10 Ocak 2010 Pazar
Gitar Konçertosu
2010 yılının ilk yazısını bekletmek istemedim. Bu nedenle Rodrigo'nun gitar konçertosunun 2. bölümünü yeni yıl konseri niyetine dinlemenizi arzu ediyorum. http://www.vidivodo.com/136848/rodrigo-gitar-koncertosu
Sağlıcakla...
17 Aralık 2009 Perşembe
United States / UK - Happy new Year!Germany (Deutschland) - Frohes neues Jahr! Guten Rutsch ins Neue Jahr!
Switzerland - Ein gutes Neues Jahr!
South Korea - Sung Tan Chuk Ha!
Netherlands - Gelukkig Nieuwjaar!
Australia - Happy new Year
China - Gung Haw Sun! Ching Chi Shen Tan!
Vietnam - Giang Sing vui ve!
Israel - Shana Tova!
Russian Federation - S Novym Godom!
Turkey - Yeni yılınız kutlu olsun!
Thailand - Sawatdee pi mai!
Great Britain - .. wish you a happy new Year
Taiwan - Gonghexinxi
Spain / Spanish (Spanisch) - Prospero Ano Novo! Feliz Año Nuevo!
Japan - Kurisumasu Omedeto! Belarus - Up, Uuuup - Yes!
Canada - And again a Happy new Year
Brazil - Feliz Ano Novo!
France - Bonne Annee!
Poland - Szczesliwego Nowego Roku!
Portugal - Prospero Ano Novo!
4 Aralık 2009 Cuma
Die beliebte Reisestadt Eskişehir

29 Ekim 2009 Perşembe
Bayramınız kutlu olsun...
7 Ekim 2009 Çarşamba
Eskişehirli sürücülere yasak yok...
Yazıya "Humanius est deridere vitam quam deplorare" ifadesini Seneca'dan ödünç alarak başlamak istiyorum. - "Hayata gülmek, hayat için ağlamaktan daha uygar bir davranıştır" anlamına karşılık geliyor. Son dönemde yaşadıklarım Ege Cansen Hocamızın bir zamanlar İstanbul için kaleme aldığı bir yazıyı hatırlattı. Aşağıda bu yazıdan aldığım hızla Eskişehirliler için yaptığım bir uyarlamayı okuyacaksınız. Okuyunca bozulmaca, darılmaca, gücenmece yok. Hem biz Nasreddin Hoca'nın torunları değil miyiz ki...
Belediye Meclisi, polis makamları, trafiği kontrol veya düzenlemekle yetkili başka herhangi bir makamın emri ile veya onlar tarafından, motorlu araç sürücülerine delalet için, herhangi bir yol üzerine veya yanına yerleştirilmiş, yazılmış veya çizilmiş “Durmak veya Beklemek Yasaktır” veya “Park Etmek Yasaktır” levhalarına riayet etmemek. Eskişehir’de Eskişehirlilerce adeta alışkanlık haline getirilmiştir. Halbuki park yasağı koyma ve sabit para cezası kesme yerel ortak gereksinimi karşılamak için yapılan bir iştir. Buradan yetkililere sesleniyorum.
1. Eskişehir Büyükşehir sınırları içinde, yolların kenarına dikili bulunan bütün "park edilmez" ve"durulmaz" levhalarını kaldırın.
2. Trafik kanununda veya diğer mevzuatta yer alan park yasağı ile ilgili tüm maddeleri iptal edin.
3. Usulsüz şekilde park edilmiş arabaları çeken bütün araçları başka hizmete tahsis edin.
4. Tüm trafik teşkilatına "bundan böyle Eskişehir’de park edilmez veya durulmaz diye bir yasak türü kalmamıştır; sürücüleri bu nedenle rahatsız etmeyin" diye genelge yayınlayın.
5. Dolmuş ve halk otobüslerinin trafik içinde ayrıcalığı vardır; sürücüler canlarının istediği yerde durur; yolcu alır veya indirebilir diye ilan edin.
