18 Eylül 2020 Cuma

Ezelden ebede Türk

Son zamanlarda bakıyorum, Avrupa Türk toplumu iki karşıt gruba ayrılmış.  Her geçen gün bu ayrışma ortadan kalkacağına, sınırlar çiziliyor; birinin düzenlediği toplantıya diğeri katılmıyor. Birinin düzenlediği kutlamaya karşı diğeri alternatif kutlama programı düzenliyor. Biri laik demokratik cumhuriyeti ve onun kazanımlarını savunurken, diğeri ısrarla Osmanlı diyor başka bir şey demiyor.

Avrupa’daki bu inatlaşmayı, bu ayrışmayı, anlamak mümkün değil. Hâlbuki bizim bismişahımız Türk; devlet-i ebed-müddet Türk devletidir. Lakin tarih bilinci olmayanlar, bu gerçekten habersiz, tartışmaya, tartıştıkça da ayrışmaya devam ediyor. Hâlbuki biz biiznillah (Allah’ın yaratması ile), ervah-ı ezelden beri Türküz; devlet-i ebed müddet de Türk olarak yaşayacağız. 

Devlet-i ebed müddet

Kültürümüzde devlet-i ebed müddet diye bir söz var. Bu söz; Türklerin tarih boyunca ezelden ebede kurduğu devletleri anlatıyor. Bugün medeni milletler olarak karşımıza çıkan Gotları, Frankları, Tötonları, Vandalları Slavları kültürel bakımdan etkilemiş; Latin ve Elenlerin kadim kültürlerinde izler bırakan milletimizin (Bkz.: Arık 2020) Avrasya’da geniş bir coğrafyada kesintisiz bir devlet geleneği vardır. Türkiye Cumhuriyeti; Nihal Atsız’ın deyişi ile "Gökten zembille inmemiştir”. Osmanlı İmparatorluğu’nun devamıdır. “Osmanlı İmparatorluğu ise İlhanlı Devleti’nin uç beyliğinden doğmuştur; demek ki onun devamıdır. İlhanlı Devleti de Anadolu’daki Selçuklu devletinin devamıdır. Anadolu’daki Selçuklu Devleti ile Batı Türkistan ve İran’daki Harzemşahlar Devleti Büyük Selçuklu Devleti’nin devamıdır. Büyük Selçuklu Devleti; Karahanlıların, Karahanlılar Uygurların, Uygurlar Gök Türklerin, Gök Türkler Aparlar, Aparların Siyenpilerin, Siyenpiler Kunların devamıdır. Bu devamlar kesintisiz, aralıksız bir tarihin kadrosudur. Yani biz, biri yıkılıp biri kurulan ayrı ayrı devletlerin değil, bir bütün halinde sürüp gelen bir devletin milletiyiz" (Urfallı 2016).  Biz; bütün bu devletleri kuran milletin evlatları olarak ezelden ebede Türk’üz. Bugünkü vatanımız ise topyekün verilen bir kurtuluş mücadelesinden sonra Türk Milletinin hukuksal bir oluşumu olarak kurulmuş, geçmişin emaneti, gelecek kuşakların mirası bir “milli vatandır”. 

Bugünkü Türk’ten anladığımız etnik olmaktan ziyade kültürel bağlılığa dayalı bir birlikteliktir (Osmanlının mirasını devralmış; Anadolu ana yurdu olan, birçok etnisiteyi bir araya getiren, kolektif bilinç oluşturmuş bir millettir. Türk; Hakkâri’de yaşayan Kürt, Sakarya’da yaşayan Boşnak, Samsun’da yaşayan Çerkez, Hemşin’de yaşayan Müslüman Ermeni’dir.  Türk; cumhuriyetle birlikte anayasal bir kavram haline gelmiştir ve Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan veya bu ülkeye vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi kucaklar; ayrıştırıcı değil, birleştiricidir. Bu anlamıyla Türk; toplumsal bilinçlenme, özgürlüğü sağlayacak bir idealdir (Çağaptay 2009, s. 103 vö). Türklük bir bütünü oluşturan parçaların toplamı değildir ve milleti bu unsurların toplamından ibaret saymak yeterli değildir. Dolayısı ile Türklüğü tanımlayan kavramlardan hiçbiri ne ırk, ne toprak, ne dil tek başına bu görevi üstlenebilir. Türkiye’nin dışında, kendini Türk sayan nice topluluklar vardır. Bunlar da kendini öyle hissediyor ise Türk’tür. Aliya İzzet Begoviç; “Sırplar bize Türk derdi.” diyor. Çünkü dün Bosna’da kim Müslümansa Türk’tü; bugün de değişen bir şey yok. Müslüman iseniz Avrupalılar nezdinde zaten sarazensiniz, ötekisiniz, Türk’sünüz. Bu topraklarda öteki olmak, sizi mahzunlaştırmasın. Biz Türk olduğumuzu okuldaki öğretmenden, sokaktaki ırkçılardan öğrenmedik; mazlumun yanında, zalimin karşısında ol diyen; kanında yiğitlik, ruhunda mertlik olan bir milletin ferdi olarak doğduk; bizim için Türk olmak onur ve gurur vesilesidir.

