2 Ocak 2015 Cuma

Memoğlu İbrahim Efendi'nin çocukları

Ülkemizde soy sop araştırmaları çokça yapılıyor. Kişilerin nereden gelip nereye yerleştiği gibi konular merak ediliyor. Biri öbürü hakkında bir kanaat oluşturmadan önce, önce soyuna sopuna bakıyor; araştırıyor, soruşturuyor... 

Ben de kimi meraklı dostlarım için kısa bir araştırma yaptım. Meraksavar bir vademacum hazırladım. Görüleceği üzere, soyumuz sopumuzla ilgili bir kaygımız, gizlimiz saklımız yok. Ebediyete göç edenlerin her birini rahmetle yad ederken, hayatta olanlara da sağlıklı ömürler diliyorum. Bu yazı hem ailemizin gençlerini bilgilendirecek, hem de üçüncü şahısların merakını giderdiği gibi, meraktan doğan rahatsızlıklarını da ortadan kaldıracaktır. 

Soyumuz İran'ın kuzeydoğusunda bulunan Horasan bölgesinden Anadolu'ya göç eden Oğuzların Üçoklar boyundan geliyor. Tarihi kaynaklara göre Üçoklar, Osmanlı döneminde Vilayet-i Çepni olarak adlandırılan Giresun'a yerleşmişler. Bu nedenle, tanıştığım hemen herkes Çepni Türkmenlerine[1] ait olduğumuzu söylüyor. Büyük büyük dedelerimizden günümüze kadar yaşayabilen akrabalarımız Türkiye'nin değişik vilayetleri (Giresun, İstanbul, Bursa, Düzce, Bolu, Eskişehir) ile Avrupa ülkelerinde dağınık halde bulunuyor. Tarihi kayıtlarda, Çaldıran savaşından sonra İran’a dönenlerin olduğu da görülüyor.

Daha somut bilgiler vereyim. Baba tarafından büyük dedem, yani babamın dedesi, Memoğlu Mustafa Efendi (1297-1333/1914), Giresun'a bağlı Bulancak İlçesi'nin Cindi[2] köyü nüfusuna kayıtlı Memoğlu İbrahim Efendi[3] ile Esma Hanım’ın oğludur.

Mustafa Efendi Cindi'de doğup büyüdükten sonra, bugün idari olarak Piraziz, sosyal olarak Bulancak ilçesine bağlı bir belde olan Bozat’a taşınmış; orada Çengeloğlu Ahmet Efendi’nin[4] kızı Gülsüm Hanım (1875-1944) ile evlenmiş; burada büyük kızı Selime Halamız dünyaya gelmiştir.

İshak Dede Gülişan Ana ile
Daha sonra halk arasında ’93 Harbi olarak bilinen 1877 (Hicri 1293) Osmanlı Rus Savaşı sırasında başlayan göç dalgasından kısmetine düşeni alan Mustafa Efendi de Akçaşehir (Bugünkü Akçakoca) üzerinden Kaynaşlı ilçesine bağlı Bıçkıyanı Köyü Yukarı Karaburun Mahallesi'ne (bugünkü adı Hacıazizler Köyü) göç etmiş[5]; burada, Halil (1898- 1334/1916), Zelfi (Selvi), Şerife, Muharrem  (ölm. 1970) ve İshak (ölm. 1989) adını verdiği çocukları dünyaya gelmiştir.

Babamın babası İshak Dede'min bana anlattığına göre, Memoğlu/Memioğlu Mustafa Dedemin memlekette (Giresun'da) bir amcası daha varmış ve o da Bursa’ya yerleşmiş. Kendileri ile bir tanışıklığımız olmadı. Babamın bir süre önce tanıştığı ve memlekette ziyaret ettiği bir kısım akrabalarımız ise Bulancak ilçesine bağlı Cindi köyünde yaşıyormuş. 

Tarihi araştırmalara göre, atalarımız, 1410 yılında Karakoyunlulara katılan; bu devleti kuran ve Erzurum Bayburt havalisinde yaşayan, on bir oğuz boyundan biri olan Duharlı oymağına aitmiş. Duharlılar Ortaasya'daki Toharistan'dan kökenli olup, Basra üzerinden Anadolu'ya göç etmişler. Toharistan'dan kuzeye göç edenler ise Moğolistan'ın kuzeyindeki Sayan Dağlarında kendilerine yurt bulmuşlar; günümüzde Dukha Türkleri olarak kayda geçmişlerdir. Bu göçte Moğol istilasının rolü olduğu belirtiliyor. Duharlı oymağı XV. Yüzyılda Erzurum, Bayburt, İspir, Rize çevresinde hakim unsurlar arasında gösterilmiştir. Tarihi kayıtlarda, Karakoyunlu-Akkoyunlu ilişkilerinde etkin rol oynamış oldukları; 1457'de Bayburt kalesini Uzun Hasan'a teslim ettikleri yazılıdır. Düharlı oymağının Karakoyunluların tarih sahnesinden çekilmesiyle Akkoyunluların hizmetinde bulunduğu; bu devletin de tarih sahnesinden çekilmesi ile birlikte Erzurum İspir yöresine çekildiği ve Osmanlı Tımar Sistemi içinde yaşamını sürdürdüğü belirtilmektedir. Osmanlı kayıtlarında bu oymağın adı Tokarlı diye geçmektedir. Bugün Bayburt'a bağlı beş köyde yaşayan Memioğlu ailesinin bu soydan geldiği; ağırlıklı olarak Bayburt'ta yaşadıkları belirtilmektedir. Bugün nüfus kayıtlarından anlaşıldığı üzere Düzce, Giresun, Rize havalisinde yaşayan Memoğluların veya Memioğullarının amca çocukları oldukları 1834 yılına değin geri götürülebilen Görele nüfus kayıtlarından anlaşılmaktadır. Aileye Memoları veya Memioğulları denilmesi de Akkoyunlular döneminde yaşayan Dühani el-Hacc Hafız Mehmet Efendi'den kaynaklanmış olabileceği düşünülmektedir.

İşte bu soydan gelen Memoğlu İbrahim Efendi’nin oğlu Mustafa Efendi, I. Dünya Savaşı sırasındaki seferberlik döneminde henüz on altı yaşındaki oğlu Hacı Bey (1898- 1334, nüfus kayıtlarında Halil)[6] ile birlikte askere alınmış; 1915 yılında Çanakkale'de 4. Kolordu, 32. Alay 2. Tabur'da şehadet mertebesine ulaşmış[7].

İshak Dedem oğulları Mustafa, Sabri,
Yakup ve Ethem ile (soldan sağa)
Babam Sabri Çakır'ın babası, Memoğlu Mustafa Efendi’nin küçük oğlu İshak Efendi (Çakır), Oğuzların Çepni boyuna mensup Gümüşalioğlu Ömer Efendi ile Zeliha Hanım’ın kızları Fadime Hanım ile Giresun'un Piraziz ilçesine bağlı Bozat köyünden Bıçkıyanı Köyü Karaburun Mahallesine (Bugünkü Hacıazizler Köyü) göç eden Mehdioğlu Aliosman Efendi'nin yaptığı evlilikten doğan kızları Sakine Hanım ile evlenmiş (Sakine Ninemiz'in babası Mehdioğlu Ali Osman Efendi, çalışkanlığı, efendiliği ve dindarlığı ile biliniyormuş. Genç yaşında köyün sayılı zenginleri arasına girmiş; bir oğlu, beş kızı olmuş. Oğlu küçük yaşta vefat etmiş; kendisi de 37 yaşında, arkasında o döneme göre servet sayılacak bir mal varlığı bırakarak vefat etmiş). İshak Dede'min Sakine Hanım ile yaptığı evlilikten üç erkek (Yakup, Sabri ve Mustafa); beş kız (Nazmiye, Sebahat, Neziha, Meliha ve Feriha) dünyaya gelmiş. İshak Efendi, Sakine Hanım’ın 37 yaşında vefat etmesi üzerine Halime Hanım ile yaptığı ve kısa süren evliliğinin ardından Gülişan Ana ile evlenmiş. Bu evlilikten biri erkek (Ethem Amcam) ve ikisi kız (ablamla yaşıt Pamuk ve benimle yaşıt Aysel halam) olmak üzere üç çocuğu daha olmuş. Sağdaki fotoğrafta (soldan sağa) Mustafa amcam, babam, İshak dedem, Yakup ve Ethem amcalarım 80'li yıllarda bir ramazan bayramında çektirdikleri fotoğrafta görülüyor.

Özetleyecek olursak, İshak Dedemin babası Mustafa Efendi Memoğlarından, dayıları Çengeloğullarından; eşi Sakine Hanım ise anne tarafı Gümüşalioğullarından, baba tarafı da Mehdioğullarından oluyor. Yurt içi göçler nedeniyle Türkiye'nin değişik illerine dağılmış olsalar da akrabalarımız Giresun'un Bulancak İlçesi'ne bağlı Cindi köyü ile yine Giresun'un Piraziz ilçesine bağlı Bozat köyleri ile Bayburt ve Rize'de yaşıyorlar. 

Amcalarımdan, Eskişehir'de yaşayıp, burada metfun olan Yakup Çakır'ın Fatih ve Safiye; Mustafa Çakır'ın Sezai, Recai ve Zekai; Ethem amcamın Koray, Suna ve babam Sabri Çakır'ın da Selma ve Mustafa adlı çocukları dünyaya gelmiş. Selma Darıyeri Mengencik Köyü'nde Kahvecioğulları eşrafından Fikret Kahveci'nin oğlu Sezgin Kahveci ile evlenmiş ve bu evlilikten halen İsviçre'de yaşayan Savaş ve Saadet adlı çocukları dünyaya gelmiştir. Savaş (Kahveci) İsviçre'de Joana Torres ile 2014 yılında evlenmiş olup halen bu ülkede bir özel şirkette üst düzey yönetici olarak çalışmaktadır. Bir özel şirkette grafik tasarım uzmanı olarak çalışan Saadet ise 2016 yılında Ardan Zamur ile evlenmiş, bu evlilikten Celine Lea adında bir kızları olmuştur.

Aziz Dede Şerife Nine ile
Şimdi de anne tarafından dedem Tavukçuoğlu[8] Hacı Aziz Yıldırım hakkında bilgi vereyim. O da Türkmen soylu olup; babası merhum Tavukçuoğlu Tacir Mehmet Efendi, I. Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesinde savaşan Üçüncü Ordu'nun Allahüekber Dağlarında yürüttüğü Sarıkamış Harekatı sırasında (Ocak 1915) şehit olmuş. Trabzon'un Şalpazarı ilçesine bağlı Düzköy'de ikamet eden aile savaş yıllarındaki göç hareketlerinin etkisiyle önce Düzce'ye; sonra da Kaynaşlı ilçesine bağlı Bıçkıyanı Köyü'ne yerleşmiş. Ardından kendileriyle birlikte doğu Karadeniz bölgesinden göç eden Gümüşalioğulları, Çengeloğulları ve Mehdioğulları ile Yukarı Karaburun Mahallesini (bugünkü Hacıazizler Köyü'nü) kurmuşlar. Hacı Aziz dedem, cumhuriyetin ilk yıllarında bu köyün muhtarlığını yapmıştır.

