19 Mart 2022 Cumartesi

Aile Bağları

 


Bugün; dışarıda alacalı renkleri kadar güzel bitkilerin uyandığı, türlü kokuların, sevdalı yüreklere muştulandığı bir ilkbahar havası var. İnsanlık ateşle, yoklukla, kanla ve can güvenliği ile sınandığı, zor bir dönemden geçiyor. Milletimiz fırtına içinde sessizliğini korumaya, mazlumun yanında olmaya, zalimin karşısında umut olmaya çalışıyor. Bu şartlar altında uzaklara dalıyor; bir an insanlığı bekleyen geleceğin hülyalarını, daha doğrusu suç ve günahlarını oluşturan malihülyalarını düşünüyorum. Sizinle neyi paylaşayım derken de daha önce bir yerlerde yayımladığım ve insanların dayanışmasını, aile olmanın önemini anlatan notlarımı gözden geçirip paylaşmaya karar veriyorum. Biliyorum ki aile sadece benim için değil, hepimiz için her daim kutsal, her daim vaz geçilmezdir.

Toplumun çekirdeğini oluşturan huzurlu bir aile ortamında büyüyen çocuklar özgüvenlerini ailenin önemini ve aile olmanın değerini hissederek pekiştirir. Aile bir öğün yemek yerken bile hayatı paylaşmaya ve yaşanmışlıklardan dersler çıkarılan anlamlı birliktelikler oluşturmaya, kişiye yaşama sevinci vermeye yarar. Sağlam aileler toplumsal dayanışma konusunda da toplumun ayakta kalmasını sağlar; dini, milli ve insani değerlerin kuşaktan kuşağa aktarılmasına aracılık eder. Sağlam toplumları sağlam aileler inşa eder.

Aile bağları kuvvetli olan bir millet olumsuz dış etkenlere karşı da güçlü olur. Aile içi bağlar ne kadar güçlü olursa, aileyi oluşturan kişiler de zor zamanlarda o kadar güçlü olur. İnsan aile içinde kendini bağımsız, özgür hissederken yalnız olmadığını da bilir. O kadar ki zor zamanlarında kendini ait hissettiği, güvendiği birilerinin olduğuna inanır, onlara güvenir. Bu güven duygusu varlığında kıymeti bilinmeyen, yokluğunda ise bıraktığı boşluğa dayanılması zor olan aile bireyine duyulan güvenden kaynaklanır.

Gençler arasında “Seni seven bir ailen varsa korkma” denir. Sevginin en güçlü hali ailede vücut bulur ama aile olmanın da olmazsa olmaz kuralları vardır. Bunlardan ilki saygı, ikincisi de koşulsuz sevgidir. Türk aile yapısında saygı aşağıdan yukarıya bir hiyerarşi gösterirken, saygı gösteren de sevilir. Bu saygı ve sevgi ilişkisi kişilerin aile içindeki konumlarını göstermekle birlikte, kişilerin aile içinde var olmasıyla daha da anlam kazanır.

Bir diğer husus ise aile bireyleri arasındaki ilişkinin iletişim şeklidir. İletişimde aile bireyleri birbirine açık davranır. Bu açıklık samimiyet ve anlama çabası ile kendini gösterir. Aileyi oluşturan herkes kendini ifade etme hakkına sahipken, aileyi oluşturan bireylerin kendini ifade etmek isteyeni gerçekten anlama niyetiyle dinlemesi, anlatanın da düşüncelerini sansürlemeden, özgürce ifade edebilmesi; bütün bunları yaparken de kendini aile içinde güvende hissedebilmesi gerekir.

Aile içi ilişkilerde eşitlik ve hakkaniyet ilkesi göz ardı edilmemelidir. Eşitlik; öncelikle zaman ile paranın ekonomik ve verimli kullanılması, ailenin sahip olduğu fırsatların eşit değerlendirilmesi, kişilere eşit şekilde kullandırılması anlamına gelir. Hakkaniyet ise hakkın sahibine teslim edilmesidir; yani aile içinde bireylerin kişisel haklarının kullanımında adaletli davranılması kaçınılmazdır.

Aile içinde işbölümü deyince, sorumluluk ilkesi anlaşılır. Herkesin kendi rolüne uygun şekilde üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi uygun olandır. Okula gitmek, ödev yapmak, evin yemeğini pişirmek, evin temizliğini yapmak, aileye gelir sağlamak, geçimini temin etmek gibi sorumlulukların paylaşılması, rollerin benimsenmesi, içselleştirilmesi ve daha da önemlisi kişilerin kendi varlıklarının farkına varması ve kendini bu yolla gerçekleştirmesi, rollerini benimsemesidir. Böylece aile bireyleri arasında hizmet eden veya hizmet alan duygusu oluşturulmamalı; paylaşımcı olmalıdır. Bu paylaşımcılık; kazanımların hakça paylaşılması, insanların bir yandan birbirlerinin kişilik haklarına saygı göstermesi, öte yandan birbirlerinin lehine olmak üzere bazı kişisel haklarından vaz geçebilecek etik anlayışa sahip olmasıdır. Kimse kimsenin mecburi istikameti, kimse de kimsenin çıkmaz sokağı değildir.

Sıcak yaz gününde hararetten içi yanan insan içini rahatlatacak serin bir su arar. Yolda yürürken gölgesinde dinleneceği bir çınar… O çınar bazen baba, bazen anne, bazen kardeştir. Bunlar yoksa yakın arkadaştır. Aileyi oluşturan bireyler bir arada mutlu olmalı ve gerek kendi kişisel alanlarında gerekse bütün aileyi ilgilendiren durumlarda karar verme ve verilen kararlara katılma hakkını kullanmalıdır. Bu da karşı karşıya kalınan sorunların birlikte değerlendirilerek çözümlenebilmesi için istişare edilmesi, karşılıklı fikir alış verişi yapılmasını, aile içi dayanışmayı gerektirir. Napoleon Bonaparte’ın dediği gibi “İnsanın evi, gönlünün bağlı olduğu yerdir.”

Toplumun özünü oluşturan ailenin bireyleri dünyevi kazanımlarını paylaşır. Bu paylaşıma maddi varlıklar, şöhretler, statüler, toplumsal konumlar dâhildir; bütün aile bireyleri tarafından paylaşılır ve bu özellikler aile bireylerine ve değerlerine katkı sağlar. Bir baba evladına iş ve aş sağlamaya çalışırken, evlat babasının imkânlarını değerlendirirken, bunları kendine yük olarak görmez. Paylaşmak; sadece bir malı değil, duyguları da kapsar. Zorlukları aşmak, acılara dayanmak paylaşmakla mümkündür. Bizim kültürümüzde paylaşmak; huzurdur, cömertliktir, yardımseverliktir, kardeşliktir. Sağ elin verdiğini sol elin görmemesi, sağ kulağın duyduğunu sol kulağın bilmemesidir. Paylaşmak; berekettir.

Wilhelm Stekel’in ifadesi ile “Aile, her türlü iyilik ve kötülüğün öğretildiği bir okuldur.” Aile bireylerini birbirlerine yaklaştıran bir diğer husus da toplumun manevi kazanımları olan inanç ve ahlâkî değerlere bağlılıktan doğan dayanışma gücüdür. Ailenin karşılaştığı olağan dışı durumlarda sabırlı ve bilinçli davranması, ölüme tevekkül ile yaklaşması, yaratılışı yaratanın insanlığa sunduğu yenilenme imkânı olarak görmesi, yaratan ilahi güce bakışı; ailenin kriz anlarında bir arada kalmasında, sıkıntılı ve acılı anlarda yaşanan duygu yoğunluğunun dağıtılmasında, teselliyi bulmasında belirleyici olur. Huzuru ve teselliyi aile dışında aramak, ailenin ortadan kalkmasına, dağılmasına neden olur.

