3 Mayıs 2011 Salı

Öğrenci Andı

“Öğrenci Andı” 23 Nisan 1933′te eski bakanlardan Dr. Reşit Galip tarafından yazılmış ve Türk çocuklarına armağan edilmiştir. Dr. Galip, önce bir baba olarak bu hisleri duymuş; sonra da Millî Eğitim Bakanı olarak okul çocuklarına bu andı içirmiştir.

Millî Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu 10 Mayıs 1933 tarih ve 101 sayı kararı ile bu andı uygulamaya koymuştur. 29 Ağustos 1972 tarih ve 14291 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan ilkokullar yönetmeliğinin 78. Maddesinde “Öğrenci Andı”na ikinci paragraf eklenmiştir. Millî Eğitim Bakanlığı Tebliğler Dergisinin Ekim 1997 tarih 2481 sayısında yayımlanan Millî Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinin 10. Maddesiyle belirlenmiştir. Bu maddeye göre ilköğretim okulunda öğrenciler, her gün dersler başlamadan önce öğretmenlerin gözetiminde söylemektedir.

“Türküm, doğruyum, çalışkanım; yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

Ey bu günümüzü sağlayan, Ulu Atatürk; açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim.

Ne mutlu Türküm diyene!”

Almanca öğretmenliği programında okuyan öğrencilerim veya mezunlar için bu andın çevirisini aşağıda veriyorum.

"Ich bin Türke, aufrichtig und fleißig. Mein Grundsatz ist, meine Jüngeren zu schützen, die Älteren zu respektieren, mein Land und meine Nation mehr zu lieben als mich selbst. Mein Ideal ist, aufzusteigen und vorwärtszukommen. Mein Dasein soll dem Türkischen geschenkt sein.

Oh, Du großer Atatürk! Auf dem Weg, den Du uns bereitet, und dem Ziel entgegen, das Du uns gezeigt hast, werde ich ununterbrochen gehen. Das schwöre ich! Mein Dasein soll dem türkischen Dasein gewidmet sein.

Wie froh ist derjenige, der sagen kann, ein Türke zu sein"

Atatürk'ün Gençliğe Hitabı

Almanca öğretmenliği programında öğrenim gören öğrencilerimle Atatürk'ün gençliğe hitabını Almancaya çevirme konusunda bir çalışmamız oldu. Değişik çeviri alternatifleri üzerinde durduk. Ben de kendi çevirimi yaptım. Aşağıda paylaşıyorum....

________

Türkische Jugend!

Deine erste Pflicht ist, die türkische Unabhängigkeit und die Türkische Republik für alle Zeiten zu schützen und zu verteidigen.

Das ist die einzige Grundlage Deiner Existenz und Deiner Zukunft. Sie ist die wertvollste Quelle Deiner Sicherheit. Auch in der Zukunft kann es innere und äußere Feinde geben, die Dir diese Quelle rauben wollen. Wenn Du eines Tages gezwungen sein wirst, Deine Unabhängigkeit und Deine Republik zu verteidigen, wirst Du diese Aufgabe ausfüllen, ohne Rücksicht zu nehmen auf die Möglichkeiten und Voraussetzungen, in denen Du Dich befindest. Sie können sehr ungünstig sein. Die Feinde, die nach Deiner Unabhängigkeit und Republik trachten, können einen beispiellosen Sieg in der ganzen Welt errungen haben. Es kann sein, dass alle Festungen Deines Vaterlandes mit List und Gewalt eingenommen, alle Werften besetzt, alle Heere besiegt worden und in alle Ecken des Vaterlandes Feinde eingedrungen sind. Noch schlimmer und furchtbarer als diese Lage kann es geschehen, dass diejenigen, die die Macht in deinem Vaterland ausüben, in Unachtsamkeit, auf Irrwege und sogar an der Macht sind, ihre persönlichen Interessen mit den politischen Absichten der Feinde verbinden. Die Nation kann in Not und Armut erschöpft und zusammengebrochen sein.

Jugend türkischer Zukunft! Auch unter solchen Umständen und Voraussetzungen ist es Deine Pflicht, die türkische Unabhängigkeit und Republik zu retten. Die Kraft, die Du dazu brauchst, ist in Deinem edlen Blut vorhanden.

M.Kemal Atatürk"

4 Nisan 2011 Pazartesi

Düşsel Avuntular

İnsanı hakkıyla anlayabilmek ve davranışlarını altında yatan nedenleriyle açıklayabilmek zordur, ayrı bir akademik çalışma alanıdır. Çocukluğumuzdan bu yana duyduğum bir söz vardır. İnsanoğlu, Cenâb-ı Hakk’ın «ahsen-i takvîm» üzere yarattığı bir canlıdır. Bu açıdan bakılınca insan kâinatın bir özü veya tohumu olarak değerlendirilmektedir. Sanırım, onun, yani insanın varlıkların en şereflisi diye tanımlanmasının ardındaki sır hikmeti de buradan kaynaklanmaktadır.