Tavukçuoğlu Tacir Hacı Mehmet Efendi’nin oğlu Hacı Aziz (Yıldırım) dedemiz, annem Hikmet’in babası, Memoğlu Mustafa Efendi'nin küçük kızı, Memoğlu İshak Efendi’nin ablası Şerife Hanım ile evlenmiş; bu evlilikten altısı kız, altısı erkek olmak üzere toplam on iki çocuk dünyaya gelmiş (Sol alttaki fotoğrafta arka sıra, soldan sağa: Osman, Mehmet, Mustafa, Necati, Fevzi Paşa; orta sıra, soldan sağa: Hikmet, İpek, Dilber, Şehriye, Necmiye, ön sıra Cemil ve Fatma).
Aziz Dedemin çocukları

Babam, halası Şerife Hanım’ın kızı Hikmet; annem de dayısı İshak Efendi’nin oğlu Sabri ile evlenmiş; yani babam halasının kızını almış, annem dayısının oğluna varmış ve bu evlilikten ablam (Selma Kahveci) ve bendeniz olmak üzere iki çocuk dünyaya gelmiş. 

Babam ve annem
Babam Memoğlu İshak Efendi’nin oğlu Sabri Çakır 1970 yılı mart ayında ve zevcesi, validem Tavukçuoğlu Aziz Efendi’nin kızı Hikmet Çakır 1973 yılında Bıçkıyanı Köyü Karaburun Mahallesi’nden Avusturya’nın Vorarlberg eyaletindeki Dornbirn şehrine çalışmaya gittiler. Burada uzun yıllar Avusturya’da çalıştıktan sonra, emekli olup Türkiye’ye kesin dönüş yaptılar ve Bolu’ya yerleştiler. Yazları Bolu'da, kışları ise Düzce'de ikamet ediyorlar. Babam ve annem hayatın bütün zorluklarına birlikte göğüs germişler; önce kendi yaşamlarını idame ettirmek, sonra da çocuklarının istikbalini güvenceye almak için çalışmışlar; çalışmışlar... Bizleri bu günlere getirmişler.

Ailemiz geçmişte yaşadığı her türlü yoksunluk ve yoksulluk dönemlerinde dahi bu ülkenin vatandaşı olmanın bilinciyle, yurttaş olmanın sorumluluklarını severek ve isteyerek yerine getirmeye gayret etmiş; yaşadığı olumsuzlukların çözümünü dışarıda değil, içeride arayarak, kaynağını bu milletten almayan hiçbir güce, görüşe itibar etmemiştir.

Avusturya'nın Bregenz Eyaleti Göç Müzesine koyulmak üzere Müze Kültür İşleri Müdürü Fatih Özçelik ve ekibi tarafından yapılan belgeselde hayatımı anlattığım videoya aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.youtube.com/watch?v=ZY3kntrkswo 




[1] Çepniler, sayıları 24 olarak belirlenen Oğuz Boyları'ndan biri ve en kalabalık olanıdır. Üç - Oklar'ın Gök Han koluna bağlıdırlar. Bilindiği gibi Oğuzlar; Türkiye ve Azerbaycan Türklerinin, Türkmenistan, Irak ve Suriye Türkmenleri ile Gagauzlar'ın atalarıdır. Çepnilerin bu bölgeye Trabzon’un fethinden önce Uzun Hasan zamanında kafileler halinde geldikleri bilinmektedir. Çepni kelimesinin anlamı; düşmana karşı gözü pek, mazlumlara karşı merhametli, sınır bekçiliği yapan anlamına gelmekte olup, yöre insanı bu özelliklerin tümünü taşımaktadır. Çepniler Oğuzların uç boyları olduğu için Anadolu’nun değişik yerlerinde görülmektedir. Bugün Bolu Merkez ilçeye bağlı bir Çepni köyü mevcuttur. Çepniler Orta Asya Horasan kökenlidir. Çepni isminin yer aldığı ilk yazılı metin, ilk Türk bilgini olan Kaşgarlı Mahmud'un 1070 yılında kaleme aldığı Divan-ü Lügati't-Türk isimli eserdir.
[2] Osmanlı sarayında hünerli, marifetli biniciler için "cündi" sıfatı kullanılırdı. Ayrıca Cindiler veya Cündilik, Anadolu’da yaygın tarikat olan Rıfailiğin bir koludur. Köyün adının bunlarla ne derece ilişkili olup olmadığı konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Giresun Bulancak’ın güney batısında küçük bir yerleşim birimi olan bu köyün adının 1591 yılından önce Van ve çevre illerde yaşadığı bilinen 18 aşiretten Göçerler (Celali) aşiretinin bir kolu olan Cendi’den kaynaklandığı konusunda da görüşler vardır. Bu soydan İbn-i Arabî’nin öğrencilerinden ve Sadreddin Konevi'nin yetiştirdiği Müeyyedüddin el-Cendi adlı bir âlimin olduğu ve umuma hazırlanmış bir tasavvuf ve ahlak kitabı olan Vuslat Yolu adlı bir eser de mevcuttur. Kaynaklara göre, bölgede yaşayan öncülerin, 1386 yılında Horasan erenlerinin yolunu takip ederek Buhara’dan batıya doğru yola çıkıp Anadolu’ya gelen ve Oğuzların Üçok koluna mensup Çepni boyundan olan Şeyh İdris’in ailesi ve halifelerinin soyundan olduğu belirtilmektedir Hacı Bektaş-ı Veli’nin izinde olan bu aile Sultan Murat Hüdavendigar’ın izniyle henüz meskun olmayan Piraziz ve çevresine yerleşmişlerdir. Bugün Kayseri, Ağrı, Hakkari gibi pek çok yerleşim biriminde Cindi Aşireti adıyla anılan ve internet ortamında kendilerini Zaza-Kürt olarak tanıtan aşiret üyesine de rastlanılmaktadır. Bununla birlikte Zazaların Anadolu’ya Horasan’dan geldikleri bilinmektedir. Yapılan araştırmalar, Zazaların Kürtçe (Kurmançi) dışında bir dil konuştuğunu, bu dilin Türkçenin bir lehçesi olduğunu ortaya koymuştur. İran içlerinde yaşayan Zazaların ise Çaldıran Savaşı sonrası İran içlerine kaçan alevi Türkler olduğu bilinmektedir. Bunlar “Türk mü, Kürt müdür; dillerinin özelliği nedir; alevi midir?” gibi daha pek çok konu tartışma forumlarında yer almaktadır. Tartışmalarda M. Şerif Fırat’ın “Doğu illeri tarihi ve Varto” adlı kitabı önemli bir kaynaktır. Kişi kendini hangi kimlikte görüyorsa, hissediyorsa öyledir ve saygındır. Hacı Bektaşı Veli’nin deyişiyle, “İlimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır”.
[3] İbrahim (TC No: 22967771922). Giresun ili İlçe: 2031, Cilt: 191, Hane No: 46.
[4] Çengeloğlu Ahmet, II. Mahmut ve Abdülmecit dönemlerinde iki defa Kaptan-ı Derya görevinde bulunmuş olan ve İstanbul Çengelköy’e adı verilen Osmanlı devlet adamı Tahir Mehmet Paşa (ö. 1851)’nın soyundandır.
[5] Bıçkıyanı köyünün henüz yerleşim yeri olmadığı ve yoğun ağaçlık bir alan olduğu dönemde, Bakacak Köyü’nün kurucularından Hafız Mustafa Özdemiroğlu burada dere kenarında suyla çalışan bir kereste biçme tesisi kurmuştur. 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı (’93 Harbi) sırasında Giresun ve ilçesi Bulancak’tan göç eden Bayraktaroğulları, Kuzumoğlulları, Kahvecioğulları ve sonradan gelen Kavrazoğulları, Hamzalılar (Şelteoğulları) ve Bektaşoğulları bu tesis etrafında yerleşmişler ve zamanla gelişen bu yerleşim alanına bilahare “Bıçkıyanı Köyü” adı verilmiştir.
[6] Hacı Bey Amcamız, babası ile askere alındıktan sonra, komşu köyden çocukluk arkadaşı Oflu Saadettin ile birlikte 38. Alayda Sıhhiye bölüğüne verilmiş. Oflu Saadettin, Gülsüm Nine’ye, Hacı Amcam ile birlikte sıhhiye er olarak görev yaptıklarını; arkadaşının yaralandığını; kendisinin firar ettiğini ve başka haberi olmadığını söylemiş. Kara Kuvvetleri kayıtlarına göre, 1. kolordu, 70. alay, 1. tabur, 6. bölükte vatani görevini Piyade Er olarak yaparken yaralanıp 25.07.1915 tarihinde Çanakkale'de 11. Ağır Mecruhin Hastanesi'nde hayatını kaybeden, Düzceli Halil adlı bir askerin kaydına rastlanmaktadır. Bu kayıt, muhtemelen doğru olmayıp mükerrer veya hatalıdır; amcamızla birlikte sıhhiye olan Oflu Sadettin ve dönemin tanıklarının anlattığına göre, amcamız arkadaşı ile firar etmemiş; KKK kayıtlarına göre 18.10.1915 tarihinde 15. Fırka Sıhhıye Bölüğünde görevliyken (38. Alay, 1. Tabur, 1. Bölük) şehit olmuş ve 9.358 numaralı Çanakkale Şehidi Düzceli Mustafa oğlu Halil olarak tarihe geçmiştir.
[7] Genelkurmay kayıtlarına göre, 22.04.1915 tarihinde Zığındere’de (Sarısığlar koyu) şehit olmuş. Tarihe 9.467 numara ile kayıtlı Çanakkale Şehidi 4. Kolordu, 32. Alay, 2. Tabur piyade er Düzceli İbrahim oğlu Mustafa olarak geçmiş. Ölüm haberi köye ancak 1917 yılında gelmiş ve nüfus kaydından düşülmüştür.
[8] Karadenizli Tavukçu ya da Tavukçuoğlu ailesinin Kıpçak (Kuman) kökenli olduğu ve Anadolu’ya Aras ve Kür nehirleri arasındaki bir bölgeden göç ettikleri bilinmektedir. Bu ailenin ileri gelenlerinden bir grup Osmanlının Kıbrıs’ı fethinden sonra Kıbrıs’a, Balkanlara vd. yerleştirilmiştir. Karadeniz’e 19. Yüzyıl ortalarında geldikleri sanılmaktadır. Dedem şeceresini verirken, Oğuzların Çepni boyundan olduklarını, Tavukçuoğlu lakabının aile büyüklerinden ve Tımara köyünü kuran Demircioğlu İbrahim’in soyundan gelen Mustafa’nın ticaretle uğraşmasına bağlamaktadır (www.timara.4t.com). Aile bireylerinin ağırlıklı olarak sarışın beyaz tenli, renkli gözlü (kahverengi ağırlıkta, mavi veya yeşil) olması ise Kıpçak/kuman tezini kuvvetlendirmektedir.

23 Aralık 2014 Salı

Toplumsal hayata katılım ve karşılıklı kabul

Göçün ilk yıllarında Köln Bülbülü olarak adlandırılan Yüksel Özkasap, türkülerine “Almanya’ya mecbur ettin yoksulluk beni” diye başlarken, Ali Ercan da hasretin dayanılmaz olduğu yokluk ve yoksunluk anlarında “Soğan ekmek yiyelim Zeynep’im, dön gel” diye ağıt yakıyordu. Bu ağıtlar göç gerçeğini değiştirmedi; ama zorunlu ayrılıkların bir kurala bağlanması için ülkeler arasında göç anlaşmaların imzalanmasına vesile oldu.