Toplumsal ve sosyal hayatın evrilmesiyle birlikte aile modelleri de değişti ve çekirdek aile dediğimiz ebeveyn ve çocuklardan oluşan aile modelleri oluştu. Çekirdek ailenin ebeveynleri, anne ve babaları, kendi yaşam felsefesini, değerlerini ve ailenin sınırlılıklarını birlikte belirlemeli ve bunları çocukları ile açıkça paylaşmalı; kendi ilişkilerinde de bu değerlere uygun hareket etmelidir. Bir babanın çocuğuna vereceği en güzel hediye, onun annesini sevmek olurken en mükemmel kadın da J. Wolfgang von Goethe’nin deyişiyle “çocuklarına; babalarının yokluğunda baba olabilecek olgunluğa sahip olandır. Peki, çocukların ebeveynlerine karşı görev ve sorumlulukları yok mu? Baba her şeye muktedir mi yahut mecbur mu? Elbette… Evlat olmanın sorumluluklarını bir başka yazının konusu yapalım.

Bitirirken şunun altını çizelim ki aile bir çatı altında barınan, günlük ihtiyaçlarını karşılayan, birlikte hayat geçiren insanlar topluluğu değil, o çatı altında hayatı paylaşan insanlardan oluşur. Vatanımız için kan, arkadaşımız için gözyaşı dökebiliriz; ama aile olabilmek için ter dökmemiz, emek harcamamız gerektiğini unuturuz. Kurulan yuvada kadın şefkatin ve güzelliğin, erkek de doğruluk ve Hakk’ın temsilcisi olursa, o evde huzur ve mutluluk olur. Maneviyatın, sevgi, saygı ve güvenin olmadığı yerde; zalimlerin çarkı, cahillerin çalışmayan kafalarıyla dönerken saygının yerini hakaret, sevginin yerini nefret, güvenin yerini ihanet alır. Siz siz olun; erdemli (doğru olanı yapıp yanlıştan sakınan), düzgün karakterli, adaletli olun.

Gün gelip, ölümün ne kadar yakın olduğunu fark ettiğinizde anlaşmazlıklarınızı unutup yaralarınızı sarmaya çalışın. Birbirinizi öyle sevin ki sizi kaybetmek bir yana, incitmekten bile korkan, birbirine güçlü sevgi bağları ile bağlı güzel bir ailede huzur ve mutluluk bulun. İyi günde sevinci, zor günde üzüntüyü, ihtiyaç anında da derdi, tasayı paylaşacak ailenize sahip çıkın. Doğan Cüceloğlu’nun anlattığı ve her bir kelimesinde insanlık, sabır ve değerbilirlik örneği barındıran hikâyedeki “yaşlı, kör eşeği” unutmayın ve onlara olan yükümlülüklerinizi ihmal etmeyin.

Paylaşmanın mutluluğu, sevgilerin en güzeli sizinle olsun.

 Not: Bu yazının ilk hali Post Aktüel Gazetesi Ocak 2021 sayısında Aile Değerleri başlığıyla yayımlanmıştır.

2 Mart 2022 Çarşamba

Türkiye’de Üniversiteye Giriş


Bu sayıda Türkiye’deki üniversitelere giriş için uygulanan ve özellikle baraj uygulaması kalktıktan sonra yöneltilen sorulara cevap oluşturması amacıyla Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) hakkında kısa bilgi verilecektir.

Türk yükseköğretim sistemine göre bir üniversitede öğrenim görmek isteyenlerin mutlaka bir sınava girmesi gerekmektedir. Bu sınav ise yürürlükte olan uygulamaya göre YKS olarak adlandırılmaktadır.  Sınav; ÖSYM (Ölçme Seçme ve Yerleştirme Merkezi) tarafından merkezi usulle yapılmaktadır. Bu sınav Temel Yeterlilik Testi (TYT) ve Alan Yeterlilik Testi (AYT) olmak üzere iki aşamadan oluşur. Bunun dışında yabancı dil puanı ile öğrenci alınan programlara da Yabancı Dil Testi (DİL) ile girilmektedir.

TYT, bütün adayların girmesi zorunlu olan sınavdır ve ilk aşamayı oluşturur. Bu sınavda adayların mantıksal düşünme, akıl yürütme, değerlendirme ve düşünme temelli problem çözme becerileri ölçülür. Sorular lise müfredatından seçilmektedir. TYT’de Türkçe, sosyal bilimler, temel matematik, fen bilimleri olmak üzere dört alandan toplam 120 soru yöneltilmekte olup, süresi yeni düzenlemeye göre 165 dakika olarak belirlenmiştir. 2021 yılında yapılan TYT’de 200 ve üzeri puan alanların bu sene puanları dönüştürülerek hesaplanacak, önümüzdeki yıldan itibaren 200 ve üzeri puanlar bir sonraki yıl kullanılamayacaktır.

AYT de yöneltilen sorular da dört yıllık lise müfredatından seçilmektedir. Adaylar, TYT’den sonra AYT’ye girmek zorunda değildir. Bununla birlikte dört yıl eğitim veren üniversiteler TYT (% 40)+AYT (%60) puan toplamaları ile öğrenci aldığı için, adayların bu sınava girmesi gerekmektedir.

Yabancı Dil Testi (DİL) ise dil puanı ile öğrenci alan bölümlere (örn. Almanca öğretmenliği) girmek isteyen adaylara yönelik olup, 80 sorudan oluşmaktadır. Sınav Almanca, Arapça, Fransızca, İngilizce ve Rusça dillerinden birine girilebilir.

Özel yetenek sınavı ile öğrenci alan yükseköğretim programlarına girebilmek için ise adayın TYT puanı hesaplanmış olması gerekir. Bu programlara başvurularda taban puanı aranmasına, aranacaksa kaç puan almış adayların başvurabileceğine ilgili yükseköğretim kurumu karar vermekte ve basın, yayın organları üzerinden duyurmaktadır.

2022-2023 eğitim öğretim yılından itibaren TYT’den önlisans programları tercihi için 150, lisans programları için 180 puan olan TYT ve AYT baraj puanları uygulaması kaldırılmıştır.


Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından yapılan 11 Şubat 2022 tarihli açıklamaya göre; “TYT sınav puanının hesaplanması için Temel Matematik Testi veya Türkçe Testinden 0,5 veya daha fazla ham puan almış olma şartı uygulanmaya devam edecektir. TYT puanı olmayan veya TYT puanı hesaplanmayan adayların, AYT ve/veya YDT’ye girmiş olsalar da sayısal (SAY), sözel (SÖZ), eşit ağırlıklı (EA) ve yabancı dil (DİL) puanları hesaplanmayacaktır. SAY, SÖZ ve EA puan türündeki sınav puanlarının hesaplanması için gerekli olan ilgili puan türüne ilişkin AYT’deki iki testin en az birinden 0,5 veya daha fazla ham puan almış olma şartı ile DİL puan türündeki sınav puanının hesaplanması için gerekli olan Yabancı Dil Testinden 0,5 veya daha fazla ham puan almış olma şartı uygulanmaya devam edecektir.”

YÖK tarafından yapılan açıklamaya göre; tıp, diş hekimliği, eczacılık, hukuk, mimarlık, mühendislik ve öğretmenlik programlarını tercih edebilmek için gerekli olan en düşük başarı sırası koşulu uygulanmaya devam edecektir.