İnsanoğlunu yücelerin en yücesine yükselten özellikleri olduğu kadar, onu aşağıların aşağısına indiren özellikleri de görülebilmektedir. Örnek ararsan etrafa bak… İnsan hayatı, bu iki nokta arasından bir nokta seçme ve orada kendine yakışan bir vakarla varlığını sürdürme için oluşturulmuş bir tiyatro sahnesidir. Yüzyılımıza damgasını vuran oyun yazarı ve tiyatro kuramcılarından Bertolt Brecht (1898-1956), bu durumu “dünya bir tiyatro sahnesine benzer, herkes kendine düşen rolü oynar” diyerek özetlemiştir. Sahip olduğu Marxist anlayışla “dünyanın değişmesinden; insanların fırsat eşitliğine, düşünce özgürlüğüne sahip olduğu, adaletli bir düzenin kurulmasından” yana tavır koymuş; bu uğurda pek çok sıkıntıya göğüs germek zorunda kalmıştır. İslam tasavvuf anlayışına göre ise, insanı insan yapan yegâne özellik, Hakk katında, toplum içinde iyiyle makbul görülmeyenin mücadelesi sırasında bireyin, öz değerini koruyarak elde ettiği ürünü insanlığın yararına sunabilen bir sürece yönlendirmesi ve bu yolla kendine yaşam adı altında ödünç verilen “gök kubbeden” ayrılırken hoş bir seda bırakabilmesidir.

Tasavvuf anlayışına göre Kâmil insan, Hakk’ın aşk ve muhabbetinin etkisi altında olduğu için, bu muhabbetin kendisini mercek altındaki bir kağıdın güneş ışığından yanması gibi acılarıyla, kendi iç hesaplaşmalarıyla yanar, kavrulur. Böylece maddi ve manevi bedeninin her bir zerresinde bulunan ve nefsini tatmin etmeye yönelik her türlü dünyevi duygu ve düşünceyi yakarak ortadan kaldırır. Bu şekilde bir ömür sürenler, çevresinde bir çekim ve cazibe merkezi hâline gelir. Diğer insanlar da gayr-i iradi olarak onu sever ve sayarlar. Bir insanın kendini sevdirmesi, saydırması da zorla, tehdit veya yıldırmayla değil; karşılıklı sevgiyle, muhabbetle gerçekleşir. Gönülden gönüle akan sevgi çayının suyu yolunu bu şekilde bulur. Bunun dışında şeklen gösterilen saygı, sevgiden değil; riyadandır. Akademik süreçlerde ast üst arasında sıkça gözlenen bu tür ilişkiler, astın üste çıkmasından hemen sonra ilişkilerin seyrinin değişmesine neden olmaktadır. Kendini bilene, dünya nimetleri olarak sahip oldukları “…her şey fanidir.” (er-Rahmân, 26). Onlar, geçici bir süreyle de olsa sahip oldukları erki bireysel tahakküm aracı veya nema kapısı değil; Hakk’ın rızasını kazanmak, toplumun yararına kullanmak için kendilerine ödünç verilmiş nimetler olarak görürler. Dolayısıyla, bütün işlerinde itidal üzeredirler. Bütün devinimlerindeki hedef ve gayeleri de Allah rızası içindir. O’nun rızasını kazanan yaratılanın rızasını da kazanır. Kazancının azı ile çoğu, içilen suyun soğuğu ile sıcağı, sürdürülen hayatın zenginlik ile fakirliği fazla bir önem taşımaz. Asıl zenginlik gönüldedir.

Konfüçyüs’ün ifadesiyle "Erdemli kişi, ne kadar zor olursa olsun, hizmeti öne koyar, ondan ne fayda temin edileceği ise daha sonra düşünülecek bir meseledir." Yoksa kimi editörlüğünü yaptığı bir kitaptan, kimi de koordinatörlüğü bahşedilen bir programdan aldığı üç kuruşla düşsel avuntulara kapılıp kendini zengin görür, kimi de Hakk’ın rızasını kazanmış olmanın verdiği huzuru her türlü maddenin üzerinde tutar; vs. vs. Bunların hepsi izafidir; önemli olan, kul’un hakkını yemeden Hakk’ın rızasını kazanmaktır.