Göçün ardından insanların dilinden düşürmediği bir kelime ortaya çıktı: Uyum. Uyum, kimine göre toplumsal sosyal hayatın olmazsa olmazı; kimine göre kültürler arası iletişimin egemen olduğu, gelişmeleri ve sosyal hayatı etkileyen, toplumsal değişimi ve dönüşümü yönlendiren sosyolojik bir olgu. İsteyen istediği gibi yorumluyor; işine geldiği gibi kullanıyor.

Bu yazıda uyum ile ilgili kimi tespitlerimi, gözlemlerimi ve önerilerimi paylaşmak istiyorum.

İster psikolojik bir zorunluluk, ister sosyolojik bir olgu, isterse politik amaçlara ulaşmak için kullanılan sihirli bir anahtar olsun, hayatımızın kalitesini doğrudan ilgilendiren, sosyal ve kültürel değerler olarak karşımıza çıkan bir gerçekliğe ve kültürler arasındaki iletişime yatkınlığa ben uyum diyorum.

Benim anladığım kadarı ile uyum, bazen kültürel, siyasi, ekonomik sorunların kördüğüm olduğu noktada, düğümü çözecek anahtarın adı oluyor; bazen de uyum sağlamak durumunda olanların değil de daha ziyade sorunlara çözüm üretme mekanizmalarında olanların tutunduğu dal, sığındığı liman oluyor.

Toplumsal ve sosyal hayatta ortaya çıkan sorunların önemli bir kısmı iletişim sorunlarından kaynaklanıyor. Dil bilmeyen kişi iletişim kuramıyor; iletişim kuramayan kişi de toplumsal ve sosyal hayatın içinde yer alamıyor. Dolayısı ile “uyumsuz” diye etiketleniyor. Kültürler arası iletişim ve sosyal hayata katılım farklı olana saygı, farklı olanı değerli kılan olguyu koruma ve yaşatmaya çalışma gibi çağdaşlık, evrensellik gibi bir dizi değerler manzumesini içinde barındırıyor. Bu değerlerin günlük hayatta yer bulması kitaplarda anlatıldığı, nutuklarda dillendirildiği gibi olmuyor. Aksine, pratiğe başka türlü yansıyor. Uyum adı altında, sahip olunan kimi temel değerlerin değiştirilmeye zorlanmadan olduğu gibi kabul edilmesinden ziyade, ters yüz edilmeye, değiştirilmeye çalışıldığı görülüyor. Uyum tek yönlü bir talep içeriyor. Toplumsal ve sosyal hayata katılım ise çift yönlü bir etkileşimi içeriyor. Çift taraflı etkileşimde kabul etme, kabul görme söz konusudur. Tek yönlü, taleplerde huzur için var olduğu düşünülen din, huzursuzluk kaynağına; güven için var olan aile, toplum, millet gibi temel değerler güvensizlik kaynağına dönüşüveriyor. Bu durum psikolojik bir savunma refleksi doğuruyor ve taraflar birbirleri ile konuşmaktan ziyade birbirleri hakkında konuşmaya başlıyorlar. Katılımcı anlayışa göre ise bireyler birbiriyle bir araya geliyor, anlaşıyor veya anlaşamıyor; ama her halükarda konuşuyor.

Sıradan vatandaşın içinde yaşadığı “öteki” kültürün evrensel kodlarını (dilini, kültürünü ve mental değerlerini) öğrenmesi, bu süreçte kendi değerlerine sahip çıkarken, farklı olanın farkına vararak, ona saygı göstermesi kimi çevreler için yeterli görülmüyor. Farklı olanın, özgün değerini ortaya koyan özelliklerinin yaşatılmaya çalışılması da uyumsuzluk olarak görülüyor. Özgün değerlerin korunması, sonraki kuşaklara aktarılması yerine baskın kültürün hâkimiyetine girilmesi, onun içinde eriyip gidilmesi öneriliyor sanki. Örneğin, aile içine girip, ebeveynler veya kardeşler arasında hangi dilin konuşulduğu, hangi tv kanallarının izlendiği sorgulanmaya başlanıyor. Bu noktada farklı olanın kabul edilmesi, farklı olana saygı olgusu ortadan kalkıyor.

Değerlerin karşılıklı olarak sorgulanmaya başladığı andan itibaren alınan tek yönlü kararlar belli istişare süreçlerinden geçirilip olgunlaştırılmadan uygulamaya geçiriliyor. Bu uygulama ise toplumsal barışa zarar vermeye başlıyor ve uyumdan ziyade ayrışmayı teşvik eden bir görünüme bürünüyor. Bu tehlikeli durumun ayırdına varılması gerekir ve sorunlara kanaat önderlerinin, alan uzmanlarının siyasi karar alıcılarla birlikte çözüm araması, ortak akıl üretmesinde yarar var. Ortak akıl ile alınacak kararların karşılıklı yarar ilkesi içinde iletişimi, kabul görmeyi ve toplumsal hayata katılımı da içermesinde yarar görülmektedir.

Uyum söylemleriyle “uzaktaki yakınlarımız için” oluşturulmaya çalışılan tek taraflı toplumsal ve sosyal düzen, çağdaş dünyanın ve kültürler arası iletişim kuramlarının öngördüğü kanallar üzerinden değil de yerel oluşumlar üzerinden uygulanmaya çalışılırsa, “öteki” kültürün taşıyıcıları ile kurulması gereken iletişim kopar; toplumsal ve sosyal yaşam da egemen güçlerin belirlediği eski dünyanın değerler manzumesine göre inşa edilir. Çok yönlü işleyen bu sistem içinde Türk insanını ayakta tutan temel değerler giderek sıradanlaştırılmaya başlanır.

Kültürler arasındaki iletişimsizliğin kaynağında karşılıklı olarak eksikliği hissedilen güven duygusu ve giderek örselenen hoşgörü anlayışı yatıyor. Güvensizlik ise yanlış sosyal algılamalara ve kültürel çatışmalarla tetiklenen bir yabancılaşmaya dönüşüyor. Bu yabancılaşma bazen öze dönük yabancılaşma, bazen de içinde yaşadığı, parçası olduğu yönlendirici kültüre yönelik olarak ortaya çıkar.

Üçüncü kuşaktan gençler, anılarında yaşattıkları duygusal Türkiye imgesi dışında Türkiye ile bir bağı kalmadığı halde dudaklarından ve gönüllerinden Türkiye şarkısını düşürmüyorlarsa ve doğup büyüdükleri ülkelere yabancılaşıyorsa, gençlerin bu tutumları yönlendirici kültürün taşıyıcıları tarafından önemli bir uyum sorunu olarak görülüyorsa, iletişim stratejilerinin ve uyum politikalarının karşılıklı olarak gözden geçirilmesinde yarar var.

İletişim kurmak için de birinci dilin yanı sıra ikinci dili de kültürel altyapısıyla öğrenmek gerekir; dilin olmadığı yerde uyumdan, sağlıklı iletişimden, toplumsal ve sosyal hayata katılımdan ve “öteki” tarafından kabul edilmek ve dolayısıyla uyumdan söz etmek mümkün olmaz. 

Bu yazı, Haber Avrupa - Europa Journal 2014 Aralık Sayısı için hazırlanmıştır. Bkz: http://www.europa-journal.net/mustafa122014.html (son erişim: 23.12.2014)


1 Aralık 2014 Pazartesi

Edremit Van’a bakar

Yeni bir sınav arifesinde nostalji yapmak istedim. Van göreviyle ilgili izlenimlerimi yazdım.

2012-2013 öğretim yılı güz dönemi dönem sonu sınavları için aylar öncesinden başlayan hazırlıklar tamamlanmış; sıra uygulamaya gelmişti. 9-10 Şubat 2012 günleri yapılacak sınavlardan önce Atatürk Kültür Merkezi’nde bilgilendirme toplantısı yapıldı ve ardından yurdun dört bir yanına dağıldık.  

Bu sınav döneminde Van ilinde görevliydik. Görev bildirimini aldığımızda 23 Ekim 2011'de Tabanlı Köyü merkez üssünde meydana gelen 7.2 büyüklüğünde depremin yaptığı çağrışım tedirgin etmedi değil. Ama 381.163 vatandaşımızın yaşadığı bu bölgeye de eğitim kültür hizmeti götürmenin heyecanı bu algıyı çabuk sildi.

Ekibimizde on kişi vardı. Çarşamba günü Anadolu’nun üzerine doğan güneşin ilk ışıklarıyla birlikte, yola koyulduk. Üniversitemizin tahsis ettiği araçla Ankara Esenboğa Havaalanına ulaştık. Sınav sorularını THY Kargo görevlilerine teslim edip terminale geçtik. THY uçuş emniyet ve kalitesinden ödün vermeyen Anadolu Jet ile Van Ferit Melen Havaalanı’na ulaştık. Yolculuk bir saatten biraz fazla sürdü. Turkuaz renkli Van Gölü’nün üzerinden süzülerek alana indik.

Urartu Medeniyetine başkentlik yapan bu şehirde Hurriler, Hititler, Persler, Medler, Selçuklular, Osmanlılar gibi birçok kültür ve medeniyetin izleri var; şehir, tarihin pek çok olayına tanıklık etmiş. Urartu Kralı I. Sarduri (M.Ö. 840-825) tarafından yaptırılmış ve başkent Tuşpa'yı kuş bakışı gören tarihi Van kalesi geçmişin ayakta kalan tanıklarından biri olarak dikkati çekiyor. Şehirdeki pek çok cami ve külliyenin yanı sıra tarihi ve turistik değere sahip Akdamar Adası ve Kilisesi ayrıca görülmeye değer.

Konakladığımız Menua Hotel, bizleri artık tarihin derinliklerinde kalan ve bundan 2 bin 800 yıl önce yaşayan Kral Menua’nın başkent Tuşba’ya su getirmek amacıyla yaptırdığı su kanalı ile ilişkilendirilen bir aşk öyküsüne alıp götürüyor. Kral, eşi Tariria’ya duyduğu aşka izafeten kanalın kenarına bugünkü Kadem Bastı mevkiinde izleri görülen yapay teraslar şeklinde asma bahçeleri yaptırmış. Halk bu bahçeleri Asur Kraliçesi Semiramis’in Dünya’nın yedi harikasından biri sayılan asma bahçeleriyle özdeşleştirilerek efsaneleştirmiş; türkülerle günümüze kadar yaşatmış. “Edremit Van’a bakar, içinden Şamran akar…”
Gördüğümüz Van, depremin etkisini üzerinden atmış. TOKİ adeta yeni bir şehir kurmuş. Hatta Yüzüncü Yıl Üniversitesi, hasar gören binalarını onardığı gibi; yenilerini de yaptırmış. Bu süreçten %30 büyüyerek, daha da güçlenerek çıkmış. Rektör Prof. Dr. Peyami Battal, aynı zamanda üniversitemizin il koordinatörü olarak da görev yapıyor. Doç. Dr. Yusuf Uzun ve ÖSYM Van İl Koordinatörü Doç.Dr. Mahmut Elp ile birlikte güzel bir görevdeşlik duygusu yakalamışlar ve gerek öğrencilerimize gerekse Eskişehir’den giden ekibe her türlü kolaylığı sağlıyorlar.
Cana yakınlığı, beyaz, ipeksi kürkü, aslan gibi yürüyüşü, uzun ve kabarık kuyruğu, mavi veya kehribar renkli gözlerinin yanı sıra heterokromik göz renkleri ile haklı bir ün kazanmış olan Van kedileri görmeye değer.