18-19 Haziran 2022 tarihlerinde yapılacak sınav başvurular 11 Şubat - 07 Mart 2022 tarihleri arasında ÖSYM’nin Aday İşlemleri Sistemi (AIS / https://ais.osym.gov.tr/) üzerinden yapılacaktır. YKS hakkında ayrıntılı bilgiye ve 2022 başvuru kılavuzuna ÖSYM’nin internet sitesi üzerinden (http://meb.ai/GqRyMq) erişilebilmektedir.

Gelecek yazımızda Türkiye’de yapılan diğer merkezi sınavlar hakkında bilgi verilecektir.

Yarın bugünü aramayalım

 


Yeryüzünde medeniyeti yaymış olan Türklerin tarihi Milattan önce 2500’lü yıllara kadar geri götürülebilmektedir. Bu milletin gerek sözlü gerekse yazılı eserler verdiği güçlü bir de dili vardır. Bu dil aynı zamanda çok eskiye dayanan, kadim bir kültürün taşıyıcısıdır. Bu kültür bizim kuşaktan kuşağa aktarılan kültürümüzdür.  Yazdığım hemen her yazıda, gittiğim her toplantıda “Dilimizi, kimliğimizi unutmayalım; ayrışmayalım; bir olup, güçlü olalım” diyorum. Bu sözler kuru hamasetin yansıması değil; içten, samimi ve güçlü bir çağrı olarak değerlendirilmeli, toplumun bütün kesimleri tarafından dikkate alınmalı; tarihin derinliklerinden getirilen Türk dilinin ve kültürünün gelecek kuşaklara aktarılması için küçük, anlamlı bir çağrı olarak değerlendirilmelidir. “Bir hayalim var” diyen Martin Luther King (1929-1968)’in  “Zaman gelir sessizlik ihanet olur” deyişini veya Cahit Zarifoğlu (1940-1987)’nun “Bir duruşu olmalı insanın; bir bakışı, bir anlayışı, bir aşkı, bir davası olmalı…” sözünü hatırlatmak isterim.

Avrupalı Türklerin yaşadıkları çevrede ayrışması, toplumsal veya sosyal hayatın getirdiği farklılıkları zenginlik olarak görmek yerine birbirlerini ötekileştirmek için toplumsal veya siyasal bahaneler üretmesi her geçen gün daha belirgin bir hal alıyor. Toplum bir bütün olarak değerlendirildiğinde ayrıştırıcı tutumların Avrupa Türk toplumu lehine bir kazanım olmadığını herkesin görmesi, buna göre pozisyon alması lazım. İnsanların ayrışması, ayrıştıkça oluşan zıt kutuplara yönelmesi bu toplumun öncelikle bertaraf etmesi gereken öncelikli sorunlardan biri olarak görülmesi ve bu ayrışmayı ortaya çıkaran nedenlerin üzerine gidilerek çözüm üretilmesi gerekir. Aksi halde baskın kültürün içinde çok kültürlülük anlayışıyla birbirinden kopuk şekilde var olmaya çalışan Avrupa Türk toplumunu bu ayrışma eritecek, bitirecektir.

Bu ayrışmada Avrupalı Türklerin içinden toplum lideri olma iddiası ile ortaya çıkmasına rağmen geleceğe dair umut taşımayan, sorunları tespit edip çözüm üretemeyen, nitelikli kişileri kendilerine potansiyel rakip olarak görüp kapsam dışı bırakmaya çalışanlar da önemli bir pay ve sorumluluk sahibidir. Paydaşların birbirleriyle çatışmak, toplumsal ve sosyal olarak ayrışmak yerine birlikte hareket ederek bütün Türklerin okulda, iş yerinde, günlük hayatta maruz kaldığı demokrasi, hukuk ve insan hakları konularındaki ihlallerle mücadele etmesi beklenir.

Şüpheniz olmasın ki toplumu ayıranlar, bölenler onu bitirirken kendilerini de bitirmektedir. İçinde yaşanılan toplumda bireylerin ayrı ayrı gruplarda, farklı ortamlarda, birbirinden bağımsız hareket etmesi, toplumsal ve sosyal olarak elde edilebilecek kazanımlardan da uzaklaşılmasına neden olmaktadır. Toplumun azınlıkta kalan bir kesimi kısa dönemde kazanan olarak görülse bile, orta ve uzun vadede herkesle birlikte onlar da kaybeden olacaktır. Avrupalı Türklerin demografik değişimi ve Türkiye ile olan çok yönlü ilişkileri sosyal ve kültürel açıdan da ele alınmalı; toplum kangrene dönüşen bu ayrışmanın, kimi uyum projelerine paralel bir toplum mühendisliğine evrilmemesine dikkat edilmelidir.

Toplum o hale gelmiş ki bırakın siyasi ve sosyal ayrışmayı, tek bir dine mensup farklı inanç grupları bile birbirine selam verip, selam alırken düşünüyor. Anadolu’da “İnadın gözü kördür; meleği şeytan gösterir” derler; bırakın şu inatlaşmayı, ayrışmayı. Bu inatlaşma ve ayrışma Türkiye’yi olduğu kadar, Avrupalı Türklerin yaşadıkları çevreleri de yakından ilgilendirmeli; sonuçla, zahirle uğraşmak yerine, sorunu ortadan kaldıracak nedenler üzerine yoğunlaşarak çözüm yolları araştırılmalıdır.

Avrupa’nın değişik ülkelerinde akşam, sabah çarşıda pazarda konu komşuyla karşılaştığımızda, tanışsak da tanışmasak da birbirimize “iyi günler” temennisinde bulunurken, kendi soydaşımızla selamlaşmaktan imtina eder duruma düşmeyelim. Nedenini herkes biliyor; çözümünü, bilemiyor, bilse de fikrini hayata geçirebilmek için üretime dönüştüremiyor. Kaldı ki inancımıza göre “selam vermek sünnet, almak farzdır”.

Şimdi burada sormak isterim; Avrupa’ya gelince ne değişti de insanlar birbirinden selamı sabahı kesti? Birlikte yaşayan, sosyal ve beşeri ilişkiler kurulanlar hangi milletten olursa olsun dili, dini, rengi ne olursa olsun insan. Unuttuk mu? Bu coğrafyada insanlar sokağa çıktığında büyük küçük, birbirini tanısın tanımasın, kendi dillerinde “Günaydın!”(Guten Morgen!) veya “Allah’ın selamı üzerinize olsun!” (Grüß Gott!) diye selam verip selam alıyor; kimse kimseyi yadırgamıyor. Anadolu’dan Avrupa’ya gelip, buralarda yerleşik düzene geçenlere ne oluyor da birbirlerine selam verip, selam alma konusunda bile çekimser davranıyor? Önceleri “münevver”, sonraları “aydın” diye adlandırılan kesim kendi “entelektüel” eksikliklerini kapatabilmek veya mevcut ayrışmada taraf olmamak için topluma ve özellikle dindar kesime arkasını dönüyor; toplumsal ve sosyal hayatta inançları ve inanç sahiplerini ilgi alanı dışında tutuyor; toplumsal ve sosyal hayatın içine girmiyor. Toplumsal öncü, lider olabilecek imkânlar varken hemen hiçbir STK faaliyetlerine katılmıyor. Bunlara karşı herkese ayar vermeye çalışan, donanımı ve vizyonu sınırlı bir grup ortaya çıkıyor. Her şeyi bilen, ama neyi ne kadar bildiğini bilmeyenler anlık, orta ve uzun vadeli planlaması olmayan faaliyetler ile topluma yön vermeye, hedef göstermeye çalışıyor. Toplumun dinamiklerini harekete geçirmek için türdeş yaşam tarzlarını bir yana bırakıp, uç noktalara gitmenin sorunların çözümüne bir katkı sağlamayacağı, günün şartlarına göre davranma gerekliliği unutulmamalıdır. Sosyal ve beşeri ilişkilerdeki başarı; toplumun dertleri ile dertlenmede; içinde yaşanılan toplumun bütün paydaşları ile kederde, sevinçte birlikte hareket ederken sorunlara ortak çözümler üretebilme becerisi ve iradesini ortaya koymakta yatar; görsel düzenlemelerle vakit geçirme zamanı geride kalmıştır. Erdemli bir toplum düşü kuranlardan beklenmesi gereken de budur.

