24 Ocak 2023 Salı

Sanal evrende gerçek hayatlar

 


Etrafımıza şöyle bir baktığımızda ışıltılı hayatları, göz kamaştıran parlak bir dünyayı görüyoruz; sosyal medya hesaplarında herkes kusursuz bir dünya paylaşımı yapıp duruyor. Metaverse diye tabir edilen sanal ve artırılmış gerçeklikle özellikle medyanın desteklediği yanılsama evreninin bu resmin oluşmasında önemli etkisi olduğunu düşünüyorum.

Bu yazımda bizi çepeçevre kuşatan bu sanal, varsayımsal hayatın gerçek yönünü aktarmaya, farklı bakış açıları sunmaya çalışacağım. Herkes ışıktan, aydınlıktan hayata ve insana dair parlak sözlerden bahsederken, insanlığın büyük bir yanılgının yahut yanılsamanın içinde kaybolup olup gittiğini göstermeye çalışacağım. Ben insanın bittiği yerde hayatın da bitip çöle döneceğine inanırım. Dolayısı ile birilerinin çıkıp bazı gerçekleri sanal gerçekliğe kapılanların dilinden değil, güneşin aydınlığında yok olan gölgenin dilinden anlatması gerekiyor. Karanlığın içinde aydınlığı gören birilerinin hayata ve insana dair yaşananları yani gölgelerde kalan gerçekleri anlatması, toplumda karanlığa ışık tutması gerekir. Aydın olmanın gereği de halkın hayatını, geleceğini ince ve hassas bir sorumlulukla yazıya dökmektir.

Bizim çocukluğumuzda günlük hayatın gailesine kapılmış büyüklerimiz akşam evlerine bir ekmek, iki lokma yiyecekle dönebiliyorlarsa kendilerini mutlu görüyorlardı. İlk gençliğimizde önce daktilo ile sonraları bilgisayarda bir iki satır yazı yazmak teknolojik bir başarı sayılırken, bugünün gençliği hayatı çok farklı yaşıyor. Onların penceresinden görünen dünya ile yaşadıkları hayatın gerçekleri birebir örtüşmese de onlar, hayatı dört duvar arasında metaverse yani evren ötesinde algılıyorlar. Bu algıya göre yaşamak sanki yeni dünyanın keşfinden sonra ortaya çıkan altın avcılarının peşine düştüğü değerli bir madene dönüştü. Sanal gerçeklik sokaktaki hayatla örtüşmese de sürekli değişimin ve dönüşümün habercisi gibi. Asırlar öncesinden Egeli Heraklit’in dediği gibi; “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir”. Her şey öyle hızlı değişiyor ki değişimin hızına yetişmek neredeyse imkânsız hale geldi.

Gençler artık arkadaşları ile birbirlerinden uzak yaşadıkları şehirlerde kurdukları sanal evrende, metaverse dünyada buluşmaya, oyun oynamaya, aileleri ile selamlaşmaya, yeni durumlar ve olgular hakkında bilgi edinmeye, alış veriş yapmaya o kadar alıştılar ki bilgisayar ve telefonlarla ilgili deneyimleri her yeni zaman dilimi içinde yeni açılımlara uğruyor. Aşklar ve sevdalar bile artık sanal alemde yaşanıyor.

Akademisyenler artırılmış gerçeklik (AR = Augemented Reality) alanında teknolojinin nimetlerinden yararlanarak metaverse alanına geçiyor ve sanal gerçeklik (virtual reality) alanında yeni deneyimler kazanıyor, yeni açılımlar sağlıyorlar. Bu hızlı değişime ayak uydurabilenler, çalışmaları ile yüksek puan ve akademik teşvik alıyor yayın dünyasında çeyrek çeyrek sınıf atlıyorlar; duruma ayak uyduramayanlar da sistemin dışına itiliyor, kendilerine bilimsel bilgi pazarının dışında yeni uğraş alanları açıyorlar.  Koronavirüs salgını döneminde başladıkları ve artık karışık (mixed) yaptıkları dersin kontrolünü veya kanıtını katılım kanıtı protokolü (POAP- Proof of Attendance Protocol) üzerinden belgelendiriyorlar.

Bilişim teknolojileri hayatın her aşamasına yön veriyor; vatandaşın nüfusta, tapuda bir iş yapabilmek için “Abi, benim şu işim vardı…” diye çıkıp gitmesinin neredeyse mümkün olmadığını gözlüyoruz. Resmi dairelerde internet üzerinden randevu almayanlara işlem yapılmadığı bir dönem yaşıyoruz. Mal alım satımı da buna dâhil. Sanal mülklerin, malların ve kimliklerin sahipliğini korumak için teknolojik altyapıya sahip olmak yetmiyor, aksine bu altyapıyı kullanacak insan kaynağının da göz önüne alınması gerekiyor. Bu bilişim ortamında bir zamanlar alfabenin harfleri ile tanımlanmayan deneyimli kuşağın temsilcilerinin internet üzerinden doktor randevusu almakta zorlanacağını da söylemeye gerek yok sanırım.

Teknolojinin sunduğu bu hızlı değişim içinde akıllı telefonları elinden düşürmemesine rağmen, toplumsal değişime ayak uyduramayanlar da var. Teknolojiyi doğru ve yerinde kullanmak yerine onun esaretine kapılan, onları hayatlarının merkezine oturtup, metaverse dünyada perde arkasında yaşanan onlarca rezalete, kurulan çarpık ilişkilere tanık oluyoruz. Bu ilişkiler televizyonların gündüz kuşağı programlarında “arkası yarın” kuşağı gibi bütün mahremiyet perdesi kaldırılarak aktarılıyor. Eskilerin deyimi ile ele güne rezil olanların öyküleri, aile içi kavgaları bütün Türkiye’ye dalga dalga yayılıyor. Toplum o hale gelmiş ki adeta porno filmde oynayıp çamaşırını çıkarmadığını, eskort olarak çalışıp bekâretini koruduğunu anlatanların alelade öyküleriyle oyalanıyor. İnsanlara görsel medya üzerinden verilen subliminal mesajlar, masum görünse de içinde birden fazla örtülü mesajları içeriyor; bu özelliğiyle de kişileri hayatın gerçeklerinden koparıp acımasız bir yarışın içine sokuyor. Tıpkı olimpiyat oyunlarındaki gibi herkes her şey için “daha fazla, daha hızlı, daha güçlü” olanı istemeye başlıyor ve modern (?) yaşam tarzlarının gerektirdiği ekonomik birikime ulaşmak, toplumsal ve ekonomik sınıf atlamak için izlenen her yol mubah görülmeye başlanıyor. İnsanlar toplumsal ve sosyal hayatın birbiriyle çelişkili değer yargılarına tutsak olmuş, hayatlarını layüsel bir şekilde kazanıyor-muş gibi davranıyorlar. Oysa Prof. Dr. Bengi Başer’in twitter paylaşımındaki benzetmesi ile her geçen gün “Ahlaksızlıkta çıta yükseliyor” .