Açıköğretim Fakültesi Van Bürosu da Büro Yöneticisi Dr. Ali Ertürk liderliğinde depremin yarattığı olumsuz havadan kendini kurtarmış; öğrencilere seçkin bankalardan birinin şubesinin modernliğinde, üniversitemizin sağladığı gelişmiş bilişim altyapısının sağladığı destekle başarılı bir şekilde hizmet veriyor. Uzak yakın geçmişinde yaşadığı onca acıya rağmen yüzündeki sıcacık gülümsemeyi eksik etmeyen Vanlı dostlarımız, sizi bağrına basmaya hazır. Van mı? 1500 km yakınımızda.

Fotoğraflar: Araş.Gör. Şükrü Görgülü

Fotoğraf açıklamaları:
1. Soldan sağa: AÖF Van Büro yöneticileri Öğr.Gör.Dr. Ali Ertürk, Emine Değertaş, Arslan Cidan, Prof. Dr. Mustafa Çakır

2. Soldan sağa: Prof. Dr. Ahmet Kazankaya (YYÜ-Rektör Yrd.), Doç.Dr. Yusuf Uzun (AÖF İl Koordinatör Yrd.), Prof. Dr. Mustafa Çakır (Anadolu Üniversitesi Temsilcisi), Prof. Dr. Peyami Battal (YYÜ Rektörü ve AÖF İl Koordinatörü), Doç.Dr. Mahmut Elp (ÖSYM Van İl Koordinatörü).

19 Kasım 2014 Çarşamba

Bireysel iki dillilik: Bir lisan bir insan*...

Bu yazıda geçen ay başladığımız bireysel iki dillilik konusuna devam edeceğiz. Bu defa çocuklarımızın dil öğrenmesi veya edinmesi süreci üzerinde duracağız. Anadolu insanı “Bir lisan, bir insan” diyerek dil bilmenin önemini ortaya koymuş zaten. İnsanın çevresi ile iyi ilişkiler kurabilmesi, yaşadığı topluma uyum sağlamak bir yana toplumsal ve sosyal hayatın içinde hayatın kendine sunduğu fırsatlardan eşit oranda yararlanabilmesi için de dili dil dışı unsurlarla birlikte öğrenmesi ve başarılı bir şekilde kullanma yetisini kazanması gerekir. Bu nedenle de iki dilli hayat, yurtdışında olmazsa olmazlardandır.

Burada ifade edilen görüşlerin doğru anlaşılabilmesi için öncelikle sık kullanılan kimi terimleri açıklamak istiyorum. Önce öğrenme ve edinme üzerinde duralım. Öğrenme, genel olarak bireyin yaşantıları sonucu davranışlarında meydana gelen oldukça uzun süreli değişmeler şeklinde tanımlanır (Bkz.: Özkalp 2009). Bireyler davranışsal, duyuşsal, bilişsel, nörofizyolojik temelli bir dizi kuramlarla açıklanmaya çalışılan öğrenme etkinliği ile sahip olduğu yetkinliği geliştirip önceden yapamadığı bir eylemi yapabilir hale gelir. Edinme ise bireyin anlama, akıl erdirme, görgü, sağduyu ve sezgisel özelliklerini kullanarak çevresinde olup biteni özümseyebilmesi ve uygulayabilmesidir. Çocuklar, doğuştan itibaren hiçbir eğitim kurumuna devam etmeden kimi dilbilimcilerin ana dili dediği ilk dilini bu şekilde edinir. Öğrenme ile edinme arasındaki farka gelince, öğrenme daha çok okul, kurs gibi ortamlarda, bir eğitmenin yardımı ile gerçekleşirken edinme bireyin yaşantısında doğal yollarla oluşur.

Yabancı dil öğrenme denildiğinde okul, kurs gibi eğitim kurumlarına devam edilmesi ve öğrenilen dilin kurum dışında ana dili olarak konuşan kişilerle pratiğini yapacak ortamın olmaması, öğrenilen dilin anadili veya birincil iletişim dili olarak kullanılmadığı dil öğrenme ortamları anlaşılır. Türkiye’deki bir öğrencinin Almanca öğrenmesi gibi. İkinci dil edinimi ise ikinci bir dili doğal süreçlerde özümsereyek kullanabilme becerisine ulaşmaktır. Bu süreç okul veya kurslar aracılığı ile yönlendirilmiş olabileceği gibi doğal süreçte de gerçekleşebilir. Avusturya’ya gelen bir işçinin hiçbir kursa gitmeden Almanca öğrenmesi doğal süreçle dil edinimi, onun çocuğunun okula giderek Almanca öğrenmesi de yönlendirilmiş dil edinimi süreci olarak değerlendirilebilir. Eğer bir çocuk doğumuyla birlikte doğal ortamında konuşulan ikinci bir dille karşılaşırsa, iki dili de eş zamanlı olarak öğreneceğinden, iki dilli olarak yetişir (Küpelikılınç ve Ringler 2004: 39). Bu çocuklar iki dili de eşit düzeyde kullanabilme becerisini gösterirler ve bu sürece eşzamanlı iki dillilik adı verilir. Bu çocukların ebeveynlerinden biri Türk, diğeri Avusturyalı olabilir. Eğer çocuk ikinci bir dille ilerleyen yıllarda karşılaşır ve bu dili kullanma becerisini gösterirse, art zamanlı iki dilli olur. Bu çocukların ebeveynlerinin Türk olmasına karşın, erken yaşta okul öncesi eğitim kurumuna devam ederek Almancayı doğal süreçte edinmesi sağlanır. Eşzamanlı iki dilli çocuklar her iki dili eşit düzeyde kullanırken, art zamanlı öğrenilen ikinci dil birinci dile göre daha geriden gelir. Çevrenin ve çocuğun özelliklerine göre gelişim gösterir.

Çocuklar dünyaya tek veya iki dilli olarak gelmez; aksine dil öğrenme yetisine sahip olarak doğarlar. Chomsky (1965) ve diğer uzmanların ortaya attığı görüşe göre çocuklar, içine doğduğu çevrede konuşulan dili edinirler veya öğrenirler. Çocukların doğuştan getirdiği dil öğrenme mekanizması da belli bir milletin diline has olmayıp, zaman içinde çevrede konuşulan baskın dile göre şekillenir.

Çocuklar ne doğumdan önce ne de doğumdan sonra iki dilli veya tek dilli birey olma gibi bir tercih yapma durumunda değildir (Nauwerck 2005: 56). Onlara bu özelliği kazandıran tamamen çevresel faktörlerdir. Kniffka ile Siebert-Ott (2007) tarafından ortaya atılan görüşe göre köken ülkenin dışında yetişen çocuklardan birinci dili olan anadilini/köken dilini yeterince öğrenemeyenlerin bilişsel gelişimlerinin tehdit altında olduğu, zaman içinde olumsuz psikolojik sonuçların ortaya çıkabileceği savunulur. Bu nedenle de ikinci, üçüncü dilin/dillerin öğrenilebilmesi için köken dilinin iyi öğretilmesi/öğrenilmesi gerektiği üzerinde durulur. Hatta eğitim kurumlarında da bilinçli bir plan ve program çerçevesinde anadili/köken dili öğretiminin yapılması, bireyin diğer dilleri daha kolay öğrenmesini sağlar ve bu durum genel okul başarısı açısından bir gereklilik olarak görülür (Kniffka ile Siebert-Ott (2007: 181).

Cumnis (1979) bu durumu dil edinimi kuramları arasında dil öğrenme eşikleri şeklinde tanımlar ve çocuğun birinci dili belli bir düzeyde öğrenmesi ve ikinci dili bunun üzerine inşa etmesi gerektiğini anlatır. Birinci eşikte gerekli dil düzeyine erişilemezse, ileride iki taraflı yarı dillilik durumu ortaya çıkar, ki bu durumda bireyin eğitim hayatında yaşayacağı başarısızlıkların yanı sıra toplumsal ve sosyal hayatta da kendini yeterince ifade etmesinde bir dizi güçlüklerle karşılaşmasına neden olur. Örneğin, Almanya'da henüz çocuk yaşta olduğu halde 60'ın üzerinde suç işleyen ve 1998 yılında Türkiye'ye sınır dışı edilen "Problem Çocuk" vak’ası bu görüşün gerçek hayata yansıması olarak değerlendirilir. İkinci eşikte, birinci dil normal olarak edinildikten/öğrenildikten sonra ikinci dil veya yabancı dil yarım edinilse/öğrenilse bile bu durumun bireyin hayatına olumsuz veya olumlu etkisi olmaz. Son eşikte, birey birden fazla dile eşit düzeyde veya birbirine yakın derecede hakimse, hayatında da olumlu etkileri olur (Cummins 1984: 193).

Peki “Çocuk ne zaman iki dilli olur?” dersek. Bu sorunun sihirli bir cevabı da yoktur. Bazen doğuştan itibaren, bazen doğuştan sonra. Bu durum tamamen çocuğun çevresinde iletişim içinde olması, ikinci dili konuşanlardan olumlu deneyimler edinmesi ve onlarla bir arada yaşaması süreciyle ilgili olup, karşı dil ve kültürle ilgili olumlu deneyimler ikinci dili edinmede kolaylık ve başarı sağlar (Bkz.: Kielhöfer/Jonekeit 1998: 15). Çocuğun ikinci dili konuşanlarla ilişkisi kopuksa veya ikinci dil toplum içinde saygınlığı pekiştirici bir unsur olarak görülmüyorsa, çocuk da ikinci dili öğrenmeyi/edinmeyi göz ardı eder.

Dil edinimi süreci gerçek hayatta kuramlarla anlatıldığı kadar karmaşık değildir. Dilbilimciler toplumsal gerçekliği olduğu gibi analiz eder; sınıflandırır ve kararı yorumculara bırakır. Gerekli tedbirleri almak ve uygulamak onların işi değildir. Dil öğrenme veya edinme sürecini karmaşık hale getirenler kural koyanlar ve koyulan kuralları uygulamaya çalışan (politikacılar, yöneticiler, öğretmenler, ebeveynler gibi) yetişkinler olmaktadır.

Çocuklar nerede, hangi ülkede yaşarsa yaşasın, kendi etkileri olmaksızın içine doğdukları, yaşadıkları toplumsal ve sosyal çevrenin durumuna göre şekil alırlar; büyüdükleri çevrede birden fazla dil konuşuluyorsa, çok dilli; tek dil konuşuluyorsa da tek dilli yetişirler (Jampert 2002: 72). Dil onlara göre hayatlarını idame ettirmek için gereksinim duyulan bir araçtır. Gereksinimler çok dilli ortamlarda birden fazla dil ile tek dilli ortamlarda da tek dil ile karşılanır. Bu duruma daha fazla anlam yüklemeye çalışmak yerine, çocukların dilsel gelişimlerine yardımcı olmaya çalışmak, çok dilli ortamları oluşturmak ve karşı kültürün taşıyıcıları ile iletişime geçmek daha akılcı bir çözüm gibi görünmektedir.