Muhammed İkbal (1877-1938); “Bu asrın felaketi şudur: İnsanların kalpleri var fakat bu kalple neyi seveceklerini bilmiyorlar.” diyor. Yunus Emre (1238-1328) ise asırlar öncesinden “Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz!” sözüyle, dünya hayatının gelip geçici olduğuna ve insanlar arasındaki sevgi ve saygının önemine dikkat çekiyor. Kalpler sevilenler için birer yuvadır ve insanlar dünya hayatında birbirlerine verilmiş birer emanettir; emanete sahip çıkınız ki yarın bu günümüzü aramayalım. Merhum Abdürrahim Karakoç (1932-2012)’un deyişi ile “Bırakın dönsün dönme dolaplar; haktan hakikatten yana bakın siz.”


Bu yazı Haber Avrupa Gazetesi Şubat 2022’de yayımlanmıştır. Gazeteye http://www.europa-journal.net/yarin-buguenue-aramayalim/ adresinden erişilebilmektedir.

23 Ocak 2022 Pazar

Şeytan insana düşmandır

 

Yaşadıkça daha nelere tanık olacağız kim bilir… Bu defa masum bir sokak köpeğine kumpas kurulmuş. Kendi halinde, aşıları tam, insanlarla beraber olmayı seven ve İstanbul'da toplu ulaşım araçlarında dolaşmasıyla ün kazanan köpek Boji, ilginç bir haberde gündeme geldi. Boji toplu taşım araçlarını kirletiyor diye suçlandı. Kamera kayıtlarına bakıldığında, bir şahsın cebinde taşıdığı pisliği koltuğa bıraktığı ve hayvana suç atmaya çalıştığı anlaşıldı. Belediye de artık pes deyip, uluslararası bir üne kavuşan Boji’yi sahiplendirmek için duyuruya çıktı. Bir özel öğretim kurumu da hayvanı sahipleneceğini ilan etti.

Büyüklerimiz böyle bir şey duyulduğunda “Başımıza taşlar yağacak!” diye iç geçirirdi. Hayat böyle, beklemediğiniz karşınıza çıkar, olmaz dediğiniz oluverir; yaşama sevinciniz, ışığınız olur. Derken bir başka yerlerden uzanan bir başka el sizin hayata ve insana dair taşıdığınız bütün umut ışıklarını söndürmeye yeltenir. Söndürür demiyorum, söndürmeye yeltenir. Enerjinin kaynağı tükenmedikçe, bir el bir anahtarı kapatsa, diğer el öteki taraftan açar. Toplum bilinci bu kötü niyetli elleri kırar. Kimi buna “adalet”, kimi “ilahi adalet” der ve “Allah’ın adaleti” er ya da geç tecelli eder.

Çalışma hayatında yaşananlar da farklı değil… Her zaman meritokrasi kuralları yani yönetimde, kişilerin yetenek ve bireysel üstünlüğü ilkesi, liyakatin öne çıkarıldığı bir sistem çalışmaz. Zaman zaman bazıları terfi alırken bazılarının çalışması dikkate alınmaz; ilişki kurabilenler terfi eder, zam alır. Örneğin aynı anaokuluna giden iki çocuk büyüyüp iş hayatına atıldıktan sonra, patron olanın sıradan bir çalışan olan arkadaşını sırf çocukluk arkadaşı diye teşvik ve terfi ettirmesi, günlük hayatta adam kayırmacılık olarak adlandırılır… Yahut yöneticiler ile çalışanlar arasındaki inanç sistemi, akraba, eş dost tavsiyesi, hemşeri ilişkileri, kimlik gibi ortak bir takım özellikler hak edilmemiş bir terfiinin nedeni olarak anlatılır. Bu durum sosyologlar tarafından “kültür eşleştirme” diye adlandırılır.

Bazen bazıları iş yerinin sosyal dinamiklerini, kişiler arası ilişki zincirini kullanmakta son derece mahir davranabilir. Çalışmak yerine sosyal zekâlarını kullanırlar ve bu yolla elde ettikleri makam ve mevkiinin verdiği güçle kendilerini kaybedebilirler. Bunlar bir makama geldikleri veya getirildikleri andan itibaren, sosyal psikologlar David Dunning ve Justin Kruger tarafından ortaya koyulan ve Duning-Kruger Etkisi olarak tanımlanan bir tür bilişsel önyargı geliştirerek, kendi yetersizliklerine karşı kör olma eğilimi göstermeye başlarlar. Eğer bu kişiler eksiklerinin farkına varır ve içinde bulundukları durumdan vicdanen rahatsız olurlarsa, elde ettikleri pozisyonu kaybetmemek için, alt kademelerdeki çalışanlara yardım ederek, bir yandan işbirlikçi çalışmayla işi öğrenmeye, öbür yandan bulundukları pozisyondaki işlerin aksamadan yürütülmesini sağlamaya çalışırlar. Böylece kurumdaki gençlerin yetiştirilmesine de katkıda bulunarak, bir nevi vicdanlarını aklama yoluna giderler.

Bu kişilerin terfi edip belli bir pozisyona gelmesini memnuniyetle karşılayanlar, ağırlıklı olarak işbirlikçi yakın çevresi olur. Yakın çevresindeki sinerjiyi gören ve geleceğe ışık tutmaya çalışan takım arkadaşlarına, daima ileriyi hedefleyen fikir yolcularına rehber olacakken, kendine verilen destekleri kendi kerameti sanıp her geçen gün biraz daha bencilleşir, kendine rakip olarak gördüğü veya gözüne kestirdiği muhtemel rakiplerini kıskanmaya, onları sıradanlaştırmaya, itibarsızlaştırmaya çalışırlar. Kendi başarısızlıklarını da yakın çevresindeki çalışma arkadaşlarına mal etmeye başlar. Hâlbuki insanoğlunun bulunduğu makamda öyle olması gerekir ki “onu öldürmeye gelen onda hayat bulsun”. Ömer’in Peygamberimizi (SAV) öldürmeye gelip Müslüman olarak döndüğü ve nihayetinde yaşarken cennetle müjdelendiği gibi…

Ünlü İslâm düşünürü, mutasavvıf, yazar ve şair Muhyiddin İbnü'l-Arabî (1165-1240) “En sağlam direniş, kalbi temiz tutmaktır” der. Kalbi kirleten en önemli duygulardan biri de kıskançlıktır. Kıskanmak insanın içini yakıp kavuran bir ateştir. İnsanlar kıskanmak yerine, iyiyi örnek almayı deneseydi belki içten içe büyüyen fesatlıklar son bulur; birlikte çalıştıkları insanların kendilerine vereceği destekle başarı basamaklarını gönül kırmadan daha kolaylıkla çıkarak yükselebilirlerdi. Töremize göre de büyük meziyetlere sahip olmanın en gerçek alameti, hasetsiz olmaktır. Hz. Ömer’in (RA) insanlığa tavsiye niteliğindeki «Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz. Amelleriniz mizanda tartılmadan önce siz onları vicdanınızda tartınız. Allah'a arz olacağınız büyük hesap günü için kendinizi salih amellerinizle süsleyiniz.» sözünü özellikle sorumluluk sahibi olanların unutmaması tavsiye edilir.

