1 Temmuz 2023 Cumartesi

Nefes almaya devam etmektir hayat

 

Bazı insanlar vardır, gördüğünüzde yüzünüze bir gülümseme, içinize bir ferahlık gelir. Dikkat ettiniz mi bilmem, bu tür insanların sayısı giderek azalıyor. Bu defa toplumsal, sosyal, siyasal ütopyalardan ve bunların gerçekliğinden bahsedeceğim.

İngiliz feminist yazar, romancı, eleştirmen Virginia Woolf (1882-1941) "Zarif ve görgülü ruhlar bu dünyaya ait değildir" demiş. O misal, her geçen gün hayatı güzel ve yaşanılır kılan güzel insanlardan biri veya birkaçı hayattan kopup gidiyor, ya kendi köşesine çekiliyor, toplumdan uzaklaşıyor ya da sonsuz aleme irtihal ediyor… Çoğu insanın umrunda olmadan, kimsenin ruhu duymadan.

Kırsaldan kensel hayata göçler, ekonomik şartların giderek ağırlaşması, insanların birbirine yabancılaşması ve hayatta kalma, hayatlarını idame ettirme kaygısı bir kısım insanın muvazenesini kaybetmesine neden olabiliyor. Bu insanlar hayatlarında kin ve nefreti reddedip sevgiyi, tahammülü benimsemek yerine, entelektüeliteden yoksun, muazzam bir sevgisizlik ve ötekini anlamayı reddetme haleti ruhiyesiyle, içindeki ummanda kopan fırtınada boğulmamak, hayatta kalmak, gemiyi salimen limana ulaştırmak için çabalıyor; bunun adına da yaşamak diyorlar, denirse... Oysa kin ve nefretin hiçbir olumlu  mirası görülmemiş tarih boyunca, aksine her ne varsa yakılmış, yıkılmış… İnsanlar ayrışmaya, birbirini ötekileştirmeye başlamış, ne gam. Kalabalıklar içinde yalnız ve birbirine yabancı kalanlar, birbirinin derdiyle hemdert olmayan, haliyle hemhal olmaya zaman bulamayan insanlar anlaşılmaz bir aymazlık içinde oradan oraya savrulurken, bir olmanın, birlik olmanın, ortak amaçlar etrafında elde edilen kazanımlarını unutmuş; modernitenin dayattığı bireyselleşmeyi, büyük şehrin kalabalığı içinde yalnızlaşmayı yaşam biçimi olarak değerlendirir olmuş. Var olmak, kendi olmak için kendi doğrusunu ısrarla savunanların sesi daha gür çıkmaya başlamış. Uğur Mumcu’nun deyimiyle; „Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olarak“ orta yerde dolaşan egemenlerin sözü geçer akçe olmuş; haklının ve hak edenin değil…

Bu hercümerç içinde herkes kendini haklı ve kendi yaptığını doğru görmeye başlamış; Sanki Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910) Anna Karenina’yı bugünler için yazmış diyesi geliyor insanın. „Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir“ diyor Rus yazar. İnsanlar ne kadar mutlu, ne kadarı mutsuz belli değil; hayat ve geçim gailesi bellerini bükmüş; dün ile yarın arasındaki zaman diliminde geleceğe hazırlık yapmak yerine geçmişin hatalarını telafi etmekle meşgul.

Toplumsal ve sosyal hayatın içinde başkasının „günahları“ içine düştüğü özel durumlar ne kadar kolay yargılanabiliyor; ötekini eleştirirken insan ne kadar da acımasız oluyor. Herkes kendi hesabına bir özeleştiri yapmadan kendi masumiyetine, haklılığına inanıp işaret parmağıyla ötekini göstermenin verdiği sonsuz hazzı yaşarken. diğer parmakların sözün sahibini gösterdiğini unutuyor. Oysa „Hiç kimse sınanmadığı bir günahın masumu değildir“. Birileri ötekinin durumunu gözleyip beylik laflar edip, fikir üretip, ahkam keserken; günün birinde aynı duruma düşmeyeceğinin garantisi varmış gibi davranmasın. -Mış gibi yaşayıp giden yığınların suskunluğu, memnuniyetin veya masumiyetin ifadesi olarak algılanmasın.

Bilimsel açıdan değerlendirildiğinde kendine saygısı ve güveni eksik olanların kendilerini haklı görme ve üstün olduğunu kabul ettirme eğilimlerinin daha sık rastlanır olduğu görülmüş. Bu insanlar kişilik yapısı olarak analiz edildiğinde; narsistlerin kendilerini kabul ettirebilmek, büyüklüklerini kanıtlamak ve karşısındakileri aşağılamak eğiliminde olduğu; paranoidlerin kendi kuşkularını doğrulamak için bahaneler bulduğu, obsesiflerin ise her şeyi denetim altına alarak haklılıklarını kanıtlama peşinden koştuğu kaydedilmiş. Oysa insanoğlu hesap sormadan önce hesap vermeyi, başkasını eleştirmeden aynada kendine bakmayı yaşam biçimine dönüştürmelidir.

Bu bir yaklaşım biçimidir ve insanın kendi zayıf noktalarını bilmesi kadar yüce bir özellik yoktur; birinin öteki olarak gördüklerinin gözünde kendisinin itibarsız görüleceği kaygısını bir yana bırakması gerekir. Hayatını „el ne der“ diye değil, „ben ne istiyorum“ diye yaşamalı, kendine ve çevresine zehretmemelidir. Aslında toplumda kişiler arasındaki iletişim kanalları sağlıklı işletilse, insanların incir çekirdeğini doldurmayan meseleleri mutsuzluk kaynağı olarak görmesi ortadan kalkar. Dahası kendini bazen haklı veya bazen mağdur olduğunu düşündüğü hususlarla ilgili olarak karşı tarafın bakış açısını görme imkanı bulur. Böylece zıtlaşmalar, kırgınlıklar ve onarılması güç sorunlar ortaya çıkmadan önlenmiş olur. Bunun tersi durumlarda iletişim kanalları kapanır ve mutsuzluk kaynakları bir ömür tedavi edilmeden sürer gider, kısır bir döngüye dönüşür; yaşanan anlık durumlar, hayat boyu karakteristik özellikler kazanır.

İnsanoğlu olumsuz duygulardan arınmak için anlamsız bir şekilde, haklı çıkma, ötekine galip gelme, üstün olma inadını terk etmeli; kimi zaman da haksız çıkmış olmanın üzerinde bırakacağı olumsuz ruh halini tatmalı, sorunun çözümünü zamana yaymalı, biraz da hayatla inatlaşmadan yaşamaya çalışmaladır.

Olumsuz duyguların, davranışların nedenine inilirse, karşıdakini haksız çıkararak kendini üstün görenlerin, suçlayanların tutum ve davranışları karşısında ortaya çıkabilecek aşağılanma düşüncesinin yarattağı öfkeye tutsak olma hali de ortadan kalkar.

Anlamsız düşünce ve zıtlaşmalar başladığında karşıdakinin kendini savunucu tutumu veya kışkırtıcı üslubuna karşıllık vermek yerine, konuyu sonraki zaman diliminde yeniden değerlendirmeyi denemek bir seçenek olarak düşünülebilir. Haklı olduğunuzu hissetmenize, bilmenize rağmen haksız görülmeniz, dünyanın sonu değildir ve her yeni anın yeni bir başlangıç için verilmiş bir fırsat olduğu göz ardı edilmemelidir.

Insan bir tartışmada haklı olduğunu öne sürerken, içinde bulunduğu şartları ve üslubu da dikkatten kaçırmamalıdır. Gücün ve kuvvetin etkisini unutmamalıdır. Kufe’ye yolu düşen bir Hz. Ali taraftarının yaşadığı rivayet edilen bir olayda Emevi hanedanının kurucusu Muaviye tarafından söylendiği anlatılan sözden ders çıkarmalı; güçlü olanın koyduğu hükmün geçerli olduğu unutulmamalıdır. Bu durumda ısrarla „devenin dişi değil, erkek olduğunu“ [1] öne sürerek haklı olduğunuzu savunmak yerine, konuyu bir de karşı tarafın bakış açısıyla değerlendirip, karşı karşıya kalınan durumu anlamaya çalışmak gerekir. Haklı olduğunuz konusunda ısrarcı olmak, karşı tarafın savunmasını güçlendirecek, kimseye bir fayda sağlamayacaktır. Çünkü hükmün esaslarını koyanlar geçmişte olduğu gibi günümüzde de egemen olanlardır. Böyle bir durumda sakin bir şekilde kendi görüşlerinizi ifade edin, ama karşıdakinin de kendisini haklı görmesine bir parça izin verin. Aslolan insanın vicdan muhasebesi yaptığında kendini haklı görmesi, buna inanması ve günü huzur içinde tamamlamasıdır. Eskiler bu duruma ilmi siyaset benzetmesi yapmıştır. Konunun demokrasi veya cumhuriyet ile ilgisi yoktur. Zira sanıldığının aksine cumhuriyet çoğunluğun dediğini yapma, demokrasi ise çoğunluğu ikna etmedir, Aristo’nun deyimiyle işi bilenlerin işbaşında olduğu bir yönetim şekli değildir. Cengiz Aytmatov’un ifadesi ile „Gün gelir ve anlar ki insan, yaşadığı her şey yalandır. Geriye vaz geçemediği bir aşk ve kabullenemediği bir yalnızlık kalır“

Kültürlü, demokratik, birlikte yaşamayı başarmış insanların olduğu yerde insanların birbirine kin ve nefret yerine saygı ve tahammül göstermesi olağandır. Bu yerde insanları ileri götürenin demokrasi değil, kapital olduğunu görmezden gelmeyin. İyi insanların topluma birer nimet olarak bahşedildiğini unutmayın. Nadir de olsa, bu insanların diğerlerinden farkı, yani meziyeti; kendi zaaflarının farkında olmaları, kusurlarını görebilmeleri, gerektiğinde hataları ile yüzleşerek toplumun insanlara yapıştırdığı etiketin dışında, gerektiğinde hayata ve insanlara yeni bir kimlikle bakabilmesi, hayata yeni baştan başlayabilmesidir.

