19 Mart 2023 Pazar

Hayatın kıymetini bilin

 

Hayat bizlere ne kadar imkan sağlarsa sağlasın, yaşadığımız zor yıllar, bana geçmişe bir göz atmamız gerektiğini hatırlattı. Kendi hayatımdan da kesitler bulacağınız bu yazıda dünün çocuk yetiştirme sistemi ile günümüzdeki şartları karşılaştırmaya çalıştım.


Gelişime ne kadar direnirsek direnelim, artık dünün dünyasında yaşamıyoruz ve dünün çocuk yetiştirme yöntemiyle, bugünün çocuk yetiştirme şekli aynı değil; köprülerin altından çok sular aktı. Heraklit’in deyişiyle „Aynı çayda iki kere yıkanılmıyor“ artık. Bununla birlikte geçmişten öğreneceğimiz ve bugüne aktardığımız çok şey olduğunu da bir kenara not etmekten geri durmuyorum.

Yazar Dilek Cesur’un benzetmeyisle; „Çocuklarınız artık dünün sokaklarında büyümüyor.“ İnsan ilişkilerine baktığımızda hayatımızda da dünün insanları yok. Dün sokakta oyun oynayan çocuk kaybolduğunda iki üç sokak ötede biri görür; tanıdığı için de kulağından tuttuğu gibi tutup evine getirirdi. O zamanlar herkes birbirini tanırdı. Bugün ise çocuklarımız teknolojinin sunduğu sınır tanımayan imkanlar sayesinde sanal alemde engelsiz bir hayatın tutsağı olmuş durumda. Orada kaybolduklarında, onları içinde bulunduğu belirsiz alemde tanıyıp, kulaklarından tutup eve getirmek pek kolay olmasa gerek. Çocuklarımızı maruz kaldıkları tehlikelerden korumak, koruyabilmek için bizlerin de anne baba olarak içinde yaşadığımız çağın şartlarına göre kendimizi geliştirmemiz gerekiyor. Bunun için de kendimize zaman ayırıp, okuyup araştırmak zorundayız.

Yaşadığımız, kendimize yurt edindiğimiz uzak diyarlarda kendimizi, dilimizi, kültürümüzü, kimliğimizi korumaya çalışırken, geçmişin kalıp yargılarına tutsak olmamak için, kendimizi, bilgilerimizi güncellemek zorundayız. Yaşadığımız sosyal çevrede aklımıza, yüreğimize hitap eden bilgileri süzüp, hayatımıza aktarmamız ve yaşam biçimine dönüştürmemiz gerekir. Böylece yeni hayatlarımızı ne kendimize ne çocuklarımıza ne de etrafımıza zehir ederiz. Hayatı paylaşmak, yaşadığımız çevrede nereden gelip nereye gittiğini unutmayan, ama çağın en gerekli donanımı olan „bilgi“ edinmeyi de ihmal etmeden yaşamamız gerekir.

Yaşadığımız çevrenin dini, sosyal ve kültürel farklılıkları içinde kendi kimliğimiz ve kültürümüzle eriyip gitme kaygıları ağır bastığında, bize aklımız, vicdanımız yol göstersin. Hayattaki yol göstericilerimiz hısım akraba, konu komşu, Ahmet Bey, Fatma Hanım değil, bilim ve bilimsel gerçekler olsun. Bir komşuya uyan hayat tarzı bir başkasına uymayabilir. İçinde bulunulan şartlar, Türkiye’den yıllar önce getirilen bilginin veya güncelliği kalmamış yaşam tarzlarının biri ötekinden farklı olabilir. Bu nedenle kendimizi öteki olarak gördüklerimizin yaşam biçimine uymaya zorlamak yerine, kendi şartlarımızın elverdiği sınırlılıklar içinde değerlendirelim. Aile ve bireysel farklılıklarımızı unutmayalım ve her birimizin kendi fıtratından kaynaklanan farklara saygı gösterelim. Her bir yaratılanı olduğu gibi kabul ederek, kendi doğrularımıza uymaları için zorlamayalım.

Hayatta elbette belli ideallerimiz, hayallerimiz olsun ve bunları hayata geçirmek için de elimizden gelen çabayı gösterelim. Bununla birlikte ne kendimizi ne de kendimizden sonraki kuşakları, çocuklarımızı bir proje gibi görelim. Gerçekleştirmeye çalıştığınız projenin amaçları ile çocuklarımızın hayalleri, idealleri farklı olabilir. Siz çocuğunuz için parlak bir gelecek hayali kurarken, örneğin toplum içinde göz önünde olan bir mesleği seçip o alanda kariyer yapmasını isterken, çocuğunuz daha mütevazı bir alana yönelip, kendi halinde, ama kendisi muhtaç olana muhtaç olmayacak, el açmayacak kadar geliri olan, kendi yağı ile kavrulup giden, mes’ut bahtiyar yaşayan bir meslek de seçebilir. Bu sizin veya çocuğunuzun hayatının karardığı anlamına gelmemeli. Hayat insana beklediğinden, planladığından çok daha başka kapılar açabilir. Gün gelir olmadığı için çok üzülüp, kederlendiğiniz bir şey için vakit tamam olduğunda şükürler edip, „İyi ki olmamış!“ dediğiniz bir hal alır… Bu nedenle, çocuklarımızı her şartta sevgi, şevkatla bağrımıza basmaya çalışmalı, ona dışarıdaki açık denizin kuvvetli fırtınasında sığınacağı, huzur bulacağı bir barınağa, yani evine yuvasına gelmek için can atacağı bir atmosferi oluşturmaya gayret edelim. Eşimizin, çocuklarımızın kendini güvende hissedebileceği kişiler arası bir bağın oluşturulduğu barınağın oluşturulması, şu veya bu işte kazanılan başarı, şan veya şöhretten daha önemlidir.

Çocuklarımızın başarısını onların sahip oldukları akademik becerilerde arama alışkanlığını bırakalım. Başarıyı yeniden tanımlayalım. Çocuğumuzun özel hayatında mutlu bir yuva kurabilmesi; toplumsal ve sosyal hayatta iyi ilişkiler kurabilmesi; başkasının hakkına saygı göstermesi, kul hakkına girmeden rızkını kazanabilmesini başarı olarak görelim. Her ana baba gelişimini önceler; yemez yedirir; giymez giydirir. Eninde sonunda eli ekmek tutsun, toplumda saygı gören bir işin başına geçsin ister. Diyar-ı gurbette, yahut yurt edinilen yeni vatanda, zaten öteki veya yabancı biri olarak dezavantajlı bir şekilde yetişen, ailesi ve geçmişiyle duygusal bağı kopuk, bir takım eksikliklerle büyüyen çocuklarımızı destekleyerek, kendine yetebilen bireyler olarak yetiştirebilmek anne baba olmanın en belirgin başarı ölçüsü olarak değerlendirilmelidir.

İnsanoğlu hayatın türlü gaileleri içinde kendi iç dünyasındaki sessizliğin yahut çığlığın kah kulakları tırmalayan kah yürekleri kanatan ağırlığı altında ezilebilir. Bu olumsuzlukların yarattığı duygu durum bozukluklarıyla da karşılaşabilir ve en nihayetinde başarı olarak adlandırılan pek çok tanımın uzağında kalıp başarısız olarak da etiketlendirilebilir. Halbuki hayatta karşılaşılan olumsuzluklar, ömür denen uzun yolda karşılaşılan, her birinden ders veya dersler çıkarılması gereken birer yol kazasıdır; bunlara takılıp kalmamak gerekir. Önemli olan insanın gelecekte kendini nerede görmek istediği ve oraya giderken çıktığı yolda öngördüğü hedefe ulaşırken nasıl ve nice zorlukları hangi bedelleri ödeyerek yendiğidir.  „Kurt kışı geçirir ama yediği ayazı unutmaz“ misalinde olduğu gibi, önemli olan kişinin nereden geldiğini unutmadan, geleceğe bakmasıdır.

Çocuklarımız vakit kemale erip, belli bir yaşa geldiğinde ne iş yaparsa yapsın, insanın ve karıncanın hukukunu gözeten, kendi kendine yetebilen bireyler olmalıdır. Bunu önceleyelim. Unutmayalım ki her çocuk diğerinden farklıdır. Tıpkı her doktorun yazdığı reçetedeki her bir ilacın bir başka hastaya iyi gelmeyeceği gibi eğitimcilerin verdiği reçeteler de her çocuğa uymayabilir. Burada ana baba olmak ve „El alem ne der!“ kaygısından sıyrılarak, her bir çocuğu fıtratına göre ayrı bir birey olarak görmek, onun kişisel gelişimini gözlemlemek, karakter tahlillerini doğru yapmak ve kendi hayellerinizi değil de çocuğunuzun beklentilerini, hayallerini, hedeflerini desteklemeye çalışmak, tutum ve tavırlarınızı buna göre belirlemek gerekir.