Samipaşazade Sezai (1860-1936)’nin Sergüzeşt adlı eserinde anlattığı gibi[1]; “yoksun olduğu her erdemi büyük bir düşmanlıkla kıskanan, çevrede gördüğü bütün güzel insanları, onların en temiz duygularla anlattıkları dertlerini, sıkıntılarını terbiyesiz ve aşağılık kişiliğine yakışır bir şekilde adice kullanarak, onlardan güya öç aldığını düşünen” olumsuz örneklerden kaçınmak gerekir. Kişi, bireysel eksikliklerini bu yolla gidermeye çalışmamalıdır. Bu duruma tanıklık edenlerin böyle sorumsuzca davrananların hazin sonlarına yazık bile dememesi, Yaşar Kemal’in söylediği; “İnsanoğlu çiğ süt emmiştir. Her kötülüğü yapar, her iyiliği de yaptığı gibi.” sözünü de kulağına küpe etmesi gerekir.

Makam ve mevki sahibi olunca, marifet; has bahçelerde nilüfer çiçeği yetiştirmek değil; kıraç topraklarda gül açtırabilmektedir. Olaylar ve olgular önyargısız ele alınabilirse, birlikte çalışılan paydaşlar ve insanın fıtratında olan ve kimi zaman ortaya çıkabilen patavatsız, hoyrat tutumları hoş görmeye çalışır, belki kendini geliştirmesi için yeni bir fırsat daha verir. Ama kişi meydanı adeta boş bulup, küstahlıklarında sınır tanımaz hale gelip, edepsiz birine dönüşürse, durumlar değişir. Şeyh Sadi-i Şirazi (1210-1292)bu kişileri senelerce önceden “Kötüler kendilerine tahammül edildikçe, daha çok azarlar.” diye tanımlamış. O zaman kötüyü azdırmayacaksınız. Söz muhatabına yapılırmış; elbette anlamanın da anlatmak kadar kapasite ile sınırlı olduğunu göz ardı etmeden...

İnsanlar bir fırsata nail olurlar ve bu fırsatı iyi değerlendiremezlerse, sergiledikleri olumsuzlukların, mazlumların ahını aldıkları günün hesabını verdikleri günleri de gösterir ona o fırsatı veren ilahi güç. O zaman geldiğinde başkalarının onur ve şahsiyetlerinin ayaklar altına alınmasına aldırış edilmeden yapılan densizlikler de sırayla ortaya çıkar. Hz. Peygamber “müminin feraseti karşısında dikkatli olun, çünkü o Allah’ın nuruyla bakar” derken Müslümanlar için aklın ideal halini de açıklamıştı. Feraset zıtlıklarda tecelli eden vahdeti anlamaktır ki o da bu tür kifayetsiz muhterislerde ne yazık ki Allah vergisi olmuyor, sonradan da kazanılamıyor.

Ifade-i meram ederken şu hususu atlamayalım. “Zalimlerin hiç yardımcısı yoktur” (Al-i İmran, 192). Dediğimiz gibi; Allah’ın adaleti şaşmaz; bütün kalbimizle inanıyoruz ki ilahi adalet karşısında Allah’tan korkmaz, kuldan utanmazlar er ya da geç yerle bir olmaya mahkûmdurlar.

Oryantalist Zeliha Eliaçık “Bir insan bir şeye sahipse, hatta gerçekten oysa haykırmıyor bağırmıyor ve biz onu görüyor hürmetle bakıyor, yanında duruyor, onda olanı teslim ediyoruz. Şımarmıyor, inkâr da etmiyor, varlığına devam ediyor. Güzel güzelle bakışır; çirkinin güzelle karşılaşmaya tahammülü yoktur.” diyor (@zelihaeliacik. 12.11.2021). Hazımsız insan olduğu şey ile olmak isteyip de olamadığı şey arasındaki boşlukta yalpalayıp durdukça, çok istediği ve erişmeyi hayal ettiği makam ile bulunduğu yer arasındaki boşlukta bunalmaya, yok olmaya ve nihayetinde, devenin diken yerken damaklarından akan kandaki tuzdan aldığı hazla kendini tükettiği gibi, yok olmaya mahkûmdur.

Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910)’un dediği gibi; "İnsanoğlunun değeri, bir kesirle ifade edilecek olursa payı gerçek kişiliğini gösterir; paydası da kendisini ne zannettiği. Payda büyüdükçe kesrin değeri küçülür." Niyeti kötü olanın attığı ok kendine döner. Nefsine hâkim olan insan hadiselerin neden ortaya çıktığını fark ederek büyük bir sınav ve amaç üzere dünyaya ve hadiselere bakmayı öğrenir. Dolayısı ile Allah’ın sevdiği kulunu çevresi ile sınadığını bilir.

Nihayetinde “Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar. Rab’ınız kimin doğru bir yol tuttuğunu çok iyi bilmektedir." [İsrâ 84. Ayet 9]. Âlemin tabiri Hakk’tır. Bu satırları okuyan her kimse kendi halinin gerektirdiği yolda yürüsün. Yaratan, kimseyi aydınlık vicdanlardan ayrı tutmasın.

 

Not:

Bu yazı Bu yazı Haber Avrupa – Euro Journal Gazetesi Ocak 2022 sayısında yayımlanmıştır. Bkz.: http://europa-journal.net/seytan-insana-duesmandir/ (23.01.2022)



[1] Samipaşazade Sezai. Sergüzeşt. İstanbul: Lacivert Yayıncılık Antik Dünya Klasikleri: 70-9. E-ISBN 978-605-5656-51-5

Çokluk içinde birlik

 Avrupa Birliği 2000 yılından bu yana “United in Diversity” diye bir politika uyguluyor. Bu bizim kültürümüze göre, “çokluk içinde birlik” bir başka deyişle kültürel çoğulculuk içinde birliktelik ilkesini önceliyor. Bu ilke; toplumu oluşturan bütün alt kültürlerle ilgili kanaatlerin genelleştirilmemesini, toplumun asgari müştereklerde buluşulmasını esas alır. Türkler çokluk içinde birlik, birlik içinde çokluk felsefesine inanmış, yaşam biçimine dönüştürmüş bir medeniyetin çocuklarıdır. Bu anlayış, toplumun kültürel çoğulculuğunu hoşgörü olarak yansıtır, ait olduğu kültüre sadakatle bağlı kalır, bu anlayışı da yaşam biçimi olarak içselleştirir.

Anadolu’nun her bir köşesinden Avrupa’ya gelen Türklerin Batı kültürü içinde sürdürmeye, yeniden inşa etmeye çalıştığı yaşam biçimi tarihteki Berlin-İstanbul-Bağdat demiryolu hattının hikâyesi gibi geriye gidiyor. Türkler ile Almanlar arasında adeta bir dostluk bağı oluşturuyor. Türkler yürüttükleri siyaseti, yaşama kültürünü bu minvalde değerlendiriyor. Bununla birlikte zaman zaman karşı karşıya kaldıkları ırkçı saldırılar, hüzün veriyor. Buna rağmen daima daha iyiyi aramaktan, gönül köprüleri kurma girişimlerinden geri kalmıyorlar.