6. Durmak ve park etmek yasak levhalarının olduğu tek yönlü caddede yolun her iki tarafına üstelik ikişer sıra park edebilirsiniz. Okul önü, dolmuş durağı hak getirsin deyin…
7. Garın önünden geçilmez, buralar yolcu karşılamak isteyen özel araç sürücülerinin ve yolcu kapmak isteyen ticari taksilerin harman olduğu yerler deyin de vatandaş es kaza oralardan geçip can ve mal güvenliğini tehlikeye atmasın…
Kısaca, Eskişehir’de isteyen, istediği yere aracını gönül huzuru içinde park etsin. Park ettiği yer, okul önü, itfaiye çıkışı, ambulans girişi, otobüs durağı, park edilmesin diye özellikle daraltılmış köşe başı, ana arter, birinci derece acil tahliye yolu, kaldırımların tam veya yarım üstü, ikinci sıra, üçüncü sıra diye düşünmesin. Canı nerede durmak istiyorsa dursun. Canı nerede park etmek istiyorsa, etsin. Alışverişini yapsın, arkadaşını ziyaret etsin, işini görsün, civardaki lokantada iki lokma yemek yesin ve bunları yaparken "acaba aracımı yanlış yere mi park ettim" diye düşünüp huzursuz olmasın. Vatandaş rahat etsin. Zaten yetersiz kapalı veya açık otoparklara park ücreti ödemekten kurtulsun Hayat ucuzlasın. Netice itibariyle bu ülke, bu milletin değil mi? Vatandaşa, kendi vatanında, aracını istediği yere park etme hakkı çok görülmesin...
* * *
Tüm bunları kendi menfaatim için yazıyorum. Çünkü ben de bunları yapmak istiyorum. Korkaklığımdan "park yasaktır" veya "durulmaz" levhası görünce yapamıyorum. Ama bu levhaları ve kuralları hiç takmayan, aracını istediği yere istediği zaman park eden, özgürlüğünü doya, doya; tepe, tepe kullanan hemşerilerim var. Bu hanımları ve beyleri çok kıskanıyorum. Ben de onlar gibi olmak istiyorum. Ama yapamıyorum ve hasetten çatlıyorum. Yukarıdaki taleplerim kabul edilirse, çok rahatlayacağım. Park edecek yer bulamam, arabam başıma bela olur diye birçok yere taksiyle gitmekten kurtulurum. Ezkaza arabamı almışsam, gittiğim semtte, park yeri bucağım diye dünyanın vaktini kaybetmem. Sonunda hem uzağa park edip, hem de para ödemek zorunda kalmam.
* * *
4 Temmuz 2009 Cumartesi
Eskişehir’de Eskişehirli olarak yaşamak…
Eskişehir, öyle bir şehir ki insan başını kaldırıp etrafa bakınca, eski adıyla tezat oluşturan pek çok yeniyi görüyor; içine yaşama sevinci doluyor. Burada yerleşik olmayanlar, gelip gördüklerini gittikleri çevrelerde sanki büyülenmiş gibi anlatıyorlar. İçinde yaşayan biz Eskişehirliler ise her gün baktığımız ama sanki göremediğimiz güzellikleri Eskişehirli olarak yaşıyor muyuz?
Eskişehir tutkusuyla yazdığım yazının tamamına http://www.eskisehir.gov.tr/eskiyeni/temmuz09/ adresinden ulaşılabilir. Yazının künyesi:
Mustafa Çakır: "Eskişehir’de Eskişehirli Olarak Yaşamak" ESKİYENİ: Eskişehir Valiliği Aylık Şehir Kültürü Dergisi. Yıl 1, S. 5 (ISSN 1308-9056), ss. 14-21. (ağ 16-23).
9 Haziran 2009 Salı
Dünyanın en zengin üç mutfağından biri…
Medeniyetlerin harman olduğu bir coğrafyada, geçmişten günümüze gelen yeme içme kültürünün kısa bir yazının sınırlılıkları içinde anlatılması mümkün değil. Bununla birlikte, oldukça köklü bir geçmişe, geniş bir coğrafyaya yayılan Türklerin, sahip olduğu yaşam kültürü ile farklı dil, din ve etnik kökenden insanları bir araya getirdikleri; bunların bir arada kardeşlik ortamında birlikte yaşamalarını sağladıkları göz önüne alınarak, bu birlikteliğin kültürlerin kaynaşmasını ve yeni melez kültürlerin oluşmasını sağladığı söylenebilir. Bu söz, meraklısına araştırma için bir kıvılcım atabilir. Burada kullanılan “melez” sözcüğü de bu anlamda bilinçli bir tercihtir. Çünkü melez, farklı türlerin seçkin özelliklerinin karışımı ile ortaya çıkan yeni bir üründür. Tıpkı Türk mutfağının binlerce yıllık geçmişe dayanan alışkanlıkları birleştirip ortaya çıkan lezzetlerin “dünyanın en zengin 3 mutfağından biri” olarak anlatıla anlatıla, kuşaktan kuşağa aktarılmaya çalışılması gibi…
Yazımızda, anlatılan tatlar ve güzelliklere rağmen, sektöre yakın bir entelektüel bakışı ile Türk mutfağında yaşanan sorunlara ilişkin gözlemlerimizi paylaşacağız.