Ünlü Fransız yazar ve düşünür J. Paul Sartre (1905-1980) "Hayata yapılacak o kadar çok hata var ki, aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin anlamı yok." diyor. O halde işimize bakalım; yaratılanın değil, yaratanın rızasını almaya çalışalım. Madem Brecht, dünyayı bir tiyatro sahnesine benzetmiş, biz de bu büyük üstadın senaryosuna uyup bize biçilen rolün gereğini mümkün olduğunca eksiksiz oynamaya bakalım.

Üzüntünün kaynağının kargaşa olduğunu unutmadan, fırtınalardan kendimizi sıyıralım ve iyi yaşanan bugünün, geride kalan her dünü bir mutluluk düşüne çevireceği gerçeğini unutmayalım.

28 Mart 2011 Pazartesi

İlişkilerde hesabi değil hasbi olmak

Yazılarımı takip edenler bir süredir neden yazmadığımı merak ediyor, soruyorlar. Aslında yazılacak konu çok, yazacak vakit sınırlı...

Bilinmeli ki düşünen insanın en büyük silahı akıldır. Küfür, kibir, aşırı tavır, insana yakışmaz. Kimseyi yargılamadan, ötekileştirmeden, öteki olarak görüleni kendine benzetmeye uğraşmadan, insanı olduğu gibi kabul etmek gerekir. Dünyada, hiçbir insan dört dörtlük olamaz. Bu nedenledir ki kul hatasız olmaz.

Mütevazılık, olgunluk, ağırbaşlılık, saygınlık, hoşgörü insanlığın en güzel halleridir... Hiddet ve şiddet, insanın gönlünden gözüne, gözünden kalbine perde çeker. Yaşı belli, başı belli, işi belli seviyesi de belli olan bir konumda, fazla yükseklerden uçmanın kimseye hayrı olmaz. Toplumca takdir edilen olumlu ve güzel davranışları yaşama geçirmenin insanı yücelttiği göz ardı edilmemelidir.  Sıradan, sakil ve manasız tavırları bir yana bırakmak gerekir. İnsan bir işin aslını, özünü bilmeden, öğrenmeden, hakkı hakikati araştırmadan her duyduğuna inanmamalıdır. İnsan olarak, varlığımızı sürdürebilmemiz için her türlü insana ihtiyacımız olduğu unutulmamalıdır. Yapılan hatalar, ya iş bilmezlikten veya bilerek, kasten yapılan yanlışlıklardan kaynaklanır, ki yanlış yapanlar her daim hüsrana uğramışlar, işini bilenler ise aldanmamışlardır. Kasıt dışı hata yapanlara hatalarını göstermek de bir erdemdir. Bilerek ve inadına, gayrı yasal yollara sapmak; şahsi menfaatler uğruna, insanları, yıpratmak doğru bir davranış değildir.

İnsani ilişkilerde hesabi değil hasbi olunması gerekir. Şüphesiz, insanların en cömerdi istemeden veren; en asili de intikama gücü yeterken bağışlayandır... Hakk’dan her işin hayırlısını dileyelim, hayırlısını isteyelim.




9 Ocak 2011 Pazar

Padişah-ı Alemin Dersi

Yavuz Sultan Selim

Geçenlerde katıldığım bir toplantıda Osmanlı hanedan üyelerinin çok güzel şiirler yazdıkları, besteler yaptıkları anlatıldı. Değişik dönemlerden örnekler verildi. Ben de "Padişah-ı alem olmak bir kuru kavga imiş-Bir veliye bende olmak cümleden ala imiş." diyen Yavuz Sultan Selim Han'ın beğenerek okuduğum bir şiirini, öyküsü ile paylaşmak istedim. 

Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in edebi kişiliğinin yanı sıra verdiği hayat dersi de o kadar önemlidir…

Sanma şâhım herkesi sen sâdıkâne yâr olur 
Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur 
Sâdıkâne belki ol bu âlemde dildâr olur 
Yâr olur ağyâr olur dildâr olur serdâr olur




Şiirin güzelliğinin yanında bir de şöyle dâhiyane inceliği varmış:

Sanma şâhım / herkesi sen / sâdıkâne / yâr olur 
Herkesi sen / dost mu sandın / belki ol / ağyâr olur
Sâdıkâne / belki ol / bu âlemde / dildâr olur
Yâr olur / ağyâr olur / dildâr olur / serdâr olur


Şiirin daha iyi anlaşılabilmesi için günümüz Türkçesiyle verelim.