Hemen her toplantıda Almanya ile Türkiye arasındaki iş gücü anlaşmasının üzerinden yarım yüzyılı aşkın bir zaman geçtiği söyleniyor. Doğrudur. Buna rağmen Almanya’da doğmuş veya küçük yaşlarda bu ülkeye gelmiş, eğitim ve kültürel sosyalleşmelerini Batı kültürü içinde tamamlamış, artık göçmen değil de yerleşik metekler -kimi haklardan yoksun yaşayan yabancı kökenliler- haline gelmiş, yurt olarak kabul ettikleri, kederde ve sevinçte birlikte hareket etme dinamiğini geliştirmeye başladıkları bu ülkede kendilerini güvende hissetmedikleri zaman hiç düşünmeden, doğal bir refleksle “Bizim memleketimiz var” diyor. Uzaklarda yaşıyor olsalar da Türkiye’nin sadece mazlum milletler için değil, gurbeti vatan edinenler için de umut; sığınılacak güvenli bir liman olduğunu biliyorlar. Türkleri Türkiye’ye bağlayan duygu dünden bugüne gelişmedi, aksine kuşaklar boyu sürdürülen bir dünya görüşü, yaşam anlayışı. Bugün dört kuşak yetiştikten sonra bile yaşanılan yerin ödünç alınan bir gök kubbeden ibaret olduğu düşünülüyorsa veya böyle bir algı varsa, göçmenlerle ilgili olarak çalışanların “Biz altmış sene boyunca nerede eksik kaldık?” diye düşünmesinde yarar var. Bu bağlamda izlenen politikaların biz ve öteki, benzerlik ve farklılık, birey ve toplum, alt kültür ve üst kültür gibi ayrıştırıcı iklimler bağlamında toplumsal ilişkilere yansıyan etkisinin gözden geçirilmesi düşünülebilir.

Bireyin ait olduğu toplumsal grup, onun aidiyet, himaye ve sosyalleşme ihtiyacını bir ölçüde karşılar ve ona çeşitli sorumluluklar yükler. Toplumsal grup, aynı zamanda kendine göre yeni bir grup kültürü de oluşturarak bu kültürü bünyesinde bulunan bireylerin kimliklerinin bir parçası haline getirir. Egemen kültürün taşıyıcıları ile istendik ilişki kurulamadığı zaman, ortaya çıkan boşluğu örneğin hemşeri dernekleri veya başka türlü toplumsal ve sosyal oluşumlar ikame etmeye çalışır. Buralarda ortaya çakan yeni kültürün ve yarattığı iklimin toplumdaki baskın ve taşıyıcı kültürden farklılık göstermesi, alt –üst kültür farklılaşmasına neden olur. Almanya’da yaşayan Türklerin Türkiye’deki Türklerden farkı bu sosyolojik gerçekten kaynaklanmaktadır ve bu durum doğal bir olgu olup, kültürel zenginliği ifade eder. Almanya’da ortaya çıkan bu kültürel çeşitlilik de Almanya açısından toplumsal bir zenginliktir ve ev sahibi ülke için bugünden yarına ulusal ve uluslar ötesi ilişkiler bağlamında değerlendirilmesi gereken önemli bir kazanımdır.

Çoğulcu, geniş tabanlı olması gereken bu yeni kültürün temel referansları, bünyesindeki alt kültürlerin kesişme noktalarıdır. Bu noktalar; insan hakları, demokrasi kültürü, vatandaşlık hakları ve görevleri, insanı merkeze alan ulusal ve evrensel değerler olarak algılanmaktadır[1]. Bu yüzyılda çokluk içinde birlik anlayışı, genel anlamda öznel kimliklerin fiziksel ve sembolik anlamlarda tanınması olarak yorumlanmaktadır[2]. Bu bağlamda “çifte vatandaşlık” veya “Almanya vatandaşlığı” sembolik olarak ortak yurttaşlık anlayışı gibi birleştirici, duygudaşlığı pekiştirici yapılarla anlatılabilir.

Kültürel çoğulculuk aslında Türklerin tarih boyunca aşina olduğu bir kavramdır. Tarihte bunun yaygın örneklerine sıkça yer verilir. Selçukluların Kudüs’teki kutsal alanların kullanımını düzenleyen ve günümüze kadar gelen çalışması, Osmanlının Fatih Sultan Mehmet’in fermanı ile azınlıklara gösterdiği geniş tolerans, Cumhuriyet döneminde yerel kültürlere saygı ilkesi çok sayıda etnik köken, din ve kültürün yüzyıllarca ciddi bir çatışma yaşanmadan birlikte yaşaması ve farklılıkların anlayışla karşılanması, Türklerin yaşadığı coğrafyalarda ve bilhassa Anadolu’da çokluk içinde birlik olmanın örnekleridir.

Bu kültüre karşı gelişen zenofobi nedeniyle, her türlü ırkçılığın ve ayrımcılığın toplum içinde güçlenmesiyle önüne geçilemeyen toplumsal rahatsızlıklar, acılar ortaya çıkar. Mölln, Solingen şehirlerinde yaşananlar vd., geçmişten geleceğin şekillendirilmesi için ders çıkarılması gereken önemli örneklerdir.

Türkler yaşadıkları bu topraklarda başarıları ile olduğu kadar birilerinin yaptığı, saldırıların muhatabı olarak da gündemde kalmaya devam ediyor; buna rağmen yaşadığı ve ekmeğini yediği yere sadık, vefalı insanlar olarak çokluk içinde birlik anlayışını içselleştiren kadim bir kültürün mensubu olarak bu ülkede kazandığı ekmeğine sabrı katık edip susuyor.

İnsanlık zor zamanlardan geçiyor; hastalıkla, ölümle imtihan oluyor. İnsanların önce can dedikleri bu zamanda Türkler; dirisine değil, ölüsüne de düşmanlık gösterildiği anlarda bile tevekkül ve dayanışma örnekleri gösteriyor, yurt edindikleri topraklar için de “Bizim memleketimiz” diyor.

Ama içinde bulunduğumuz dönemde bazı ilişkiler zorla kurulmuyor. Günübirlik politikalar, bireysel tutunma ve tutundurma çabaları ve iki ülke arasındaki ilişkilerde gönül kırıklıklarına neden olan tutumlar da zamanla değişecek. İlişkilerde öncelik gönül kazanmakla başlar, karşılıklı olarak birbirini anlamaya çalışmakla, kimin kimden neyi beklediğini tahayyül etmekle, yenilerin deyişiyle empati kurmakla, duygudaş olmakla atılır ilk adım… Yani gönül meselesi, gönlü kazanmak lazım önce… Bunun için de yürek lazım, yürekli karar alıcılar ve uygulayıcılar lazım. Görünürde kimse var mı? Var. Karamsar olmamak lazım.

Not:
Bu yazı Post Bayern Aktüel Gazetesi Ocak 2022 tarihinde yayımlanmıştır. 
Mustafa Çakır (2022). Çokluk İçinde Birlik. Post Bayern Aktüel, www.postgazetesi.com. 

[1] Bkz.: Demok (2018). Çokluk İçinde Birlik. Demokrasi ve İnsan Hakları. https://www.demokrasi.gen.tr/cokluk-icinde-birlik/ (14 Ocak 2022).