Direksiyondaki sürücünün başkasının yönlendirmesi ile araç kullanamayacağını bildiğimiz gibi her bir anne ve babanın da kendi çocuğuna yönelik görev ve sorumlulukları olduğunu unutmadan, başkasının sürdüğü aracı yönlendirmeye veya başkasının oturduğu direksiyona müdahele etmeye yeltenen ötekilerin görüş ve önerilerine itibar etmemelidir. Toplumda „Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için“ anlayışı, bu anlamda müdahil olmayı gerektirmez. Zira „Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder“ sözü de bizim kültürümüzün bir parçasıdır. Yardım almak gerektiğinde işin ehline, uzmanına başvurmak daha iyidir. Bu anlamda anne baba olmanın hiç de kolay bir görev olmadığını görüyoruz.

Yaşadıkça hayatın kıymetini bilip, her günümüze şükürler edelim. Aile içinde anne baba olarak ilk önceliğimiz, birbirinizi sevmemiz ve değer vermemiz olmalıdır. Birbirini sevmeyen insanların bir araya geldiği, sevgi ortamının oluşmadığı sosyal çevrede büyüyen çocukların da beden olarak değil ama ruhen sağlıklı olması beklenemez, aksine çocuklar yaş aldıkça çocuklukta yaşadığı travmalarla, bilinç altına yerleşmiş olaylarla bağ kurup, anlamlandırır.  Bazen bir durumla karşılaşır, içimizi nedensiz bir sıkıntı kaplar; bazen de bir şarkı dinler mutlu oluruz. Bunlar hep geçmişin üzerimizde bıraktığı izlerin dışa vurumudur. Ne yaparsak yapalım, geçmişin izlerini silmemiz mümkün değil. Hayatımızın son demlerinde sevgiyle, şevkatle, merhametle elimizden tutanın canımızdan çok sevdiğimiz evladımız olmasını istiyorsak; çocuklarımıza sahip çıkmamız gerekir. Gelecek diye beklediğimiz günler geldiğinde, yeterince kıymetini bilemediğiniz değerlerimizin elimizden kuş olup uçtuğunu görmek o an yaşadığımız acıları telafi etmez.  İçinizdeki duygularınız her dem taze, sevginiz sebil olsun.


Not: Bu yazı Haber Avrupa Gazetesi için hazırlanmış, sesli ve yazılı makale olarak yayımlanmıştır. Sesli makaleye https://www.youtube.com/watch?v=6Tb7pfQ13yQ adresinden erişilebilir.

20 Şubat 2023 Pazartesi

Herkes gücü kadar zulmeder

 

Bu yazıyı deprem bölgesinden yazıyorum. Oturduğum sandalye ara ara sarsılıyor, bunu hissediyorum.

Türkiye bugünlerde yüzyılın en büyük depremlerinden biriyle sarsıldı. Acıların hesabı yapılmıyor. Uzaklardan bir yerlerden “Acınızı paylaşıyorum” demekle o acıyı bizzat yaşamak çok farklı. Devlet millet birlikte yaralarını sarmaya çalışıyor.

İnsanların muvazenesi bozulmuş; ortalıkta çaresizlik ve panik duygusu hâkim. Kimi vatandaşlar ne yaptığını bilemez halde, ortamı algılayamıyor, duygularını kontrol edemiyor.  Devlet her yere yetişmeye çalışıyor. Dünyanın dört bir yanından Türkiye’ye yardım etmek için geliyorlar.

Her hafta üç beş kere karşı karşıya geldiğimiz, üçüncü tarafların, “Bunlar her an savaşa tutuşacak” diye söylediği Yunanistan bile Türk insanının yardımına koştu. Gönderdiği ekip, bizimkilerle enkaz kaldırıp insanların hayatını kurtarmaya çalışıyor. İnsanın iyisi sınava çekilince belli olurmuş derler…

Afetle ilgili olarak inanılması güç durumlara tanık oluyoruz. Bazıları sosyal medyada insanların acıları ile eğleniyor... Kimi esnaf can derdinde, dükkânını kapatmış, kimi insan görünümündeki yaratıklar da sahipsiz gördükleri bu dükkânları, yahut depremzedelere yardım getiren araçları yağmalama peşinde…

Kimileri de hangi kesimden olursa olsun, bu zor zamanda vatandaşın çaresizliğini siyasi polemik konusu yapabiliyor. Gün eksikleri gidermek için birlikte çalışmayı gerektiriyor, eksiklerimizi veya hatalarımızı bilahare tartışırız, o ayrı bir konu…

Olumsuz örnekleri gördükçe “Biz hangi ara böyle olduk, nerde yanlış yaptık?” diye sormadan edemiyorum.

Aslına bakarsanız; herkes doğruyu yanlışı biliyor, lakin doğruyu söylemek kimsenin işine gelmiyor. “Birimize bak, hepimizi görürsün” misali durumlar yaşanıyor. An geliyor, “memlekette tuz kokmuş” diyesi geliyor insanın, an geliyor, geleceğe yönelik umutlarımız yeniden yeşeriyor.

Kemal Sayar Hoca’nın bir mülakatında söylediği gibi; “Hayatta hiçbir şeyin kontrolümüzde olmadığının ayırdında olmamız lazım. İnsanlar kendini emniyette hissederken, tek bir değişkenin bir anda her şeyi değiştirdiği görüyoruz.” Dağ gibi adamların, orta yerde “Bu dünyanın efendisi benim” edası ile dolaşanların bir anda sıfırı tükettiğini veya ebedi âleme irtihal ettiğini duyunca şaşırıyoruz. Oysa ölüm her bir fani için kaçınılmaz son; bunu unutuyoruz. Dünya malı için insanlığımızı unutuyor; insanlığımızdan utanır hale geliyoruz.

Bir arkadaşım, deprem olduğu gecenin sabahında ilahi kudretin tecellisi ile sahip olduğu evi ile önüne park ettiği son model otomobilinin gün ağardığında hurda ve moloz yığınından ibaret olduğunu görüyor. Çocukları ile birlikte büyük bir korku ve panik halinde sığındığı küçük bağ evinde yaktığı ateşin etrafında toplanmış, hayatta kalabildiklerine şükrediyordu. O an ne evin, ne de otomobilin hesabı yapılıyordu. Etrafta insanlar enkazların etrafında dolanıyor, moloz altında kalan canlardan bir ümit haber bekliyordu.

İnsanlar demirinin, betonunun, inşaat kalitesinin nasıl olduğunu sorgulamak yerine duvardaki seramiğin veya boyanın, yer döşemesinin rengini ve bunlara sahip olmanın kendilerine sağladığı ayrıcalıkla, toplum içinde statü kazanmanın hesabını yapıyorken, proje mühendisini, zemin etüdü yapan jeoloji mühendisini, yapı denetim işini üstlenen ama inşaata uğramayan görevliyi sorgulamamış. Bugün inşaatı yapan müteahhidin malzemeden ne kadar “çaldığı” konusunda yorum yapıyorlar… Gün acıları tazeleme günü olmasa da bunlara bir kalemde geçiniz demek gerekiyor. İnsanın canı önemli, canımızdan can giderken, bazıları hala prestij peşinde…

Bir elinizin işaret parmağı ile birini gösterirken, diğer üç parmak elin sahibini gösterir. Toplum o hale geldi ki adeta “Kendi gözündeki merteği görmez, elin gözündeki çöpü görür” oldu. Herkes diğerini eleştiriyor.  Zor zamanları fırsata çevirenler de "Dünya bir yağlı kuyruktur, aşk olsun yiyene." diyor.

HaberTürk  TV muhabiri Mehmet Akif Ersoy  “Taksiye biniyorum.”  diyor ve mealen şunları anlatıyor: Aracına bindiğim bir taksici bilmem kimin ne kadar yolsuzluk yaptığını ve şu kadar para kaçırdığını vs. anlatıyor... Mehmet Akif dönüp taksi şoförüne “Sen hiç bir turisti bir yerden bir başka yere götürürken taksimetrenin ayarı ile oynuyor musun?” diye soruyor. Taksici “Abi biz ekmek paramızın derdindeyiz, o da bizim üç kuruş avantamız olsun.” şeklinde cevap veriyor. Anlaşılan o ki taksici de gücü nispetinde çalıyor. Taksici beş lira çalabilirken, bir başkası beş milyon çalabiliyor. Toplumda herkes gücü nispetinde çalıyor. Herkes diğerine gücü nispetinde zulmediyor. Bu durumda az çalan, çok çalana karşı daha çok çalamadığı için daha iyi değil ki... Kötü her yerde kötü; ahlaksız her yerde ahlaksız.