İnsanlar Milan Kundera'nın 1982'de yazdığı “var olmanın dayanılmaz hafifliği” adlı romanında anlattığı gibi yaşıyor; yaşanan bütün olumsuzlukları mahalle baskısı veya dayanışması ile örtüyor; durup dinlenmeden bir devinim içindeyken, tıpkı bisiklet sürücüsünün durup biraz dinlenmeyi düşündüğü anda yerle bir olduğu gibi, türlü dertlerle, iniş ve çıkışlarla alt üst olmuş hayatlarına devam ediyorlar. Kimileri “Huzur mezarda” kimileri “Huzur İslamda” diye kendini avutmaya çalışa dursun, aslında huzur ne orada ne burada. Belki de hiçbir yerde. Din adamlarına kalsa yeryüzündeki bu hayat geçici misafirlik, dünya da bir misafirhane; insanlığın esas ve en büyük sınavı mezardaki sorgu sual ile başlıyor. Dünyada anlatılanlar, sinema salonlarında gösterilen gelecek filmlerin öngösterimi olan filmlerin senaryosu gibi…

Güzel ülkemin insanları bir mutlu, bir mutsuz; aşkta, siyasette, günlük olağan hayatın akışında neyi tercih edeceğini kestiremiyor, hangi güçlüğün üstesinden nasıl geleceğinin yollarını arıyor.  Hayatın ağırlığı ile hafifliği arasında iki ayrı dünyada, ikilemde yaşıyor. Kimsenin kimseye güveni kalmamış. Hemen herkes ötekinin gözünde hırsız, dolandırıcı ve bilmem ne. Toplumun her kesiminde bir ikilem yaşanıyor; insanlar ihaneti mi sadakati mi seçecek, yoksa hayatın yükü altında kendilerine biçilen rolü oynamaya devam mı edecek, belli değil. Her geçen gün kendi benliğimizi, özümüzü, somut olmayan kültürel mirasımızı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Temiz ve ahlaklı bir nesil yetiştirmek amaç ediniliyorsa da bu nesli yetiştirecek olanlar, çektikleri videolarla sosyal medya platformlarında popüler olmanın peşinde, eski eğitimciler ise ortada yok. Akşamdan sabaha öğretim programları, öğretmen değişiyor. Eğitimi öğretmenler değil de veliler ile sendikalar şekillendirmeye gayret ediyor. Devletin öngördüğü milli eğitim politikalarının sürdürülebilir, kuşaktan kuşağa aktarılabilir olması hali yerini tercihlerin, vaz geçişlerin, geçmişle gelecek arasındaki bocalamaların karalama defterine bırakmış.

Siyasetçiler yaklaşan seçimlere yönelik bloklar oluşturmuşlar, televizyon kanallarında her şeyi bilen, ama tam olarak neyi bildiğini bilmeyen, her iki sözün arasında bir yerlere mesajlar gönderen konuşmacılar aylardan beri bağımsız birer tartışmacı edasında kanaat önderi gibi hareket ediyor, vatandaşı heyecanlandırıyor, kışkırtıyor, özgür karar vermelerinin önünü kapatacak bir kesinlikle ön plana çıkmaya çalışıyorlar. Oysa memlekette kimi seçeceğimizden ziyade geleceği kime emanet edeceğimiz, çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimiz konuşulmalı, sorunlar yerine çözüm önerilerine odaklanmak daha makul bir çözüm olmalı.

Orta ve üzeri yaştakiler de sevgisizlik ve saygısızlıktan yana dertliler. Kimsenin kimseye tahammülü, eyvallahı yok, sınırlar iyice zorlanmış, sabır eşiği düşmüş. Birine selam verince karşılık almak şöyle dursun, “Bir şey mi istedin?” der gibi bakıyorlar.

İnsanoğlu seçimler, kararsızlıklar, ikilemler gibi konularda hayatını adeta bir sokak köpeği gibi, köpeği de kendisiymiş gibi ötekileştirip anlatırken; kendini kalabalıklar içinde yalnız hissediyor, yalnızlığı da adeta gündüzken geceye dönen hayatını da akşamın alacakaranlığında dertleriyle baş başa kalmış anılarıyla, gelecekten umudu kesmiş, kararsızlıklar içinde bocalıyor. Hayata ve insana dair umudu da hüznü de herkes kendi iç dünyasında yaşıyor. Albert Camus’nün Düşüş romanında söylediği gibi “Gözü daha yükseklerde bir yerde olan herkes günün birinde gözünün kararabileceğini de düşünmelidir. Bizi çağıran, bizi kışkırtan, altımızdaki boşluğun sesi, düşme arzusudur. Bu arzunun karşısında dehşete kapılır, kendimizi korumaya çalışırız.” O nedenle kendi dünyamızda oluşturduğumuz sanal alemden bir an önce çıkmaya bakalım, bir an önce özümüzü, sözümüzü korumaya bakmanın yollarını arayalım. Güzel ülkemde hırs ve ihtiraslara mola vermenin gecikmiş zilleri çoktan çalmaya başlamış. Kulak verelim.


Bu yazı Haber Avrupa Gazetesi Ocak 2023 sayısı için hazırlanmış, gazete baskısının yanı sıra YouTube üzerinden sesli makale olarak da yayımlanmıştır. 

20 Aralık 2022 Salı

İnsan insanın yurdudur

 


İnsanoğlu, her şeyden önce, kendi varlığını ayakta tutmaya, koruyup sürdürmeye çalışır; bu onun doğuştan getirdiği özelliklerinden biridir. Bu özellik; insanı doğa nimetlerinden mümkün olduğunca fazla yararlanmaya yöneltir. Bu nedenle de insan ister istemez bazen “birinin düşmanı”, bir diğerinin “rakibi” olur. Kimi zaman da “birini diğerinin alternatifi” gibi görür. Bu karmaşık anlayışla birlikte “herkesin herkese karşı savaşı” (bellum omnium contra omnes) başlar. Bu savaş Batılı kültür anlayışında “insan, insanın kurdudur” (homo homini lupus) şeklinde tanımlanmıştır (Gökberk 1993: 285).

Doğu insanı ise, bu durumu daha yumuşak, esnek bir ifade ile dışa vurmuş; “insan, insanın yurdudur” şeklinde söylemiş. Her hâlükârda “İnsanoğlu doğayı iradesiyle dönüştürerek ondan bir dünya kurar” (Korkmaz, 2005, s. 139). İnsanın bu dünya içinde birey olmak, kendine bir yer edinmek için çalışması, ise onun insan olmasının gereğidir. Dünya hayatı bu durumda cennete döner. Dünyanın cennet olması da iyilik ve güzelliklerin insan hayatına egemen olması, insanların huzur içinde karşılıklı hoşgörü ve anlayış birliğinde yaşaması, hayatı paylaşması anlamına gelir. Zaten bütün İbrani dinlerde cennet; dünyadaki bağ, bahçe gibi “huzur veren alan” anlamına gelir (Şahin, 1993: 374).

Dünyamızın cennete dönebilmesi için kişinin dil gelişimini tamamlaması, sosyal çevresini oluşturması, etkili iletişim becerisini kazanarak eğitsel ve sosyal olarak kültürlenme sürecini tamamlamasıyla mümkün olabilir. Zaten çevresini ve çevresindeki insanları tanımayan kendini tanıyamaz. Kişinin kendi benliğinin özüne varabilmesi, kendini tanıyabilmesi için başka insanlara yönelmesi ve kendi iç dünyasından dışarı çıkması gerekir. İnsan; insan olduğunu hissedebilmek için her zaman bir başka insana ihtiyaç duyar. Thomas Hobbes'ın “insan insanın kurdudur” şeklinde özetlediği savaş halinin önüne geçilebilmesi için insanlar arasındaki olumlu iletişimde ısrarcı olunması, insanların birbirinin derdini dinleyerek hemdert olması, halini anlamaya çalışarak birbirleriyle hemhal olması gerekir. Aksi halde kimsenin kimsenin derdini dinlemek istemediği bu materyalist çağda insanlar arasında dur durak bilmeyen yok olma korkusu ve tehlikesi bütün insanlığı esir alır; “insan yaşamı yalnız, yoksul, kötü, vahşi ve kısadır” (Bkz.: Özmakas 2020) algısı pekişir. Bu duygu durum bozukluğu da insanlığı sürekli daha etkili, daha güçlü “savunma” araçları geliştirmeye, öteki olarak görüleni ortadan kaldırma arayışına sevk eder. Halbuki bu uğurda yapılan harcamalar eğitime, geri kalmışlığın ortadan kaldırılmasına harcansa, insanlığın geride bıraktığı tarih çok daha farklı olur, gelecekten beklentiler de hayal edilemeyecek yeni ufuklar açardı.