İngiliz yazar ve toplum eleştirmeni Charles Dickens (1812-1870)’ın „İki Şehrin Hikayesi“ adlı eserinde söylediği gibi; „İçinde bulunduğumuz zaman zamanların hem en iyisi hem en kötüsü. İnsanlar bilgeliğin ve aptallığın çağını yaşıyor. Devir hem inanç hem kuşku devri. Işığın da asrı, karanlığın da. Hem umut baharı, hem umutsuzluğun kışı. İnsanlar hem her şeye sahip, hem hiçbir şeyleri yok.“

Kendi yolunu açarken, başkasının yolunu bilinçli olarak kapatmaya çalışan bencillerin dünyasında ideallerine tutsak insanların yorgun çehrelerini aydınlatan zoraki gülümsemeler, gerçekte heder olup gitmiş bir hayatın, sahip olunan iç huzurunun yanılsamasıdır. Bu insanlar çaresizliğin pençesinde kendilerini savunmak için yiğidin harman olduğu, her bir yiğide çevrilen üçkağıdın armağan olduğu, hakkıyla çalışanların cezalandırıldığı yerde „kader“ diye söylenip yollarına devam ediyorlar. Unutulmasın ki "insanlar yalnızca kendilerinin hissetmediği acıları çekenleri teselli edebilirler." Eşitsizliklerin olduğu, biri düşse de seyretsek diye avuçlarını oğuşturanların çokça olduğu bir yerde yaşayan herkes bir doğrunun kendisi olduğu yanılmasamasıyla yaşayan ve kendi sanal gerçeğinin arkasına gizlenmiş, adeta tiyatro sahnesine dönen dünyada kendine biçilen rolü oynamaya devam ediyor. Gücün demokratik olmadığı, bilginin adil paylaşılmadığı zamanlarda "mutlu insanların, mutsuz insanlara borcu olduğu“ hatırlardan çıkarılmasın. İnsan olabilmek için çalışan herkesin Ionescu’nun dediği gibi „içimizde uyuyan canavarı“ yola getirmeye bakması yeterli. Alain Touraine‘in (1925-2023) önerdiği üzere; „toplumsal, sosyal, siyasal ütopyaların rahatlatıcı sakinliğini terk edip, toplumsal ilişkilerin rahatsız edici ama gerçek hareketini“ görelim ona göre göre yol ve yön çizmeye bakalım.

İngiliz şair ve eleştirmen Edith Sitwell (1887-1964), modernizmin kurucu figürlerinden biri olarak kabul edilen yazar Virginia Woolf  ile bir yarım gün geçirdikten sonra, „Onunla konuşmaktan zevk aldım, ama yazdıkları hakkında hiçbir şey düşünmedim“ diyor; hayatta birilerinin yazıp söylediğini birileri kaale almayabilir. II. Dünya Savaşının yıkımını en iyi anlatanlardan biri olan Alman şair, oyun ve öykü yazarı Wolfgang Borchert (1921-1947) de “Biz topu yuvarlayanlarız ve kendimiz o yuvarlanan topuz. Ama aynı zamanda o yuvarlanan topla devrilen lobutlarız. Ağır topların üzerinde gürüldediği saha da kalbimiz” derken hayatın yükü altında ezilmeden yaşamayı salık veriyor.

Aslında ne o ne de şu; nefes almaya devam etmektir hayat.

Not: Bu yazı Haber Avrupa'nın Haziran 2023 sayısı için hazırlanmıştır. Makale http://avrupa.at/nefes-almaya-devam-etmektir-hayat/ okunabilir veya dinlenebilir.


[1] Öykü 07.06.2023 tarihinde https://www.malumatfurus.org/muaviyenin-disi-deve-hikayesi-ve-kose-yazarlarimiz/ adresinden alınmıştır: Bir gün Hz. Ali’nin taraftarlarının yoğun olduğu Küfe’den, bir Arap, devesiyle Şam’a gelmiş. Şam sokaklarında dolaşırken biri ona yanaşmış:
– Ver o dişi deveyi bana! demiş. Tartışma büyümüş, Küfe’den gelen adam, “Bu deve benimdir, üstelik dişi değil, erkektir” diye itiraz etmişse de anlaşamamışlar. Konu Muaviye’ye yansımış.
Halk meydanda toplanmış… Muaviye, Küfe’den gelenle Şam’da deveye sahip çıkan yerliyi dinledikten sonra, kararını açıklamış:
– Bu dişi deve Şamlınındır!
Sonra toplananlara dönmüş ve sormuş:
– Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?
Cemaat hep birlikte bağırmış:
– Şamlınındır!
Küfeli şaşkın bir vaziyette devesinin ardından bakakalırken, Muaviye onu yanına çağırmış:
– Ey Küfeli, dinle! Sen de ben de biliyoruz ki, bu deve senindir ve dişi değil, erkektir. Ama sen Küfe’ye dönünce gördüklerini Ali’ye anlat ve de ki: “Ey Ali, Muaviye’nin, dişi deveyi erkekten ayırt edemeyen, o ne derse evet diyen 10 bin adamı var! Ayağını denk al!”

Diken batar diye

 

Bugüne kadar yazdıklarım aslında içinde bulunduğum bir ruh halinin tasviriyle birlikte etrafıma ışık tutmak, her biri bir farkındalık oluşturma amacına yönelikti. Bu ruh halimin gazetelerde okuyucular ile paylaşılması; yaşadıklarımın, hissettiklerimin hayatta ne işe yarayacağını gösterebilen birer örnek olması açısından önemliydi benim için. Hayattan edindiğim deneyimleri aktarırken, yazdıklarımı bilimsel olarak da temellendirmeye çalışıyorum. Çocuklarımıza Türkçe öğretelim; onları eğitim öğretim süreçlerinde yalnız bırakmayalım derken; ailenize sahip çıkın derken hep orta ve uzun vadede bizleri bekleyen toplumsal ve sosyal sorunlara dikkat çekmeye çalışıyorum… Sadece bu gazetenin sayfalarından paylaştıklarım, birkaç kitap dolusu sessiz çığlığa dönüştü sanki.

Bütün yazılarımda farklı inançlardan, farklı entelektüel uğraş alanlarından gelen, birbirinden farklı kültürel çevrelerde yaşayan insanların geçmişten günümüze kadar getirdiği, geleceğe taşımaya gayret ettiği, kaybolup gitmeye yüz tutan kültürel değerleriyle, somut olmayan kültürel mirasımızla ilgili konulara sahip çıkmaya, ihtiyaç sahiplerine yol ve hedef göstermeye çalıştım. Her bir yazıyla adeta bir ‚toplum gönüllüsü‘ rolü üstlendim.

Bu yazıyla gündeme getirdiğim konulardan bazılarınız rahatsızlık duysa da vicdanımın sesini sizinle paylaşmak istedim. Okuduklarınızın her hangi bir polemiğin, tartışmanın içine girmeden, hüsnüniyetle değerlendirilmesini diliyorum.

Biliyorsunuz Ramazan ayını idrak ediyoruz. Bu yazı yayımlandığında nasip kısmet olursa Bayram günlerini de yaşayacağımızı umuyorum. Herkes kendince dini hassasiyetlere sahip ve buna göre bir yaşam sürüyor. Kimse kimsenin namazının, orucunun, niyazının hesabında değil. Bu defa oruçlu bir günün hikayesini ve yaşadıklarımı, gördüklerimi, etraftan dinlediklerimi ve nihayetinde vicdanımın çağrıştırdıklarını paylaşıyorum.

Her gün sahura kalkıyoruz, yahut kalkmamız öneriliyor. Bundan maksat; insanların iyiliğe, doğruluğa, paylaşmaya niyet etmesi, nefsine dur diyecek iradeyi geliştirmesidir. İnsanlar bu niyetle sahura kalkınca, sabah namazını da imsak vaktinde kılmaya başladı; artık kimse orucun olması gereğinden daha uzun veya daha kısa tutulduğunu tartışmaya gerek duymuyor. Bu konular yeterince tartışıldı, bir sonuç alınamadı. Diyanet imsak vaktiyle birlikte yeme içmenin kesileceğini, ezanın okunup namazın kılınabileceğini duyurdu. Dolayısı ile siyah iple beyaz ipin birbirinden ayrıldığı seher vaktini beklemek, o vakte kadar yiyip içmek birer nostaljiye dönüştü.

İstiklal Marşımızda geçen "Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli / Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli." dizeleri dini duygularımızın kültürümüzle ne denli iç içe olduğunu gösteriyor. Öyle ki eskiler günde beş vakit okunan ezanın her birinin farklı makamlarda okunduğunu anlatır, her bir vaktin insanın gün içindeki haleti ruhiyesine ne şekilde temayüz ettiğini söylerlerdi. Anlatılanlara göre; sabah saba, öğle uşşak, ikindi rast, akşam segah yatzı hicaz makamanında okunurmuş. Ezan okuyacak olanlarda da „musiki ilmine vakıf, makam ve terennümlerde mahir ve güzel sesli olması“ şartı aranırmış. Günümüzde bu şartları taşıyanların yeterli olmadığı ve yer yer merkezi ezan uygulaması yapıldığı görülüyor. Merkezi uygulama olmayan yerlerde ise ‚ezanı okuyana da dinleyene de Allah sabırlar versin‘ denecek durumlar yaşanabiliyor. Okunan ezanlarda her türlü musiki dışı süslemeleri, ses kaymalarını duymak; adeta her bir icrada yeni bir ezan formu işitmek mümkün. Yahya Kemal‘in "Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın / Galib et, çünkü bu son ordusudur İslam'ın." dizeleri örneğinde ezan ile zafer arasında kurulan manevi bağın bu yorumlarda aranması, nafile bir çabaya dönüşüyor sanki.