Yaklaşık üç yaşında anaokuluna başlayan çocukların haftada 35 saat olmak üzere toplam 4525 saatte yaklaşık 3500-4500 kelime öğrenmesi beklenmektedir (Zweitspracherwerb 2014: URL). Bu dilsel kazanım, çocukların okul başarısı bakımından toplumun bütün tarafları için arzu edilen bir durum olmakla birlikte, çocukların ebeveynlerince desteklenmesi ve bunun için de çocukların birinci dille ilişkileri koparılmadan ikinci dil ile de iletişim kuracakları ortamlara sokulması, yani okul öncesi eğitim kurumları ile tanıştırılmaları gerekir. Bu kurumları oluşturmak yerel yöneticilerin, ortamları ve fırsatları kullanmak da ebeveynlerin görevidir.

* Bu yazı, Europa Journal - Haber Avrupa (www.europa-journal.net) Kasım 2014 sayısında yayımlanmıştır. Yazının yayımlandığı adres: https://www.yumpu.com/de/document/view/29874347/haberavrupa-europajournal112014 (18.11.2014).

Kaynaklar
Bir gazete yazısında pek alışılan bir durum olmamakla birlikte, hem görüşlerimi desteklemek hem de konuya ilgi duyanlar için kaynak vermekte yarar görüyorum. Bu defa yararlandığım/önereceğim kaynaklar şunlar:

Chomsky, Noam. (1965). Aspects of the Theory of Syntax. (2. baskıyı 1969’da; 50. baskıyı 2012’de Olivia Newman ile yaptı). USA: The MIT Press.
Cummins, Jim. (1979) Linguistic interdependence and the educational development of bilingual children. Review of Educational Research 49, 222-51.
Jampert, Karin. (2002). Schlüsselsituation Sprache. Spracherwerb im Kindergarten unter besonderer Berücksichtigung des Spracherwerbs bei mehrsprachigen Kindern. Reihe: DJI-Reihe (Kinder). Opladen: Verlag Leske und Budrich.
Kielhöfer, Bernd; Jonekeit, Sylvie. (1998). Zweisprachige Kindererziehung (11. Baskı 2002). ISBN 3-923721-05-6.
Kniffka, Gabriele; Siebert-Ott, Gesa (2007). Deutsch als Zweitsprache. Lehren und lernen. (3., güncel baskı: 2012) Paderborn · München · Wien · Zürich: UTB-Band-Nr: 2819;  ISBN: 978-3-8252-3730-1
Küpelikılınç, Nicola; Ringler, Maria. (2004). Spracherwerb von mehreren Sprachen. In: Verband binationaler Familien und Partnerschaften (Hg.): Kompetent mehrsprachig – Sprachförderung und interkulturelle Erziehung im Kindergarten. Frankfurt a. Main: Brades & Apsel, S.29-50.
Nauwerck, Patricia. (2005). Zweisprachigkeit im Kindergarten. Konzepte und Bedingungen für das Gelingen. Freiburg (Breisgau), Pädag. Hochsch., Diss. (2. Baskı Stuttgart: Fillibach bei Klett, 2012.)  ISBN 9783931240356.
Özkalp, Enver (2009). Davranış Bilimlerine Giriş. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Yayını, Yayın No: 722.
Zweitspracherwerb (2014). Bildung ist die Chance auf eine gesicherte Zukunft. URL: http://www.zweitspracherwerb.com/seminare/ (son erişim: 03.11.2014).

6 Kasım 2014 Perşembe

Futbolmania

Geçtiğimiz gün, bir dost meclisinden dağılırken, eve gidip maç izleyeceğimizi konuştuk ve kendi aramızda hoş espriler yaptık. Şampiyonlar liginde oynayan GS, bu defa da “DÖRTmund” ile oynayacaktı ve her türlü sonuca hazırlıklı olmalıydım. Çünkü bu sezün Avrupa’da gidişat iyi değildi ve bir önce maçta da dört yemişti…

Maçı evde izledim; izlemez olaydım. Hayatımda bir futbol maçı izlerken bu kadar utandığımı, içimin daraldığını hatırlamıyorum. Bu durum maçın skoruna bağlı değil. Daha iki hafta önce Bayern München İtalya’da karşılaştığı Roma’ya bir düzine gol atıp döndü. Bunlar olur, sporda yenmek de yenilmek de var. Olmadı berabere kalırsın. Maç sonu takılmalarda, esprilerde de işi tadında bırakır; “Bu defa olmadı, önümüzdeki maçlara bakalım!” der, “için kan ağlasa da” güler geçersin.

Ben profesyonel futbolu, spordan ziyade bir temaşa, olmadı batılı deyişiyle bir entertainment olarak görüyorum. Bana göre ortada spor filan yok. Pek çok paydaşı olan çok büyük bir ticaret, hatta hatırı sayılır bir endüstri var. Ekmeğinin peşinde olan bir avuç emekçi, parayla oradan oraya alınıp satılan, örgütsüz, sahipsiz, her türlü hakarete maruz, bir grup insan, kitleleri eğlendirirken, paydaşlarını da zengin etmeye çalışıyor. Gün geliyor, insanlıktan çıkıyorlar, hayatlarının en sıkıntılı günlerinde “kan kusup, kızılcık şerbeti içtim” diyorlar… İçlerinde iyi niyetlileri olduğu kadar, feleğin çemberinden geçmiş, kenar mahalle kültürünü sokak aralarında attığı röveşata ile geçmiş; bu süreçte eğitimden, insanlıktan nasibini alamamış, cebinde üç kuruş parayı görünce popüler kültürün esaretine girenler de var. Bunların bir kısmının isyanını küfrün en galizi, hatta en bağrı açılmadık tumturaklısı ile bir çırpıda kusarken görürsünüz, duyarsınız. İçlerinde en masumları olduğu kadar utanmayanları, ar damarı çatlayanları da yok değil; ararsan istemediğin kadar… Bunlar mı çoluk çocuğa rol model olacak demekten kendimi alamadıklarımız da cabası; ama endüstri böyle…

Milyon dolarların döndüğü, kiminin ekmek, kiminin getirim peşinde koştuğu bu piyasada hemen herkes kendine göre bir rol tutturmuş, gidiyor... Racon keseninden, sosyal sorumluluk projelerine katılarak toplumsal rol model olmaya soyunana kadar geniş bir yelpazede ne ararsan var. Lakin spordan ve sportif ahlaktan söz etmenin gereği ve lüzumu yok.  

İster Türkiye'de isterse yurt dışında tribünleri dolduranların her biri ayrı bir âlem. Tam bir futbol-mania olayı var. Avrupa ülkelerinde yaşayan vatandaşlarımızın pek çoğu bu sportif etkinliğe gereğinden fazla bir anlam yükleyip, olayı vatan-millet savunması durumuna getirirler. Ertesi günü iş yerindeki arkadaşlarına "dün maça gittim" havası atacaklardır. Hele bir de maç kazanılmışsa, değme keyfine Mehmet'imin... Kaybedilen maçta ise ne oyun anlatılır, ne de oyuncuların esamesi okunur. Herkesin süngüsü düşmüştür. Söz tesadüfen maça gelirse, çalışma arkadaşlarından biri "nasıldı ama?" diyecek olsa, konu bir an önce kapatılmaya çalışılır. Kazanılan maçlar gurbetçilerin moral kaynağı olur, alınan bir galibiyet; gururlarını okşar.

"Türkiye'de durum daha başka!" diye düşünenler haklı mı bilemiyorum, ama hangi ülkede olursa olsun, maça gidenlerin bir kısmı “hoş vakit geçireyim” diye düşünüyor ki bunların sayısı giderek azalıyor; nitekim tribünlerdeki seyirci sayısı bu durumu gayet iyi ortaya koyuyor. Çoğunluk, takımdaş olarak manevi tatmin duygularını bastırıyor. Bağırıp çağırıp rahatladığını söylüyor. Sahada mücadele edenler ve onları sahaya süren paydaşları, yani “elin adamı” malı götürmüş; bizimki kâh ekran karşısında, kâh tribünde kendini parçalıyor; adeta insanlıktan çıkıyor. Rekabet zaman zaman ne arkadaşlık, ne de dostluk tanıyor; kanlar akıyor, canlar gidiyor. Bu da mı spor? Alakası yok. Temelinde sevgi, dostluk, barış olduğu söylenen sporla bu anlatılanların bağdaştırılması mümkün değil. Hem sen seyirci olarak tribünleri dolduracaksın, ağza alınmayacak galiz küfürleri kadın kız, çoluk çocuk demeden tezahürat kılıfı altında milletin ortasında utanmadan öküz gibi böğürüp kusacaksın… Sonra sahada oyun oynamaya çalışan, ortaya koyulan oyunun seyir zevkini göstermeye gayret eden bir avuç emekçinin alın terini, emeğini görmezden gelip, en ufak hatasında insanlıktan çıkıp saldırıya geçeceksin… Yok, olmaz böyle fair play; olmaz böyle dostluk, sevgi, barış ve kardeşlik. Zaten olamıyor da…

Kendine seyirci yaftasını yakıştıracak; taraftarı olduğun takımın tesadüfen veya planlı bir gol attığını görünce, insanlığından çıkıp her türlü yanıcı ve patlayıcıyı havaya, sahaya, bilumum seyircinin üzerine fora edeceksin; ortalık yangın yerine dönecek; işler ters gidip maçı kaybettiğini anlayınca da oturman, rahat edip insan gibi maç izlemen için koyulan koltukları parçalayıp, rast gele oraya buraya atacak, tribünü yakıp yıkacaksın.  Sonra bunun adı mı takıma destek? Hadi ordan!

Basın Muslera dün akşam başarılı bir itfaiyeciydi (!) diyor.
Önceki akşam oynanan Dotmund-Galatasaray maçına dönmek istiyorum. GS, ufak tefek hatalarına karşın maça iyi başlamış; iyi de götürüyor;  ikinci yarıda dengeyi biraz kurmaya başlamış; bir gol atmış. Olan bu golden sonra oluyor. Kural tanımayan tribün vandalları ortaya çıkıyor, holiganizm tribünleri ele geçiriyor, maç tatil edilme tehlikesi geçiriyor. Yaşananlar, aklı başındaki insanlar için utanç olurken, kim bilir belki vandallar için iftihar vesilesi. Bakıyorsun, tribünler alev alev yanıyor. Hakem maçı durdurmuş, soyunma odasına gitmek üzere. Futbol emekçileri tribünlere dönmüş, rica minnet, sükûnete davet ediyor; seyirciler "Oynasana ulan!" diye karşılık veriyor. Bir önceki maça, Arsenal-Galatasaray maçına bakıyorum, yine tribün olayı; tribünler, yeşil saha yangın yerine dönmüş. UEFA ceza vermiş.

N’oluyoruz? Bu hoyratlık, azgınlık niye?! Sevinmenin de yerinmenin de haddi hesabı, yolu yordamı, usulü erkânı var. Bu gördüklerimiz ise hadsizliğin, densizliğin daniskası, dik alası! Dediğim gibi, takım bir önceki maçtaki sorumsuz seyirciler, holiganlar nedeniyle zaten ceza almış; borç dersen bini aşmış; haddi hesabı kalmamış… Sen, seyirci olarak hala takımının ceza alması pahasına ortalığı yangın yerine çevirip tribünleri ateşe veriyor; var olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyor; kulübe de ağır faturasını çıkartıyorsun. Kulüp başkanı maçtan sonra açıklama yapıyor; UEFA bizi kupalardan men edebilir. Öfkem, “etmese hatırım kalsın!” derken, aklımdan başka yorumlar geçiyor.