İmam-ı Gazzâlî (1058-1111) “Her şey zıddıyla kaimdir” derken her şeyin var olmasını, farklı olanı, öteki olanın varlığına bağlar. Ona göre; alemdeki her olumsuz örnek, güzel örneklerin daha kolay anlaşılmasına vesile olur.  Siyah, siyahlığını beyaz olmadan bilemez; gece, gün bitmeden geceliğini giyemez. İngiliz şair, ressam ve düşünür William Blake (1757 - 1827) veya  Alman filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831) de “her şeyin karşıtıyla anlam kazandığını” diyalektik olarak anlatmışlardır. Herkesin birbirine benzediği yerde değişme ve gelişme söz konusu olmaz. Farklı bakış açıları insandan insana ve insandan topluma açılan birer penceredir. (Bkz.: Uyar, 2012: 15).  Bilimsel yayın ve kuram üreten üniversitelerde de öğrenci, asistan, öğretim elemanı bağlamında oluşan döngünün kırılması, herkesin birbirine benzemesinin önüne geçmek için bir dizi tedbirler alınmış, hayata geçirilmiştir. Yaratılan hiçbir şey, nedensiz değildir.

Kültürel ve tarihsel psikoloji çalışan Sovyet psikolog, Lev Vygotsky; insanların bilişsel gelişimlerinin yaklaşık iki yaşından itibaren başladığını, dilin ve düşüncenin birbirinden bağımsız olarak gelişmeye başladığını, konuşmaya başlamadan önce de bir dil gelişimi evresinin olduğunu söylemektedir. Ona göre dil; sosyo kültürel çevre ile bireyin zihinsel süreçleri arasında köprü işlevi görür (1988). Dolayısı ile sözler insanın kendini ifade edebilmesi için kullandığı en güçlü sosyal araçlardan biridir. Çocuğun konuşması geliştikçe eylemlerinin kontrolü ve planlaması da artmaktadır. Bu süreçte paraya tahvil edilemeyen değerlerin yaşatılmasından ziyade, günümüzde artık nostaljik bir değer olarak görülmeye başlanan, mahalle kültürümüzü yaşatmak, yardımlaşma duygusunu kaybetmemek gerekir. Toplumsal değerlerimizi yaşattıkça, Batılı anlayışın aksine, insan insanın kurdu değil, insan insanın yurdu olmaya devam edecek; toplumsal ve sosyal hayatın, birlik ve beraberliğin etkisi M. Akif Ersoy’un dediği gibi “Toplu attıkça yürekler, onu top sindiremez” hale gelecektir.

Toplumsal ve sosyal hayatın içinde Ben ve Öteki arasında kurulan ilişki birbirini tamamlayan bir ilişkidir. Ötekinin tehdit olarak algılandığı yerde bir arada yaşamak, aile olmak, huzur bulmak mümkün değildir. Öteki bir tehdit unsuru değil, aksine Ben’in sınırlarını aşmasına ve kişinin kendini daha iyi bir şekilde ortaya koymasına imkân veren bir varlıktır  (Bkz.: Uyar, 2012: 17). Bunu somutlaştıracak olursak; ana-baba olmak fedakârlık gerektirir. “İnsanın çocuk yetiştirmek için kariyerini feda etmesi gerekiyor” düşüncesiyle doğurganlık düşüyor. İnsanlar maddi menfaatleri olmayan hiçbir şeyi bir başkasına vermez haline geliyor. Toplumsal ve sosyal dayanışma ortadan kalkıyor, en ufak bir konuda bilgi almak için profesyonellere başvurmak gerekiyor. Bilgi ticarileşiyor, danışanın ekonomik gücü zayıfsa, bilgiye ulaşması zorlaşıyor.

Hiç şüphesiz; birey var olabilmek için ancak bir başka bireyin karşısında kendini bulur ve birey olarak vücut bulur. Bireysel ve toplumsal gelişim için her bir bireyin meydana getirdiği toplumun farklı dinamiklerinin uyum içinde çalışması beklenir. İnsanların kapitalizmin güdümlü oyuncağı olmaktan çıkarılması ve içinde bulunduğu kısır döngüyü kırması gerekir. Bu da ancak giderek unutulmaya yüz tutan olumlu özelliklerimizi harekete geçirmekle mümkün olabilir.

Unutmayalım ki her insan biriciktir, tektir. Her insan dünyayı kendi Ben’inin deneyimlerine göre öznel olarak algılar. Kendini iyi hissedebilmesi, mutlu olabilmesi için insanın iç huzurunun temin edilmesi, mutluluk peşinden koşmak yerine hayatın içinde “sevme”, “haz alma” ve “emek verme” dengelerini iyi kurması gerekir. Burada söz konusu edilen iç huzuru mutluluktan ayrı bir duygudur (Bkz.: Sayar 2013). Söz gelimi yüz insanın her birinden bir ağaç resmi çizmesi istense, herkes kendine göre bir ağaç resmeder. Dolayısı ile resmedilen her bir ağaç, çizenin zihnindeki görüntüye denk düşen bir ağacın yansıması olacaktır.

İnsanlar endişeli olduğunda, sıkıntılı duygu ve düşünceler yoğunlaştığında, yalnızlıklar, çaresizlikler arttığında, mutsuzluklar ortaya çıkıyor. Her insan kendi dünyasını, deneyimleri, algıladığı ruhsal durumu ve diğer bireylerle etkileşim durumuna göre oluşturduğu için, kendi varlığının farkına varabilmesi de başka bireylerle iletişime geçmesi ile mümkün oluyor (Sayar 2013).

Huzur ve mutluluğunuzun yanı sıra elem ve kederlerinizi de paylaşacak, sizlere kurt değil, yurt olacak insanlarla olmanızı dilerim.

 

Kaynakça

Gökberk, Macit (1993). Felsefe Tarihi. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Korkmaz, Ramazan. (2005). Yurtsuzluk İtkisi ve Anayurt Oteli. İlmi Araştırmalar, Sayı 20, 139-148 . URL https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/73551 (Son erişim: 29.11.2022).

“Jung, Carl Gustav. Bilinç ve Bilinçaltının İşlevi (Çev. Engin Büyükinal), İstanbul: Say yayınları, 1997” Uygun, 2012, s. 15’deki alıntı. 

Özmakas, Utku (2020). ‘Homo Homini Lupus’ Sözü Üzerine, Kaygı, Sayı 19 (1)/2020:  200-219. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1004268 (Son erişim 06.12.2022).

Sayar, Kemal (2013). Gerçeğe Doğru Zafer: Bilim, Araştırma, Kültür Sanat Dergisi. 441. Sayı. https://www.zaferdergisi.com/ (Son erişim 06.12.2022).

Şahin, M. Süreyya (1993). Cennet. TDV İslam Ansiklopedisi. Cilt 7, ss 374-376. https://islamansiklopedisi.org.tr/cennet (Son erişim 06.12.2022).

Uygun, Özge Başak (2012). Ben’likten Birlik’e Bir Yol: Dil. Bekir Günay (Ed.). Genç Akademisyenlerin Perspektifinden Birlikte Yaşama. İstanbul: Da Yayıncılık: 40, İnceleme Dizisi: 17. ISBN: 978-9944-5273-7-8.

Vygotsky, L. S. (1998). Düşünce ve Dil. İstanbul: Toplumsal Dönüşüm Yayınları. ISBN 975-8269-35-6


Bu yazı Haber Avrupa Gazetesi Aralık 2022 sayısı için hazırlanmıştır. (http://avrupa.at/insan-insanin-yurdudur/)

29 Kasım 2022 Salı

Okul Başarısı


Toplumumuzda bir öğrencinin derslerinden yüksek not alması, sınıfını yüksek notlarla geçmesi, üst eğitim basamakları için yapılan yarışma veya sıralama sınavlarında yüksek bir puan elde ederek önceden belirlenen hedeflere ulaşması başarı olarak değerlendirilmektedir. Oysa okul başarısı hayattaki başarı için tek ölçüt olarak görülmemelidir. Asıl başarı, öğrenilen veya edinilen bilginin hayata aktarılabilmesi ve olumlu sonuç alınmasıyla ilişkilidir. Bu yazıda başarıyı etkileyen unsurların bir kısmı anlatılacaktır.