Ülkenin sorunu ahlaklı birey yetiştirmekten geçiyor. Bir kişinin bir lira çalması ile bin lira çalması arasında bir fark yok. Bir kişinin öğrencilik yıllarında sınıfını hangi dersten nasıl kopya çekerek geçtiğini bilmem kaç yaşında dahi ballandıra ballandıra anlatmasını keyifle dinleyen bir toplumdan daha beklenir ki… “Bre utanmaz, yaptığın ahlaksızlığı mı anlatıyorsun!” demek yerine, kopya çekerek aldattıklarını düşündükleri öğretmeni yeren bir ahlak anlayışından çıkan sonuç bu… Yetersiz teknik personel, yetersiz müteahhit ve daha neler.

Yaşadığımız bu afette gördük ki bu ülkenin gençleri ortaya koyduğu performansla geleceğimizin aydınlık olduğunu gösteriyor. Her biriyle gurur duyuyoruz. Yaralarımızı birlikte saracağız. Efsane ve mitlerle değil; aklın ve bilimin yol gösterici aydınlığında kendimizi ve ülkemizi geleceğe hazırlayacağız.

Biliyoruz ki değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir ve biz istemesek de değişiyoruz, her şeye rağmen gelişiyoruz.

 

Not: Bu yazı Haber Avrupa Journal Gazetesinin Şubat 2023 sayısında yayımlanmıştır. Yazıya http://avrupa.at/herkes-guecue-kadar-zulmeder/ adresinden erişilebilir.

24 Ocak 2023 Salı

Sanal evrende gerçek hayatlar

 


Etrafımıza şöyle bir baktığımızda ışıltılı hayatları, göz kamaştıran parlak bir dünyayı görüyoruz; sosyal medya hesaplarında herkes kusursuz bir dünya paylaşımı yapıp duruyor. Metaverse diye tabir edilen sanal ve artırılmış gerçeklikle özellikle medyanın desteklediği yanılsama evreninin bu resmin oluşmasında önemli etkisi olduğunu düşünüyorum.

Bu yazımda bizi çepeçevre kuşatan bu sanal, varsayımsal hayatın gerçek yönünü aktarmaya, farklı bakış açıları sunmaya çalışacağım. Herkes ışıktan, aydınlıktan hayata ve insana dair parlak sözlerden bahsederken, insanlığın büyük bir yanılgının yahut yanılsamanın içinde kaybolup olup gittiğini göstermeye çalışacağım. Ben insanın bittiği yerde hayatın da bitip çöle döneceğine inanırım. Dolayısı ile birilerinin çıkıp bazı gerçekleri sanal gerçekliğe kapılanların dilinden değil, güneşin aydınlığında yok olan gölgenin dilinden anlatması gerekiyor. Karanlığın içinde aydınlığı gören birilerinin hayata ve insana dair yaşananları yani gölgelerde kalan gerçekleri anlatması, toplumda karanlığa ışık tutması gerekir. Aydın olmanın gereği de halkın hayatını, geleceğini ince ve hassas bir sorumlulukla yazıya dökmektir.

Bizim çocukluğumuzda günlük hayatın gailesine kapılmış büyüklerimiz akşam evlerine bir ekmek, iki lokma yiyecekle dönebiliyorlarsa kendilerini mutlu görüyorlardı. İlk gençliğimizde önce daktilo ile sonraları bilgisayarda bir iki satır yazı yazmak teknolojik bir başarı sayılırken, bugünün gençliği hayatı çok farklı yaşıyor. Onların penceresinden görünen dünya ile yaşadıkları hayatın gerçekleri birebir örtüşmese de onlar, hayatı dört duvar arasında metaverse yani evren ötesinde algılıyorlar. Bu algıya göre yaşamak sanki yeni dünyanın keşfinden sonra ortaya çıkan altın avcılarının peşine düştüğü değerli bir madene dönüştü. Sanal gerçeklik sokaktaki hayatla örtüşmese de sürekli değişimin ve dönüşümün habercisi gibi. Asırlar öncesinden Egeli Heraklit’in dediği gibi; “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir”. Her şey öyle hızlı değişiyor ki değişimin hızına yetişmek neredeyse imkânsız hale geldi.

Gençler artık arkadaşları ile birbirlerinden uzak yaşadıkları şehirlerde kurdukları sanal evrende, metaverse dünyada buluşmaya, oyun oynamaya, aileleri ile selamlaşmaya, yeni durumlar ve olgular hakkında bilgi edinmeye, alış veriş yapmaya o kadar alıştılar ki bilgisayar ve telefonlarla ilgili deneyimleri her yeni zaman dilimi içinde yeni açılımlara uğruyor. Aşklar ve sevdalar bile artık sanal alemde yaşanıyor.

Akademisyenler artırılmış gerçeklik (AR = Augemented Reality) alanında teknolojinin nimetlerinden yararlanarak metaverse alanına geçiyor ve sanal gerçeklik (virtual reality) alanında yeni deneyimler kazanıyor, yeni açılımlar sağlıyorlar. Bu hızlı değişime ayak uydurabilenler, çalışmaları ile yüksek puan ve akademik teşvik alıyor yayın dünyasında çeyrek çeyrek sınıf atlıyorlar; duruma ayak uyduramayanlar da sistemin dışına itiliyor, kendilerine bilimsel bilgi pazarının dışında yeni uğraş alanları açıyorlar.  Koronavirüs salgını döneminde başladıkları ve artık karışık (mixed) yaptıkları dersin kontrolünü veya kanıtını katılım kanıtı protokolü (POAP- Proof of Attendance Protocol) üzerinden belgelendiriyorlar.

Bilişim teknolojileri hayatın her aşamasına yön veriyor; vatandaşın nüfusta, tapuda bir iş yapabilmek için “Abi, benim şu işim vardı…” diye çıkıp gitmesinin neredeyse mümkün olmadığını gözlüyoruz. Resmi dairelerde internet üzerinden randevu almayanlara işlem yapılmadığı bir dönem yaşıyoruz. Mal alım satımı da buna dâhil. Sanal mülklerin, malların ve kimliklerin sahipliğini korumak için teknolojik altyapıya sahip olmak yetmiyor, aksine bu altyapıyı kullanacak insan kaynağının da göz önüne alınması gerekiyor. Bu bilişim ortamında bir zamanlar alfabenin harfleri ile tanımlanmayan deneyimli kuşağın temsilcilerinin internet üzerinden doktor randevusu almakta zorlanacağını da söylemeye gerek yok sanırım.

Teknolojinin sunduğu bu hızlı değişim içinde akıllı telefonları elinden düşürmemesine rağmen, toplumsal değişime ayak uyduramayanlar da var. Teknolojiyi doğru ve yerinde kullanmak yerine onun esaretine kapılan, onları hayatlarının merkezine oturtup, metaverse dünyada perde arkasında yaşanan onlarca rezalete, kurulan çarpık ilişkilere tanık oluyoruz. Bu ilişkiler televizyonların gündüz kuşağı programlarında “arkası yarın” kuşağı gibi bütün mahremiyet perdesi kaldırılarak aktarılıyor. Eskilerin deyimi ile ele güne rezil olanların öyküleri, aile içi kavgaları bütün Türkiye’ye dalga dalga yayılıyor. Toplum o hale gelmiş ki adeta porno filmde oynayıp çamaşırını çıkarmadığını, eskort olarak çalışıp bekâretini koruduğunu anlatanların alelade öyküleriyle oyalanıyor. İnsanlara görsel medya üzerinden verilen subliminal mesajlar, masum görünse de içinde birden fazla örtülü mesajları içeriyor; bu özelliğiyle de kişileri hayatın gerçeklerinden koparıp acımasız bir yarışın içine sokuyor. Tıpkı olimpiyat oyunlarındaki gibi herkes her şey için “daha fazla, daha hızlı, daha güçlü” olanı istemeye başlıyor ve modern (?) yaşam tarzlarının gerektirdiği ekonomik birikime ulaşmak, toplumsal ve ekonomik sınıf atlamak için izlenen her yol mubah görülmeye başlanıyor. İnsanlar toplumsal ve sosyal hayatın birbiriyle çelişkili değer yargılarına tutsak olmuş, hayatlarını layüsel bir şekilde kazanıyor-muş gibi davranıyorlar. Oysa Prof. Dr. Bengi Başer’in twitter paylaşımındaki benzetmesi ile her geçen gün “Ahlaksızlıkta çıta yükseliyor” .