Tribün liderliğine soyunanlar, güvenlik görevlilerinin yaptığı sert müdahalelerden, Türklere kötü muamele edildiğinden şikâyet ediyor; “e biz bunu hak ediyoruz” diyor musunuz? Kendine seyirci yakıştırması yapan gereksizlere bu sözüm… Basın yayın organlarında çıkan onca olumsuz haberin sadece size değil, kulübe, ülkeye olumsuz yansımasına gönlünüz razı mı? Bazılarının tribünlerde sergilediği davranışları medeni ülkelerin insan türü dışındaki en eğitimsiz canlıları yapmıyorsa, orada, bir yerlerde sorun var demektir.

Tribünlerde gördüğümüz vandalizmin kurbanı olan masum seyircilerin maruz kaldığı insanlık dışı muameleye ve çektikleri onca sıkıntıya ne demeli? Bu insanların ne kabahati var!? Kulübe onca ceza ödetmeye ne hakkınız var?! Etrafınızın polis kordonuna alınmasından; bir gün sonra yayımlanan olumsuz gazete haberlerinden zevk mi alıyorsunuz?!

Tribüne Nazi selamı veren sporcular
En acısı da Almanya’daki maçta seyircinin ve rakip takımın maçı bırakıp, sürenin dolmasını beklemesi oldu.  Adamlar ek süreyi oynatmak verilen ek süreye itiraz edip, neden bitirmedin diye sordular. Maçı tamamlamak için kendi aralarında top dolaştırmaya başladılar. Bitsin, temaşa son bulsun diye… Bu arada tribünler “Sieg! Sieg!” diye çınlarken, anlamını bilenlerin, kültürel arka planın farkında olanların yüreği sızlıyor, gamsız vandallar, holiganlar kendilerine ne dendiğinin farkına bile varmıyordu; kim bilir…

Yeri gelmişken şu konuyu da ilave etmek istiyorum: Takımlarımızdan biri sezon açılışından önce yurtdışında bir ülkeye kampa gidiyor. Sanki Türkiye’nin suyu çıktı, o ayrı bir hikâye... Maliyet muhasebesi filan, anlıyorum… Sonra alt küme takımlarından biriyle bilmem ne köyünde bilmem ne kupası maçı yapıyor; teknik-taktik maçı filan… Kamp maliyeti malum, “biraz seyirci alalım, maliyeti düşürelim” görüşü ağır basıyor ve tribüne, saha kenarına bir kısım seyirci, holigan, vandal ne ararsanız artık dolduruluyor.  Sonra…  sonra n’oluyor? Kazara bir gol atılsa, yenilse, hakem bir hata yapsa veya maç bitmiş, emekçiler soyunma odasına gidecekler… Bir bakıyorsun ki bunlar yine sahaya doluşmuş. El insaf. Ya Hu! İnsan biraz utanır. Biraz haddini, sınırlarını bilir… Bunların yüzünüzden Almanya gibi ülkeler, takımlarımızın ülkelerinde ciddi anlamda yapacakları hazırlık maçlarına bile artık izin vermiyor; ekonomik getirisi olmasa belki kamplara da izin vermeyecek. Hem neden versin ki…

Bu yazıyı okuyan ve “ne yani, bu olaylar sadece bizde mi oluyor?!” diye iç geçirenlere Anadolu insanının şu sözü ile cevap vermek isterim: Elbette oluyor; lakin sui misal emsal olmaz!

Son söz olarak ne diyebilirim? Mevla, encamımızı hayreylesin!

---------------
Sieg-Heil, Nazilerin Nürnberg'de yaptığı önemli beyin yıkama mitinginde kullandıkları slogandır.  Bkz.: Darwinizm'in Karanlık Yüzü. (http://onemligercekler.wordpress.com/ 08.11.2014)

3 Kasım 2014 Pazartesi

Bilim ve yaşam ilişkisi

Burada ilgimi çeken kimi sözleri, alıntıları da zaman zaman paylaşıyorum. Bu defa da öyle yaptım.

“Bizde öteden beri şöyle bir iddia vardır: Bilim başka, yaşam başkadır. Oysa bunun tam tersi doğrudur. Bilim yaşamdan, yaşam bilimden ayrılamaz. Bilim yaşanan yaşamın sürmesidir. Ancak bilim soyut kavramlara, basmakalıplara bürünürse ancak o zaman yaşamla ilişkisi kesilir. Bizde olduğu gibi. Oysa gerçek bilgi yaşamla birlikte yürür (…) İnsanın sahip olduğu ve olmak istediği her şey, bilginin başarısıdır (…) Yapıp etmelerde, kararlarda, yargılarda, konuşmalarda, eleştirilerde nesnel olmak, bunların ilişkin bulundukları nesneye, şeye uygun olmaları demektir. Aynı fenomenle toplumsal yaşamda da karşılaşıyoruz. Siyasal yaşamımızda hiç eksik olmayan laf ebesi halk dalkavuğu ve avcısı (demagog), öznelliğin temsilcisidir; devlet adamı olmaksa nesnel olmak demektir (…) İster felsefe, ister bilim olsun, hepsi de insanın araştırma ve bilmesinde birleşir.”
Takiyettin MENGÜŞOĞLU, (Fenomenoloji ve Nicolaï Hartmann, İstanbul, 1976, s. X, XII).

“Platon’u severim, Sokrates’i de. Ama en çok doğruyu/gerçeği severim.” “Amicus Plato, amicus Socrates, sed magis amica veritas.”  ARISTOTELES

Elias Canetti (1905-1994)
“Bir bilim insanının en güçlü yanı, bütün kuşkularını kendi uzmanlık alanında toplayabilme, bu alan içinde her türlü kuşkunun, ardı arkası kesilmek bilmeyen azgın dalgalar gibi coşmasına izin verebilme yeterliliğidir.”
Elias CANETTI, (Körleşme, çeviren: Ahmet Cemal, İstanbul, 2005, s. 90).

Festival Turizmi: Geçmişin Toylarını Geleceğin Festivallerine Dönüştüren Turizm Etkinlikleri*


Giriş
Festival turizmi konusunda bir çalışma istenince önce “kültür turizmi” başlığı altında genel bir yazı hazırlamayı düşündüm. Sonra bu kapsamının oldukça geniş, vaktin de dar olması nedeniyle kültürün şemsiyesi altında ele alınan “festival turizmi” üzerine yoğunlaşmaya ve görüşlerimi bu alanla sınırlandırmaya karar verdim. Önceki yazılarımdan birinde festival turizmine ilişkin genel bir değerlendirme yapma fırsatım olmuştu (Çakır 2009). Bu defa “geçmişin toylarını geleceğin festivallerine dönüştüren turizm etkinlikleri” başlığı altında festival turizmi ele alıyorum. Yazıda festival kavramının tarihçesinden başlayıp Türklerde ve Avrupalılarda festival geleneği ve türlerini; festivalin turizm etkinlikleri arasında bir çekim ögesi olarak kullanılmasını, bu etkinliklerin sürdürülebilir turizm hareketi yaklaşımıyla sosyal, ekonomik ve kültürel değerlere dönüştürülmesi konusu üzerinde durup, İzmir özeli için de kullanılabilecek çözüm odaklı öneriler geliştirmeye çalıştım.

Festival teriminin kullanımı
İnsanların belli zaman dilimlerinde, önceden belirlenen yerlerde toplumsal, sosyal veya dinsel bir amaca bağlı olarak toplanması ve öngörülen etkinlikleri yapması festival, şenlik gibi adlarla anılmaktadır. Festival geleneği çok eskilere dayanmakla birlikte, günümüzde modernize edilmiş; ekonomik ve sosyokültürel özellikleriyle de beynelmilel bir özellik kazanmıştır.

Kavramın kökenine bakınca, dilimize batı dillerinden geçtiği anlaşılmaktadır. Festival, Latince festum kelimesine dayanmakta olup, İbranicede yaratıcı ile belli zamanlarda bütünleşmek, bir arada olmak anlamında kullanılan moed ile de anlamdaş olduğu belirtilmektedir (Bkz.: Gebhardt 1987). Germanik dillerden Almancada eğlence anlamında kullanılan Feier (Latince. Feriae; aslı fesiae) de bu kökenden gelmekte ve benzer anlamlarda kullanılmaktadır.

Türk tarihine bakınca da değişik kaynaklarda dini, sosyokültürel içerikli çeşitli şenliklerin, törenlerin düzenlendiği görülmekteri. Örneğin, Kaşgarlı Mahmud (Arapça: محمود بن الحسين بن محمد الكاشغري, Uygurca: Mehmud Qeshqeri, d. 1008 - ö. 1105) tarafından yazılan Divan-ü Lugati't-Türk adlı başyapıtta,  Türklerin bayram ve festival geleneklerine vurgu yapılır. Burada geçen bayram kelimesinin “bedhrem” olarak kullanıldığı, Oğuzların bu kelimeyi “beyrem” şekline çevirdiğini ve günümüzde de “bayram” olarak kullanıldığını öğreniyoruz (Kaşgarlı Mahmûd 1939 1941:I, III, 480 176).

TDK Türkçe Sözlüğü festival için dört ayrı karşılık vermiş. İlk önce “Dönemi, yapıldığı çevre, katılanların sayısı veya niteliği programla belirtilen ve özel önemi olan sanat gösterisi” festival olarak tanımlanmış. Ardından sinema ve tiyatro ile ilişkili anlam verilerek “Belli bir sanat dalında oyun ve filmlerin sunulması ve gösterilmesi sonunda ödül, derece verilmesi biçiminde düzenlenen ulusal veya uluslararası gösteri dizisi, şenlik” festival olarak tanımlanmış. Üçüncü anlam ise daha çok yerel yönetimlerce düzenlenen "Kiraz festivali" gibi etkinliklere atıfta bulunularak  “Bir bölgenin en ünlü ürünü için yapılan gösteri, şenlik” şeklinde bir açıklamaya yer verilmiş. Son olarak “Düzensiz toplantı, curcuna” da festival kapsamında değerlendirilmiş (TDK Türkçe Sözlük 2014: URL).

Festival geleneği ve türleri
Bilgi ve iletişim ağının yoğunlaşması ile birlikte, somut olmayan kültürel mirasların kültürler arasındaki dolaşımı da hız kazanmış; festival gelenekleri benzer özelliklere bürünmeye başlamıştır. Türkler arasında düzenlenen festival geleneğinin Hunlardan beri bayram ve şenlik gibi adlar altında devam ettirilerek günümüze kadar getirildiği biliniyor. Hatta düzenlenen etkinliklerde kimi protokol kurallarının uygulandığı anlatılıyor (Mandaloğlu 2012: 214). Tarihi kayıtlara bakınca, Batılı ülkelerdeki festival geleneği de en az Türklerin sürdürdüğü gelenekler kadar eski olduğu görülüyor. Dolayısıyla festivaller, şenlikler v.d. somut olmayan kültürel mirasın yerel ve evrensel düzeylerde tanıtılması ve gelecek kuşaklara aktarılması için önemli birer köprü görevi de görüyor.

Öte yandan, dünyada gelir kaynaklarının sıralanmasında turizmin en hızlı gelişen alanlar arasında olduğu bilinmektedir. Dolayısı ile ülkeler ve şehirler olimpiyatlar, dünya kupaları ve uluslararası fuarlar gibi etkinliklerin organizasyonu için önemli bir rekabet halindedir.