[2] Bkz.: Abdulvahap Özpolat, Demokratik Vatandaşlık, Hegem Yayınları, Ankara, 2009, s. 210-212

27 Aralık 2021 Pazartesi

Eğitimli bireylerin değeri


Kadim kültürümüz der ki; "kem âlât ile kemâlât olmaz." Günümüz Türkçesindeki karşılığı "sıradan aletlerle mükemmellik yakalanmaz." demektir. Bu yolla olsa olsa vasat, yani ortalama olan yüceltilir, vasat zorlandığında, yarım debriyaj ile rampa çıkmaya çalışan araç gibi patinaj yapılır. Patinaj ile çıkılmaya çalışılan rampadan bazen düzlüğe çıkılır; bazen de motor yanar; araç yola çıkılan noktadan daha geri gider. Zararın telafisi pahalıya mal olur. Bu nedenle bir araç satın alacaklar önce “Beygir gücü ne kadar?” diye sorar. Kimse aldığı arabanın arkadaş sohbetlerinde eleştiri konusu yapılmasını istemez; aksine iftihar vesilesi olsun ister. Bu insan hayatı için de böyledir. Uluslararası milletler cemiyetinde rekabet edebilmek için hedefimiz; sıradan, vasat insanlar değil; üstün nitelikli insan gücü yetiştirmek olmalıdır. Bu da eğitime önem vermekle, eğitimli insana değer vermekle olur.

Eğitimi ekonomiden ayrı düşünmek mümkün olmaz. Ekonomik açıdan bakıldığında, iki değerden söz edilir. İngiliz ekonomist Adam Smith kullanım ve değişim değeri olmak üzere iki ayrı ekonomik değerden söz eder. Smith, bu ayrımı yaptıktan sonra kullanım değeri fazla ilgilenmez; hatta bunun değişim değeri için bile gerekli olmadığını savunur. Smith, konunun anlaşılabilmesi bakımından elmas ve su örneğini verir. Elmasın fiyatı çok pahalıdır, değişim değeri (Smith buna gerçek fiyat der) çok yüksektir. Fakat buna rağmen elmasın günlük hayatta kullanım değeri yok denecek kadar sınırlıdır. Suda ise bu durum tam tersinedir. Su çok yüksek bir kullanım değerine sahiptir, çünkü susuz yaşamak mümkün değildir. Burada suyun kullanım değeri, elmasın değişim değerine göre çok düşüktür. Kullanım değerinin ölçüsü fayda, değişim değerinin ölçüsü ise emektir. Başka bir deyişle, bir malın gerçek fiyatı yani değişim değeri, o malı üretirken harcanan emekle ölçülür.

Konu eğitim açısından incelendiğinde, eğitilmiş insanın yetiştirilmesi için geçen zamanda harcanan emek, yani değişim değeri çok yüksektir. Ancak günlük hayatta eğitilmiş insana verilen değer adeta sınırlıdır. Hâlbuki kullanım değeri de göz önünde bulundurulmalı ve eğitimin günlük hayatta ihtiyaç duyulan su gibi, bakkaldan alınan ekmek gibi önemli olduğu unutulmamalıdır.

David Ricardo (1772-1823)  ise malları nitelikleri bakımından ikiye ayırır. Birinci grup mallar, yeniden üretilmesi mümkün olmayan mallardır. Örneğin, kıymetli tablolar, heykeller, kitaplar, antika paralar ve pullar gibi. Bunların değeri kıt olmalarından ve bu malları satın alanların isteği ile gelirinden doğar. Bu tür malların dışında kalan mallar ise ikinci gruba girmektedir. Bu tür mallar yeniden üretilmesi emek harcanarak mümkün olan mallardır ve değişim değeri hem kıtlık derecesine ve hem de üretimleri için gerekli olan emek miktarına bağlıdır. 

Ricardo, tarihin hiçbir döneminde emeğin tek başına üretimde kullanılmadığını ve mutlaka bir araçla kullanıldığını söyler. Ona göre, “Herhangi bir silah olmadan ne kunduzu ve ne de geyiği avlamak mümkündür; bu nedenle değişim değerleri de sadece onları yakalamak için harcanan zaman ve emekle değil, fakat aynı zamanda avcının kapitalinin, yani hayvanları yakalamak için kullandığı silahların üretimi için gerekli zaman ve emek ile birlikte belirlenir”.

O halde eğitimli insanlar, toplumun değerlerini ileri taşımak, öngörülen hedeflere ulaşmak, idealleri gerçekleştirmek için gereklidir. Onlara sahip çıkılmalıdır. Her bir insan özel bir değer olmakla birlikte, eğitimli insan yeniden üretilmesi kolay olmayan insandır ve kıymetli tablolar gibi ihtimam gösterilmeye değer. 

Türkiye sıra dışı marka olmak istiyorsa, sıra dışı beyinler de cazibe merkezi haline gelmelidir. Tıpkı en iyi beyinlerin göç ettiği ülkeler gibi biz de beyin ekonomisinden faydalanmalıyız. Avrupalı Türklerin aklını başkalarına emanet eden bir güruha değil, aklı ve ruhuyla hareket eden, kendi olabilen ve aynı zamanda milletine aidiyet bilinci yüksek, eğitimli bireyler yetiştirmesi gerekir. Türk toplumunun geleceğini ancak eğitimli insanlar aydınlık yarınlara taşıyabilir. Bunun için yegâne amaç eğitimli bireyler yetiştirmek olmalıdır.

Not: Bu yazı Post Bayern Aralık 2021 sayısında yayımlanmıştır.

19 Aralık 2021 Pazar

Herkes her şeyi biliyor


Bu sefer bilindik bir öykü ile başlayalım. Adamın birinin babadan yadigâr antik ipek bir halısı varmış. Satmaya karar vermiş. Ona göstermiş buna göstermiş, ama kimse talip olmamış. Sonunda zengin birini bulmuş ve ona götürmüş.

Zengin halıya bir bakmış ve sormuş, “Kaç para istiyorsun?” Adam cevap vermiş “100 altın”. Zengin tereddüt etmeden tamam demiş ve çıkartıp 100 altın vermiş.

Adam sevinmiş. O sırada zengin sormuş “Bu halının kaç para ettiğini biliyor musun?” Adam cevap vermiş “Hayır bayım”. Zengin devam etmiş “En az 3000 altın eder”. Adam susmuş. Zengin sormuş, “Niye 100 altına verdin?” Adam biraz düşünmüş ve cevap vermiş; “Bayım, bağışlayın ama benim bildiğim en büyük rakam 100!”

Avusturyalı, matematikçi, mantık ve dil felsefesi konularında yaptığı çalışmalarla modern felsefeye önemli katkılarda bulunmuş olan ve 20. Yüzyılın en önemli filozoflarından biri olarak gösterilen Ludwig Wittgenstein (1889-1951) bu öyküyü doğrularcasına şu veciz sözü söylemiş: “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” Yani; dilin anlam zenginliği ve anlam derinliği gelişmedikçe o dil ile yapılan iş sayısı sınırlı kalacaktır.

Bu sözü bir de şöyle açıklayalım: Konuşma dili 150-200 kelime/dakika ve okuma dili 200-250 kelime/ dakika iken, düşünme dili 1300-1800 kelime/dakika düzeyindedir. Bu yüzden yeterince sözcük, anlam, kavram ve düşünsel bağlantıya sahip olmayan zihin kısır döngüde çıkmazları yaşar. Yani 200 kelime ile düşünen, 2000 kelime ile düşüneni anlamaz, anlamakta güçlük çeker. İnsanlar insanlara iste bu nedenle “Dilin kadar varsın " diyor.