İnsanlar Milan Kundera'nın 1982'de yazdığı “var olmanın dayanılmaz hafifliği” adlı romanında anlattığı gibi yaşıyor; yaşanan bütün olumsuzlukları mahalle baskısı veya dayanışması ile örtüyor; durup dinlenmeden bir devinim içindeyken, tıpkı bisiklet sürücüsünün durup biraz dinlenmeyi düşündüğü anda yerle bir olduğu gibi, türlü dertlerle, iniş ve çıkışlarla alt üst olmuş hayatlarına devam ediyorlar. Kimileri “Huzur mezarda” kimileri “Huzur İslamda” diye kendini avutmaya çalışa dursun, aslında huzur ne orada ne burada. Belki de hiçbir yerde. Din adamlarına kalsa yeryüzündeki bu hayat geçici misafirlik, dünya da bir misafirhane; insanlığın esas ve en büyük sınavı mezardaki sorgu sual ile başlıyor. Dünyada anlatılanlar, sinema salonlarında gösterilen gelecek filmlerin öngösterimi olan filmlerin senaryosu gibi…

Güzel ülkemin insanları bir mutlu, bir mutsuz; aşkta, siyasette, günlük olağan hayatın akışında neyi tercih edeceğini kestiremiyor, hangi güçlüğün üstesinden nasıl geleceğinin yollarını arıyor.  Hayatın ağırlığı ile hafifliği arasında iki ayrı dünyada, ikilemde yaşıyor. Kimsenin kimseye güveni kalmamış. Hemen herkes ötekinin gözünde hırsız, dolandırıcı ve bilmem ne. Toplumun her kesiminde bir ikilem yaşanıyor; insanlar ihaneti mi sadakati mi seçecek, yoksa hayatın yükü altında kendilerine biçilen rolü oynamaya devam mı edecek, belli değil. Her geçen gün kendi benliğimizi, özümüzü, somut olmayan kültürel mirasımızı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Temiz ve ahlaklı bir nesil yetiştirmek amaç ediniliyorsa da bu nesli yetiştirecek olanlar, çektikleri videolarla sosyal medya platformlarında popüler olmanın peşinde, eski eğitimciler ise ortada yok. Akşamdan sabaha öğretim programları, öğretmen değişiyor. Eğitimi öğretmenler değil de veliler ile sendikalar şekillendirmeye gayret ediyor. Devletin öngördüğü milli eğitim politikalarının sürdürülebilir, kuşaktan kuşağa aktarılabilir olması hali yerini tercihlerin, vaz geçişlerin, geçmişle gelecek arasındaki bocalamaların karalama defterine bırakmış.

Siyasetçiler yaklaşan seçimlere yönelik bloklar oluşturmuşlar, televizyon kanallarında her şeyi bilen, ama tam olarak neyi bildiğini bilmeyen, her iki sözün arasında bir yerlere mesajlar gönderen konuşmacılar aylardan beri bağımsız birer tartışmacı edasında kanaat önderi gibi hareket ediyor, vatandaşı heyecanlandırıyor, kışkırtıyor, özgür karar vermelerinin önünü kapatacak bir kesinlikle ön plana çıkmaya çalışıyorlar. Oysa memlekette kimi seçeceğimizden ziyade geleceği kime emanet edeceğimiz, çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimiz konuşulmalı, sorunlar yerine çözüm önerilerine odaklanmak daha makul bir çözüm olmalı.

Orta ve üzeri yaştakiler de sevgisizlik ve saygısızlıktan yana dertliler. Kimsenin kimseye tahammülü, eyvallahı yok, sınırlar iyice zorlanmış, sabır eşiği düşmüş. Birine selam verince karşılık almak şöyle dursun, “Bir şey mi istedin?” der gibi bakıyorlar.

İnsanoğlu seçimler, kararsızlıklar, ikilemler gibi konularda hayatını adeta bir sokak köpeği gibi, köpeği de kendisiymiş gibi ötekileştirip anlatırken; kendini kalabalıklar içinde yalnız hissediyor, yalnızlığı da adeta gündüzken geceye dönen hayatını da akşamın alacakaranlığında dertleriyle baş başa kalmış anılarıyla, gelecekten umudu kesmiş, kararsızlıklar içinde bocalıyor. Hayata ve insana dair umudu da hüznü de herkes kendi iç dünyasında yaşıyor. Albert Camus’nün Düşüş romanında söylediği gibi “Gözü daha yükseklerde bir yerde olan herkes günün birinde gözünün kararabileceğini de düşünmelidir. Bizi çağıran, bizi kışkırtan, altımızdaki boşluğun sesi, düşme arzusudur. Bu arzunun karşısında dehşete kapılır, kendimizi korumaya çalışırız.” O nedenle kendi dünyamızda oluşturduğumuz sanal alemden bir an önce çıkmaya bakalım, bir an önce özümüzü, sözümüzü korumaya bakmanın yollarını arayalım. Güzel ülkemde hırs ve ihtiraslara mola vermenin gecikmiş zilleri çoktan çalmaya başlamış. Kulak verelim.


Bu yazı Haber Avrupa Gazetesi Ocak 2023 sayısı için hazırlanmış, gazete baskısının yanı sıra YouTube üzerinden sesli makale olarak da yayımlanmıştır. 

20 Aralık 2022 Salı

İnsan insanın yurdudur

 


İnsanoğlu, her şeyden önce, kendi varlığını ayakta tutmaya, koruyup sürdürmeye çalışır; bu onun doğuştan getirdiği özelliklerinden biridir. Bu özellik; insanı doğa nimetlerinden mümkün olduğunca fazla yararlanmaya yöneltir. Bu nedenle de insan ister istemez bazen “birinin düşmanı”, bir diğerinin “rakibi” olur. Kimi zaman da “birini diğerinin alternatifi” gibi görür. Bu karmaşık anlayışla birlikte “herkesin herkese karşı savaşı” (bellum omnium contra omnes) başlar. Bu savaş Batılı kültür anlayışında “insan, insanın kurdudur” (homo homini lupus) şeklinde tanımlanmıştır (Gökberk 1993: 285).

Doğu insanı ise, bu durumu daha yumuşak, esnek bir ifade ile dışa vurmuş; “insan, insanın yurdudur” şeklinde söylemiş. Her hâlükârda “İnsanoğlu doğayı iradesiyle dönüştürerek ondan bir dünya kurar” (Korkmaz, 2005, s. 139). İnsanın bu dünya içinde birey olmak, kendine bir yer edinmek için çalışması, ise onun insan olmasının gereğidir. Dünya hayatı bu durumda cennete döner. Dünyanın cennet olması da iyilik ve güzelliklerin insan hayatına egemen olması, insanların huzur içinde karşılıklı hoşgörü ve anlayış birliğinde yaşaması, hayatı paylaşması anlamına gelir. Zaten bütün İbrani dinlerde cennet; dünyadaki bağ, bahçe gibi “huzur veren alan” anlamına gelir (Şahin, 1993: 374).

Dünyamızın cennete dönebilmesi için kişinin dil gelişimini tamamlaması, sosyal çevresini oluşturması, etkili iletişim becerisini kazanarak eğitsel ve sosyal olarak kültürlenme sürecini tamamlamasıyla mümkün olabilir. Zaten çevresini ve çevresindeki insanları tanımayan kendini tanıyamaz. Kişinin kendi benliğinin özüne varabilmesi, kendini tanıyabilmesi için başka insanlara yönelmesi ve kendi iç dünyasından dışarı çıkması gerekir. İnsan; insan olduğunu hissedebilmek için her zaman bir başka insana ihtiyaç duyar. Thomas Hobbes'ın “insan insanın kurdudur” şeklinde özetlediği savaş halinin önüne geçilebilmesi için insanlar arasındaki olumlu iletişimde ısrarcı olunması, insanların birbirinin derdini dinleyerek hemdert olması, halini anlamaya çalışarak birbirleriyle hemhal olması gerekir. Aksi halde kimsenin kimsenin derdini dinlemek istemediği bu materyalist çağda insanlar arasında dur durak bilmeyen yok olma korkusu ve tehlikesi bütün insanlığı esir alır; “insan yaşamı yalnız, yoksul, kötü, vahşi ve kısadır” (Bkz.: Özmakas 2020) algısı pekişir. Bu duygu durum bozukluğu da insanlığı sürekli daha etkili, daha güçlü “savunma” araçları geliştirmeye, öteki olarak görüleni ortadan kaldırma arayışına sevk eder. Halbuki bu uğurda yapılan harcamalar eğitime, geri kalmışlığın ortadan kaldırılmasına harcansa, insanlığın geride bıraktığı tarih çok daha farklı olur, gelecekten beklentiler de hayal edilemeyecek yeni ufuklar açardı.