Şahım sen herkesi kendine sadık dost sanma
Sen herkesi dost sanma belki o düşmanın olur
Belki o kişi alemlerde sözü geçen olur
Dost olur düşman olur sözü geçen olur hükümdar olur

Şiirin Öyküsü:

Şah İsmail
Yavuz Sultan Selim’in şiire, edebiyata ve satranç oynamaya meraklı olduğu bilinir. Türk tarihinde önemli şahsiyetler biri olan Şah İsmail'de de bu özellikler vardır. Sarayında ünlü şairleri barındırır, kendilerini himaye eder; ihsanlarda bulunur. Aynı zamanda çok da iyi satranç oynar. Rivayete göre, bu durumu bilen Yavuz, Şahın bu özelliğini sınamak ister. Tebdili kıyafetle (gezgin bir abdal kılığında) İran’a gider. Hanlarda, kervansaraylarda satranç oynayarak önüne geleni yener. Haber şaha ulaşır. Şah der ki “çağırın bir de benimle oynasın”. Huzura çıkarılan Yavuz, orada Şah'ı da yener. Şah sinirlenir ve Yavuz'a der ki: "Sen edep nedir bilmez misin? Hiç şahlar mat edilir mi?" Elinin tersiyle okkalı bir tokat atar. Şahın kızdığını anlayan Yavuz, onu yücelten şiirler okur ve huzurundan ayrılırken de bu şiiri okur.

Yavuz yediği tokadın acısını unutmaz. Birkaç sene sonra (23 Temmuz 1514 yılında) Çaldıran'da savaştığı Safevi Ordusu komutanı Şah İsmail'i yener ve ona bir mektup gönderir. Mektupta o gün yediği tokadı hatırlatır ve ilave eder: "Atacaksan tokadı böyle atacaksın."

Aslında Yavuz bütün olanları şiirinde Şaha anlatmış ancak Şah anlamamıştır. Herkesin dost olmayacağını bir gün böyle kişilerin karşısına serdar olarak da çıkabileceğini söylemiştir."

Bu kadar çınar gibi anlatılan bir padişahın Kanun-i gibi bir evladı yetiştirip bir cihan hakimiyeti kurulmasına öncülük etmesine şaşırmamalıdır. 

28 Ekim 2010 Perşembe

Cumhuriyetimizin 87. Yılı Kutlu Olsun...

Yurdumuzu işgal eden emperyalist devletlere karşı Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde, büyük bir azim ve kararlılıkla yürüttüğümüz Milli Mücadele'nin zafer ve başarılarla taçlanmasının ardından 29 Ekim 1923'te TBMM tarafından ilan edilen Cumhuriyet'imizin 87. kuruluş yıldönümünü kutluyoruz. Kimliklere göre kutuplaşmanın, semboller üzerinden çatışmaların, duygulardaki karşıtlığın körüklenip tahrik edildiği, sıkıntılı günler geçirdiğimiz bu dönemde, Cumhuriyetimizin kazanımlarına daha çok destek olmanın; ayrıştırma yerine birleştirici, kavga etme yerine uzlaşmanın milli ve tarihi bir görev olacağı inancındayım. Milletimize, Devletimize ve Demokrasimize olan inancımız ve bağlılığımızın gereği akademik kimliklerimizle yapacağımız çalışmalar ile daha iyi ve güçlü Türkiye hedeflemeliyiz.
Bu duygu ve düşüncelerle, Cumhuriyetimizin kurulduğu bu çok anlamlı günün yıldönümünde, büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü, silah arkadaşlarını ve şehitlerimizi minnet ve rahmetle anıyor; şükranlarımızı sunuyorum. Hepinizin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını kutluyor; sağlık ve mutluluklar diliyorum.

Bilginin değeri

Bilgi, “belli bir yapıya bağlı olarak işlenmiş, kullanıcıları için anlamlı olan, mevcut ve gelecekteki kararlar için anlam ifade eden, algılanan veya gerçek değeri olan veriler” olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla bilgi; yaşam kalitesini yükselttiği, işleri ve ilişkileri geliştirdiği, sorunları çözdüğü, verimi, huzuru, güveni ve morali artırdığı ölçüde değeri yükselen bir varlıktır. Böylesine değerli bir varlığı; bedava almak isteyenler ya da seri sonu mağazasındaki defolu malı ucuza kapatmak istercesine davrananlara sunmamak gerekir. Çünkü bu kişiler elde ettikleri bilginin değerini bilmeyecekler ve o bilgiyi üreten, geliştiren kişiyi de küçümseyeceklerdir.

Konuya ilişkin okuma listesi:
İsmet BARUTCUGİL,  Bilgi Yönetimi, İstanbul, 2002.
Hasan ÇOBAN, Bilgi Toplumuna Planlı Geçiş, İnkılap Kitapevi, İstanbul, 1997. 

Argo Kullanımı

  Türkçede küfürle karışık sevgi, övgü ifadeleri vardır. Görünüşte çok masum gelen, üzerinde düşününce de derin anlamlar içeren kelimeleri b...