Öncelikle öğrencilerin iyi bir başarı çizgisine ulaşabilmesi için, çocuğun okula gitmeden önce gideceği okulu farklı özellikleri ile tanıması, okul açılıp derslere başlandıktan sonra da her gün işlenecek konular hakkında ön bilgi edinilmesi ve bu yolla öğrenmeye hazır olarak okula gidilmesi, okul dönüşünde de elde edilen günlük kazanımların kısa bir tekrarının yapılması tavsiye edilmektedir. Bu süreçte öğrenciler için ilave ödev verilmesine de gerek kalmamaktadır. Okuldan verilen ödevler de aslında günün tekrarı ve öğrenilen bilginin kalıcı olmasını sağlamaya yöneliktir.

Öğrencilerin bir kısmının devam ettiği okul türünde arzu edilen başarıya ulaşamadığı, karne notlarının akranlarına göre daha düşük olması nedeniyle eğitimlerine devam etmedikleri görülüyor. Bu öğrencilerin meslek eğitimine başladıktan sonra çıraklık, kalfalık ve nihayetinde ustalık derecelerinden birini bile almadan eğitimlerine son verdikleri de gözlenebiliyor.

Bu süreçte belirleyici olan birinci faktör veli, ikinci önemli faktör öğretmendir. Mesleğini seven, öğrencisine bir şeyler öğretmek için gayret sarf eden, kendisini sürekli yenileyen, işini ve öğrencilerini seven ve mesleğine adanmışlıkla çalışan bir öğretmen, aynı zamanda öğrencileri için de iyi bir rol model olur ve öğrenciler de öğretmeninin desteğini almak, onun gözüne girebilmek için daha çok çaba gösterir.

Öğrencilerin düşük başarılarının altında öncelikle öğrencilerin öğrenme güçlüğü aranır. Bu süreçte öğretme güçlüğü çeken öğretmen ve çocuğu ile ilgilenmeyen veli de hesaba katılmalıdır. Sorunların önüne geçilmesi amacıyla okul psikoloğu veya okuldaki rehber öğretmenle ve öğrencinin ders aldığı öğretmenle işbirliği yapılmasında yarar vardır. Okul profesyonellerinin, yani ister sınıf isterse alan öğretmeni, rehber veya okul psikoloğu olsun, her birinin aynı zamanda iyi birer öğretmen olması beklenir. Okulda öğretmen, okul idaresi ve veli arasında yakın işbirliği sağlanabilirse, eğitimdeki düşük başarının kaynaklarının tespit edilmesi ve zamanında tedbir alınması kolaylaşır.

Öğrencilerin performans düşüklüğünün kaynağı dört temel noktada aranmalıdır. Bunlar;

1. Bireysel sorunlar: Burada öğrencinin öğrenme sorunları, dil bariyerleri, öğrenme güçlükleri, duygusal bozukluklar sıralanabilir. Ayrıca öğrenciye okulunu, öğretmenini, dersleri, eğitim faaliyetlerini sevdirmek; eğitimin önemini anlatmak gerekir.

2. Sosyal faktörler: Evde stres ya da uygun yaşam alanı bulamayan, anne ve babasının sevgisini, ilgisini ve desteğini hissetmeyen, evde katı disiplin altında, psikolojik baskılar gören, huzurlu ve mutlu bir aile ortamı olmayan çocukların başarısızlıklarında sayılan hususlar önemli birer etken olarak değerlendirilmelidir.

3. Etiketleme: Sınıfta öğrencinin akranları arasında ayrıştırılması, kendisine “aptal” gibi yakıştırmalar yapılması, türlü anlamlara gelen lakaplar takılması da öğrencinin kendini değersiz hissetmesine ve okul başarısının düşmesine neden olabilir. Buna kısaca okul ya da akran zorbalığı da ilave edilebilir. Bu zorbalık, fiziksel şiddet ve tehditten başlayarak hemen dikkat çekmeyen ama öğrencilerin duygusal travmalar yaşamasına neden olan sözlü tacizlere, ayrımcılığa ve dışlanmaya kadar çeşitlilik gösterebilir. Bu olumsuzluklardan etkilenenler bireyler olmasına rağmen, bu bireylerin psikolojik olarak taşımakta güçlük çekeceği grup içi özdeşleşme gibi sosyal ve psikolojik faktörler tarafından desteklenirse, sorun bireysel olmaktan çıkıp kurumsal bir hüviyete dönüşür. Türkiye kökenli öğrencilerin okulda kimi derslerde Türkiye karşıtı konularla yüz yüze bırakılması da sorunu bireysel veya kurumsal olmaktan çıkarıp eğitim politikalarına kadar uzanan bir dizi sorun yumağına dönüştürür.

4. Toplumsal faktörler: Bu bağlamda öğrencinin yaşadığı toplumsal ve sosyal çevreyle ilgili faktörler dikkate alınmalıdır. Bazı ailelerde çocuğun cinsiyet ayrımına tabi tutulması, bazı sosyal ortamlarda ırkçılık ve sosyal ayrımcılığa maruz kalınması öğrencinin okul başarısını olumsuz yönde etkileyebilir. Öğrencilerin ayrımcılığa maruz kaldıkları dönemlerde veli, okul psikoloğu ve okul yönetimi bu konuyu birlikte ele almalı; uygun bir çözüm üretmeye çalışmalıdır. Eğitim hizmetlerinin aksayan zincirlerinde veliler okul idaresi ile işbirliği imkânı bulamadıkları durumlarda hukuk desteği alabilirler ve öğrencilerin okul başarısının istendik düzeyden daha düşük olmasının önüne geçebilirler.

Öğretmen, veli ve uzman işbirliğinde öğrencinin özel gereksinimlerinin belirlenmesi, değerlendirilmesi ve elde edilen çıktıların yardımı ile ortaya koyulan olumsuzluklar ile baş edilebilmesi için uygun yöntem ve tekniklerin önerilmesi, hayata geçirilmesi mümkün olabilir. Bu yolla kendini okulda yabancı hisseden öğrencinin gerek dil engelinin kaldırılması gerekse sosyal çevreye uyum sağlamasının yolu açılabilir. Buna ek olarak yukarıda sözü edilen diğer hususların ortadan kaldırılmasına yönelik çabalarla “sıcak öğrenme ortamları” oluşturulabilir. Ortak çalışmalar fiziksel engeli olan çocukların okuldaki yaşantısını kolaylaştırıcı tedbirler alınmasına da yardımcı olur. Zihinsel engeli olan veya disleksi vb. gibi nedenlerden dolayı öğrenme güçlüğü çeken çocukların durumlarının tespit edilmesi, üstün yetenekli çocukların yaşıtları arasındaki farkındalıklarının ortaya koyulması sağlanarak, öğrencilerin öğrenme performanslarına uygun grupların içinde özel eğitim almaları sağlanabilir.

Öğrencilerin okul başarısını artırmak için onlarda sorumluluk duygusunun geliştirilmesi, kendilerine yaşlarına uygun görev ve ödevler verilerek öğrenmeye yönelik motivasyonlarının yükseltilmesi, başarılı olan rol modellerin tanıtılması sağlanabilir. Öğrencilerin bu yolla kendisine güvenmesi ve okul arkadaşları ile yakın ilişki kurabilecek ortamların oluşturulmasına imkân sağlanabilir. Çocukların sosyal ve kültürel ortamlara katılarak sosyalleşmesinin sağlanmasına, okul arkadaşını rakip olarak değil, akran ve arkadaş olarak değerlendirilmesine uygun ortamlar oluşturmak gerekir. Öğrencileri birbirleriyle yarıştırmak, mukayese etmek yerine her birinin yetenek ve kabiliyetlerine, yaş ve gelişim özelliklerine uygun çalışmalar yapmak, onları kapasitelerinin üzerinde bir hedef uğruna yarıştırarak gerçekçi olmayan beklentiye sokmak ve veli olarak kendi ideallerini çocuk üzerinde gerçekleştirmeye kalkıp hayal kırıklıkları yaşamaktan uzak durmakta yarar görülmektedir.