İmam-ı Gazzâlî (1058-1111) “Her şey zıddıyla kaimdir” derken her şeyin var olmasını, farklı olanı, öteki olanın varlığına bağlar. Ona göre; alemdeki her olumsuz örnek, güzel örneklerin daha kolay anlaşılmasına vesile olur.  Siyah, siyahlığını beyaz olmadan bilemez; gece, gün bitmeden geceliğini giyemez. İngiliz şair, ressam ve düşünür William Blake (1757 - 1827) veya  Alman filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831) de “her şeyin karşıtıyla anlam kazandığını” diyalektik olarak anlatmışlardır. Herkesin birbirine benzediği yerde değişme ve gelişme söz konusu olmaz. Farklı bakış açıları insandan insana ve insandan topluma açılan birer penceredir. (Bkz.: Uyar, 2012: 15).  Bilimsel yayın ve kuram üreten üniversitelerde de öğrenci, asistan, öğretim elemanı bağlamında oluşan döngünün kırılması, herkesin birbirine benzemesinin önüne geçmek için bir dizi tedbirler alınmış, hayata geçirilmiştir. Yaratılan hiçbir şey, nedensiz değildir.

Kültürel ve tarihsel psikoloji çalışan Sovyet psikolog, Lev Vygotsky; insanların bilişsel gelişimlerinin yaklaşık iki yaşından itibaren başladığını, dilin ve düşüncenin birbirinden bağımsız olarak gelişmeye başladığını, konuşmaya başlamadan önce de bir dil gelişimi evresinin olduğunu söylemektedir. Ona göre dil; sosyo kültürel çevre ile bireyin zihinsel süreçleri arasında köprü işlevi görür (1988). Dolayısı ile sözler insanın kendini ifade edebilmesi için kullandığı en güçlü sosyal araçlardan biridir. Çocuğun konuşması geliştikçe eylemlerinin kontrolü ve planlaması da artmaktadır. Bu süreçte paraya tahvil edilemeyen değerlerin yaşatılmasından ziyade, günümüzde artık nostaljik bir değer olarak görülmeye başlanan, mahalle kültürümüzü yaşatmak, yardımlaşma duygusunu kaybetmemek gerekir. Toplumsal değerlerimizi yaşattıkça, Batılı anlayışın aksine, insan insanın kurdu değil, insan insanın yurdu olmaya devam edecek; toplumsal ve sosyal hayatın, birlik ve beraberliğin etkisi M. Akif Ersoy’un dediği gibi “Toplu attıkça yürekler, onu top sindiremez” hale gelecektir.

Toplumsal ve sosyal hayatın içinde Ben ve Öteki arasında kurulan ilişki birbirini tamamlayan bir ilişkidir. Ötekinin tehdit olarak algılandığı yerde bir arada yaşamak, aile olmak, huzur bulmak mümkün değildir. Öteki bir tehdit unsuru değil, aksine Ben’in sınırlarını aşmasına ve kişinin kendini daha iyi bir şekilde ortaya koymasına imkân veren bir varlıktır  (Bkz.: Uyar, 2012: 17). Bunu somutlaştıracak olursak; ana-baba olmak fedakârlık gerektirir. “İnsanın çocuk yetiştirmek için kariyerini feda etmesi gerekiyor” düşüncesiyle doğurganlık düşüyor. İnsanlar maddi menfaatleri olmayan hiçbir şeyi bir başkasına vermez haline geliyor. Toplumsal ve sosyal dayanışma ortadan kalkıyor, en ufak bir konuda bilgi almak için profesyonellere başvurmak gerekiyor. Bilgi ticarileşiyor, danışanın ekonomik gücü zayıfsa, bilgiye ulaşması zorlaşıyor.

Hiç şüphesiz; birey var olabilmek için ancak bir başka bireyin karşısında kendini bulur ve birey olarak vücut bulur. Bireysel ve toplumsal gelişim için her bir bireyin meydana getirdiği toplumun farklı dinamiklerinin uyum içinde çalışması beklenir. İnsanların kapitalizmin güdümlü oyuncağı olmaktan çıkarılması ve içinde bulunduğu kısır döngüyü kırması gerekir. Bu da ancak giderek unutulmaya yüz tutan olumlu özelliklerimizi harekete geçirmekle mümkün olabilir.

Unutmayalım ki her insan biriciktir, tektir. Her insan dünyayı kendi Ben’inin deneyimlerine göre öznel olarak algılar. Kendini iyi hissedebilmesi, mutlu olabilmesi için insanın iç huzurunun temin edilmesi, mutluluk peşinden koşmak yerine hayatın içinde “sevme”, “haz alma” ve “emek verme” dengelerini iyi kurması gerekir. Burada söz konusu edilen iç huzuru mutluluktan ayrı bir duygudur (Bkz.: Sayar 2013). Söz gelimi yüz insanın her birinden bir ağaç resmi çizmesi istense, herkes kendine göre bir ağaç resmeder. Dolayısı ile resmedilen her bir ağaç, çizenin zihnindeki görüntüye denk düşen bir ağacın yansıması olacaktır.

İnsanlar endişeli olduğunda, sıkıntılı duygu ve düşünceler yoğunlaştığında, yalnızlıklar, çaresizlikler arttığında, mutsuzluklar ortaya çıkıyor. Her insan kendi dünyasını, deneyimleri, algıladığı ruhsal durumu ve diğer bireylerle etkileşim durumuna göre oluşturduğu için, kendi varlığının farkına varabilmesi de başka bireylerle iletişime geçmesi ile mümkün oluyor (Sayar 2013).

Huzur ve mutluluğunuzun yanı sıra elem ve kederlerinizi de paylaşacak, sizlere kurt değil, yurt olacak insanlarla olmanızı dilerim.

 

Kaynakça

Gökberk, Macit (1993). Felsefe Tarihi. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Korkmaz, Ramazan. (2005). Yurtsuzluk İtkisi ve Anayurt Oteli. İlmi Araştırmalar, Sayı 20, 139-148 . URL https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/73551 (Son erişim: 29.11.2022).

“Jung, Carl Gustav. Bilinç ve Bilinçaltının İşlevi (Çev. Engin Büyükinal), İstanbul: Say yayınları, 1997” Uygun, 2012, s. 15’deki alıntı. 

Özmakas, Utku (2020). ‘Homo Homini Lupus’ Sözü Üzerine, Kaygı, Sayı 19 (1)/2020:  200-219. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1004268 (Son erişim 06.12.2022).

Sayar, Kemal (2013). Gerçeğe Doğru Zafer: Bilim, Araştırma, Kültür Sanat Dergisi. 441. Sayı. https://www.zaferdergisi.com/ (Son erişim 06.12.2022).

Şahin, M. Süreyya (1993). Cennet. TDV İslam Ansiklopedisi. Cilt 7, ss 374-376. https://islamansiklopedisi.org.tr/cennet (Son erişim 06.12.2022).

Uygun, Özge Başak (2012). Ben’likten Birlik’e Bir Yol: Dil. Bekir Günay (Ed.). Genç Akademisyenlerin Perspektifinden Birlikte Yaşama. İstanbul: Da Yayıncılık: 40, İnceleme Dizisi: 17. ISBN: 978-9944-5273-7-8.

Vygotsky, L. S. (1998). Düşünce ve Dil. İstanbul: Toplumsal Dönüşüm Yayınları. ISBN 975-8269-35-6


Bu yazı Haber Avrupa Gazetesi Aralık 2022 sayısı için hazırlanmıştır. (http://avrupa.at/insan-insanin-yurdudur/)

29 Kasım 2022 Salı

Okul Başarısı


Toplumumuzda bir öğrencinin derslerinden yüksek not alması, sınıfını yüksek notlarla geçmesi, üst eğitim basamakları için yapılan yarışma veya sıralama sınavlarında yüksek bir puan elde ederek önceden belirlenen hedeflere ulaşması başarı olarak değerlendirilmektedir. Oysa okul başarısı hayattaki başarı için tek ölçüt olarak görülmemelidir. Asıl başarı, öğrenilen veya edinilen bilginin hayata aktarılabilmesi ve olumlu sonuç alınmasıyla ilişkilidir. Bu yazıda başarıyı etkileyen unsurların bir kısmı anlatılacaktır.

Öncelikle öğrencilerin iyi bir başarı çizgisine ulaşabilmesi için, çocuğun okula gitmeden önce gideceği okulu farklı özellikleri ile tanıması, okul açılıp derslere başlandıktan sonra da her gün işlenecek konular hakkında ön bilgi edinilmesi ve bu yolla öğrenmeye hazır olarak okula gidilmesi, okul dönüşünde de elde edilen günlük kazanımların kısa bir tekrarının yapılması tavsiye edilmektedir. Bu süreçte öğrenciler için ilave ödev verilmesine de gerek kalmamaktadır. Okuldan verilen ödevler de aslında günün tekrarı ve öğrenilen bilginin kalıcı olmasını sağlamaya yöneliktir.