Efsaneler Ölmez
Arkadaş sohbetlerinde yiyip içtiklerimizi büyük bir hayranlıkla anlatmayı seviyoruz. Birbirimizi hayranlıkla dinleyip, anlattığımız tariflere karşılıklı onay verip, kökenini araştırmadan bize ait olduğuna önce kendimizi, sonra da arkadaşlarımızı inandırıyoruz ve inandırmaya çalışıyoruz. Çünkü “öteki”leri araştırmıyor, daha çok elimizde, kısa belleğimizde olanı anlatmayı tercih ediyoruz.
Bununla birlikte, Türk Mutfağı diye yere göğe sığdıramadığımız birbirinden güzel tatlara sahip eşsiz güzellikleri içeren kültürün anamızın ak sütü gibi bize, üzerinde yaşadığımız bu coğrafyanın köklü geçmişine ait olduğunu ve anlatılan efsanevi mutfağın eşsiz lezzetlerinin bizim olduğunu elbette inkâr etmiyoruz. Bilakis bu yemeklerin, Anadolu insanı tarafından binlerce yıldan bu yana yaşanan deneyimlerin adeta imbikten geçirilerek aşk, sevgi ve hoşgörü ile bağdaştırılmış ortak zevklerinin damıtılmış birer ürünü; eşsiz şaheserler olduğunun altını çizmek istiyoruz.
Bu kadar iyi, gelişmiş olduğunu düşündüğümüz yemekleri bazı istisnaların dışında yurtdışında kimsenin mönüye almadığını görmezden geliyoruz. Belki önce kendimiz, kendi kültür mirasımıza sahip çıkamıyoruz. Burada altı çizilerek vurgulanmak istenen konu öncelikle Türk mutfağının yurtdışına çıkması kaygılarından çok, “kendi vatanında öksüz” bırakılması tartışmalarıdır[1]. Recaizade Mahmut Ekrem (1847-1914)’in Araba Sevdası romanındaki Bihrus Bey gibi, kendimizi özentiden kurtaramıyoruz. En modern lokantalarımızı restoran diye adlandırıyor, en iyi lokantalardan Frenk yemekleri yapmalarını; ya da mutfağımızın en nadide örneklerinin vals müptelası bir Frenk mukallidi gibi servis yapılmasını bekliyoruz. Her alanda olduğu gibi mutfakta da “yerel olunmadan, evrensel olamayacağının” bilinciyle hareket edilmesi gerektiğini unutuyoruz. Kendimiz ihmal ediyoruz. Sözün gelişi, pideyi değil; pizzayı tercih ediyoruz…
Kökü geride kalmasına karşın canlılığından bir şey yitirmeyen bugünkü gibi kopya olmayan özgün yaşam biçimlerinin, yaşanmışlıkların günümüzdeki canlı tanığı olmanın keyfini çıkarabilir; bu durumu bir rekabet vesilesi değil; kültürler arasında dostluk ve iletişim köprüleri kurmak için araç olarak görebiliriz.
Yörelerimizin yemeklerini önce biz tanımalıyız. Bizimle beraber buraya gelen yabancılar tanımalı. Ondan sonra da yurt dışına gidilmeli. Aksi halde buraya gelen Eskimo lokantası ne kadar iş yaparsa bizim yemeklerimiz de dışarıda o kadar iş yapar. Bu her yerde böyledir. Örneğin İtalyanlar kendi yemeklerini önce ülke içinde yiyor. Sonra gittikleri ülkelerde kendi lokantalarını açıyorlar. Bu lokantalarda en iyi İtalyan yemeklerini yapıyorlar ve yabancılara mutfaklarını tanıtıyorlar. Bütün mutfaklarda durum böyle. Türk mutfağı ise Almanya`da, şurada, burada sadece döner tezgâhlarından ibaret. Türk lokantalarının çoğu Türkler`in gittiği kahvehanelerden bozma yerler. İşi yemek yapmak olmayan kişilerce birtakım yemekler yapılıyor. Böyle olunca Türk mutfağı tanıtılıyor mu? Çünkü ortada Türk mutfağı yok.