 

Bu yazı Avusturya'da aylık yayımlanan Haber Avrupa Gazetesi Kasım 2022 sayısı için hazırlanmıştır. (http://avrupa.at/okul-basarisi/ )

14 Kasım 2022 Pazartesi

Normal anormal

 

Günlük hayatımızda farkında olmadan kullanılan kavramları merak edip, sözlükteki karşılıklarına bakınca değişik anlamları olduğunu görüyor, bazen şaşırıyoruz. Söz gelimi, “normal” ya da “anormal” kelimelerini söylerken, bu kelimelerin gerçekte neyi ifade ettiğinin bile farkına varmıyoruz. İnsanın “normal” derken neyi kastettiğinin sınırlarını çizmek de her zaman kolay olmuyor. İnsanların farklı çevrelerde yetişmesi, farklı kültürel geçmişlerinin olması, bireysel özelliklerinin birbiriyle uyuşmaması, normal olanın hangisi olduğunun veya neyin kime göre normal olduğunun açıklanmasını zorlaştırıyor. Bazen anormal olanın normal, normal olanın da anormal olduğu kanaati ortaya çıkabiliyor.

Dünyanın adeta yeniden kurulduğu, toplumsal ve siyasal olumsuzluklar nedeniyle insanların ülkeler, kıtalar arası yolculuğa çıktığı yeni dünya düzeninin yol açtığı göçler,  Avrupa ülkelerinde yaşanan ekonomik sorunlar ve giderek artan ekonomik krizler ve buna bağlı işsizlikle birlikte İslamofobinin de artması; yerli halkın kendini koruma refleksi geliştirmesine neden oluyor. Bu refleks ile aşırı sağ partilerin prim yaptığı ve oylarının yükseldiği, sosyal hayatta ayrımcılık ve dışlanma konularının görece olarak daha yoğun şekilde gündeme gelmesine neden oluyor.

Normalin sosyal bir yargı olduğu belirtiliyor. Batı kültürünün egemen olduğu coğrafyada algılanan normal ile Doğu kültürünün egemen olduğu coğrafyadaki normal, yargılar ve değerler bakımından örtüşmüyor. Normal, ister Doğu isterse Batı coğrafyasında olsun, insanların alışkın olduğu yaşam biçimlerine bağlıdır ve günlük hayatın rutinidir. Medya üzerinden verilen normal algısı ise çoğu zaman sun’idir, manipülatiftir, zorlayıcıdır. Anormallik ise normal olarak algılanan değerlerden, yargı veya olgulardan sapmaya yapılan yakıştırmadır. Günlük hayatta neyin normal, neyin anormal olduğunun ölçütü de bir davranışın toplumsal veya sosyal hayatta sorun çıkarıp çıkarmamasıyla ilgilidir. Sorun yoksa normaldir.

Çok kültürlü toplumlarda yaşayan ve sayıca azınlık durumunda olanlar, kendileri gibi olmayan baskın kültürün taşıyıcıları tarafından öteki olarak değerlendirilir ve öteki olarak tanımlananlar bir şey yapmasa bile kendileri açısından “ötekinin bakışının nesnesi” durumuna düşer; baskın kültürün davranışlarını olduğu gibi kabul etmezlerse toplum içinde sorunlu ya da uyumsuz birey/grup olarak değerlendirilirler. Bu durum kültürler arası iletişimin basmakalıplaştırdığı bir “egemen kültür anlayışının” doğmasına yol açar.

“Bu durumda ötekinin ne yapması gerekir?” sorusuna farklı cevaplar verilebilir. Ötekileştirme ve ayrımcılık, bireyin doğuştan sahip olduğu özellikler üzerinden öngörülen eşitliğin bozulması ile ortaya çıkmakta ve bunun sonucunda ayrımcılığa uğrayan bireyin, kendini bağlı bulunduğu topluluktan dışlanmış, ötekileştirilmiş hissettiği düşünülmektedir. 

Ötekileştirilen gruplar içinde, kendini ötekileştirilenlerden değil baskın kültüre daha yakın gören, Şanlıurfalıların deyimi ile "yellehçiler” ortaya çıkar. Bunlar baskın kültürün taşıyıcılarına yellehçilik, yani bir tür dalkavukluk yaparlar. Bu yellehçileri hemen her meslek grubuna ait kişiler arasında görmek mümkündür ve bunlar sıkça ortalıkta bulunur, kendilerine kendilerince misyonlar yükler. Dalkavuk sözlüklerde; “kendisine çıkar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse, huluskâr, yağcı, yalaka, yağdanlık, yalpak, yaltak, yaltakçı, kemik yalayıcı, çanak yalayıcı. Saraylarda devlet büyüklerini nükteli sözlerle eğlendiren kimse” olarak tanımlanmaktadır. Bu konuya burada nokta koyalım ve devam edelim.

Normal veya anormal ikilemi arasında ötekileştirilen Avrupalı Türklere ve öğrencilerimize devam ettikleri okullarda yapılan “kademeli ayrımcılığa” dikkat çekelim. Özellikle göçmen çocuklarının toplumun işgücü gerektiren meslek alanlarına yönlendirilip üst eğitim basamaklarına erişimleri örtük şekilde engellenmekte, bu da çocukların yetişkin hayata geçince siyasal, sosyal alanlara erişimlerinin kısmen engellenmesi anlamına gelmektedir. Kademeli ayrımcılık uygulamalarına bağlı olarak, örneğin Almanya’daki göçmenler birçok haktan mahrum kalarak etnik azınlıklara dönüşmekte, Alman vatandaşlığına geçmiş olsalar da toplum içinde Almanlar kadar ülkenin bir bireyi, eşit yurttaşı olarak değil; öteki olarak görülmeye devam edilmekte, kazanımlarının “ne olduğundan çok ne olmadığı” üzerine vurgu yapılmaktadır (Bkz.: Beyazyüz 2017).

Bir Türk çocuğu Almanya’da doğmuş ve orada büyümüş, orada okula gitmiş olsa ve hatta etnik bir Almandan daha iyi, aksansız bir Almanca konuşsa da zaman zaman ırksal olarak ayrımcılığa uğramaya devam etmektedir. Almanya’da anayasal değişiklik yapılmış olsa da kan bağı ilkesi Alman ulusçuluğunun temelini oluşturmakta ve Almanya’da yaşayan biri pratikte Alman kanından gelmediği veya farklı inanç grubuna ait olduğu için Alman olarak kabul edilmemektedir. Bu durum Almanya’nın ulus devlet olarak geç bir zaman diliminde ortaya çıkmasının sonucu olarak değerlendirilmektedir.

Avrupa’da ırkçı fikirler, mizah kisvesi altında güç kazanıyor ve giderek dozu artıp ve tahammül sınırlarını zorlayınca, duruma karşı çıkanlar, konunun mizah unsuru dışına çıktığını söyleyenler ötekileştiriliyor. Almanya’nın Bavyera Eyaletinde 2020 yılında ilkokul öğrencileri üzerinde yapılan bir araştırmada (Bkz.: Yeşil 2020) birebir görüşülen öğrencilerin %72’sinin kendisini sosyal ve kültürel açıdan dışlanmış hissettikleri tespit edilmiştir. Burada Irkçılığın, ayrımcılığın gücü, kısmen ırkçılığı algılayan ama aynı zamanda hiçbir şey söylemeyen, tepki göstermeyip kabuğuna çekilen vatandaşlarımızın suskunluğundan da kaynaklanmaktadır. Dolayısı ile ayrımcılığa, ırkçılığa maruz kalanların sessiz kalmak yerine, seslerini yükseltmeleri ve ilgili makamlara müracaat ederek kullanmakta zorlandıkları haklarını aramaları, ayrımcılıkla mücadele etmeleri ve sosyal, hukuki dayanışma ağı oluşturmaları gerekmektedir.