Öğrencilerin bir kısmının devam ettiği okul türünde arzu edilen başarıya ulaşamadığı, karne notlarının akranlarına göre daha düşük olması nedeniyle eğitimlerine devam etmedikleri görülüyor. Bu öğrencilerin meslek eğitimine başladıktan sonra çıraklık, kalfalık ve nihayetinde ustalık derecelerinden birini bile almadan eğitimlerine son verdikleri de gözlenebiliyor.

Bu süreçte belirleyici olan birinci faktör veli, ikinci önemli faktör öğretmendir. Mesleğini seven, öğrencisine bir şeyler öğretmek için gayret sarf eden, kendisini sürekli yenileyen, işini ve öğrencilerini seven ve mesleğine adanmışlıkla çalışan bir öğretmen, aynı zamanda öğrencileri için de iyi bir rol model olur ve öğrenciler de öğretmeninin desteğini almak, onun gözüne girebilmek için daha çok çaba gösterir.

Öğrencilerin düşük başarılarının altında öncelikle öğrencilerin öğrenme güçlüğü aranır. Bu süreçte öğretme güçlüğü çeken öğretmen ve çocuğu ile ilgilenmeyen veli de hesaba katılmalıdır. Sorunların önüne geçilmesi amacıyla okul psikoloğu veya okuldaki rehber öğretmenle ve öğrencinin ders aldığı öğretmenle işbirliği yapılmasında yarar vardır. Okul profesyonellerinin, yani ister sınıf isterse alan öğretmeni, rehber veya okul psikoloğu olsun, her birinin aynı zamanda iyi birer öğretmen olması beklenir. Okulda öğretmen, okul idaresi ve veli arasında yakın işbirliği sağlanabilirse, eğitimdeki düşük başarının kaynaklarının tespit edilmesi ve zamanında tedbir alınması kolaylaşır.

Öğrencilerin performans düşüklüğünün kaynağı dört temel noktada aranmalıdır. Bunlar;

1. Bireysel sorunlar: Burada öğrencinin öğrenme sorunları, dil bariyerleri, öğrenme güçlükleri, duygusal bozukluklar sıralanabilir. Ayrıca öğrenciye okulunu, öğretmenini, dersleri, eğitim faaliyetlerini sevdirmek; eğitimin önemini anlatmak gerekir.

2. Sosyal faktörler: Evde stres ya da uygun yaşam alanı bulamayan, anne ve babasının sevgisini, ilgisini ve desteğini hissetmeyen, evde katı disiplin altında, psikolojik baskılar gören, huzurlu ve mutlu bir aile ortamı olmayan çocukların başarısızlıklarında sayılan hususlar önemli birer etken olarak değerlendirilmelidir.

3. Etiketleme: Sınıfta öğrencinin akranları arasında ayrıştırılması, kendisine “aptal” gibi yakıştırmalar yapılması, türlü anlamlara gelen lakaplar takılması da öğrencinin kendini değersiz hissetmesine ve okul başarısının düşmesine neden olabilir. Buna kısaca okul ya da akran zorbalığı da ilave edilebilir. Bu zorbalık, fiziksel şiddet ve tehditten başlayarak hemen dikkat çekmeyen ama öğrencilerin duygusal travmalar yaşamasına neden olan sözlü tacizlere, ayrımcılığa ve dışlanmaya kadar çeşitlilik gösterebilir. Bu olumsuzluklardan etkilenenler bireyler olmasına rağmen, bu bireylerin psikolojik olarak taşımakta güçlük çekeceği grup içi özdeşleşme gibi sosyal ve psikolojik faktörler tarafından desteklenirse, sorun bireysel olmaktan çıkıp kurumsal bir hüviyete dönüşür. Türkiye kökenli öğrencilerin okulda kimi derslerde Türkiye karşıtı konularla yüz yüze bırakılması da sorunu bireysel veya kurumsal olmaktan çıkarıp eğitim politikalarına kadar uzanan bir dizi sorun yumağına dönüştürür.

4. Toplumsal faktörler: Bu bağlamda öğrencinin yaşadığı toplumsal ve sosyal çevreyle ilgili faktörler dikkate alınmalıdır. Bazı ailelerde çocuğun cinsiyet ayrımına tabi tutulması, bazı sosyal ortamlarda ırkçılık ve sosyal ayrımcılığa maruz kalınması öğrencinin okul başarısını olumsuz yönde etkileyebilir. Öğrencilerin ayrımcılığa maruz kaldıkları dönemlerde veli, okul psikoloğu ve okul yönetimi bu konuyu birlikte ele almalı; uygun bir çözüm üretmeye çalışmalıdır. Eğitim hizmetlerinin aksayan zincirlerinde veliler okul idaresi ile işbirliği imkânı bulamadıkları durumlarda hukuk desteği alabilirler ve öğrencilerin okul başarısının istendik düzeyden daha düşük olmasının önüne geçebilirler.

Öğretmen, veli ve uzman işbirliğinde öğrencinin özel gereksinimlerinin belirlenmesi, değerlendirilmesi ve elde edilen çıktıların yardımı ile ortaya koyulan olumsuzluklar ile baş edilebilmesi için uygun yöntem ve tekniklerin önerilmesi, hayata geçirilmesi mümkün olabilir. Bu yolla kendini okulda yabancı hisseden öğrencinin gerek dil engelinin kaldırılması gerekse sosyal çevreye uyum sağlamasının yolu açılabilir. Buna ek olarak yukarıda sözü edilen diğer hususların ortadan kaldırılmasına yönelik çabalarla “sıcak öğrenme ortamları” oluşturulabilir. Ortak çalışmalar fiziksel engeli olan çocukların okuldaki yaşantısını kolaylaştırıcı tedbirler alınmasına da yardımcı olur. Zihinsel engeli olan veya disleksi vb. gibi nedenlerden dolayı öğrenme güçlüğü çeken çocukların durumlarının tespit edilmesi, üstün yetenekli çocukların yaşıtları arasındaki farkındalıklarının ortaya koyulması sağlanarak, öğrencilerin öğrenme performanslarına uygun grupların içinde özel eğitim almaları sağlanabilir.

Öğrencilerin okul başarısını artırmak için onlarda sorumluluk duygusunun geliştirilmesi, kendilerine yaşlarına uygun görev ve ödevler verilerek öğrenmeye yönelik motivasyonlarının yükseltilmesi, başarılı olan rol modellerin tanıtılması sağlanabilir. Öğrencilerin bu yolla kendisine güvenmesi ve okul arkadaşları ile yakın ilişki kurabilecek ortamların oluşturulmasına imkân sağlanabilir. Çocukların sosyal ve kültürel ortamlara katılarak sosyalleşmesinin sağlanmasına, okul arkadaşını rakip olarak değil, akran ve arkadaş olarak değerlendirilmesine uygun ortamlar oluşturmak gerekir. Öğrencileri birbirleriyle yarıştırmak, mukayese etmek yerine her birinin yetenek ve kabiliyetlerine, yaş ve gelişim özelliklerine uygun çalışmalar yapmak, onları kapasitelerinin üzerinde bir hedef uğruna yarıştırarak gerçekçi olmayan beklentiye sokmak ve veli olarak kendi ideallerini çocuk üzerinde gerçekleştirmeye kalkıp hayal kırıklıkları yaşamaktan uzak durmakta yarar görülmektedir.

 

Bu yazı Avusturya'da aylık yayımlanan Haber Avrupa Gazetesi Kasım 2022 sayısı için hazırlanmıştır. (http://avrupa.at/okul-basarisi/ )

14 Kasım 2022 Pazartesi

Normal anormal

 

Günlük hayatımızda farkında olmadan kullanılan kavramları merak edip, sözlükteki karşılıklarına bakınca değişik anlamları olduğunu görüyor, bazen şaşırıyoruz. Söz gelimi, “normal” ya da “anormal” kelimelerini söylerken, bu kelimelerin gerçekte neyi ifade ettiğinin bile farkına varmıyoruz. İnsanın “normal” derken neyi kastettiğinin sınırlarını çizmek de her zaman kolay olmuyor. İnsanların farklı çevrelerde yetişmesi, farklı kültürel geçmişlerinin olması, bireysel özelliklerinin birbiriyle uyuşmaması, normal olanın hangisi olduğunun veya neyin kime göre normal olduğunun açıklanmasını zorlaştırıyor. Bazen anormal olanın normal, normal olanın da anormal olduğu kanaati ortaya çıkabiliyor.