Masaya meze tepsisi geldiği andan itibaren kimse etrafla ilgilenmiyor. Yemekler baş döndürücü. Tam 33 maddelik bir meze mönüsü! Mercimek, fava, haydari, patates ezmesi, fasulye turşusu, kısır, lakerda, vs. vs... Hepsi de kusursuz, hatta İstanbul`un en iyi mezeleri arasında en üst sıraya aday. Hele bir ceviz ezmesi var ki ekmeğin üzerine sürüp, sürüp daha fazla yiyebilirsiniz! Pazı dolması ise tartışmasız İstanbul`un en iyisi[5].
[1] Bkz.: Adnan ŞAHİN. Anadolu Mutfağının Lezzetleri: Kendi Vatanında Öksüz Türk Mutfağı. İçinde: HT Magazin. 19 Mayıs 2009, s.8.
[2] Türk dünyasının önemli yazarlarından Cengiz Aytmatov (1928-2008)’un “Gün Olur Asra Bedel” adlı romanıyla siyasal ve sosyolojik terminolojiye “Mankurt ve Mankurtlaşmak” şeklinde kazandırdığı bir kavram. Romanın tezi şu şekildedir (aktaran, Hüseyin Özbek: “Mankurtlaşan Sol”. Türk Solu. http://www.turksolu.org/35/ozbek35.htm (8.5.2009): “Çok eski dönemlerde Kırgızların ve diğer Türk boylarının komşusu olan Juan Juanlar tutsak aldıkları savaş esirlerinin saçlarını usturayla kazıdıktan sonra kafalarına yaş deve derisinden bir başlık geçirip çöle salarlar. Çöl sıcağında geçen süre içinde kuruyan deve derisi tutsağın kafasını mengene misali sıkar. Korkunç acılar verir. Saçlar kuruyan deve derisinden başlığın etkisiyle kafatasına doğru gelişir. Tutsakların bir çoğu korkunç acılara ve kızgın çöle dayanamaz, ölürler. Yaşayanlar ise bilinçlerini kaybederler. Hafızaları sıfırlanır silinir. Geçmişlerini, ailesini, obasını ulusal köklerini unutur. Benliklerini kaybederler. Bu, kafası boş, bedenleri sağlam tutsaklar efendilerine köle itaatiyle bağlanırlar. En ağır işlerde çalıştırılırlar. Deve çobanı olurlar. Onlar artık, birer Mankurt olmuştur. Kırgızlar arasında bir ermiş olarak kabul edilen Nayman Ana, eski çağlarda oğlu tutsak düşen, Mankurtlaşan bir kadındır. Nayman Ana, uzun bir arayıştan sonra tutsak oğlunun izini bulur. Çölde ona geçmişini hatırlatmaya çalışır. Ana sıcaklığını kullanarak kendine gelmesi için çabalar. Ne yapsa boşunadır. Çünkü Mankurtluğun dönüşü mümkün değildir. Mankurt oğlu sonunda anasını oklar, öldürür. Nayman Ana’nın defnedildiği yer tüm Kırgızlarca kutsal bir ziyaret yeri olarak kabul edilir. Efsanesi de kuşaktan kuşağa günümüze ulaşır.” Roman: Cengiz Aytmatov, Gün Uzar Yüzyıl Olur (Gün Olur Asra Bedel, Kırgız Türkçesi Кылым карытар бир күн),(Rusça И дольше века длится день, 1980). İstanbul: Cem Yayınları, 1985.
[3] Bkz.: Kraliçe Puduhepa usulü Hitit köftesini tattınız mı? Çorum Haber, 04.03.2007. Ahmet Uhri, Asuman Albayrak ve Ülkü M. Solak (2008). Deneysel Bir Arkeoloji Çalışması Olarak Hitit Mutfağı. İstanbul: Metro Cash and Carry Türkiye (ISBN No: 9789944018814).
[4] “Türk Mutfağı” http://www.lezzetvadisi.com/lezzet/turk-mutfagi-dunyanin-en-zengin-3-mutfagindan-biri.html (7.5.2009).
[5] Bir Türk Kent Efsanesi: http://www.kadinhayat.com/mutfak/Mekan.php?id=21 (6.5.2009).
Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye
Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...
-
Bugün sanal dünyadan pulsuz bir mektup gönderiyorum; bir gün okunmayı bekleyen. İleride bu satırları okurken Özdemir Asaf gibi "Ba...
-
"'Mükemmel' geçmişte, ardımızda değil gelecekte, ufkumuzda olmalıdır." Bertrand Russell, 1872-1970 Demokrat...
-
Ülkemizde soy sop araştırmaları çokça yapılıyor. Kişilerin nereden gelip nereye yerleştiği gibi konular merak ediliyor. Biri öbürü hakkın...