Batılı toplumların geleneği olarak görülen pek çok kültürel ögenin, aslında Türklerin toplumsal ve sosyal hayatında da yaygın olarak görüldüğünü; dolayısıyla ulusların kültür ve medeniyetlerinin içinde yaşadıkları coğrafyaların etkisiyle şekillendiğini ve bunun zamanla yaşam biçimine dönüştüğü gözlenmektedir. Aşağıda coğrafya, kültür ve ulus ayırımı yapılmaksızın tespit edilen etkinlik türlerine örnekler verilmiştir.

  1. Bütün kültürlerde takvime bağlı olarak görülen yeni yıl, gün dönümü gibi eğlencelerin bizim kültürümüzde de yılbaşı, nevruz, bağ bozumu gibi adlarla yaşatıldığını görmek mümkündür.
  2. Baharın gelişi Türk halkları tarafından Nevruz, Bahar Bayramı gibi adlarla anılmaktadır (Pirverdioğlu 2002: 44). Aynı şekilde Batı kültüründe de doğanın uyanması, bitkilerin yeşermesiyle gibi vesilelerle bir dizi etkinlik (Natur- und Vegetationsfeste (Frühlingsfeste, Erntedankfeste) düzenlenmektedir.
  3. Dünyanın hemen her yerinde siyasal nedenlere bağlı olarak kuruluş, kurtuluş bayramları ile ilişkilendirilen şenlikler, eğlenceler düzenlenmektedir.
  4. Dini bayramlar sadece İslam âlemine özgü değildir. Noel, paskalya ve diğer kutsal günler için şenlikler, eğlenceler düzenlenmektedir. Bu şenlikler sadece İbrahimi dinlerle de sınırlı değildir.
  5. Batılıların »Mundus inversus«-Şenlikleri olarak adlandırdığı, adeta dünyanın altını üstüne getiren karnaval gibi şenlikler hemen her coğrafyada düzenlenmektedir. Bu organizasyonların kimi dini, kimi ticari amaçlı olup; önemli iktisadi turizm girdilerinin sağlanmasına ve sosyal, kültürel kazanımların elde edilmesine yardımcı olmaktadır.
  6. Diploma törenleri, ergenlikten çıkışın kutlanması gibi özel günlerde de etkinlikler düzenlenip, hediyeler verilmektedir. Türklerde hayatın her aşamasında hediye alma, hediye verme geleneği vardır. Potlaç adı verilen ve günümüzde şekil değiştiren bir geleneğe göre ev sahibi önemli bir nedene dayandırdığı ziyafet verir, ardından davet sahibinin hazırladığı hediyeler konuklar tarafından alınıp götürülür ve davet sona erer.  Geri kalan, alınmayan hediyeler de imha edilir (Gökalp 1976: 74).
  7. Söz, nişan, düğün, nikâh gibi insan hayatının özel anları da şenlikler ve eğlencelerle kutlanır. Bu kutlama etkinliklerinin kalıcı anılara dönüştürülmesi, bu etkinliklere katılanlar için çekim ögesi olarak kullanılmasına bağlıdır.
  8. Cadılar bayramı, kadınlar günü, anneler günü gibi kadını odak noktasına alan, iktisadi hareketlenmeyi teşvik eden etkinlikler de şenlik vesilesi yapılabilmektedir.
  9. Ölümlerle ilgili organizasyonlar da turizm etkinlikleri kapsamına alınabilir. Vefat eden birinin geride kalan yakınlarının kaybettikleri kişi ile ilgili duygularını dışa vurdukları, dini veya sosyal organizasyonlar düzenlenmektedir. Batı kültüründe ölüm etkinlikleri (Totenfeste -Allerseelen, Gedenktage) olarak adlandırılan bu durum Türklerin tarih boyunca ölülerine saygı göstergesi olarak düzenlediği etkinliklerdir ve İslamiyetten önceki dönemde ölü gömme veya yas töreni olarak adlandırılan yoğ törenleri düzenlenmekteydi. Bu törenler canlandırılabilir; dini ritüellerle desteklenebilir.
  10. Doğum günü gibi kişisel etkinlikler de gerçekleştirilmekte; bu etkinliklerin turizm faaliyetleri kapsamında planlanması düşünülebilir.
  11. Tiyatro, konser gibi etkinlikler.
  12. Edebiyat günleri, kitap fuarları.
  13. Ziyaretçilerin de etkin olarak katılabildiği veya katılamadığı sergiler ve yılaşırı sanat etkinlikleri (bienalleri).
  14. İstanbul Shopping Fest 2014 gibi iktisadi canlanmaya yönelik dönemsel satış etkinlikleri.
  15. Açık kapı günleri ve ziyaretçilerin de etkin olarak katılabileceği kermes gibi etkinlikler.
  16. Ramazan şenlikleri, ortaoyunu, gölge oyunu gibi unutulmaya yüz tutan değerlerin canlandırılması ve yeniden, yeni formatlarla sunulması.
  17. Bilindiği gibi, en az iki aşığın dinleyici huzurunda veya herhangi bir yerde karşı karşıya gelerek, birbirlerini sazda ve sözde belli prensipler içinde denemeleri esasına dayanan aşıklık geleneği de festival, şenlik kapsamında değerlendirilebilir (Artun 2013: 1).


Yukarıda sayılan etkinlik türlerinin artırılması mümkündür. Burada önemli olan her bir etkinliğin planlanması, yönetilmesi ve amaca uygun şekilde sonuçlandırılmasıdır. Bu da ayrı bir uzmanlık ve eğitim alanı olan etkinlik yönetimi (event management) adlı eğitimin alınmasını gerektirir.

Festivalin Çekim Ögesi Olarak Kullanılması
1950 yılında uluslararası turist varışları 25 milyon iken, 2011 yılına gelindiğinde, bu rakamın 980 milyona yükseldiği ve 2030 yılında da 1,8 milyara ulaşacağı öngörülmektedir (Bkz. TÜROFED 2014: 4). Dünya Turizm Örgütü’nün dünya turizminin gelişimi konusundaki uzun vadeli öngörüsünde; 2020 yılına kadar uluslararası seyahatin yaklaşık % 4,1’lik bir hızla büyüyeceği ve tüm dünyada uluslararası turist varışlarının 1,6 milyara ulaşacağı ve 2030 yılına değin 1,8 milyarı geçeceği beklenmektedir (UNWTO, 2013: 2).

Festivaller daha çok “yerel bir topluluk tarafından tarihi önceden belirlenmiş ve yörenin simgesi haline gelerek gelenekselleşmiş ve sürekliliği sağlanarak toplumun kolektif belleğinde yer alan etkinlikler” (Küçük 2013: 3) haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bu etkinlikler, kültürel turizm etkinlikleri kapsamında yer alan halk dansları gösterimleri, konserler, sportif etkinlikler, özel ilgi turizmi ile desteklenmektedir. Bu öngörüden yola çıkarak pek çok şehrin yöneticisi, şehirlerine özgü fuarlar, festivaller, kültür ya da sportif organizasyonları düzenlemektedir (Özdemir, 2008: 33).

Bu bağlamda, Türkiye’de her yıl pek çok kutlama, festival, fuar, vb. etkinlik düzenlenmektedir. Bunlardan bir kısmı şunlardır: Bolu Beyaz Et Festivali, Mengen Aşçılık Festivali, Manisa Mesir Şenlikleri, Afyon Zafer Şenlikleri, Trabzon Fetih Şenlikleri, İzmir Kurtuluş Şenlikleri, İstanbul Caz Festivali, Antalya Film Festivali, Akşehir Nasrettin Hoca Festivali, Pamukkale Festivali, Tekirdağ Kiraz Festivali, Ordu Altın Fındık Festivali (Küçük, 2012: 14), Eskişehir Film Festivali (Akoğlan Kozak ve Gül 2006); İzmir Selçuk ve Pınarbaşı Deve Güreşi Festivali, Bursa Karagöz Festivali, Silifke Festivali (Çulha, 2008: 1833) gibi etkinlikler örnek olarak sayılabilir.

Bu festivallerin yerel boyutta düzenlenenlerin yanı sıra uluslararası boyutlarda düzenlenen New York, Londra, Tokyo, Berlin ve Paris gibi önemli metropollerin büyük konser salonları ve dünyanın en önemli festivallerinde sahneye çıkan müthiş virtüözleri, dev orkestraların önde gelen solistlerini uluslararası klasik müzik takvimleriyle aynı anda İstanbul’a sunulan İstanbul Resitalleri, elli yılı geride bırakan Uluslararası Troia Antik Kenti Festivali, Türkiye’nin en uzun soluklu festivallerinden biri olan Akbank Caz Festivali, Doğu Akdeniz Uluslararası Turizm ve Seyahat Fuarı gibi başarılı örnekler de sayılabilir.

Etkinliklerin sürdürülebilir turizm hareketine dönüştürülmesi
Dünya Turizm Örgütü (DTÖ)’ne göre sürdürülebilir turizm; “insanın etkileşim içinde bulunduğu çevrenin bozulmadan korunarak kültürel bütünlüğün, çevreyle ilgili süreçlerin, biyolojik çeşitliliğin ve yaşamı sürdüren sistemlerin idame ettirildiği ve aynı zamanda tüm kaynakların ev sahibi bölgedeki insanların ve turistlerin ekonomik, sosyal ve estetik ihtiyaçlarını doyuracak şekilde ve gelecek nesillerin de aynı ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri biçiminde yönetildiği bir kalkınma şeklidir (Sarkım, 2008: 4). Dolayısıyla festival ve benzeri kültürel etkinlikler bir yandan dünya insanları arasındaki barışı ve dostluğu pekiştirirken, öte yandan yeni kültürlere ve yaşamlara duyulan ilgiyi uyandırarak insanları yeni yerler görmeye teşvik etmektedir (Tayfun ve Arslan, 2013: 193).

Turizm etkinliklerinin düzenlenen bölgeye ekonomik, sosyal ve iktisadi getirisinin olabilmesi için sürdürülebilirliğinin sağlanması gerekir. Sürdürülebilirlik kısaca daimi olma yeteneği olarak tanımlanabilir. Bu da ancak iyi işleyen bir kurumsal yönetim, kalifiye insan kaynağı, paydaşlar ile gerçekleştirilen uyumlu işbirliği, çevrenin korunması, yapılan projenin toplumsal ve kültürel hayata iktisadi getirisi ile mümkün olabilir.

Kültürel değerlerin festivaller, şenlikler gibi etkinlikler üzerinden tanıtımı için yerelden evrensele uzanan bir süreç izlenmektedir. Bu süreç, popüler kültürden başlayıp gölge oyunu, meddah gibi unutulmaya yüz tutan değerlere kadar, geniş bir yelpazeye yayılmakta; kültürel değerlerin tanıtımında önemli roller üstlenmektedir. Bu tür etkinlikler, modernite ile postmodernite arasında kendini konumlandırma konusunda zihinsel bulanıklık yaşayan genç kuşaklara yol gösterici olur; eski ile yeni arasında bağ kurulmasına yardımcı olur ve sonuçta bütün çalışmaların belli bir amaca bağlı olarak planlanması ve hayata geçirilmesi ile sağlanacak katma değerlerin yerel ve ulusal kalkınmaya önemli katkılar sağlaması beklenebilir.