Türklerin Anadolu Selçuklularının, Anadolu Beyliklerinin ve Osmanlıların geliştirdiği 1800’ün üzerindeki makama sahip sanat musikisinin 500’ün üzerinde kaydının olduğu, kaynaklarda bunlardan günümüze ulaşanlardandan 40-50’sinin revaçta olduğu belirtiliyor. Türk Sanat Musikisinin bin yılı aşan tarihi Farabi’ye kadar götürülmekte, İbn-i Sina’nın „Şifa“ adlı eserinde ise musikinin ruhsal enerji boyutu ve hastalıklardan tedavisinde kullanımı kapsamlı bir şekilde anlatılmaktadır. Müziğin insan ve bitkiler üzerindeki olumlu olumsuz etkileri bilimsel olarak da kanıtlanmışken, Türk insanının duymaya alışık olmadığı tınılarda, Arap aksanıyla ezan okunması vatandaşın üzerinde manevi duyguları uyandırmaya yetmiyor. Toplumlar gelenekleri ve kültürleri ile yaşar. Türkler İslam dinini içselleştirmiş, asırlar boyu bu dinin bayraktarlığını yapmışlar; Arap kültürünün esiri veya muhibi olmamıştır. Günümüzdeki özentinin Türk kültürüne uymadığı, bünyeye uymayan bu akımın uzun vadede kabul görmeyeceği aşikardır.

Temelinde Allah’ı çokça anarak teslimiyetin dışa vurulduğu bir arınma biçimi olan namazın camilerde cemaatle eda edilmesi zamanla yapılan bir yarış halini almış durumda. Teravih namazının her gün kılınıp kılınmayacağı, kaç rekat kılınması gerektiği tartışılmaya devam ediledursun; geleneklerimize göre Enderun usulü olarak tabir edilen teravih namazında Kur’an hicaz, segah, isfahan, uşşak ve acemaşiran makamlarında tilavet edilirmiş. Bize, kültürümüze özgü olan bu makamlar sayesinde namaza geç gelen kimse, namazın kılındığı makamdan hocanın kaçıncı rekatı kıldırdığını anlayabilirmiş. Bu geleneği yaşatan camilerimiz, din görevlilerimiz olmakla birlikte, kimi camilerde eğilip doğrulmaktan hocanın ne okuduğunu anlamanın, okunanı takip etmenin imkanı kalmıyor. Hele namazda Fatiha’dan sonra okunan zamm-ı surelerin seçilmesi, bir ayetin ikiye bölünüp, tek bir cümleyle birkaç rekatın jet hızıyla kıldırılması cemaati camiden, namazdan, dinden-imandan uzaklaştırıyor. Oysa seçilen ayetler rahmet ve tesbihat ayetleri olsa, insanın huşu içinde ibadet etmesi sağlansa, namaz aralarında Buhurizade Mustafa Itri Efendi’nin eserleri gibi kültürümüze, hayatımıza nüfuz etmiş bestelerin yerine, dini motifli arabesk türküler söylenmese. Ramazan-ı Şerif’e ulaşılmaktan duyulan mutluluğun terennüm edildiği ilahiler okunsa, son günlerde Allah’tan rahmet ve merhamet niyaz edilen ilahilere geçilse; namaz zikirler eşliğinde kılınsa…  Yaşlı, hasta insanların tere karıştığı, camiye de cemaate de söylenip saydırdığı bir akşam cimnastiği yerine, cemaatin camiye gelmeye teşvik edildiği ve camiye gelenlerin huzura erdiği, huşu ile yapılan bir ibadet halini korusa… O vakit namaz, teslimiyetle birlikte bir arınma biçimine dönüşür.

Televizyonlara bakıyoruz. Hemen her kanalda yayımlanan sahur ve iftar programlarında bilimsel temelden yoksun geçmişe duyulan kuru, yavan bir özlem var. Katılımcılar duygudan yoksun, yahut kendilerini ifade etmekte yetersiz, programlar dini içerikli musiki narakaratları ile karışık bir havada devam edip gidiyor. Bu programlarda nostalji yapmak yerine günümüzün ihtiyaçları üzerinde durulsa, gençlere dini İslam anlatılsa. Ramazan ayları birilerini maddi açıdan gönendirme ayı olmaktan çıkarılsa. Gel, gör ki akla zarar düşüncelerin, değerlendirmelerin sonu gelmiyor.

Bazen din görevlilerinin de kendilerine çeki düzen vermesi gerektiğini, cemaate çağın gerisinden değil ötesinden hitap etmesi gerektiğini düşünüyorum. Din görevlilerinin ekseriyetinin kendilerini mesleki açıdan geliştirmeleri bir yana kişisel imaj açısından da yenilemelerinde, toplumsal ve sosyal dönüşüme uyum göstermelerinde yarar olduğu kanaatindeyim. Herkesin sakal bırakma zorunluluğunun olmadığı gibi, sakal bırakmanın da sakal tıraşını bırakmak anlamına gelmediğinin, sakalın da sünnete uygun şekilde bakımının ihmal edilmemesi gerektiğini savunuyorum. Müslümanların, kanaat önderlerinin aşırıya kaçmadan Resulullah‘ın (SAV) „Allah nimetini kulunun üzerinde görmekten hoşlanır“ tavsiyesini göz önünde bulundurması gerekir. Cemaatin de „Ey Ademoğulları! Her mescide gidişinizde güzel giysilerinizi giyin… „ (Araf, 7/31) buyruğuna uygun hareket etmeyi ilke edinmesi kim bilir ne hoş olur...

Müslümanlar “İşleri aralarındaki danışma ile yürür” (Şûrâ 42/38) denilmektedir. Oysa vatandaşın ihtiyacı ve görüşü sorulmaksızın, hemen her fırsatta bir gerekçe ile kendilerinden maddi yardım talep edilmesi, toplanan bağış ve yapılan harcamaların layüsel olması, vatandaşların zihninde istihfam yaratmaktadır. Belli bir stratejik planlamaya ve ihtiyaç analizine dayanmayan kimi plansız yatırımlar, Osmanlı Padişahının Anadolu’ya asker toplamaya çıktığında vatandaş Memet Ağa’nın verdiği cevabı hatırlatacak duruma gelmiştir.

Genç kuşağın giderek dinden uzaklaştığı gündeme getirilerek tehlikeye dikkat çekiliyor. Kültürel evrim insanın bir geçeğidir ve unutulmamalıdır. Gençlerin dinden uzaklaşması, yukarıda kısmen özetlenmeye çalışılan ve kültürümüzün içinde yaratılan olumsuzluklardan, dini eğitimin yanlış yorumlanıp ehil olmayan kişilerin bireysel tasarruflarıyla karmaşık ve içinden çıkılması zor bir hal alması gibi bir dizi olgulardan kaynaklanmaktadır. Başta ilahiyatçılar olmak üzere, kendini din alanında her hangi bir şekilde sorumlu, yetkin vd. hisseden, irşad eden, yani insanları iman ve İslam’a davet eden herkesin, Ramazan ayının sonuna gelindiğinde, kaç kişiye dinini sevdirdiğinin, kaç kişinin kalplerini iman ateşi ile ısıttığının hesabını yaparken, kaç kişiyi dinden uzaklaştırıldığının hesabını da iyi yapması gerekir. Her türlü ayrılıklara çözüm bulunur da Allah yeter ki imandan ayırmasın.

„Diken batar diye gül mü toplamayalım“ diyen Arthur Schopenhauer (1788-1860) „Aşkı dayatma  çabası aşktan nefreti, dini dayatma çabası dinden nefreti doğurur“ diye de ilave etmiş, unutmayalım.

Not:

Bu yazı Avusturya'da yayımlanan Haber Avrupa Gazetesi Nisan 2023 sayısı için hazırlanmıştır. Gazeteye http://avrupa.at/diken-batar-diye/ adresinden erişilebilmektedir. (14.05.2023).

Bilinçli kölelik yok

 

Yurt dışında yaşayan bazı gençlerin milli kimliğimizi umursamadığını, giderek özüne yabancılaştığını, belli bir eğitim kültür düzeyine gelenlerin de bilinçli olarak kendini milletine karşı ötekileştirdiğini gözlüyorum. Gençlerimize tarih bilinci aşılayarak, onların maneviyatlarını güçlendirip, dil-kültür alanındaki gelişimlerine yardımcı olmaya çalışırken, onların farklı ilgi alanlarına yöneldiğini menfaate dayalı şekilde gücün ve güçlünün yanında durduklarını, Cengiz Aytmatov'un Dişi Kurdun Rüyaları adlı eserindeki tanıma uygun şekilde, bilinçli bireyler olarak „közkaman“ bir hayatı öncelediğini görüyorum. Közkaman; milli kültürden uzak, ait olduğu milletin dilini bilmeyen, adını, milletini, dinini değiştiren, milli değerlere yabancılaşan, çevresindekileri de yabancılaştırmak için teşvik edenlere deniyor. Közkamanlar toplum içinde bilinçli hareket ederken, Gün Olur Asla Bedel isimli romanda geçen mankurtlar; geçirdikleri işkenceye bağlı olarak bilinçlerini, duygularını, akıllarını kaybeden; içgüdüleriyle hareket eden insanlardır. Közkamanların mankurtlara göre akıl ve ruh sağlıkları yerinde olduğundan daha tehlikeli olup, bunlar ülkesine ve milletine ihaneti bilinçli bir şekilde yapmaktadırlar.

Gençlerimizi bekleyen önemli tehlikelerden biri olarak gördüğüm bu tür duygusal gelgitler üzerine uzun zamandan beri kafa yoruyorum. Geldiğim noktada, gençlerin kendi kültürüne ilişkin yeterli eğitimi alamaması, kültürel süreçlerden uzak bulunmaları nedeniyle, içinde yaşadığı baskın kültürün etkisi altında kalmakta; kendi kültürüne, özüne yabancılaşmasının doğal sonucu olarak da bellek veya bilinç kaybı yaşamakta ve şuursuz bir hayata geçmiş olduklarını düşünüyor; geçmişten bugüne uzanan, neden sonuç ilişkisine dayalı, analitik bir kültür aktarımı süreci ile kültürler arası kültürleme çalışmanın bir an önce başlatılması gerektiğine inanıyorum.

Geçmişle bağ kurmak demişken ünlü şair, mütefekkir, yazar, siyasetçi ve diplomat olan Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958)’nın „Akıncılar“ adlı şiirini ve bu şiire konu olan olayı hatırlatmak isterim.

Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!

Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kaafilelerle...

Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan.

Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan.

Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla

Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla...

Cennette bugün gülleri açmış görürüz de

Hâlâ o kızıl hatıra titrer gözümüzde!

Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!.

 

Şair 1919 yılında yazdığı bu şiirde kendisini savaşa katılan akıncı askerlerden birinin yerine koyarak, şehit olanların ağzından, yaptıkları savaşı ve ne nasıl şehit olduklarını anlatır. Şiirde bin kişilik akıncı birliğinin Tuna nehrini geçerek yedi koldan yaptıkları akın ve akıncıların atlarını doludizgin koşturup, seri bir şekilde savaşırken kanatlanıp yedi kat arşı aştıkları ve cennete uçtukları anlatılır. Burada biraz da Peygamberimizin (SAV) atı Burak ile Mi’raç gecesinde arşa yükseldiğine dair örtük bir benzetme yapılırken, şehitlerimiz de bu yolla kutsanmış olur.

Gençlerin geçmişimizi unutmamaları için tarih öğrenmesi gerekir. Tarih, savaşlar ve cenklerden ibaret olup, yaşanan olayların kronolojik sırayla anlatıldığı, hangi olayın, hangi anlaşmanın ne zaman yapıldığının ezberletildiği bir ders konusu değildir. Tarihini öğrenmeyen, bugünü bilinçsiz şekilde yaşayan, gelecek için öngörüleri olmayan, toplumsal stratejilerini belirleyemeyen, kendini geleceğe hazırlayamayan toplumlar, geleceğin de bir gün geldiği an, zamanın nasıl da akıp gittiğine şaşırmakla kalmayacaklar, bunlar için bazı tedbirleri almak için iş işten geçmiş olacak.

Yurt dışında yaşayan gençlerimiz Türk dili ve tarihini önemsemese ve kendini yaşadığı ülkenin kültürüne uyum sağlamış kabul etse, kendini yaşadığı yere ait hissederek Türkiye ve Türk dünyası ile arasına mesafe de koysa, gün gelir; kendisine Türk olduğu bedel ödetilerek hatırlatılır. Ebulfez Elçi Bey (1938-2000)’in dediği gibi, „Sen Türk olduğunu unutsan bile karşıdaki unutmaz ve günü geldiğinde bedelini ödeterek hatırlatır“. Şükürler olsun ki unutanlarımız ekserimiz değil.

Akıncılar şiirine geri dönecek olursak, şaire bu şiiri yazdıran olay neydi?

Önce „Akıncı nedir, kime denir?“, ona bakalım. Osmanlı ordusunda görevli atlı askeri birliğe, yani günümüzdeki süvari birliklerine „akıncılar“ denirdi. 16. Yüzyılın sonlarına doğru gelindiğinde orduda kırk bin akıncının olduğu tarihi kayıtlarda yer alır.

Sırplar 1992 yılında Srebrenitsa'da binlerce masum insanı katlettikleri sırada, silahlarını ateşlerken neden "Ormenia- Ormenia" diye çığlık atıyorlardı? Yahut, bu insanların bu şekilde çığlık atmasına neden olan ve üzerinden 600 sene geçen savaş neydi, ne zaman, hangi koşullarda yapılmıştı ve her şeyden önemlisi, bugün bu savaşı kaç kişi hatırlıyor?

Hafızamızı tazeleyelim. Ormenia, Kocaeli’deki yaşam parkında „ormanya“ adıyla bilinen yer değil, tarihteki Çirmen şehrinin adıdır. Osmanlıları Balkanlardan atmak, Avrupa içlerine ilerlemesini durdurmak için Papa V. Urban’ın çabaları ile Osmanlılara karşı bir Haçlı ittifakı kuruldu. Bu ittifak tarafından 1364 yılında yapılan ilk Haçlı seferi, Sırpsındığı veya I. Meriç Muharebesi olarak bilinir. Haçlı ittifakı (Sırp İmparatorluğu ve Bulgar İmparatorluğu, Macar Krallığı, Bosna ve Eflak Prensliğinden oluşan ittifak devletleri) bu savaşta ağır bir yenilgi almıştır.

Bu muharebenin üzerinden yedi sene geçtikten sonra Sırp kral Jovan Uglješa, Osmanlı ordusundan yenilginin intikamını almak istemiştir. Lala Şahin Paşa komutasındaki Osmanlı askerleri takviye birlikleri beklerken, Sırp askerler başta olmak üzere bütün Haçlı ordusu Meriç nehrini savaşmadan geçmiş, nehir kıyısında Çirmen yakınlarında kamp kurmuştur. İstanbul’u ele geçireceklerinden emin oldukları için de güvenlik tedbirlerini elden bırakmışlar, gece eğlenceye dalmışlardır. Şiirde „Ak tolgalı beyler beyi“ olarak tanımlanan Hacı İlbey‘in komuta ettiği ve yine şiirde bin atlı diye geçen, sayıları aslında 800 kadar olan akıncılar, şairin dediği „o gün“ (yani 26 Eylül 1371 tarihinde) düşman askerlerine ani bir gece baskını düzenlemiş; ince bir taktik saldırıya hazırlıksız yakalanan Haçlı askerleri, başta Sırp ve Makedon komutanları olmak üzere öldürülmüş; bir kısmı uykuda, bir kısmı gece yapılan eğlencenin etkisiyle sarhoş halde olan 70.000 kişilik dev bir ordu geri çekilirken paniğe kapılmış, birçok asker Meriç nehrini yüzerek karşıya geçmeye çalışırken nehirde veya bataklıkta boğularak ölmüş, intikam almak için gelen Haçlı ordusu ağır bir bozguna uğratılmıştır.

Anlaşılacağı üzere, bu şiir kuru bir hamasetle yazılmamış; aksine şair tarihte yaşanmış gerçek bir olayı anlatarak, elde edilen şanlı bir zaferi gençlere anlatmayı, kahramanların anısını taze tutmayı amaçlamıştır.

Türkler, Müslümanlar geçmişteki şanlı Çirmen zaferini unutsa da Sırplar, Osmanlı akıncılarının müthiş zaferi ile sonuçlanan Çirmen yahut II. Meriç Muharebesini hiç unutmamış; Balkanlarda Osmanlının mirasını temsil eden Müslüman azınlığı BM askerlerinin korumasındayken (?) "Ormenia- Ormenia" diye naralar atarak katletmiştir.

Çirmen muharebesiyle ilgili anıları yaşatmak için halk türküleri üretilmiş, bugün bile Isihia adlı sanatçı aynı adla çıkardığı albümde geçmişin anısına Chernomen (The Battle At Chernomen) adlı bu şarkıyı söylemiştir[1].

Devletler arası ilişkilerde ezeli düşmanlık ebedi dostluk aranmaz, milletin menfaatleri öncelenir. Devlet-i aliyyenin menfaatleri kişilerin menfaatiyle çelişirse, devletin menfaatleri önce gelir, üstün tutulur.

Tarih şuuru ve bilinci olmayanlar kendilerinden her isteneni, sorgulamadan bilinçsiz bir şekilde yerine getirir; öz benliğini yitirerek kimliksizleştirilenler; düşmanının kuklasına, yani mankurt adama dönüşür. Kimimiz mankurt kimimiz közkaman bir arada yaşayıp giderken, özümüze dönüp tarihin milletimize yüklediği görevin bilinciyle hareket etmeli; Elçibey’in “Türk Milleti’ne en çok lazım olan şey maneviyata dayanarak birleşebilmektir” şeklindeki vasiyetine sahip çıkmalıdır.

Okuyucuya uzmanlık sorusu; birileri neden Avrupalı Türkleri, kökü mazide saklı asil bir milletin evlatlarını, olduğu gibi kabul edip, onların toplumsal ve sosyal hayatın içinde daha ileri bir duruma gelmesine sevinmez ve maneviyatına, diline, geçmişine sahip çıkmak isteyenleri değersizleştirmeyi, itibarsızlaştırmayı marifet sanır?

 

Kaynaklar

Aytmatov, Cengiz. (2015). Dişi Kurdun Rüyaları. Çev. Refik Özdek, İstanbul: Ötüken Neşriyat.

Azap, Samet. (2017). “Közkaman/lık: İhanet ve Kimlik Sorunsalı” JASS, S. 41, s.104-117.


Not: Bu yazı Avusturya'da yayımlanan Haber Avrupa Gazetesi Mayıs 2023 sayısı için hazırlanmıştır. Yazıya http://avrupa.at/bilincli-koelelik-yok/ adresinden erişilebilir.

19 Mart 2023 Pazar

Hayatın kıymetini bilin

 

Hayat bizlere ne kadar imkan sağlarsa sağlasın, yaşadığımız zor yıllar, bana geçmişe bir göz atmamız gerektiğini hatırlattı. Kendi hayatımdan da kesitler bulacağınız bu yazıda dünün çocuk yetiştirme sistemi ile günümüzdeki şartları karşılaştırmaya çalıştım.


Gelişime ne kadar direnirsek direnelim, artık dünün dünyasında yaşamıyoruz ve dünün çocuk yetiştirme yöntemiyle, bugünün çocuk yetiştirme şekli aynı değil; köprülerin altından çok sular aktı. Heraklit’in deyişiyle „Aynı çayda iki kere yıkanılmıyor“ artık. Bununla birlikte geçmişten öğreneceğimiz ve bugüne aktardığımız çok şey olduğunu da bir kenara not etmekten geri durmuyorum.

Yazar Dilek Cesur’un benzetmeyisle; „Çocuklarınız artık dünün sokaklarında büyümüyor.“ İnsan ilişkilerine baktığımızda hayatımızda da dünün insanları yok. Dün sokakta oyun oynayan çocuk kaybolduğunda iki üç sokak ötede biri görür; tanıdığı için de kulağından tuttuğu gibi tutup evine getirirdi. O zamanlar herkes birbirini tanırdı. Bugün ise çocuklarımız teknolojinin sunduğu sınır tanımayan imkanlar sayesinde sanal alemde engelsiz bir hayatın tutsağı olmuş durumda. Orada kaybolduklarında, onları içinde bulunduğu belirsiz alemde tanıyıp, kulaklarından tutup eve getirmek pek kolay olmasa gerek. Çocuklarımızı maruz kaldıkları tehlikelerden korumak, koruyabilmek için bizlerin de anne baba olarak içinde yaşadığımız çağın şartlarına göre kendimizi geliştirmemiz gerekiyor. Bunun için de kendimize zaman ayırıp, okuyup araştırmak zorundayız.

