17 Nisan 2026 Cuma

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartışmalar „biz kimiz, nereye gidiyoruz?“ sorularını aklıma getiriyor derken, bombanın pimi çekilmiş gibi, okullarımızdaki şiddetin önüne geçilemiyor. Bu yazı Türkiye’nin içinde bulunduğu bu durumun analizi niteliğinde olacaktır.

Doğan Cüceloğlu Türkiye’de toplumsal ve sosyal hayatı analiz ederken; „Biz, yalan söyler, kazık atar ve hak yeriz. Ama dürüstlüğü dilimizden hiç düşürmeyiz. Güçsüzsen, arkan yoksa, sıradan bir vatandaşsan, bu ülkede hakkını araman çok zor, hakkını elde etmen daha da zor. Örneğin, belediyede rüşvet vermeden bir inşaat ruhsatı alman mümkün değildir. Bunu herkes bilir. Ülkede rüşvet alanların çoğu oruç tutar, rüşvet alan belediyeler ramazanda iftar sofraları kurar ve bu sofralarda hakkını helal etmekle ilgili konuşursan, Yüce Allah’ın “karşıma kul hakkıyla çıkmayın,” dediği bir dinimiz olduğu söylenir. Bunu rüşvet alanlar söyler. Söylediğimiz yalana inanana enayi olarak bakarız ve onu kazıklamaya hak kazanırız. Ama senin içtiğin suyu helal etmeyi de ihmal etmeyiz. /…/ Çünkü biz inanırmış gibi konuşmaya önem veririz, ama konuştuğumuz gibi yaşamaya önem vermeyiz,“ diyordu basına ve sosyal medyaya yansıyan sözlerinde.

Ülkedeki bu sosyal çürümeyi Aziz Nesin de „Türkiye hasta! Ahlaken hasta, eylem olarak hasta! Gerçekten hasta!“ diye anlatıyordu.

Peki soruyorum, bu akıl almaz durumun arkasında yatan neler yatıyor? Ülkemizde ahlâkî yozlaşmaya çanak tutan ve suça özendiren diziler, televizyon programları, dijital platform içerikleri, şiddete kapı aralayan çevrimiçi oyunlar ve sosyal medya paylaşımları konusunda defalarca köşe yazıları yazıldı, raporlar hazırlanarak ilgili birimlere iletildi. Bununla birlikte hiçbir paydaş ne sorumluluğunu yerine getirdi ne de medyadaki savurganlık sona erdi.

„Bu yaşananların nedeni ne?“ sorusuna cevap arandığında Türkiye’de son zamanlarda tam bir değerler çatışması yaşandığı ve ülkenin „Geçiş toplumu“ (transition society) olarak adlandırılan ve genellikle geleneksel yapıdan modern yapıya (ya da bir sistemden başka bir sisteme) dönüşen toplum yapısı gösterilebilir. Franz Kafka’nın „Dönüşüm“ (Verwandlung) adlı eserininin baş kahramın Gregor Samsa’nın dönüşümü gibi, ülke de dönüşüyor ve yaşananlar adeta bu dönüşümün sancısı, dışa vurumu, değerler çatışması. Ülkede değişen zamanda insanlarla birlikte toplum da dönüşüyor. Dönüşen toplumların bazı özelliklerini ülkenin durumuyla ilişkilendirerek şu şekilde özetlemek mümkündür:

Dönüşen toplumlarda hem geleneksel, hem de modern unsurlar bir arada bulunur. Aile yapısına bakıldığında bir aile içinde mütedeyyin bir anne ile modern (?) kızının birlikte sokağa çıktığı, kıyafetlerinin modern-postmodern çizgiyi yansıttığı  görülür. Ekonomiye gelince, ülkeyi hem tarım he sanayi birlikte ayakta tutar. Ülke ne tarım, ne de sanayi toplumu karakteristiğini yansıtır, aksine dual bir sistem (ikili karakter) görülür.

Toplumsal kurumlar olarak adlandırılan aile, eğitim sistemi, ekonomi, siyaset hızlı bir dönüşüm içindedir. Değerler, normlar ve yaşam tarzları ile birlikte dünya görüşleri de hızla değişir. Burada bireylerin maddi menfaatleri öne çıkar, sadece aile içinde değil, toplumsal ve sosyal uyum sorunları gözlenir. Farklı resmi / gayrı resmi kurum ve kuruluşlarda devletin yetiştirmek istediği insan modellerine paralel yapılarda resmi ideolojiye alternatif dünya görüşündeki insanlar yetiştirilir. Bu insanların iktidardaki güç mücadelesi sisteme olumsuz yansız ve sistem içinde geleceğe hazırlanması gereken kuşaklar, istendik eğitim çizgisinin dışına çıkar.