Çözüm Odaklı Öneriler
Avrupa Komisyonu’nun Şubat, 2014’te yayınlamış olduğu ve değişik demografik özelliklere sahip 31.122 kişiyle telefon vasıtasıyla gerçekleştirilen araştırma sonuçlarının yer aldığı “Flash Eurobarometer 392, Preferences of Europeans towards Tourism” raporuna göre, Avrupa Birliği üyesi ülke vatandaşlarının 2013 yılına dair geçmiş ve 2014 yılına yönelik gelecek tatil ve turizm tercihleri sorgulandığında, görüşülen kişilerin yaklaşık % 50’si 2013 yılında deniz/güneş/kum amaçlı olarak arkadaş veya akrabalarıyla birlikte seyahat ettiği anlaşılmıştır (TÜROFED 2014: 11). Dolayısıyla eğlence, dinlence amaçlı turizm hareketliliğinin diğer turistik hareket alanlarına göre artışa devam edeceği de öngörülebilir bir durumdur.

Bu bağlamda, yerel ekonomiyi kalkındırma düşüncesinin, insanı ve aileyi odak noktasına alması ve bu önceliğin bütün yerel paydaşlar tarafından benimsenmesi ve güç birliği yapılarak yerel rekabetin güçlendirilmesinin sağlanması şeklinde ele alınması gerekir. Yerel yönetimlerin insanı merkeze alan vizyon ve hedeflerini gerçekleştirebilmesi için şu dört temel stratejinin izlenmesi önerilmektedir: Özel sektörün belediyeye olan güvenini artırmak, yerel rekabet avantajlarını belirleyerek bu avantajları kullanmak, yatırım temelli sürdürülebilir kalkınma programları hazırlamak, yerel düzeyde yatırımları ve dolayısıyla girişimcileri desteklemek (Gürler Hazman, 2011: 145).

Festivaller, şenlikler ve panayır gibi etkinlikler ülkemizde ve dünyada hemen her yere yayılmış; artık geniş halk kitleleri tarafından da kanıksanmış durumdadır. Günümüzde fuar, festival, pazar, kutlama, tören, yıldönümü, spor faaliyetleri ya da hayırseverlik gibi adlar altında düzenlenen etkinlikler, alanın doğrudan ilgilendirdiği hedef kitlelerin ilgi alanı dışına çıkmaya başlamış; organizasyon bozuklukları gibi değişik nedenlerden dolayı halkın katılımında göreceli bir azalma gözlenmektedir. Düzenlenen etkinliklerin birer çekim ögesine dönüştürülmesi için organizasyonun bütün aşamalarda yetkin uzmanların görevlendirilmesi ve bütün paydaşların destek vermesi gerekmektedir.

Kültür turizminin etki alanları sıralandığında ekonomik, ekolojik ve sosyo kültürel etkileri de içine aldığı görülmektedir. Bu kazanımların elde edilebilmesi için, pazarlanacak ürünün seçimi, tanıtımı, pazarlaması ve kalite standardının korunması gerekmektedir. Pazarlama stratejileri bakımından ise konukların doğru bilgilendirilmesi, yönlendirilmesi, iyi planlanmış etkinliklerin hedef kitlenin beklentilerine göre doğru seçilmesi ve satışı pazarlama yönetimi üzerinde kar-hizmet oranının iyi ayarlanması gerekmektedir.

Kültürel değerlerin turizme kazandırılabilmesi için tarihi ören yerlerinin, tarihi yapıların turistik etkinliklere açılması; park ve bahçelerin turistik çekim merkezine dönüştürülmesi; kilise, cami, saat kulesi gibi alanların turizme kazandırılması; askeri bölgelerin ve savaş alanlarının açık hava müzelerine dönüştürülmesi; anıtların ve şehitliklerin yanı sıra cezaevlerinin ve benzeri diğer mekânların turistik çekim merkezine dönüştürülmesi düşünülebilir (Bkz.: Steinecke 2007).

Bilindiği gibi, Türkiye’de âşıklık geleneğinde belli yörelerde “karşılama”, “deyişme”, “atışma” veya “karşıberi” gibi adlar altında toplanan sistemli deyişmeler; en az iki âşığın dinleyici huzurunda veya herhangi bir yerde karşı karşıya gelerek, birbirlerini sazda ve sözde belli prensipler içinde denemeleri esasına dayanmaktadır (Günay, 1993: 47’den Artun 2013: 1).

Türkiye’de yaşayan Türk edebiyatının önde gelen yazarları ile okuyucuların bir araya geleceği edebiyat günleri, atelye çalışmaları yapılabilir. Bu etkinliklerden bağımsız olarak düzenlenen kitap fuarları ve imza günlerine ilave olarak, batılı kültürlerde yazarların yaptığı okuma günlerine benzer şekilde, canlandırmalar yapılabilir ve geçmişte kahvehanelerde yapılırken günümüzde unutulmaya yüz tutmuş “hikâye anlatma geleneği” yeniden gündeme getirilebilir (Bkz.: Başgöz 2013).

Tek merkezden yönetilecek şekilde organize edilen bir Türkiye festival haberleri ve etkinlik portali oluşturulmalı, her bir etkinlikle ilgili bilgilerin bu portalda yayımlanması yükümlülüğü getirilmelidir.
Turizm faaliyetleri ve festival etkinlikleri konusunda yerel esnaf eğitim yoluyla bilinçlendirilmeli ve etkinliklere katılımına önem ve öncelik verilmelidir. Bunun için de gerekli mali ve manevi teşvikler yoluyla festivali benimsenmesi ve sahiplenilmesi sağlanmalıdır.

Yöresel tanıma yönelik olarak düzenlenen festivallerde teşhir edilecek ürünlerin niteliği belirlenmeli; standartları önceden belirlenen türlerin tasnifi yapılmalı; yöresel kültüre ait olan değerlerin turistik değer haline getirilebilmesi için projeler hazırlanmalı ve proje çıktılarının ticari ürünlere dönüşerek yerel bütçelere katkı sağlamasına yönelik çalışmalar yapılmalıdır.

Geçmişin toylarından kazandığı deneyimle geleceğin festivallerine ev sahipliği yapmaya hazırlanan güzel İzmir, gün batımının en güzelini gören gözlerin sahiplerinin senin gök kubbenin altında yaşarken kâh zaman unuttuğu, kâh sıradanlaştırdığı değerleri anlatabilmek için kelimeler kifayetsiz kalır. Hayatın bu şehirde yaşayanlarla aynı havayı teneffüs edince ayrı bir anlam kazanacağını söylemek isterim.

---
Bu çalışma Turistik Çeşme Gazetesi adına Başak Yasemin Arel tarafından hazırlanan Turizm Geliştirme-Araştırma Dosyası için hazırlanmıştır.

Kaynakça:
Akoğlan-Kozak, M. ve E. Gül (2006). “Festival Turizmi ve Uluslararası Eskişehir Festivali”. Eskişehir Ticaret Odası Dergisi, 23. Yıl, S.101, s.79.
Artun, E. (2013). Çukurova Âşıklık Geleneğinde Atışma. Folklor-Edebiyat (2013/3), s. 73-116. URL: http://turkoloji.cu.edu.tr/HALK%20EDEBIYATI/erman_artun_cukurova_atisma.pdf (son erişim: 21.10.2014).
Başgöz, İ. (2013). İran Azerbaycan’ında Türk Hikâye Anlatma Geleneği. Çev.: F. Özdamar. Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi /Journal of Turkish World Studies, XII/2 (Kış 2013), s.371-386. URL: http://www.egeweb.ege.edu.tr/tdid/files/dergi_13_2/27_ilhanbasgoz.pdf (son erişim: 21.10.2014).
Çakır, M. (2009). Festival Turizmi. TÜROFED: Festival Turizmi Özel Sayısı. Şubat (2009). S. 29. ss. 88-90.
Çulha, O. “Kültür Turizmi Kapsamında Destekleyici Turistik Ürün Olarak Deve Güreşi Festivalleri Üzerine Bir Alan Çalışması”, Yaşar Üniversitesi Dergisi, Cilt: 3, Sayı: 12, 2008, s.1827-1852.
Gebhardt, W. (1987). Fest, Feier und Alltag. Über die gesellschaftliche Wirklichkeit des Menschen und ihre Deutung. Frankfurt / Bern / New York / Paris: Peter Lang.
Gökalp, Z. (1976), Türk Medeniyeti Tarihi, Haz: İsmail Aka-Kazım Yaşar Kopraman. İstanbul: Kültür Bakanlığı Yayınları.
“Günay, U. (1993), 17. yy Saz Şairi Karacaoğlan’la ilgili Bir Değerlendirme 2, Uluslararası Çukurova Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri, Adana”, s. 47’den aktaran Artun, E.
Gürler Hazman, G. (2011). Türkiye’de Yerel Düzeyde Kalkınma Hedefi ve Belediyeler. 1. Baskı. Ankara:  Seçkin Yayınevi.
Kaşgarlı Mahmûd, Divanü'l-Lugati't-Türk, I-III, Ankara 1939-41.
Küçük, M. (2013). Kültür Turizmi Kapsamında Yer Alan Festival Etkinliklerinin Yerel Kalkınmaya Katkısı: Uluslararası Beyşehir Göl Festivali Üzerine Bir Araştırma. KOP Bölgesi Üniversiteler Birliği (UNİKOP) Bölgesel Kalkınma Sempozyumu 14-16 Kasım 2013 Konya. URL: http://unikop.org/makale/KS13-4-02.pdf (son erişim: 21.10.2014).
Küçük, M. (2012). “Turizmin Yerel Kalkınmaya Etkisi: Ankara Kızılcahamam Örneği”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.  Ankara: Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Mandaloğlu, M. (2012). İslamiyetten Önce Türklerde Toplantı ve Törenler. Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi. Yıl 16. S. 2, ss. 211-232. URL: http://www.tsadergisi.org/Makaleler/1380561632_Bolum12.pdf (son erişim: 21.10.2014).
Özdemir, G. (2008). Destinasyon Pazarlaması, Ankara: Detay Yayıncılık.
Pirverdioğlu, A. (2002). Türklerde Yılbaşı ve Bahar Geleneği, Türkler, Cilt III, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları.
Sarkım, M. (2008). Değişen Seyahat Eğilimleri Kapsamında Sürdürülebilir Turizm Anlayışının Turizm Politikaları Üzerine Etkileri, 2. Ulusal İktisat Kongresi, 20-22 Şubat 2008, İzmir.
Steinecke, A. (2007). Kulturtourismus: Marktstrukturen, Fallstudien, Perspektiven. München/Wien: Oldenbourg Verlag.
Tayfun, A., Arslan, E. (2013) Festival Turizmi Kapsamında Yerli Turistlerin Ankara Alışveriş Festivali’nden Memnuniyetleri Üzerine Bir Araştırma, İşletme Araştırmaları Dergisi, Cilt: 5, Sayı: 2, ss.191-206.
TDK Türkçe Sözlük. URL: www.tdk.gov.tr. (son erişim: 21.10.2014).
TÜROFED (Yay.). (2014). Türofed Turizm Raporu. Yıl 4. S. 8. URL: http://www.turofed.org.tr/PDF/DergiTr/Turizm_Raporu-TUROFED%20RAPOR.pdf (son erişim: 21.10.2014).
UNWTO–World Tourism Organization (2013), Tourism Highlights, 2013 Ed, (http://mkt.unwto.org/en/publication/unwto-tourism-highlights-2013-edition) (son erişim: 21.10.2014).

Argo Kullanımı

  Türkçede küfürle karışık sevgi, övgü ifadeleri vardır. Görünüşte çok masum gelen, üzerinde düşününce de derin anlamlar içeren kelimeleri b...