Gelgelelim Türkiye’ye. Türkiye’den Avrupalının medeniyeti nasıl görülüyor, ya da ötekiler nasıl değerlendiriliyor? Oktay Sinanoğlu (1935-2015) durumu şöyle özetliyor:

Bir millet her nesilde yeniden doğar. Bir milleti yaşatan kendi binlerce yıllık gelenekleri, süzülerek gelmiş kültürüdür. Kültür; Hakkâri’de bale gösterisi yapmak değildir. Kültür; arada bir konsere gidip hava atmak değildir. Çağdaşlık; Moda’nın ara sokaklarında köpek gezdirmek değildir. Bizde böyle çağdaş, sahte aydın sınıfı yetiştirilmiştir. Her sömürgede böyle sahte çağdaş, aydın sınıfı yetiştirilmiştir. Bunlar kendi kültüründen kopuk, kendi milletinden, halkından aslında tiksinen, kendi kültürüne yabancı, arada halkçılık edebiyatı yapan tipler yetişmiştir. Türkiye’nin başına da bunlar bela edilmiştir.

Alman Filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831), ötekinin tanımlanmasını bir bireyin, ırkın veya ulusun özbilincinin gelişmesinde hayati bir aşama olarak değerlendirmiştir. Ona göre öteki olarak yaşamak, bir öznenin özgürlüğüne sınır koyma girişimine meydan okumayı gerektirir. Bu meydan okuma veya egemen olan ile mücadele sürecinde yaşanabilecek gerilimler ve buna bağlı dönüşümlerle bireysel, toplumsal sınırlar belirlenir. Bu dönüşümler de karşılıklı olarak ortak tanıma ve özbilincin oluşmasına zemin hazırlar (Bkz.: Southwell  2021).  

Biz Türkler hangi coğrafyada yaşarsak yaşayalım, çokluk içinde birlik; birlik içinde çokluk felsefesine inanmış; bu inancı hayatın günlük pratiğine aktarmış, yaşadığı toplumsal ve sosyal çevreye uyumu ve insanlığa saygısı ile örnek olmuş bir medeniyetin çocuklarıyız. Hem toplumsal ve sosyal hayatın getirdiği kültürel çoğulculuğumuzu, herkese olan hoşgörümüzü gösteriyor hem de ait olduğumuz kültüre, ait olduğumuz dine sadakatle bağlı kalıp bundan, bizi öteki olarak gösterene karşı farklı olarak, farkımızı fark ettirmekten onur duyuyoruz. Bizim sorunumuz Avrupa’ya uyum sağlamak değil; özgüven eksikliği nedeniyle sahip olduğumuz değerleri gerektiği gibi anlatamamak ve egemen toplum tarafından gerekli saygıyı yeterince görmemektir.

 

Önerilen Kaynaklar:

Beyazyüz, Selim. (2017). Oryantalizm, Batıcılık ve Modernleşme Kavramları Üzerinden Türk Sinemasına Bir Bakış. Akdeniz Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (AKSOS). Güz: 2017/2. 125-151.

Çakır, Mustafa (2010). Kültürlerarası İletişimin Bir Yönü: Özün Ötekileştirilerek Yabancılaştırılması. Anatolia: Turizm Araştırmaları Dergisi, Cilt 21, Sayı 1, Bahar: 75-84.

Kartarı, Asker (2019). Kültürlerarası İletişim. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları, URL: https://ets.anadolu.edu.tr/storage/nfs/ILT204U/ebook/ILT204U-13V4S1-8-0-1-SV1-ebook.pdf (07.10.2022).

Sinanoğlu, Oktay. Savunan Adam. https://www.youtube.com/watch?v=w15cRAfLPTU (15.09.2022).

Southwell, Gareth (2021). Bir Bakışta Felsefe (Çev. Ecem Yıldız). İstanbul: Nova Kitap 24. ISBN: 978-625-8489-12-5,

Yeşil, Asaf Ekin (2020). Almanya’da Yaşayan Türk Öğrencilerin Ayrımcılık ve Dışlanmışlık Algıları. Eğitim Kuram ve Uygulama Araştırmaları Dergisi, Cilt 6, Sayı 3, 337-351. DOI: 10.38089/ekuad.2020.32

19 Eylül 2022 Pazartesi

Artık ‘ben’ yok, ‘biz’ varız


Dünya hızla değişiyor. Değişime direnenler bile ister istemez değişiyor.  Değişime ayak uyduramayanlar tarih sahnesinden silinip gidiyor. Efesli ünlü filozof Herakles (MÖ 535? - 475)’in dediği gibi  “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir”. Varoluşun ve sürdürülebilirliğin temel şartlarından biri değişime ayak uydurmak ve değişimin bir parçası olmaktır.

Herakles değişimi “Bir çayda iki defa yıkanılmaz” özdeyişi ile anlatmaktadır. Akan bir suya tekrar girildiğinde her şey değişmiş olur. Yıkanılan ilk su akıp gitmiş; yıkanan kişi ikinci sefer yeni bir suya girmiş olur. Mekânsal olgularda mekân değişmese de zaman değişir.

Eskiden insanlar hayatın normal seyri içinde planlar yapar, öngörülebilen hedefler koyar, hayatlarını yönetebilirdi. Doksanlı yılların ikinci yarısından sonra internet dünyasındaki hızlı gelişim ve iletişim alanındaki değişime bağlı olarak önceden kestirilemeyen, karmaşık, oynak ve belirsiz bir dünya düzeni ortaya çıktı. Hayatın kontrol edilebilir, öngörülebilir olmaktan çıktığı, insanların karşılaştığı beklenmedik durumlara karşı farklı stratejiler geliştirmesinin gerektiği dünya düzenini ünlü yazar Yaşar Kemal Demirciler Çarşısı Cinayeti adlı romanında şöyle anlatıyor: “Bindiler de çektiler gittiler, o iyi insanlar, o dünya güzeli atlara. Bir daha hiç gelmeyecekler. Hiç, hiç, hiç! O yiğitler, o her birisi kaplan örneği şahinler, o ceren gibi atlara bindiler de başlarını aldılar gittiler. Bir daha, bir daha hiç gelmeyecekler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. Şu dünyanın yaşaması müşkül hali ilen. Bin iyiyi bir kötüye kul eden? Yapayalnız kimsesiz. Hem de çaresiz. Yalnızlığı, çaresizliği yüreğinin başında ağılı bir hançer yarası gibi? Çaresizlik hem de boşluk. Yanıyor yüreğim.”

Kurumların, insanların uyum sağlamaya çalıştığı bu yeni dünya düzeni Amerika’da vuca diye adlandırıldı. Vuca; İngilizce dört ayrı kelimenin ilk harflerinden oluşturulmuş bir kısaltma aslında. Bu kelimeler; volatility (istikrarsızlık), uncertainty (kararsızlık), complexity (karmaşıklık), ambiguity (ikirciklik) olarak kayda geçirildi.

Yaşar Kemal (1923 – 2015)’in “Şu dünyada her bir yaratığın tutunacak bir dalı var, insanın yok” karamsarlığına karşı; yeni düzene uyum sağlamak amacıyla karşı stratejiler geliştirilmeye başlandı. Hayatın belirsizliğini anlatan ve vuca olarak adlandırılan karamsar duruma inat, yeni bir vuca stratejisi öneriliyor. Buna göre insanlar alışılagelen kurumsal stratejik planlamanın dışında daha esnek bir çalışma biçimini tercih etmeye başladı. Gerek özel hayatlarında gerekse kurumsal düzlemde yeni yönetim ve organizasyon planları oluşturup uygulamaya başladı. Tıpkı Mercedes Benz’in korona döneminde uygulamaya başladığı esnek çalışma sistemini kalıcı hale getirmesi; yüz yüze yapılan seminer, sempozyum, kolokyum veya eğitim öğretim etkinliklerinin sanal boyuta taşınarak eklektik bir şekil alması gibi. Bu yeni ve karşı stratejide istikrarsızlık (volatility) yerini öngörülebilire (vision), kararsızlık (uncertainty) yerini anlaşılabilire (understanding), karmaşık olan (complex) yerini açıklığa (clarity), ikircikli olan (abiguity) yerini beceriye (agility) bıraktı. Böylece insanların özel hayatlarına daha fazla vakit ayırması, iş verimlerinin artırılması imkânı doğdu.