Yaşadığımız, kendimize yurt edindiğimiz uzak diyarlarda kendimizi, dilimizi, kültürümüzü, kimliğimizi korumaya çalışırken, geçmişin kalıp yargılarına tutsak olmamak için, kendimizi, bilgilerimizi güncellemek zorundayız. Yaşadığımız sosyal çevrede aklımıza, yüreğimize hitap eden bilgileri süzüp, hayatımıza aktarmamız ve yaşam biçimine dönüştürmemiz gerekir. Böylece yeni hayatlarımızı ne kendimize ne çocuklarımıza ne de etrafımıza zehir ederiz. Hayatı paylaşmak, yaşadığımız çevrede nereden gelip nereye gittiğini unutmayan, ama çağın en gerekli donanımı olan „bilgi“ edinmeyi de ihmal etmeden yaşamamız gerekir.

Yaşadığımız çevrenin dini, sosyal ve kültürel farklılıkları içinde kendi kimliğimiz ve kültürümüzle eriyip gitme kaygıları ağır bastığında, bize aklımız, vicdanımız yol göstersin. Hayattaki yol göstericilerimiz hısım akraba, konu komşu, Ahmet Bey, Fatma Hanım değil, bilim ve bilimsel gerçekler olsun. Bir komşuya uyan hayat tarzı bir başkasına uymayabilir. İçinde bulunulan şartlar, Türkiye’den yıllar önce getirilen bilginin veya güncelliği kalmamış yaşam tarzlarının biri ötekinden farklı olabilir. Bu nedenle kendimizi öteki olarak gördüklerimizin yaşam biçimine uymaya zorlamak yerine, kendi şartlarımızın elverdiği sınırlılıklar içinde değerlendirelim. Aile ve bireysel farklılıklarımızı unutmayalım ve her birimizin kendi fıtratından kaynaklanan farklara saygı gösterelim. Her bir yaratılanı olduğu gibi kabul ederek, kendi doğrularımıza uymaları için zorlamayalım.

Hayatta elbette belli ideallerimiz, hayallerimiz olsun ve bunları hayata geçirmek için de elimizden gelen çabayı gösterelim. Bununla birlikte ne kendimizi ne de kendimizden sonraki kuşakları, çocuklarımızı bir proje gibi görelim. Gerçekleştirmeye çalıştığınız projenin amaçları ile çocuklarımızın hayalleri, idealleri farklı olabilir. Siz çocuğunuz için parlak bir gelecek hayali kurarken, örneğin toplum içinde göz önünde olan bir mesleği seçip o alanda kariyer yapmasını isterken, çocuğunuz daha mütevazı bir alana yönelip, kendi halinde, ama kendisi muhtaç olana muhtaç olmayacak, el açmayacak kadar geliri olan, kendi yağı ile kavrulup giden, mes’ut bahtiyar yaşayan bir meslek de seçebilir. Bu sizin veya çocuğunuzun hayatının karardığı anlamına gelmemeli. Hayat insana beklediğinden, planladığından çok daha başka kapılar açabilir. Gün gelir olmadığı için çok üzülüp, kederlendiğiniz bir şey için vakit tamam olduğunda şükürler edip, „İyi ki olmamış!“ dediğiniz bir hal alır… Bu nedenle, çocuklarımızı her şartta sevgi, şevkatla bağrımıza basmaya çalışmalı, ona dışarıdaki açık denizin kuvvetli fırtınasında sığınacağı, huzur bulacağı bir barınağa, yani evine yuvasına gelmek için can atacağı bir atmosferi oluşturmaya gayret edelim. Eşimizin, çocuklarımızın kendini güvende hissedebileceği kişiler arası bir bağın oluşturulduğu barınağın oluşturulması, şu veya bu işte kazanılan başarı, şan veya şöhretten daha önemlidir.

Çocuklarımızın başarısını onların sahip oldukları akademik becerilerde arama alışkanlığını bırakalım. Başarıyı yeniden tanımlayalım. Çocuğumuzun özel hayatında mutlu bir yuva kurabilmesi; toplumsal ve sosyal hayatta iyi ilişkiler kurabilmesi; başkasının hakkına saygı göstermesi, kul hakkına girmeden rızkını kazanabilmesini başarı olarak görelim. Her ana baba gelişimini önceler; yemez yedirir; giymez giydirir. Eninde sonunda eli ekmek tutsun, toplumda saygı gören bir işin başına geçsin ister. Diyar-ı gurbette, yahut yurt edinilen yeni vatanda, zaten öteki veya yabancı biri olarak dezavantajlı bir şekilde yetişen, ailesi ve geçmişiyle duygusal bağı kopuk, bir takım eksikliklerle büyüyen çocuklarımızı destekleyerek, kendine yetebilen bireyler olarak yetiştirebilmek anne baba olmanın en belirgin başarı ölçüsü olarak değerlendirilmelidir.

İnsanoğlu hayatın türlü gaileleri içinde kendi iç dünyasındaki sessizliğin yahut çığlığın kah kulakları tırmalayan kah yürekleri kanatan ağırlığı altında ezilebilir. Bu olumsuzlukların yarattığı duygu durum bozukluklarıyla da karşılaşabilir ve en nihayetinde başarı olarak adlandırılan pek çok tanımın uzağında kalıp başarısız olarak da etiketlendirilebilir. Halbuki hayatta karşılaşılan olumsuzluklar, ömür denen uzun yolda karşılaşılan, her birinden ders veya dersler çıkarılması gereken birer yol kazasıdır; bunlara takılıp kalmamak gerekir. Önemli olan insanın gelecekte kendini nerede görmek istediği ve oraya giderken çıktığı yolda öngördüğü hedefe ulaşırken nasıl ve nice zorlukları hangi bedelleri ödeyerek yendiğidir.  „Kurt kışı geçirir ama yediği ayazı unutmaz“ misalinde olduğu gibi, önemli olan kişinin nereden geldiğini unutmadan, geleceğe bakmasıdır.

Çocuklarımız vakit kemale erip, belli bir yaşa geldiğinde ne iş yaparsa yapsın, insanın ve karıncanın hukukunu gözeten, kendi kendine yetebilen bireyler olmalıdır. Bunu önceleyelim. Unutmayalım ki her çocuk diğerinden farklıdır. Tıpkı her doktorun yazdığı reçetedeki her bir ilacın bir başka hastaya iyi gelmeyeceği gibi eğitimcilerin verdiği reçeteler de her çocuğa uymayabilir. Burada ana baba olmak ve „El alem ne der!“ kaygısından sıyrılarak, her bir çocuğu fıtratına göre ayrı bir birey olarak görmek, onun kişisel gelişimini gözlemlemek, karakter tahlillerini doğru yapmak ve kendi hayellerinizi değil de çocuğunuzun beklentilerini, hayallerini, hedeflerini desteklemeye çalışmak, tutum ve tavırlarınızı buna göre belirlemek gerekir.

Direksiyondaki sürücünün başkasının yönlendirmesi ile araç kullanamayacağını bildiğimiz gibi her bir anne ve babanın da kendi çocuğuna yönelik görev ve sorumlulukları olduğunu unutmadan, başkasının sürdüğü aracı yönlendirmeye veya başkasının oturduğu direksiyona müdahele etmeye yeltenen ötekilerin görüş ve önerilerine itibar etmemelidir. Toplumda „Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için“ anlayışı, bu anlamda müdahil olmayı gerektirmez. Zira „Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder“ sözü de bizim kültürümüzün bir parçasıdır. Yardım almak gerektiğinde işin ehline, uzmanına başvurmak daha iyidir. Bu anlamda anne baba olmanın hiç de kolay bir görev olmadığını görüyoruz.

Yaşadıkça hayatın kıymetini bilip, her günümüze şükürler edelim. Aile içinde anne baba olarak ilk önceliğimiz, birbirinizi sevmemiz ve değer vermemiz olmalıdır. Birbirini sevmeyen insanların bir araya geldiği, sevgi ortamının oluşmadığı sosyal çevrede büyüyen çocukların da beden olarak değil ama ruhen sağlıklı olması beklenemez, aksine çocuklar yaş aldıkça çocuklukta yaşadığı travmalarla, bilinç altına yerleşmiş olaylarla bağ kurup, anlamlandırır.  Bazen bir durumla karşılaşır, içimizi nedensiz bir sıkıntı kaplar; bazen de bir şarkı dinler mutlu oluruz. Bunlar hep geçmişin üzerimizde bıraktığı izlerin dışa vurumudur. Ne yaparsak yapalım, geçmişin izlerini silmemiz mümkün değil. Hayatımızın son demlerinde sevgiyle, şevkatle, merhametle elimizden tutanın canımızdan çok sevdiğimiz evladımız olmasını istiyorsak; çocuklarımıza sahip çıkmamız gerekir. Gelecek diye beklediğimiz günler geldiğinde, yeterince kıymetini bilemediğiniz değerlerimizin elimizden kuş olup uçtuğunu görmek o an yaşadığımız acıları telafi etmez.  İçinizdeki duygularınız her dem taze, sevginiz sebil olsun.


Not: Bu yazı Haber Avrupa Gazetesi için hazırlanmış, sesli ve yazılı makale olarak yayımlanmıştır. Sesli makaleye https://www.youtube.com/watch?v=6Tb7pfQ13yQ adresinden erişilebilir.

20 Şubat 2023 Pazartesi

Herkes gücü kadar zulmeder

 

Bu yazıyı deprem bölgesinden yazıyorum. Oturduğum sandalye ara ara sarsılıyor, bunu hissediyorum.

Türkiye bugünlerde yüzyılın en büyük depremlerinden biriyle sarsıldı. Acıların hesabı yapılmıyor. Uzaklardan bir yerlerden “Acınızı paylaşıyorum” demekle o acıyı bizzat yaşamak çok farklı. Devlet millet birlikte yaralarını sarmaya çalışıyor.