Süreçte ister istemez değer çatışmaları, geleneksel değerlerle topluma modern olarak sunulan, veya siyasilerce/teologlarca manipule edilen değerler arasında gerilimler yaşanır. Aile içinde, kurumlarda vd. otoriteye bağlılık ile bireysel özgürlük arasında çatışmalar bitip tükenmez, bu durum yer yer bireysel kimlik bunalımına neden olabilir. Türkiye’de 1980’li yıllarda Dallas dizisi ile başlayan, Halid Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu romanından uyarlanan ve ahlaki sınırları zorlayan duygusal dizilerle aile yapısı içindeki gayri meşru ilişkilerin, cinayetlerin ve çelişkilerin aktarılması; bilahere TV’lerin gündüz kuşaklarında canlı yayımlanan programlarda aile içi dramlar, şiddet, terk edilmişlik, dolandırıcılık ve gayri meşru ilişkiler gibi duygusal ve toplumsal yükleri taşıyan konularla işlenmesi bu duruma örnek olarak verilebilir. Çocuk ve gençler aile içinde veya medya üzerinde gördükleri olumsuz örnekleri normalleştirerek günlük hayata aktarmaya başlar.

Değişim sürecine kurumlar aynı hızla uyum sağlayamadığında eğitim sistemi ile hayatın gerçekleri arasında bir kopukluk ortaya çıkar. Geleneksel eğitim anlayışı ile çağın getirdiği, yahut dayattığı teknoloji destekli eğitim anlayışı arasında kalan öğrenci, öğretmen ve veliler sisteme uyum sağlamakta güçlük çekerler. Geleneksel değerler ile aile kurumu arasında çatışmalar yaşanabilir. Okullarda akran zorbalığı (bullying) önlenemez bir hal alırken duygularını yönetemeyen çocuk ve gençler saldırgan olurlar. Madde kullanımı (sigara, alkol, uyuşturucu) riskli tepkilerin verilmesine neden olur. Okullarda yetersiz kurallar, tutarsız davranışlar sınırları zorlar.

Modern hayatın cazibesine kapılan ve kırsal kesimdeki hayatın yükünden (?) yorulan insanlar, kentlere göçerler. Kentlerde önceden hazırlık yapılmadığından, plansız büyüme ve gecekondulaşma sorunları ile bunlara bağlı altyapı sorunları ortaya çıkar. Travmatik yaşantılar, işlenmemiş durumlar öfkeye dönüşür. Dolayısı ile şehire hazırlıksız gelenlerin kentsel yaşama ayak uydurmada zorlandığı, kent kültürüne uygun olmayan, yetersiz altyapıya sahip yeni yerleşim merkezleri (Gettolar) ortaya çıkar. Bu da güvenlik başta olmak üzere bir dizi sorunların, yeni sosyal sınıfların, alt kültürlerin oluşmasına neden olur. Bu kapalı çevrelerde yaşayan kimi sosyal gruplar (dini cemaatler, etnik gruplar vd.) "sorunlu davranışları özgürlük zanneder“ Bu çevrelerde yaşayan ve marjinal grupların etkisinde kalan özellikle alt gelir grubuna ait ailelerde geleneksel anlayışın dışında kırsal/kentsel hibrit bir ebeveynlik" anlayışı hüküm sürer. Disipline "travma", sınır koymaya "baskı" adı verilen bir anlayış çerçevesinde başkasının varlığına duyarsız kalan kalabalıklar içinde yalnız hareket eden bireyler yetişir. Bunun tam tersi durumlar da ortaya çıkabilir ve bireyler grup aidiyeti ve kimliği kazanabilmek amacıyla çeteler oluşturur; özgür değil, ölçüsüz, sorunlu çocuklar yetiştirilmiş olur.

Kente yapılan göçlerle birlikte tarım toplumundan sanayi toplumuna doğru bir dönüşüm söz konusu olur. İşgücü yapısı değişir, yeni meslekler ortaya çıkar.

Kırsal kesimden kente göçenlerin dünya görüşlerinde de belirgin değişimler gözlenir. Eğitimin sınıf atlamak için en güçlü enstrüman olduğu bilinci gelişir ve okullaşma oranı artar, eğitimle birlikte kültürleme de gerçekleşince bireylerin toplumsal ve sosyal hayata bakışı, hayatı ve insanları, olayları, olguları sorgulaması da gelişir. Eğitime verilen değerle birlikte eğitimin ticarileşmesi geleneksel normları zayıflatırken, modern normların henüz yerleşmediği, Emile Durkheim’ın „anomik durum“ dediği durum ortaya çıkar. Değerler eğitimi yerine, değerler çatışması görülür. Yurttaşlar „neye göre yaşayacağını“ kestirmekte zorlanabilir, ortaya çıkan boşluk güçlü ve kesin cevaplar sunan yeni dini/siyasi söylemlere alan açar.