Kurumlar ise kaçınılmaz olan değişime uygun yeni stratejiler geliştirip uygulayarak varlıklarını sürdürebiliyor, ayakta kalabiliyorlar. Ayakta kalamayan kurumların işsiz kalan çalışanları da yeni şartlara uygun biçimde istihdam edilebilmek için yeni meslekleri öğreniyor, kendilerini geliştiriyorlar. Meslek içi eğitim seminerlerine, kurslara veya yeni meslek eğitimi programlarına katılarak yeni şartlara, değişime uyum sağlamaya gayret ediyorlar.

Değişim süreçleriyle ilgili iş analizi yapılırken belli standartların, yapılan iş ve işlemlerin birbiriyle uyumlanması, alınan veya alınması gerekli önemli kararların geciktirilmemesi ve en uygun zaman dilimi içinde hayata geçirilmesi, yani karar mekanizmasında bulunanların hızlı bir şekilde karar vermesi önem kazanıyor.

Kriz dönemlerindeki değişim yönetimiyle ilgili süreçlerde verilerin şeffaf paylaşımı da önem kazanıyor. Böylece çalışanların büyük manzarayı görmesi ve kurumlar, birimler arası iş birliğinin geliştirilmesine zemin hazırlıyor ve başarının altyapısını oluşturuyor. Bu da iş verimliliğinin artırılması ve kalite güvence sisteminin olağanüstü şartlarda da korunabilmesini ve kalitenin ileri safhalara taşınabilmesini sağlıyor.

Artık vuca sistemini anlamaya çalışmak veya değişen hayat şartlarından şikâyet etmek yerine değişen şartlara uyum sağlamak ve içinde bulunulan olumsuz durumları fırsata çevirmeye çalışmak, süreçleri bu anlayışla yönetmek gerekiyor. Unutulmamalı ki Allâh (CC), bu âlemde hem lütfunu hem de kahrını tecelli ettirir. Şartlar değişir, insan değişir. Bütün değişim ve dönüşümler insanlara karanlıktan hidayete kavuşmayı ve artık ‘ben’ yok, ‘biz’ varız demeyi, çalışanları ile ortak akıl yürütmeyi ve ekip olmayı öğretiyor.

Not:

Bu yazı Avusturya'da yayımlanan Haber Avrupa adlı gazete ve internet haber sitesinin Eylül 2022 sayısında http://avrupa.at/artik-ben-yok-biz-variz/ adresinde yayımlanmıştır.

24 Haziran 2022 Cuma

NC Puanınız VPD Notunuz Kaç?

 


Bu yazıda son dönemde Türkiye’den Almanya’ya yüksek lisans (master) veya lisans (bachelor) düzeyinde öğrenim görmek üzere gelen veya gelmek isteyenlerden alınan “NC Puanınız VPD Notunuz Kaç?” şeklindeki sorulara cevap verilecektir.

Lisansüstü eğitim basamaklarına öğrenci alımında adayların geçmiş dönemlerde aldığı eğitim ve eğitim başarıları dikkate alınmaktadır. Burada en belirleyici unsurlardan biri de başvuran adayların mezuniyet notudur.

Almanya’da genel liseyi (Abitur, allgemeine Hochschulreife) veya meslek lisesini bitirenlerin (Fachabitur, Fachhochschulreife) lisans başvurularında, lise bitirme dereceleri  veya bitirdikleri lise türü ile devam edilmek istenilen yükseköğretim kurumu (Hochschule) arasında yakın bir ilişki vardır. Meslek lisesi mezunları mesleki ve teknik eğitim verilen programların yer aldığı yükseköğretim programlarına devam edebilirken, genel lise mezunları hem mesleki ve teknik eğitim kurumlarına hem de üniversitelere devam edebilmektedir.

Almanya’daki uygulamalı bilimler alanında eğitim verilen yükseköğretim kurumları Fachhochschule (FH), Hochschule (HS), Hochschule für angewandte Wissenschaften (HAW) veya İngilizcesi University of Applied Sciences, Technische Hochschule (TH) veya İngilizcesi  Institute of Technology-UAS) şeklinde adlandırılmaktadır. Bologna-Süreci ile başlayan ve Avrupa Ortak Yükseköğrenim Alanı oluşturulması ile ilgili çalışmalara bağlı olarak üniversiteler ve teknik eğitim verilen yükseköğretim kurumları arasındaki alana özgü eğitim şartları dışında verilen unvan ve bitirme dereceleri  (örn. Diplom-Ingenieur (Fachhochschule), Dipl.-Ing. (FH)) de bazı yerel uygulamalar dışında değişmiştir ve lisans, yükseklisans ve doktora olmak üzere üç basamaklı standart eğitim modeline geçilmiştir.

Dünyanın diğer ülkelerinden ve Türkiye’den gelen adaylardan Alman lise veya meslek lisesi diploma denkliği olmayanlardan öncelikle Almanca dil bilgisi istenmektedir. Almanca programlarda DSH 2, telc B2 veya C1 düzeyinde, İngilizce programlarda ise TOEFL (iBT) 72-94 arası puan, IELTS 5,5-6,5 arası puan istenmektedir. Bu sınavların yanı sıra TestDaF asgari 12/15 puan istenmektedir.

Yüksek lisans başvuru işlemleri sırasında istenen bir diğer husus da öğrencinin lisans düzeyinde aldığı dersler ve mezuniyet not ortalamasıdır. Bazı üniversiteler başvuran adayın yeterliliğini ölçmek için VPD notunu yeterli görürken, bazı üniversiteler de yabancı öğrenciler için üniversite giriş yeterlik sınavı TestAS (Test für ausländische Studierende) yapmaktadır. Bu sınavdan yüksek puan alan öğrenciler NC ( Numerus Clausus ) puanını 0,6 puan kadar yükseltebiliyor.  Hangi üniversitenin TestAS istediği konusu ilgili üniversitelerin başvuru şartları arasında yer almakta olup, adayların bu konuyla ilgili ön araştırma yapmasında yarar vardır.

VPD’ye gelince; VP (Vorprüfungsdokumentation) öğrencinin kaynak ülkede, örneğin Türkiye’de aldığı mezuniyet notunun Alman sistemindeki karşılığını gösteren bir belgedir. Bu belge Türk veya bir başka ülke not sistemi ile Alman not sisteminin karşılaştırılabilmesi için yapılan çeviri işleminin sonunda verilmektedir. Bir anlamda diploma doğrulama veya Almanya’da üniversite öğrenimi görecek diplomayı (Hochschulzugangsberechtigung) sorgulama diye düşünülebilir. Lisans öğrenimine başlayacaklar için HZB, Türkiye’de ÖSYM tarafından yapılan YKS ve/veya benzeri üniversite sınavı sonunda yapılan tercih işleminde öğrencinin bir bölüme yerleştirildiğini gösteren yerleştirme belgedir.

VDP isteyen üniversiteler için Uni-Assist sistemi kullanılır. Buradan yaklaşık sekiz haftada alınan bu belge düzenlenirken, notlar çevirilirken Bavyera Formülü adı verilen bir çevirme formülü kullanılmaktadır. Almanya’daki not sitemi Türkiye‘dekinin tersi şekilde olup, en yüksek notun 1 en düşük notun 4 olarak sıralandığı 4‘lü bir not sistemi kullanılmaktadır.

Gerek TestAS gerekse NC notunun yükseltilmesi gerekse TestAS sınavı hakkında bilgiye ve VPD sisteminin hesaplanması ile ilgili formüle internette ilgili üniversitelerin siteleri üzerinden ulaşılabilir.

Not: Bu yazı Bavyera Yeni Post Aktüel Gazetesi'nin Haziran 2022 sayısında yayımlanmıştır. Gazeteye https://en.calameo.com/read/00493334049b0ad56c469?authid=VHEuXdQ1f3y1 adresinden erişilebilmektedir.

Eğitim

 

Her ay kaleme alıp sizinle paylaştığım görüşlerimin muhtemelen sonuncusu olan bu yazıdan sonra Türkiye’ye döneceğim. Artık vakit bulabilirsem ve gazete yönetimi de uygun görürse Türkiye’den yazmaya çalışırım. Bugüne kadar Avrupalı Türklerin hayatlarına dokunmaya, onlara bazı noktalarda ayna tutmaya gayret ettim. Yazdıklarımdan kendini muhatap olarak gören ve alınan varsa, onlardan da bu vesile ile helallik istiyorum.