Dünyanın adeta yeniden kurulduğu, toplumsal ve siyasal olumsuzluklar nedeniyle insanların ülkeler, kıtalar arası yolculuğa çıktığı yeni dünya düzeninin yol açtığı göçler,  Avrupa ülkelerinde yaşanan ekonomik sorunlar ve giderek artan ekonomik krizler ve buna bağlı işsizlikle birlikte İslamofobinin de artması; yerli halkın kendini koruma refleksi geliştirmesine neden oluyor. Bu refleks ile aşırı sağ partilerin prim yaptığı ve oylarının yükseldiği, sosyal hayatta ayrımcılık ve dışlanma konularının görece olarak daha yoğun şekilde gündeme gelmesine neden oluyor.

Normalin sosyal bir yargı olduğu belirtiliyor. Batı kültürünün egemen olduğu coğrafyada algılanan normal ile Doğu kültürünün egemen olduğu coğrafyadaki normal, yargılar ve değerler bakımından örtüşmüyor. Normal, ister Doğu isterse Batı coğrafyasında olsun, insanların alışkın olduğu yaşam biçimlerine bağlıdır ve günlük hayatın rutinidir. Medya üzerinden verilen normal algısı ise çoğu zaman sun’idir, manipülatiftir, zorlayıcıdır. Anormallik ise normal olarak algılanan değerlerden, yargı veya olgulardan sapmaya yapılan yakıştırmadır. Günlük hayatta neyin normal, neyin anormal olduğunun ölçütü de bir davranışın toplumsal veya sosyal hayatta sorun çıkarıp çıkarmamasıyla ilgilidir. Sorun yoksa normaldir.

Çok kültürlü toplumlarda yaşayan ve sayıca azınlık durumunda olanlar, kendileri gibi olmayan baskın kültürün taşıyıcıları tarafından öteki olarak değerlendirilir ve öteki olarak tanımlananlar bir şey yapmasa bile kendileri açısından “ötekinin bakışının nesnesi” durumuna düşer; baskın kültürün davranışlarını olduğu gibi kabul etmezlerse toplum içinde sorunlu ya da uyumsuz birey/grup olarak değerlendirilirler. Bu durum kültürler arası iletişimin basmakalıplaştırdığı bir “egemen kültür anlayışının” doğmasına yol açar.

“Bu durumda ötekinin ne yapması gerekir?” sorusuna farklı cevaplar verilebilir. Ötekileştirme ve ayrımcılık, bireyin doğuştan sahip olduğu özellikler üzerinden öngörülen eşitliğin bozulması ile ortaya çıkmakta ve bunun sonucunda ayrımcılığa uğrayan bireyin, kendini bağlı bulunduğu topluluktan dışlanmış, ötekileştirilmiş hissettiği düşünülmektedir. 

Ötekileştirilen gruplar içinde, kendini ötekileştirilenlerden değil baskın kültüre daha yakın gören, Şanlıurfalıların deyimi ile "yellehçiler” ortaya çıkar. Bunlar baskın kültürün taşıyıcılarına yellehçilik, yani bir tür dalkavukluk yaparlar. Bu yellehçileri hemen her meslek grubuna ait kişiler arasında görmek mümkündür ve bunlar sıkça ortalıkta bulunur, kendilerine kendilerince misyonlar yükler. Dalkavuk sözlüklerde; “kendisine çıkar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse, huluskâr, yağcı, yalaka, yağdanlık, yalpak, yaltak, yaltakçı, kemik yalayıcı, çanak yalayıcı. Saraylarda devlet büyüklerini nükteli sözlerle eğlendiren kimse” olarak tanımlanmaktadır. Bu konuya burada nokta koyalım ve devam edelim.

Normal veya anormal ikilemi arasında ötekileştirilen Avrupalı Türklere ve öğrencilerimize devam ettikleri okullarda yapılan “kademeli ayrımcılığa” dikkat çekelim. Özellikle göçmen çocuklarının toplumun işgücü gerektiren meslek alanlarına yönlendirilip üst eğitim basamaklarına erişimleri örtük şekilde engellenmekte, bu da çocukların yetişkin hayata geçince siyasal, sosyal alanlara erişimlerinin kısmen engellenmesi anlamına gelmektedir. Kademeli ayrımcılık uygulamalarına bağlı olarak, örneğin Almanya’daki göçmenler birçok haktan mahrum kalarak etnik azınlıklara dönüşmekte, Alman vatandaşlığına geçmiş olsalar da toplum içinde Almanlar kadar ülkenin bir bireyi, eşit yurttaşı olarak değil; öteki olarak görülmeye devam edilmekte, kazanımlarının “ne olduğundan çok ne olmadığı” üzerine vurgu yapılmaktadır (Bkz.: Beyazyüz 2017).

Bir Türk çocuğu Almanya’da doğmuş ve orada büyümüş, orada okula gitmiş olsa ve hatta etnik bir Almandan daha iyi, aksansız bir Almanca konuşsa da zaman zaman ırksal olarak ayrımcılığa uğramaya devam etmektedir. Almanya’da anayasal değişiklik yapılmış olsa da kan bağı ilkesi Alman ulusçuluğunun temelini oluşturmakta ve Almanya’da yaşayan biri pratikte Alman kanından gelmediği veya farklı inanç grubuna ait olduğu için Alman olarak kabul edilmemektedir. Bu durum Almanya’nın ulus devlet olarak geç bir zaman diliminde ortaya çıkmasının sonucu olarak değerlendirilmektedir.

Avrupa’da ırkçı fikirler, mizah kisvesi altında güç kazanıyor ve giderek dozu artıp ve tahammül sınırlarını zorlayınca, duruma karşı çıkanlar, konunun mizah unsuru dışına çıktığını söyleyenler ötekileştiriliyor. Almanya’nın Bavyera Eyaletinde 2020 yılında ilkokul öğrencileri üzerinde yapılan bir araştırmada (Bkz.: Yeşil 2020) birebir görüşülen öğrencilerin %72’sinin kendisini sosyal ve kültürel açıdan dışlanmış hissettikleri tespit edilmiştir. Burada Irkçılığın, ayrımcılığın gücü, kısmen ırkçılığı algılayan ama aynı zamanda hiçbir şey söylemeyen, tepki göstermeyip kabuğuna çekilen vatandaşlarımızın suskunluğundan da kaynaklanmaktadır. Dolayısı ile ayrımcılığa, ırkçılığa maruz kalanların sessiz kalmak yerine, seslerini yükseltmeleri ve ilgili makamlara müracaat ederek kullanmakta zorlandıkları haklarını aramaları, ayrımcılıkla mücadele etmeleri ve sosyal, hukuki dayanışma ağı oluşturmaları gerekmektedir.

Gelgelelim Türkiye’ye. Türkiye’den Avrupalının medeniyeti nasıl görülüyor, ya da ötekiler nasıl değerlendiriliyor? Oktay Sinanoğlu (1935-2015) durumu şöyle özetliyor:

Bir millet her nesilde yeniden doğar. Bir milleti yaşatan kendi binlerce yıllık gelenekleri, süzülerek gelmiş kültürüdür. Kültür; Hakkâri’de bale gösterisi yapmak değildir. Kültür; arada bir konsere gidip hava atmak değildir. Çağdaşlık; Moda’nın ara sokaklarında köpek gezdirmek değildir. Bizde böyle çağdaş, sahte aydın sınıfı yetiştirilmiştir. Her sömürgede böyle sahte çağdaş, aydın sınıfı yetiştirilmiştir. Bunlar kendi kültüründen kopuk, kendi milletinden, halkından aslında tiksinen, kendi kültürüne yabancı, arada halkçılık edebiyatı yapan tipler yetişmiştir. Türkiye’nin başına da bunlar bela edilmiştir.

Alman Filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831), ötekinin tanımlanmasını bir bireyin, ırkın veya ulusun özbilincinin gelişmesinde hayati bir aşama olarak değerlendirmiştir. Ona göre öteki olarak yaşamak, bir öznenin özgürlüğüne sınır koyma girişimine meydan okumayı gerektirir. Bu meydan okuma veya egemen olan ile mücadele sürecinde yaşanabilecek gerilimler ve buna bağlı dönüşümlerle bireysel, toplumsal sınırlar belirlenir. Bu dönüşümler de karşılıklı olarak ortak tanıma ve özbilincin oluşmasına zemin hazırlar (Bkz.: Southwell  2021).  