İnsanların muvazenesi bozulmuş; ortalıkta çaresizlik ve panik duygusu hâkim. Kimi vatandaşlar ne yaptığını bilemez halde, ortamı algılayamıyor, duygularını kontrol edemiyor.  Devlet her yere yetişmeye çalışıyor. Dünyanın dört bir yanından Türkiye’ye yardım etmek için geliyorlar.

Her hafta üç beş kere karşı karşıya geldiğimiz, üçüncü tarafların, “Bunlar her an savaşa tutuşacak” diye söylediği Yunanistan bile Türk insanının yardımına koştu. Gönderdiği ekip, bizimkilerle enkaz kaldırıp insanların hayatını kurtarmaya çalışıyor. İnsanın iyisi sınava çekilince belli olurmuş derler…

Afetle ilgili olarak inanılması güç durumlara tanık oluyoruz. Bazıları sosyal medyada insanların acıları ile eğleniyor... Kimi esnaf can derdinde, dükkânını kapatmış, kimi insan görünümündeki yaratıklar da sahipsiz gördükleri bu dükkânları, yahut depremzedelere yardım getiren araçları yağmalama peşinde…

Kimileri de hangi kesimden olursa olsun, bu zor zamanda vatandaşın çaresizliğini siyasi polemik konusu yapabiliyor. Gün eksikleri gidermek için birlikte çalışmayı gerektiriyor, eksiklerimizi veya hatalarımızı bilahare tartışırız, o ayrı bir konu…

Olumsuz örnekleri gördükçe “Biz hangi ara böyle olduk, nerde yanlış yaptık?” diye sormadan edemiyorum.

Aslına bakarsanız; herkes doğruyu yanlışı biliyor, lakin doğruyu söylemek kimsenin işine gelmiyor. “Birimize bak, hepimizi görürsün” misali durumlar yaşanıyor. An geliyor, “memlekette tuz kokmuş” diyesi geliyor insanın, an geliyor, geleceğe yönelik umutlarımız yeniden yeşeriyor.

Kemal Sayar Hoca’nın bir mülakatında söylediği gibi; “Hayatta hiçbir şeyin kontrolümüzde olmadığının ayırdında olmamız lazım. İnsanlar kendini emniyette hissederken, tek bir değişkenin bir anda her şeyi değiştirdiği görüyoruz.” Dağ gibi adamların, orta yerde “Bu dünyanın efendisi benim” edası ile dolaşanların bir anda sıfırı tükettiğini veya ebedi âleme irtihal ettiğini duyunca şaşırıyoruz. Oysa ölüm her bir fani için kaçınılmaz son; bunu unutuyoruz. Dünya malı için insanlığımızı unutuyor; insanlığımızdan utanır hale geliyoruz.

Bir arkadaşım, deprem olduğu gecenin sabahında ilahi kudretin tecellisi ile sahip olduğu evi ile önüne park ettiği son model otomobilinin gün ağardığında hurda ve moloz yığınından ibaret olduğunu görüyor. Çocukları ile birlikte büyük bir korku ve panik halinde sığındığı küçük bağ evinde yaktığı ateşin etrafında toplanmış, hayatta kalabildiklerine şükrediyordu. O an ne evin, ne de otomobilin hesabı yapılıyordu. Etrafta insanlar enkazların etrafında dolanıyor, moloz altında kalan canlardan bir ümit haber bekliyordu.

İnsanlar demirinin, betonunun, inşaat kalitesinin nasıl olduğunu sorgulamak yerine duvardaki seramiğin veya boyanın, yer döşemesinin rengini ve bunlara sahip olmanın kendilerine sağladığı ayrıcalıkla, toplum içinde statü kazanmanın hesabını yapıyorken, proje mühendisini, zemin etüdü yapan jeoloji mühendisini, yapı denetim işini üstlenen ama inşaata uğramayan görevliyi sorgulamamış. Bugün inşaatı yapan müteahhidin malzemeden ne kadar “çaldığı” konusunda yorum yapıyorlar… Gün acıları tazeleme günü olmasa da bunlara bir kalemde geçiniz demek gerekiyor. İnsanın canı önemli, canımızdan can giderken, bazıları hala prestij peşinde…

Bir elinizin işaret parmağı ile birini gösterirken, diğer üç parmak elin sahibini gösterir. Toplum o hale geldi ki adeta “Kendi gözündeki merteği görmez, elin gözündeki çöpü görür” oldu. Herkes diğerini eleştiriyor.  Zor zamanları fırsata çevirenler de "Dünya bir yağlı kuyruktur, aşk olsun yiyene." diyor.

HaberTürk  TV muhabiri Mehmet Akif Ersoy  “Taksiye biniyorum.”  diyor ve mealen şunları anlatıyor: Aracına bindiğim bir taksici bilmem kimin ne kadar yolsuzluk yaptığını ve şu kadar para kaçırdığını vs. anlatıyor... Mehmet Akif dönüp taksi şoförüne “Sen hiç bir turisti bir yerden bir başka yere götürürken taksimetrenin ayarı ile oynuyor musun?” diye soruyor. Taksici “Abi biz ekmek paramızın derdindeyiz, o da bizim üç kuruş avantamız olsun.” şeklinde cevap veriyor. Anlaşılan o ki taksici de gücü nispetinde çalıyor. Taksici beş lira çalabilirken, bir başkası beş milyon çalabiliyor. Toplumda herkes gücü nispetinde çalıyor. Herkes diğerine gücü nispetinde zulmediyor. Bu durumda az çalan, çok çalana karşı daha çok çalamadığı için daha iyi değil ki... Kötü her yerde kötü; ahlaksız her yerde ahlaksız.

Ülkenin sorunu ahlaklı birey yetiştirmekten geçiyor. Bir kişinin bir lira çalması ile bin lira çalması arasında bir fark yok. Bir kişinin öğrencilik yıllarında sınıfını hangi dersten nasıl kopya çekerek geçtiğini bilmem kaç yaşında dahi ballandıra ballandıra anlatmasını keyifle dinleyen bir toplumdan daha beklenir ki… “Bre utanmaz, yaptığın ahlaksızlığı mı anlatıyorsun!” demek yerine, kopya çekerek aldattıklarını düşündükleri öğretmeni yeren bir ahlak anlayışından çıkan sonuç bu… Yetersiz teknik personel, yetersiz müteahhit ve daha neler.

Yaşadığımız bu afette gördük ki bu ülkenin gençleri ortaya koyduğu performansla geleceğimizin aydınlık olduğunu gösteriyor. Her biriyle gurur duyuyoruz. Yaralarımızı birlikte saracağız. Efsane ve mitlerle değil; aklın ve bilimin yol gösterici aydınlığında kendimizi ve ülkemizi geleceğe hazırlayacağız.

Biliyoruz ki değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir ve biz istemesek de değişiyoruz, her şeye rağmen gelişiyoruz.

 

Not: Bu yazı Haber Avrupa Journal Gazetesinin Şubat 2023 sayısında yayımlanmıştır. Yazıya http://avrupa.at/herkes-guecue-kadar-zulmeder/ adresinden erişilebilir.

24 Ocak 2023 Salı

Sanal evrende gerçek hayatlar

 


Etrafımıza şöyle bir baktığımızda ışıltılı hayatları, göz kamaştıran parlak bir dünyayı görüyoruz; sosyal medya hesaplarında herkes kusursuz bir dünya paylaşımı yapıp duruyor. Metaverse diye tabir edilen sanal ve artırılmış gerçeklikle özellikle medyanın desteklediği yanılsama evreninin bu resmin oluşmasında önemli etkisi olduğunu düşünüyorum.

Bu yazımda bizi çepeçevre kuşatan bu sanal, varsayımsal hayatın gerçek yönünü aktarmaya, farklı bakış açıları sunmaya çalışacağım. Herkes ışıktan, aydınlıktan hayata ve insana dair parlak sözlerden bahsederken, insanlığın büyük bir yanılgının yahut yanılsamanın içinde kaybolup olup gittiğini göstermeye çalışacağım. Ben insanın bittiği yerde hayatın da bitip çöle döneceğine inanırım. Dolayısı ile birilerinin çıkıp bazı gerçekleri sanal gerçekliğe kapılanların dilinden değil, güneşin aydınlığında yok olan gölgenin dilinden anlatması gerekiyor. Karanlığın içinde aydınlığı gören birilerinin hayata ve insana dair yaşananları yani gölgelerde kalan gerçekleri anlatması, toplumda karanlığa ışık tutması gerekir. Aydın olmanın gereği de halkın hayatını, geleceğini ince ve hassas bir sorumlulukla yazıya dökmektir.

Bizim çocukluğumuzda günlük hayatın gailesine kapılmış büyüklerimiz akşam evlerine bir ekmek, iki lokma yiyecekle dönebiliyorlarsa kendilerini mutlu görüyorlardı. İlk gençliğimizde önce daktilo ile sonraları bilgisayarda bir iki satır yazı yazmak teknolojik bir başarı sayılırken, bugünün gençliği hayatı çok farklı yaşıyor. Onların penceresinden görünen dünya ile yaşadıkları hayatın gerçekleri birebir örtüşmese de onlar, hayatı dört duvar arasında metaverse yani evren ötesinde algılıyorlar. Bu algıya göre yaşamak sanki yeni dünyanın keşfinden sonra ortaya çıkan altın avcılarının peşine düştüğü değerli bir madene dönüştü. Sanal gerçeklik sokaktaki hayatla örtüşmese de sürekli değişimin ve dönüşümün habercisi gibi. Asırlar öncesinden Egeli Heraklit’in dediği gibi; “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir”. Her şey öyle hızlı değişiyor ki değişimin hızına yetişmek neredeyse imkânsız hale geldi.

Gençler artık arkadaşları ile birbirlerinden uzak yaşadıkları şehirlerde kurdukları sanal evrende, metaverse dünyada buluşmaya, oyun oynamaya, aileleri ile selamlaşmaya, yeni durumlar ve olgular hakkında bilgi edinmeye, alış veriş yapmaya o kadar alıştılar ki bilgisayar ve telefonlarla ilgili deneyimleri her yeni zaman dilimi içinde yeni açılımlara uğruyor. Aşklar ve sevdalar bile artık sanal alemde yaşanıyor.