Avrupalı Türklerin gördüğüm öncelikli sorunları arasında eğitim geliyor. Eğitim; genel olarak bir insanın; duygusal, bedensel, zihinsel bakımdan sahip olduğu yeteneklerini yaşantısı yoluyla önceden belirlenen amaçlar doğrultusunda kasıtlı ve isteyerek geliştirmesi, değiştirmesi sürecidir. İnsanın bilgi edinme, davranışlarını geliştirme yolunda attığı adımların hepsi eğitim olarak tanımlanıyor. O nedenle donanımı ne olursa olsun, hemen herkesin eğitim söz konusu olunca söyleyecek bir sözü oluyor; kendinde cesaret buluyor. Hâlbuki eğitim ciddi bir konu, eğitmenlik de bir o kadar meşakkatli bir meslektir. Burada isteyerek ve kasıtlı olarak kavramlarının altı çizilmelidir ki kişilerin yaşantısı yoluyla toplumsal ve sosyal hayatın akışı içinde kendilerinden beklenen ve arzu edilen yönde değişimler geçirmesi, eğitimin bizzat kendisi olarak tanımlanmaktadır.  Burada en belirleyici unsur birey ve onun kendi yaşantılarıdır. Bireyin yaşantısı yoluyla istendik davranışları değiştirmek ise öncelikle öğrenciye inanmak, güvenmek ve ona kendisini önemli hissettirebilmekten geçer.

“Eğitim bir süreçtir” derken de aslında hayatın içinden gelenler ile kitapta yer alanların birleştirilmesi, hazmedilmesi söz konusudur. Sıralamada, kitaptaki bilgilerin yeri her faninin ruhuna üflenecek duadan sonra gelir. Bu süreçte kişilerin davranışlarını bilerek ve isteyerek veya ona verilen gizli aşikar mesajlarla hissettirmeden değiştirmesi sağlanırken, öğrenen ile öğreten arasında kurulan ilişkide, öğrenene öğrendikleriyle fark yaratabilecek özgüvenin verilmesi de lüzumludur. Bu davranış değişikliği birinin yüreğini ısıtmadan olmaz. Örse koyulacak demir ısındıktan sonra tavında dövülür, insan ise insan olana güvendikten sonra yüreğiyle, yüreğindekiyle fark yaratır. Bu fark toplumsal ve sosyal hayatın içinde kültürleme denen toplumsal değişim veya gelişim olarak görülür. Bir anlamda eğitim, bireyin içine doğduğu toplumdan başlayarak, ona önce yaşadığı toplumun kurallarına uymasını, sonra toplumsal ve sosyal hayatta üreten birey olmayı öğretir. İleri eğitim alanlar toplumun öz kaynaklarından beslenerek, fırsat bulmaları halinde topluma liderlik yaparlar ve en nihayetinde liderlik yaptığı toplumu daha ileri düzeylere taşıyacak çalışmaların paydaşı, sürükleyicisi olurlar. Bütün bunlar için gerekli donanım ve birikim eğitimle olur.

Eğitim belli bir amaca yönelikse ve önceden hazırlanan bir program çerçevesinde planlı bir şekilde yürütülüyorsa formal eğitim adını alır. Bu süreçte okullardaki öğretim etkinlikleri ön plana çıkar. Çocuklarımızın iyi eğitim imkânlarından yararlanabilmesi için çokça okuması ve dil engelinin bulunmaması gerekir. Yabancı bir ülkede, farklı bir kültür içinde yaşayan çocukların o ülkenin eğitim basamaklarını çıkabilmesi için önce köken dilini sonra da içinde yaşadığı kültürün dilini öğrenmesi gerekir. Okullarda verilen ve formal eğitim adı verilen eğitim imkânlarından yararlanılabilmesi için dil öğrenimi öncelikli konu olmalıdır. Okullarda verilen eğitimin içeriği; eğitim politikalarını belirleyenler tarafından devlet adına tasarlanır, öğretmenler tarafından uygulanır; eğitim denetimi yoluyla da denetlenir. Bu denetim öngörülen hedeflere, amaçlara ne ölçüde erişilebildiğini sınayan sınavlarla da değerlendirilebilir. Dolayısı ile formal eğitim okul öncesi, ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim basamaklarından oluşur.

Eğitim sadece okullarda değil, okul dışında, günlük hayatın akışında da verilmektedir. Eğitimin bir başka boyutu ise informal eğitimdir. Bu eğitim günlük hayatın içinde rastlantısal, rast gele ve gelişigüzel bir eğitimdir. Kişiler bilerek isteyerek olduğu kadar, istemese de hayatın içinde bir şeyler öğrenmektedir. Bu öğrenme süreci toplumsal ve sosyal hayatın içinde ve toplumun her kesiminde gerçekleşmektedir. Aile, akran grubu, iş yeri ve sokakta, günlük hayatın olağan akışı içinde ve kendiliğinden bu tip öğrenmeler gerçekleşmektedir. Dolayısı ile olumlu davranış değişikliği olduğu kadar, sigara içme, alkol veya madde bağımlılığı gibi istenmeyen davranış değişiklikleri de gözlenebilir. Formal eğitim, informal eğitimin istenmeyen yönlerinin önüne geçilebilmesi ve toplumsal hayatın sürdürülebilirliğini sağlamak amacıyla tesis edilmiş bir eğitimdir.

Eğitimin bir süreç olarak görüldüğünden bahisle, bu süreci üç aşamada ele almak mümkündür. Bunlar amaç, öğretme ve öğrenme etkinlikleri ile değerlendirmedir.

Eğitimin amacı belirlenirken toplumun ihtiyaçları, istekleri ve beklentileri de göz önüne alınır. İkinci aşamada, yani öğrenme ve öğretme aşamasında örgütlü ve planlı bir çaba söz konusudur. Öğrenme, kişide ortaya çıkan kalıcı değişmeler olarak tanımlanır iken öğretme, öğrenmenin gerçekleşmesini sağlayan her türlü etkinliktir. Değerlendirme ise eğitim süreçlerinde ve sonunda yapılır. Bireyin başladığı nokta ile geldiği nokta arasındaki gelişim ve değişim düzeyi ölçülür. Bu ölçüm yazılı, sözlü yoklama ve gözlemlerle yapılır.

Eğitim, çocuğun ana rahmine düştüğü andan itibaren başlayan ve insanlara özgü, kapsamlı bir süreçtir. Onu okulla sınırlandırmak, evin dışında üçüncü kişilerin sorumluluğuna bırakmak yerine okul öncesinden başlatmak gerekir. İnformal eğitim sürecinde sözden ziyade davranışlarla rol model olmaya çalışılması, söylenceler veya duyulanlardan ziyade bilimsel bilgilerden yararlanılması, hem milli ve manevi değerlere bağlı olması, hem de uluslar arası özelliklere uygun şekilde belli zaman ve mekân sınırlandırması yapmadan doğrudan hayatın içinden örneklerle verilmesi beklenir.

Eğitim milli olması, milletin yapısına, gelecek kuşakların gelişimine de olumlu yansır. Kişilerin toplumsal ve sosyal hayatın içinde nezaketi, üslubu, tarzı, tavrı, çalışkanlığı, fedakârlığı gibi erdemli yönleriyle eskilerin tabiriyle “nevi şahsına münhasır” farkındalık oluşturmasını ve hayırla yâd edilmesini sağlar.

Ne çare ki “Herkes hayatı kalbinin renginde yaşayıp, etrafındakilere de kalbinin rengini bulaştırırmış.” Anadolu’dan bir sözle bağlayalım; “Akıl fukara olunca, dil ukala olurmuş!” Yazılarımızda her ne kadar sürç-i lisan eylediysek af ola.

Not: Bu yazı Haber Avrupa Journal 2022 Haziran sayısında yayımlanmıştır. http://avrupa.at/egitim/ 

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...