Geçiş sürecini yaşayan insanların hayatı, insanları, olayları ve olguları sorgulayan siyasi görüşlerinde de değişiklik olur. Daha iyi, daha modern bir hayat tarzı isteğiyle demokratikleşme eğilimleri artabilir. Bu eğilimler her zaman istendik sonuçları vermeyebilir. Gustave Le Bon’a atfedildiği üzere; “Kitleler akıl yürütme yeteneğiyle değil, duygularıyla hareket eder; bu yüzden yönlendirilmeye, manipüle edilmeye son derece açıktırlar.” Eski yönetim biçimleri ile yeni toplumsal, bireysel beklentiler ve talepler de değişebilir; mevcut durumla beklentiler ve beklentilerin gerçekleşmemesi ile yöneten ve yönetilen arasında gerilimler yaşanabilir. „Genel oy hakkı, çoğu zaman aklın değil, sayının zaferi“ olarak değer kazanır. Fransız parlamenter ve siyasetçi Alexis de Tocqueville‘in (1805–1859), “çoğunluğun tiranlığı” dediği durum, yani çoğunluğun azınlığın haklarını ezer; Gustave Le Bon’un işaret ettiği gibi, kitleler basit çözümler sunan liderleri öne çıkarır. Ekonomi, güvenlik, kimlik sorunlarının yoğun olduğu kriz anlarında tarihteki Weimar Cumhuriyeti içindeki gibi demokratik süreçlerden geçerek  Eğitim, hukuk, medya gibi kurumlar gerçek işlevinin dışına çıktığında insanların ilgileri kurumlardan ziyade Max Weber’in „karizma-otorite“ kavramındaki gibi „siyasi liderlere“ veya gruplara yönlenebilir. Bağımsız yargı, özgür basın, denge-denetleme mekanizmaları tartışmalı hale gelirse, seçilmiş bir lider zamanla gücü tek elde toplayabilir.

Bireyler bu gerilimler içinde yaşarken adeta iflas etmiş bir yapı içinde „biz kimiz“ diye sorgulamaya başlar. Gettolardaki sağlıksız yaşam ortamlarında yeni niş kültürler ortaya çıkar, alt kültürler etnik kültürlerin öne çıkarılmasını adeta teşvik eder ve bu eğilim ulus devletlerde „millet“ olma bilincinin tartışmaya açılmasına neden olabilir. Din, milliyet, ideoloji gibi alanlar kimlik sabitleyici olabilir ve „duygusal“ olarak mobilize edilmeye, kışkırtılmaya açık hale gelebilir.

Geçiş toplumlarının karakteristik yapısına bakıldığında çoğu zaman gerilimli, ya „çok modern“ ya da „yarı modern bir ara form“ veya „oldukça geleneksel“ bir yaşam tarzının „ne tam geleneksel ne de tam modern“ olan, yapılar oluşur. Anadolu deyişi ile „iki cami arasında binamaz“ bir hayat sürülür. Bu toplumlarda alt kültürlerin taşıyıcılarının yaratıcı potansiyelinin yüksek olduğu görülür.

Amin Maalouf „Mahallede en çok saygı gören lüks arabalı kaçakçı. Gençler ona özeniyor. Kaçakçının öğretmenden çok saygı gördüğü toplum bitmiştir.“ diyor. Ana akım radyo televizyon kanallarında da bu tür filmler, diziler prime time listelerinde üst sıralarda yer alırken ülkede yetişen yeni nesil öğretmenlerin eseri olamıyor, eğitim paydaşları içinde itibar erozyonuna uğruyor; görevleri başında hain saldırılara uğruyorlar. Okullarda zorbalık şiddete, şiddet vahşete dönüşüyor. Ülke olarak şiddeti normalleştiren dili, davranışı değil, hayatı koruyan sistemin inşa edilmesi gerekiyor.

Tüm bu sorunlar sarmalında demokrasinin kendi içinde geliştirdiği sigortalar devreye girmeli. Bunlar; hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı, özgür medya, sivil toplum ve eleştirel kamouyo, seçimlerin rekabetçi ortamda yapılması, toplum dinamiklerinin siyasi saiklerle erozyona uğratılmaması gerekir. Tüm bu mekanizmalar güçlü olduğunda geçiş sürecindeki toplumların demokratik yapılaşması ve kedini gerçekleştirmesi sağlanabilir. Bu aşamada aksini düşünmek, abesle iştigal etmek olur! 

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...