Yapacak bir şey yok. İnsanın tercihleri, yaşam şeklini belirliyormuş. O nedenle “sen, ben yok, biz varız.” diyoruz. Biz dilimize, kimliğimize sahip çıkarsak, bir durum karşısında yüreklerimiz aynı hislerle dolar, adeta tek yumruk olursa biz oluruz. Ben olmaya çalışanların sonu ibrişimi kopmuş tespihe döner; her bir tane bir yere dağılır, kaybolur gider. Yeniden toplamak, tespih olarak kullanmak ve bir imamenin altına dizmek zaman ve zahmet gerektirir. Toplumsal hayatın içinde bazılarımız dağılan tespihi dizmeye çalışırken, bazılarımız da hacca gidiyor ama “şeytan taşlamaktan tavaf etmeye vakit bulamayıp” geri dönüyor, döndüğü yerde yine birini ötekileştirmeye devam ediyor; toplum da birleşmek yerine ayrışmayı tercih eden bir görüntü sergiliyor. Unutmayalım ki insan insana yüreği kadar yakındır, bu yakınlık da insanın insanla hemdert olması, hemhal olması ile mümkün olabilir. İnsanız, endişelerimiz de var, sevgilerimiz de sevdalarımız da…

Mehmet Kaplan bir yazısında “Batılılar kendi kahramanları olan Sezar ve İskender’i göklere çıkardıkları halde Attila ve Cengiz’i olumsuz görürler. Bu hissi bir davranıştır. Kahramanlık bakımından Attila ve Cengiz, Sezar ve İskender’den daha aşağı çapta şahsiyetler değildir. Batılıların Sezar ve İskender’i büyük görmelerinin sebebi, kendileriyle onları birleştirmeleridir.” diyor. Bizim Batılıların rahle-i tedrisatından geçen gençlerimiz, ecdadı hakkında ne düşünecek acaba?

Biz diyoruz ki “Çocuklarınızı Türkçe dersine gönderin” Ama biz söyleyip biz dinliyoruz. Türkçenin evde kullanılan iletişim aracı olduğu yanılsaması ile avunuyorlar. Türkçe sadece bir dersin adı veya aile içinde kullanılan bir dil değildir. Türkçe; kadim Türk tarihini, kültürünü geçmişten günümüze taşıyan önemli bir araçtır. Öyle bir araç ki ecdat yadigârı, gelecek kuşaklardan ödünç alınmış, geçmişle gelecek arasındaki görünmeyen bir bağdır. Bugün geçmiş ile gelecek arasında yaşayanlar, bu bağa özen göstermez, tespih taneleri gibi dağıtırlarsa, çocuklarımızın da Türkiye ve Türklük ile bağı kopar. Her biri bir tarafa dağılır gider.

Türk’ü hakir gören Batıya karşı milli tarihine sahip çıkacak olanlar da yine diline, dinine ve kültürüne bağlı, bilinçli yetiştirilen gençler olacaktır. Bu gençler, kendini üstün gören Batı medeniyeti ile Orta Doğudan yükselen İslam medeniyetinin birbirinden çok da uzak olmadığını, hatta bugünkü modern Batının kültür temellerini oluşturan dinlerin de aslında Orta Doğu kökenli olduğunu öğrenip anlatacaktır. Bu girişim Türk-Alman ilişkilerinin de eşit paydaşlar seviyesinde ve aynı göz hizasında kurulmasına yardımcı olacaktır. Türkiye ile bağı koparılmamış Avrupalı Türkler; karşı karşıya kaldıkları ya da bırakıldıkları kimi özensiz davranışların, hal ve hareketlerin nedenlerini, kökenini geçmişten günümüze uzanan tarihi olayların bilinç dışına yansıması olarak değerlendirecek; olaylar ve olgular arasındaki neden sonuç ilişkisini doğru kuracaktır.

Avrupalı Türklerin yaşadıkları ülkelerde özgür ve rahat bir hayat sürebilmesi için eğitime yatırım yapması, her yeni kuşağın bir önceki kuşaktan daha ileri eğitim alması ve kendilerini bilimsel bilgi ile donatması gerekir. Türkler bu bilince ulaştıktan sonra Batının kendi özeleştiri yeteneğinden mahrum, üstün olma yanılsaması ve avuntusu ile hareket ettiğinin farkına varacaktır. Çünkü kendini tanımayan, ötekini hiç tanımaz; özgüveni düşük, sonbahar rüzgârı ile oradan oraya savrulup giden bir yaprağa döner.

Şu hususun akıllardan çıkarılmamasında yarar var; insanların bulunduğu ortam dışarıya verilen bir mesajdır. Dolayısı ile insan insanının aynasıdır ve insanlar birbirini yontar; eğitir. İmtihan zamanları, insan hayatında zor olduğu gibi en mutlu anları da kapsayabilir, zor veya mutlu olsun ortak özelliği, insanın hayatında yaşadığı bir zaman kırılması olmasıdır. Bu zaman kırılması, insanın imtihanını başaramaması “Gönül bağlarıma karlar yağdı yazın… “ diye türkü olup dile gelince anlaşılır.

Hayat dün bugün ve yarından oluşan bir süreçtir. Dün yaşandı bitti, yarın meçhul. O halde bugünün iyi değerlendirilmesi ve yaşanılan olumsuzluklar karşısında yılmadan dik durulması lazımdır. Başarısızlık; öğrenmenin ilk adımıdır. Yaptıklarımızdan dersler çıkarıp ileri bakmak gerekir.

Süleyman Demirel (1924-2015)’in dediği gibi; “Sonuçları çözmeye çalışırken sebepleri gözden kaçırırsanız yeni sonuçlarla muhatap olmak zorunda kalırsınız. Eğer sonuçları bırakır sebeplere odaklanırsanız, bir süre sonra sonuçlara siz karar verir hale gelirsiniz.” Bunun için de öğrenme süreçlerinin ihmal edilmemesi gerekir.

Herkes her şeyi biliyor.  Toplumda herkes doğuştan âlim. Lakin kimse neyi ne kadar bildiğini bilmiyor ya da neyi bilmediğinin farkında değil. Tevfik Fikret’in dediği gibi “Bahçıvan bir gül için bin dikene katlanır” misali ortak hayatları paylaşmaya devam ediyoruz.

Dilimize sahip çıktığımız gibi, inançlarımıza da sahip çıkalım. Halis inanç sahipleri hiss-i kabl-el vuku sahibidir, yani olacağı önceden sezerler. Hayatın gerçeklerinde iyilikler olduğu gibi kötülükler de vardır, ama iyiler kötülerin kendi iç dünyalarını karartmasına izin vermezler. Bunun için de kötülüklerden uzak dururlar. Seneca; “İyilerin başına hiçbir zaman kötü bir durum gelmez” derken, aslında iyilerin kötülüklerden uzak durduğu ve bu nedenle başlarına kötü bir durumun gelmeyeceği gerçeğinin altını çizmektedir. İyiyi kötüden ayırma yetisi de eğitimle kazandırılır.

Azerbaycan edebiyatının önde gelen şair, yazar ve filozoflarından Mirza Feteli Ahundov (1812-1878) der ki "Tarihte Araplar kadar güzel masal uyduran, Farslar kadar bu masalı güzel anlatan ve Türkler kadar da bu masala inanan ikinci bir millet yoktur." O halde gelin siz siz olun, hayatın gerçeklerine yoğunlaşın ve içinde yaşadığınız toplum içinde ayakta kalabilmek, itibar sahibi olabilmek için en iyi yatırımı eğitime yapın. Çalışma hayatında başarı öyküleri yazabilmek için de Ludwig Wittgenstein’a kulak verip dilinizi geliştirmeye ve kimliğinizi unutmamaya bakın. Soba sönmeden güğümün şarkısı bitmezmiş, o hesap… 

Bizim kurtuluşumuz nihayetinde hikaye-i avdette, yani öze dönüştedir.

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...