Akademisyenler artırılmış gerçeklik (AR = Augemented Reality) alanında teknolojinin nimetlerinden yararlanarak metaverse alanına geçiyor ve sanal gerçeklik (virtual reality) alanında yeni deneyimler kazanıyor, yeni açılımlar sağlıyorlar. Bu hızlı değişime ayak uydurabilenler, çalışmaları ile yüksek puan ve akademik teşvik alıyor yayın dünyasında çeyrek çeyrek sınıf atlıyorlar; duruma ayak uyduramayanlar da sistemin dışına itiliyor, kendilerine bilimsel bilgi pazarının dışında yeni uğraş alanları açıyorlar.  Koronavirüs salgını döneminde başladıkları ve artık karışık (mixed) yaptıkları dersin kontrolünü veya kanıtını katılım kanıtı protokolü (POAP- Proof of Attendance Protocol) üzerinden belgelendiriyorlar.

Bilişim teknolojileri hayatın her aşamasına yön veriyor; vatandaşın nüfusta, tapuda bir iş yapabilmek için “Abi, benim şu işim vardı…” diye çıkıp gitmesinin neredeyse mümkün olmadığını gözlüyoruz. Resmi dairelerde internet üzerinden randevu almayanlara işlem yapılmadığı bir dönem yaşıyoruz. Mal alım satımı da buna dâhil. Sanal mülklerin, malların ve kimliklerin sahipliğini korumak için teknolojik altyapıya sahip olmak yetmiyor, aksine bu altyapıyı kullanacak insan kaynağının da göz önüne alınması gerekiyor. Bu bilişim ortamında bir zamanlar alfabenin harfleri ile tanımlanmayan deneyimli kuşağın temsilcilerinin internet üzerinden doktor randevusu almakta zorlanacağını da söylemeye gerek yok sanırım.

Teknolojinin sunduğu bu hızlı değişim içinde akıllı telefonları elinden düşürmemesine rağmen, toplumsal değişime ayak uyduramayanlar da var. Teknolojiyi doğru ve yerinde kullanmak yerine onun esaretine kapılan, onları hayatlarının merkezine oturtup, metaverse dünyada perde arkasında yaşanan onlarca rezalete, kurulan çarpık ilişkilere tanık oluyoruz. Bu ilişkiler televizyonların gündüz kuşağı programlarında “arkası yarın” kuşağı gibi bütün mahremiyet perdesi kaldırılarak aktarılıyor. Eskilerin deyimi ile ele güne rezil olanların öyküleri, aile içi kavgaları bütün Türkiye’ye dalga dalga yayılıyor. Toplum o hale gelmiş ki adeta porno filmde oynayıp çamaşırını çıkarmadığını, eskort olarak çalışıp bekâretini koruduğunu anlatanların alelade öyküleriyle oyalanıyor. İnsanlara görsel medya üzerinden verilen subliminal mesajlar, masum görünse de içinde birden fazla örtülü mesajları içeriyor; bu özelliğiyle de kişileri hayatın gerçeklerinden koparıp acımasız bir yarışın içine sokuyor. Tıpkı olimpiyat oyunlarındaki gibi herkes her şey için “daha fazla, daha hızlı, daha güçlü” olanı istemeye başlıyor ve modern (?) yaşam tarzlarının gerektirdiği ekonomik birikime ulaşmak, toplumsal ve ekonomik sınıf atlamak için izlenen her yol mubah görülmeye başlanıyor. İnsanlar toplumsal ve sosyal hayatın birbiriyle çelişkili değer yargılarına tutsak olmuş, hayatlarını layüsel bir şekilde kazanıyor-muş gibi davranıyorlar. Oysa Prof. Dr. Bengi Başer’in twitter paylaşımındaki benzetmesi ile her geçen gün “Ahlaksızlıkta çıta yükseliyor” .

İnsanlar Milan Kundera'nın 1982'de yazdığı “var olmanın dayanılmaz hafifliği” adlı romanında anlattığı gibi yaşıyor; yaşanan bütün olumsuzlukları mahalle baskısı veya dayanışması ile örtüyor; durup dinlenmeden bir devinim içindeyken, tıpkı bisiklet sürücüsünün durup biraz dinlenmeyi düşündüğü anda yerle bir olduğu gibi, türlü dertlerle, iniş ve çıkışlarla alt üst olmuş hayatlarına devam ediyorlar. Kimileri “Huzur mezarda” kimileri “Huzur İslamda” diye kendini avutmaya çalışa dursun, aslında huzur ne orada ne burada. Belki de hiçbir yerde. Din adamlarına kalsa yeryüzündeki bu hayat geçici misafirlik, dünya da bir misafirhane; insanlığın esas ve en büyük sınavı mezardaki sorgu sual ile başlıyor. Dünyada anlatılanlar, sinema salonlarında gösterilen gelecek filmlerin öngösterimi olan filmlerin senaryosu gibi…

Güzel ülkemin insanları bir mutlu, bir mutsuz; aşkta, siyasette, günlük olağan hayatın akışında neyi tercih edeceğini kestiremiyor, hangi güçlüğün üstesinden nasıl geleceğinin yollarını arıyor.  Hayatın ağırlığı ile hafifliği arasında iki ayrı dünyada, ikilemde yaşıyor. Kimsenin kimseye güveni kalmamış. Hemen herkes ötekinin gözünde hırsız, dolandırıcı ve bilmem ne. Toplumun her kesiminde bir ikilem yaşanıyor; insanlar ihaneti mi sadakati mi seçecek, yoksa hayatın yükü altında kendilerine biçilen rolü oynamaya devam mı edecek, belli değil. Her geçen gün kendi benliğimizi, özümüzü, somut olmayan kültürel mirasımızı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Temiz ve ahlaklı bir nesil yetiştirmek amaç ediniliyorsa da bu nesli yetiştirecek olanlar, çektikleri videolarla sosyal medya platformlarında popüler olmanın peşinde, eski eğitimciler ise ortada yok. Akşamdan sabaha öğretim programları, öğretmen değişiyor. Eğitimi öğretmenler değil de veliler ile sendikalar şekillendirmeye gayret ediyor. Devletin öngördüğü milli eğitim politikalarının sürdürülebilir, kuşaktan kuşağa aktarılabilir olması hali yerini tercihlerin, vaz geçişlerin, geçmişle gelecek arasındaki bocalamaların karalama defterine bırakmış.

Siyasetçiler yaklaşan seçimlere yönelik bloklar oluşturmuşlar, televizyon kanallarında her şeyi bilen, ama tam olarak neyi bildiğini bilmeyen, her iki sözün arasında bir yerlere mesajlar gönderen konuşmacılar aylardan beri bağımsız birer tartışmacı edasında kanaat önderi gibi hareket ediyor, vatandaşı heyecanlandırıyor, kışkırtıyor, özgür karar vermelerinin önünü kapatacak bir kesinlikle ön plana çıkmaya çalışıyorlar. Oysa memlekette kimi seçeceğimizden ziyade geleceği kime emanet edeceğimiz, çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimiz konuşulmalı, sorunlar yerine çözüm önerilerine odaklanmak daha makul bir çözüm olmalı.

Orta ve üzeri yaştakiler de sevgisizlik ve saygısızlıktan yana dertliler. Kimsenin kimseye tahammülü, eyvallahı yok, sınırlar iyice zorlanmış, sabır eşiği düşmüş. Birine selam verince karşılık almak şöyle dursun, “Bir şey mi istedin?” der gibi bakıyorlar.

İnsanoğlu seçimler, kararsızlıklar, ikilemler gibi konularda hayatını adeta bir sokak köpeği gibi, köpeği de kendisiymiş gibi ötekileştirip anlatırken; kendini kalabalıklar içinde yalnız hissediyor, yalnızlığı da adeta gündüzken geceye dönen hayatını da akşamın alacakaranlığında dertleriyle baş başa kalmış anılarıyla, gelecekten umudu kesmiş, kararsızlıklar içinde bocalıyor. Hayata ve insana dair umudu da hüznü de herkes kendi iç dünyasında yaşıyor. Albert Camus’nün Düşüş romanında söylediği gibi “Gözü daha yükseklerde bir yerde olan herkes günün birinde gözünün kararabileceğini de düşünmelidir. Bizi çağıran, bizi kışkırtan, altımızdaki boşluğun sesi, düşme arzusudur. Bu arzunun karşısında dehşete kapılır, kendimizi korumaya çalışırız.” O nedenle kendi dünyamızda oluşturduğumuz sanal alemden bir an önce çıkmaya bakalım, bir an önce özümüzü, sözümüzü korumaya bakmanın yollarını arayalım. Güzel ülkemde hırs ve ihtiraslara mola vermenin gecikmiş zilleri çoktan çalmaya başlamış. Kulak verelim.


Bu yazı Haber Avrupa Gazetesi Ocak 2023 sayısı için hazırlanmış, gazete baskısının yanı sıra YouTube üzerinden sesli makale olarak da yayımlanmıştır. 

20 Aralık 2022 Salı

İnsan insanın yurdudur

 


İnsanoğlu, her şeyden önce, kendi varlığını ayakta tutmaya, koruyup sürdürmeye çalışır; bu onun doğuştan getirdiği özelliklerinden biridir. Bu özellik; insanı doğa nimetlerinden mümkün olduğunca fazla yararlanmaya yöneltir. Bu nedenle de insan ister istemez bazen “birinin düşmanı”, bir diğerinin “rakibi” olur. Kimi zaman da “birini diğerinin alternatifi” gibi görür. Bu karmaşık anlayışla birlikte “herkesin herkese karşı savaşı” (bellum omnium contra omnes) başlar. Bu savaş Batılı kültür anlayışında “insan, insanın kurdudur” (homo homini lupus) şeklinde tanımlanmıştır (Gökberk 1993: 285).

