlamenter ve siyasetçi Alexis de
Tocqueville‘in (1805–1859), “çoğunluğun tiranlığı” dediği durum, yani
çoğunluğun azınlığın haklarını ezer; Gustave Le Bon’un işaret ettiği gibi,
kitleler basit çözümler sunan liderleri öne çıkarır. Ekonomi, güvenlik, kimlik
sorunlarının yoğun olduğu kriz anlarında tarihteki Weimar Cumhuriyeti içindeki
gibi demokratik süreçlerden geçerek Eğitim,
hukuk, medya gibi kurumlar gerçek işlevinin dışına çıktığında insanların
ilgileri kurumlardan ziyade Max Weber’in „karizma-otorite“ kavramındaki gibi
„siyasi liderlere“ veya gruplara yönlenebilir. Bağımsız yargı, özgür basın,
denge-denetleme mekanizmaları tartışmalı hale gelirse, seçilmiş bir lider
zamanla gücü tek elde toplayabilir.
Bireyler bu gerilimler içinde
yaşarken adeta iflas etmiş bir yapı içinde „biz kimiz“ diye sorgulamaya başlar.
Gettolardaki sağlıksız yaşam ortamlarında yeni niş kültürler ortaya çıkar, alt
kültürler etnik kültürlerin öne çıkarılmasını adeta teşvik eder ve bu eğilim
ulus devletlerde „millet“ olma bilincinin tartışmaya açılmasına neden olabilir.
Din, milliyet, ideoloji gibi alanlar kimlik sabitleyici olabilir ve „duygusal“
olarak mobilize edilmeye, kışkırtılmaya açık hale gelebilir.
Geçiş toplumlarının karakteristik
yapısına bakıldığında çoğu zaman gerilimli, ya „çok modern“ ya da „yarı modern
bir ara form“ veya „oldukça geleneksel“ bir yaşam tarzının „ne tam geleneksel
ne de tam modern“ olan, yapılar oluşur. Anadolu deyişi ile „iki cami arasında binamaz“
bir hayat sürülür. Bu toplumlarda alt kültürlerin taşıyıcılarının yaratıcı
potansiyelinin yüksek olduğu görülür.
Amin Maalouf „Mahallede en çok
saygı gören lüks arabalı kaçakçı. Gençler ona özeniyor. Kaçakçının öğretmenden
çok saygı gördüğü toplum bitmiştir.“ diyor. Ana akım radyo televizyon
kanallarında da bu tür filmler, diziler prime time listelerinde üst sıralarda
yer alırken ülkede yetişen yeni nesil öğretmenlerin eseri olamıyor, eğitim
paydaşları içinde itibar erozyonuna uğruyor; görevleri başında hain saldırılara
uğruyorlar. Okullarda zorbalık şiddete, şiddet vahşete dönüşüyor. Ülke olarak
şiddeti normalleştiren dili, davranışı değil, hayatı koruyan sistemin inşa
edilmesi gerekiyor.
Tüm bu sorunlar sarmalında
demokrasinin kendi içinde geliştirdiği sigortalar devreye girmeli. Bunlar;
hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı, özgür medya, sivil toplum ve eleştirel
kamouyo, seçimlerin rekabetçi ortamda yapılması, toplum dinamiklerinin siyasi
saiklerle erozyona uğratılmaması gerekir. Tüm bu mekanizmalar güçlü olduğunda
geçiş sürecindeki toplumların demokratik yapılaşması ve kedini gerçekleştirmesi
sağlanabilir. Bu aşamada aksini düşünmek, abesle iştigal etmek olur!