Biz Türkler hangi coğrafyada yaşarsak yaşayalım, çokluk içinde birlik; birlik içinde çokluk felsefesine inanmış; bu inancı hayatın günlük pratiğine aktarmış, yaşadığı toplumsal ve sosyal çevreye uyumu ve insanlığa saygısı ile örnek olmuş bir medeniyetin çocuklarıyız. Hem toplumsal ve sosyal hayatın getirdiği kültürel çoğulculuğumuzu, herkese olan hoşgörümüzü gösteriyor hem de ait olduğumuz kültüre, ait olduğumuz dine sadakatle bağlı kalıp bundan, bizi öteki olarak gösterene karşı farklı olarak, farkımızı fark ettirmekten onur duyuyoruz. Bizim sorunumuz Avrupa’ya uyum sağlamak değil; özgüven eksikliği nedeniyle sahip olduğumuz değerleri gerektiği gibi anlatamamak ve egemen toplum tarafından gerekli saygıyı yeterince görmemektir.

 

Önerilen Kaynaklar:

Beyazyüz, Selim. (2017). Oryantalizm, Batıcılık ve Modernleşme Kavramları Üzerinden Türk Sinemasına Bir Bakış. Akdeniz Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (AKSOS). Güz: 2017/2. 125-151.

Çakır, Mustafa (2010). Kültürlerarası İletişimin Bir Yönü: Özün Ötekileştirilerek Yabancılaştırılması. Anatolia: Turizm Araştırmaları Dergisi, Cilt 21, Sayı 1, Bahar: 75-84.

Kartarı, Asker (2019). Kültürlerarası İletişim. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları, URL: https://ets.anadolu.edu.tr/storage/nfs/ILT204U/ebook/ILT204U-13V4S1-8-0-1-SV1-ebook.pdf (07.10.2022).

Sinanoğlu, Oktay. Savunan Adam. https://www.youtube.com/watch?v=w15cRAfLPTU (15.09.2022).

Southwell, Gareth (2021). Bir Bakışta Felsefe (Çev. Ecem Yıldız). İstanbul: Nova Kitap 24. ISBN: 978-625-8489-12-5,

Yeşil, Asaf Ekin (2020). Almanya’da Yaşayan Türk Öğrencilerin Ayrımcılık ve Dışlanmışlık Algıları. Eğitim Kuram ve Uygulama Araştırmaları Dergisi, Cilt 6, Sayı 3, 337-351. DOI: 10.38089/ekuad.2020.32

19 Eylül 2022 Pazartesi

Artık ‘ben’ yok, ‘biz’ varız


Dünya hızla değişiyor. Değişime direnenler bile ister istemez değişiyor.  Değişime ayak uyduramayanlar tarih sahnesinden silinip gidiyor. Efesli ünlü filozof Herakles (MÖ 535? - 475)’in dediği gibi  “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir”. Varoluşun ve sürdürülebilirliğin temel şartlarından biri değişime ayak uydurmak ve değişimin bir parçası olmaktır.

Herakles değişimi “Bir çayda iki defa yıkanılmaz” özdeyişi ile anlatmaktadır. Akan bir suya tekrar girildiğinde her şey değişmiş olur. Yıkanılan ilk su akıp gitmiş; yıkanan kişi ikinci sefer yeni bir suya girmiş olur. Mekânsal olgularda mekân değişmese de zaman değişir.

Eskiden insanlar hayatın normal seyri içinde planlar yapar, öngörülebilen hedefler koyar, hayatlarını yönetebilirdi. Doksanlı yılların ikinci yarısından sonra internet dünyasındaki hızlı gelişim ve iletişim alanındaki değişime bağlı olarak önceden kestirilemeyen, karmaşık, oynak ve belirsiz bir dünya düzeni ortaya çıktı. Hayatın kontrol edilebilir, öngörülebilir olmaktan çıktığı, insanların karşılaştığı beklenmedik durumlara karşı farklı stratejiler geliştirmesinin gerektiği dünya düzenini ünlü yazar Yaşar Kemal Demirciler Çarşısı Cinayeti adlı romanında şöyle anlatıyor: “Bindiler de çektiler gittiler, o iyi insanlar, o dünya güzeli atlara. Bir daha hiç gelmeyecekler. Hiç, hiç, hiç! O yiğitler, o her birisi kaplan örneği şahinler, o ceren gibi atlara bindiler de başlarını aldılar gittiler. Bir daha, bir daha hiç gelmeyecekler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık. Şu dünyanın yaşaması müşkül hali ilen. Bin iyiyi bir kötüye kul eden? Yapayalnız kimsesiz. Hem de çaresiz. Yalnızlığı, çaresizliği yüreğinin başında ağılı bir hançer yarası gibi? Çaresizlik hem de boşluk. Yanıyor yüreğim.

Kurumların, insanların uyum sağlamaya çalıştığı bu yeni dünya düzeni Amerika’da vuca diye adlandırıldı. Vuca; İngilizce dört ayrı kelimenin ilk harflerinden oluşturulmuş bir kısaltma aslında. Bu kelimeler; volatility (istikrarsızlık), uncertainty (kararsızlık), complexity (karmaşıklık), ambiguity (ikirciklik) olarak kayda geçirildi.

Yaşar Kemal (1923 – 2015)’in “Şu dünyada her bir yaratığın tutunacak bir dalı var, insanın yok” karamsarlığına karşı; yeni düzene uyum sağlamak amacıyla karşı stratejiler geliştirilmeye başlandı. Hayatın belirsizliğini anlatan ve vuca olarak adlandırılan karamsar duruma inat, yeni bir vuca stratejisi öneriliyor. Buna göre insanlar alışılagelen kurumsal stratejik planlamanın dışında daha esnek bir çalışma biçimini tercih etmeye başladı. Gerek özel hayatlarında gerekse kurumsal düzlemde yeni yönetim ve organizasyon planları oluşturup uygulamaya başladı. Tıpkı Mercedes Benz’in korona döneminde uygulamaya başladığı esnek çalışma sistemini kalıcı hale getirmesi; yüz yüze yapılan seminer, sempozyum, kolokyum veya eğitim öğretim etkinliklerinin sanal boyuta taşınarak eklektik bir şekil alması gibi. Bu yeni ve karşı stratejide istikrarsızlık (volatility) yerini öngörülebilire (vision), kararsızlık (uncertainty) yerini anlaşılabilire (understanding), karmaşık olan (complex) yerini açıklığa (clarity), ikircikli olan (abiguity) yerini beceriye (agility) bıraktı. Böylece insanların özel hayatlarına daha fazla vakit ayırması, iş verimlerinin artırılması imkânı doğdu.

Kurumlar ise kaçınılmaz olan değişime uygun yeni stratejiler geliştirip uygulayarak varlıklarını sürdürebiliyor, ayakta kalabiliyorlar. Ayakta kalamayan kurumların işsiz kalan çalışanları da yeni şartlara uygun biçimde istihdam edilebilmek için yeni meslekleri öğreniyor, kendilerini geliştiriyorlar. Meslek içi eğitim seminerlerine, kurslara veya yeni meslek eğitimi programlarına katılarak yeni şartlara, değişime uyum sağlamaya gayret ediyorlar.

Değişim süreçleriyle ilgili iş analizi yapılırken belli standartların, yapılan iş ve işlemlerin birbiriyle uyumlanması, alınan veya alınması gerekli önemli kararların geciktirilmemesi ve en uygun zaman dilimi içinde hayata geçirilmesi, yani karar mekanizmasında bulunanların hızlı bir şekilde karar vermesi önem kazanıyor.

Kriz dönemlerindeki değişim yönetimiyle ilgili süreçlerde verilerin şeffaf paylaşımı da önem kazanıyor. Böylece çalışanların büyük manzarayı görmesi ve kurumlar, birimler arası iş birliğinin geliştirilmesine zemin hazırlıyor ve başarının altyapısını oluşturuyor. Bu da iş verimliliğinin artırılması ve kalite güvence sisteminin olağanüstü şartlarda da korunabilmesini ve kalitenin ileri safhalara taşınabilmesini sağlıyor.

Artık vuca sistemini anlamaya çalışmak veya değişen hayat şartlarından şikâyet etmek yerine değişen şartlara uyum sağlamak ve içinde bulunulan olumsuz durumları fırsata çevirmeye çalışmak, süreçleri bu anlayışla yönetmek gerekiyor. Unutulmamalı ki Allâh (CC), bu âlemde hem lütfunu hem de kahrını tecelli ettirir. Şartlar değişir, insan değişir. Bütün değişim ve dönüşümler insanlara karanlıktan hidayete kavuşmayı ve artık ‘ben’ yok, ‘biz’ varız demeyi, çalışanları ile ortak akıl yürütmeyi ve ekip olmayı öğretiyor.

Not:

Bu yazı Avusturya'da yayımlanan Haber Avrupa adlı gazete ve internet haber sitesinin Eylül 2022 sayısında http://avrupa.at/artik-ben-yok-biz-variz/ adresinde yayımlanmıştır.

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...