Doğu insanı ise, bu durumu daha yumuşak, esnek bir ifade ile dışa vurmuş; “insan, insanın yurdudur” şeklinde söylemiş. Her hâlükârda “İnsanoğlu doğayı iradesiyle dönüştürerek ondan bir dünya kurar” (Korkmaz, 2005, s. 139). İnsanın bu dünya içinde birey olmak, kendine bir yer edinmek için çalışması, ise onun insan olmasının gereğidir. Dünya hayatı bu durumda cennete döner. Dünyanın cennet olması da iyilik ve güzelliklerin insan hayatına egemen olması, insanların huzur içinde karşılıklı hoşgörü ve anlayış birliğinde yaşaması, hayatı paylaşması anlamına gelir. Zaten bütün İbrani dinlerde cennet; dünyadaki bağ, bahçe gibi “huzur veren alan” anlamına gelir (Şahin, 1993: 374).

Dünyamızın cennete dönebilmesi için kişinin dil gelişimini tamamlaması, sosyal çevresini oluşturması, etkili iletişim becerisini kazanarak eğitsel ve sosyal olarak kültürlenme sürecini tamamlamasıyla mümkün olabilir. Zaten çevresini ve çevresindeki insanları tanımayan kendini tanıyamaz. Kişinin kendi benliğinin özüne varabilmesi, kendini tanıyabilmesi için başka insanlara yönelmesi ve kendi iç dünyasından dışarı çıkması gerekir. İnsan; insan olduğunu hissedebilmek için her zaman bir başka insana ihtiyaç duyar. Thomas Hobbes'ın “insan insanın kurdudur” şeklinde özetlediği savaş halinin önüne geçilebilmesi için insanlar arasındaki olumlu iletişimde ısrarcı olunması, insanların birbirinin derdini dinleyerek hemdert olması, halini anlamaya çalışarak birbirleriyle hemhal olması gerekir. Aksi halde kimsenin kimsenin derdini dinlemek istemediği bu materyalist çağda insanlar arasında dur durak bilmeyen yok olma korkusu ve tehlikesi bütün insanlığı esir alır; “insan yaşamı yalnız, yoksul, kötü, vahşi ve kısadır” (Bkz.: Özmakas 2020) algısı pekişir. Bu duygu durum bozukluğu da insanlığı sürekli daha etkili, daha güçlü “savunma” araçları geliştirmeye, öteki olarak görüleni ortadan kaldırma arayışına sevk eder. Halbuki bu uğurda yapılan harcamalar eğitime, geri kalmışlığın ortadan kaldırılmasına harcansa, insanlığın geride bıraktığı tarih çok daha farklı olur, gelecekten beklentiler de hayal edilemeyecek yeni ufuklar açardı.

İmam-ı Gazzâlî (1058-1111) “Her şey zıddıyla kaimdir” derken her şeyin var olmasını, farklı olanı, öteki olanın varlığına bağlar. Ona göre; alemdeki her olumsuz örnek, güzel örneklerin daha kolay anlaşılmasına vesile olur.  Siyah, siyahlığını beyaz olmadan bilemez; gece, gün bitmeden geceliğini giyemez. İngiliz şair, ressam ve düşünür William Blake (1757 - 1827) veya  Alman filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831) de “her şeyin karşıtıyla anlam kazandığını” diyalektik olarak anlatmışlardır. Herkesin birbirine benzediği yerde değişme ve gelişme söz konusu olmaz. Farklı bakış açıları insandan insana ve insandan topluma açılan birer penceredir. (Bkz.: Uyar, 2012: 15).  Bilimsel yayın ve kuram üreten üniversitelerde de öğrenci, asistan, öğretim elemanı bağlamında oluşan döngünün kırılması, herkesin birbirine benzemesinin önüne geçmek için bir dizi tedbirler alınmış, hayata geçirilmiştir. Yaratılan hiçbir şey, nedensiz değildir.

Kültürel ve tarihsel psikoloji çalışan Sovyet psikolog, Lev Vygotsky; insanların bilişsel gelişimlerinin yaklaşık iki yaşından itibaren başladığını, dilin ve düşüncenin birbirinden bağımsız olarak gelişmeye başladığını, konuşmaya başlamadan önce de bir dil gelişimi evresinin olduğunu söylemektedir. Ona göre dil; sosyo kültürel çevre ile bireyin zihinsel süreçleri arasında köprü işlevi görür (1988). Dolayısı ile sözler insanın kendini ifade edebilmesi için kullandığı en güçlü sosyal araçlardan biridir. Çocuğun konuşması geliştikçe eylemlerinin kontrolü ve planlaması da artmaktadır. Bu süreçte paraya tahvil edilemeyen değerlerin yaşatılmasından ziyade, günümüzde artık nostaljik bir değer olarak görülmeye başlanan, mahalle kültürümüzü yaşatmak, yardımlaşma duygusunu kaybetmemek gerekir. Toplumsal değerlerimizi yaşattıkça, Batılı anlayışın aksine, insan insanın kurdu değil, insan insanın yurdu olmaya devam edecek; toplumsal ve sosyal hayatın, birlik ve beraberliğin etkisi M. Akif Ersoy’un dediği gibi “Toplu attıkça yürekler, onu top sindiremez” hale gelecektir.

Toplumsal ve sosyal hayatın içinde Ben ve Öteki arasında kurulan ilişki birbirini tamamlayan bir ilişkidir. Ötekinin tehdit olarak algılandığı yerde bir arada yaşamak, aile olmak, huzur bulmak mümkün değildir. Öteki bir tehdit unsuru değil, aksine Ben’in sınırlarını aşmasına ve kişinin kendini daha iyi bir şekilde ortaya koymasına imkân veren bir varlıktır  (Bkz.: Uyar, 2012: 17). Bunu somutlaştıracak olursak; ana-baba olmak fedakârlık gerektirir. “İnsanın çocuk yetiştirmek için kariyerini feda etmesi gerekiyor” düşüncesiyle doğurganlık düşüyor. İnsanlar maddi menfaatleri olmayan hiçbir şeyi bir başkasına vermez haline geliyor. Toplumsal ve sosyal dayanışma ortadan kalkıyor, en ufak bir konuda bilgi almak için profesyonellere başvurmak gerekiyor. Bilgi ticarileşiyor, danışanın ekonomik gücü zayıfsa, bilgiye ulaşması zorlaşıyor.

Hiç şüphesiz; birey var olabilmek için ancak bir başka bireyin karşısında kendini bulur ve birey olarak vücut bulur. Bireysel ve toplumsal gelişim için her bir bireyin meydana getirdiği toplumun farklı dinamiklerinin uyum içinde çalışması beklenir. İnsanların kapitalizmin güdümlü oyuncağı olmaktan çıkarılması ve içinde bulunduğu kısır döngüyü kırması gerekir. Bu da ancak giderek unutulmaya yüz tutan olumlu özelliklerimizi harekete geçirmekle mümkün olabilir.

Unutmayalım ki her insan biriciktir, tektir. Her insan dünyayı kendi Ben’inin deneyimlerine göre öznel olarak algılar. Kendini iyi hissedebilmesi, mutlu olabilmesi için insanın iç huzurunun temin edilmesi, mutluluk peşinden koşmak yerine hayatın içinde “sevme”, “haz alma” ve “emek verme” dengelerini iyi kurması gerekir. Burada söz konusu edilen iç huzuru mutluluktan ayrı bir duygudur (Bkz.: Sayar 2013). Söz gelimi yüz insanın her birinden bir ağaç resmi çizmesi istense, herkes kendine göre bir ağaç resmeder. Dolayısı ile resmedilen her bir ağaç, çizenin zihnindeki görüntüye denk düşen bir ağacın yansıması olacaktır.

İnsanlar endişeli olduğunda, sıkıntılı duygu ve düşünceler yoğunlaştığında, yalnızlıklar, çaresizlikler arttığında, mutsuzluklar ortaya çıkıyor. Her insan kendi dünyasını, deneyimleri, algıladığı ruhsal durumu ve diğer bireylerle etkileşim durumuna göre oluşturduğu için, kendi varlığının farkına varabilmesi de başka bireylerle iletişime geçmesi ile mümkün oluyor (Sayar 2013).

Huzur ve mutluluğunuzun yanı sıra elem ve kederlerinizi de paylaşacak, sizlere kurt değil, yurt olacak insanlarla olmanızı dilerim.

 

Kaynakça

Gökberk, Macit (1993). Felsefe Tarihi. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Korkmaz, Ramazan. (2005). Yurtsuzluk İtkisi ve Anayurt Oteli. İlmi Araştırmalar, Sayı 20, 139-148 . URL https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/73551 (Son erişim: 29.11.2022).

“Jung, Carl Gustav. Bilinç ve Bilinçaltının İşlevi (Çev. Engin Büyükinal), İstanbul: Say yayınları, 1997” Uygun, 2012, s. 15’deki alıntı. 

Özmakas, Utku (2020). ‘Homo Homini Lupus’ Sözü Üzerine, Kaygı, Sayı 19 (1)/2020:  200-219. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1004268 (Son erişim 06.12.2022).

Sayar, Kemal (2013). Gerçeğe Doğru Zafer: Bilim, Araştırma, Kültür Sanat Dergisi. 441. Sayı. https://www.zaferdergisi.com/ (Son erişim 06.12.2022).

Şahin, M. Süreyya (1993). Cennet. TDV İslam Ansiklopedisi. Cilt 7, ss 374-376. https://islamansiklopedisi.org.tr/cennet (Son erişim 06.12.2022).

Uygun, Özge Başak (2012). Ben’likten Birlik’e Bir Yol: Dil. Bekir Günay (Ed.). Genç Akademisyenlerin Perspektifinden Birlikte Yaşama. İstanbul: Da Yayıncılık: 40, İnceleme Dizisi: 17. ISBN: 978-9944-5273-7-8.

Vygotsky, L. S. (1998). Düşünce ve Dil. İstanbul: Toplumsal Dönüşüm Yayınları. ISBN 975-8269-35-6


Bu yazı Haber Avrupa Gazetesi Aralık 2022 sayısı için hazırlanmıştır. (http://avrupa.at/insan-insanin-yurdudur/)

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...