Türk olduğunu söylemek ırkçılık değildir

Türklüğünüzü ne etnik bir kıyaslama içerisine alın ne de Türklüğünüzden uzak durun. Türklüğünü unutan, zorluklarla başa çıkma becerisini de mücadele gücünü de kaybeder. Göktürk Kağanlığının bilge veziri, İlteriş Kağan (Kutluk), Kapagan Kağan, Bögü Han ve Bilge Kağan'a baş vezirlik yapan Bilge Tonyukuk, çağlar ötesinden "Çoklar diye niye korkuyoruz ki, azız diye niye çekiniyoruz ki, hücum edelim!" derken, kendine güvenin diye mesaj veriyordu. Bu çağrıya kulak verin; kendinize güvenin. Türk olmanın ezikliğini değil, atalarımız gibi gururunu ve özgüvenini yaşayın. Bu duygu sizin kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Türk ve Türkçülük ile uğraşanların; bu düşünceyi ayrı ayrı yerlere çekmeye çalışarak emperyalistlerin değirmenlerine su taşıyanların yanlış, ama kolaylıkla değiştirilemeyecek düşünce ve inanışlarına, hezeyanlarına aldırmayın. Ibn-i Sina’nın “İnsan, erdemli ya da rezil yaratılmamıştır. Ama ikisine de eğilimlidir; hangisi kolayına gelirse ona yönelir.” sözünü unutmayın. Türk olduğunu söylemek, ırkçılık değil; bir kimliğin ifadesi, özgüvenin dışa vurumudur.

Türk olmanın ayrıcalığı

Türk olmanın imtiyazı ve ayrıcalığı bireyin kendini Türk olarak kabul etmesinden, adaletinden, hoşgörüsü ve ahlakından gelir. Türk olmak için bir kan bağı aranmaz; aksine kederde sevinçte tasada ve kıvançta ortak hareket etme hissiyatına dayalı bir ülküdür. Kayıtsız, şartsız ve mutlak surette fedakârlık talep eden, itaat isteyen kutsal bir amaçtır (Mehmet İzzet 1969, s. 14). Dünyanın neresine giderseniz gidin, mutlaka bir yerlerde geçmişinde Anadolu kültürünün izini taşıyan, kendine Türk diyen birini bulursunuz. Türk olmasa da gittiğiniz yerde karşılaşacağınız her hangi biri ile konuşabilecek ortak bir geçmişinizin, tarihinizin, kültürel mirasınızın, milli ve manevi değerinizin olduğunu görür; asırlardır töresini ayakta tutmayı başarmış, savaşta dahi düşmanına karşı saygı ve nezaketi elden bırakmamış medeni bir milletin ferdi olmanın haklı gururunu hissedersiniz. Millet ülküdür; medeniyet ise milletler arasında ortak noktaları olan bir kavramdır. Hayatınızı ilkine göre düzenlerken ülkünüzü, ikincisinden makul olana göre tercih edersiniz.

Türk atasını, tarihini iyi öğrenmeli

Siz Türk olmanın ayrıcalığını, Türk’ün özel durumunu bilmezseniz; atanızı tanımaz, tarihinizi öğrenmezseniz, her gelen mevsimde kendisine daha sıcak bir kışlak aramaya devam eden turnalar gibi oradan oraya göç ederek yaşar gidersiniz. Bir çocuk tarihini, dilini, kültürünü atasından iyi öğrenmeli ki kökünü, ait olduğu yeri unutmasın; kendine dayatılan öğretilmeye çalışılan çaresizliğe inanıp, boş inançların tutsağı olmasın. Kişi kendini, özünü bilmez, tarihini öğrenmez ve bu yolla kimliğini oluşturamazsa, bulunduğu ortamlarda Türk olduğunu söylemekten gurur duymaz; çekinir; altından kalkamadığı hesapların tutsağı olur; zihnini kurcalayan bin bir hesabın içinden çıkamaz bulur kendini. Türk olduğunu söylerse başına gelebilecek olumsuzluklardan duyduğu endişeyle özgüvenini kaybeder; yüreği sıkılır, boğazı kurur, konuşurken dudakları titrer. Hâlbuki kim olduğunu bilir, ecdadının “Türkün kılıcı parladıkça düşmanın gözü onu görmez. Ancak Türkün kılıcı kesmez olursa düşman onu görmekle kalmaz. Ona tepeden bakar.” sözünü kulağına küpe ederse; her ortamda ve türlü şartlar altında çekinmeden “Elhamdülillah, Türk’üm!” diyecek özgüveni bulur. Bu sözü söyleyecek gücü de tertemiz mazisinden alır. Bu güç elbette bilimsel bilgiyle edinilir, eğitimle taçlanır. İyi eğitimli Türk çocuğu elde ettiği başarılar ile Ata’sının Onuncu Yıl Nutkunda dediği gibi “geleceğin yüksek uygarlık ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.”

Yurt sevgisi dikkat edilmezse, menfaat ve sömürü aracına dönüşebilir

Türk çocuğu içinde yaşadığımız çağda her zamankinden daha akıllı daha çalışkan ve daha uyanık olmak zorundadır. Yurt sevgisi, millet mefkûresi dikkat edilmezse ideolojiyle, ama çoğu zaman da inançla birleştirilerek menfaat ve sömürü aracına dönüşebilir. İnsanın maddi gerçekliği de menfaatten ibaret olduğuna göre; bu yüce duygular birleştirici değil ayrıştırıcı olmaya, millet üzerinde olumsuz etki uyandırmaya başlar. Türklerin yaşadığı bir ülkede, örneğin bir Kürt, “Kürdüm” derse, bu onun demokratik hakkı sayılır ki bu tartışılmaz, doğrudur. Arap, “Arap’ım” der sizinle inanç birliği üzerinden ümmet olur. Türk  “Türk’üm” derse, ırkçı olarak değerlendirilmek bir yana, bir de kinayeli bir şekilde “İslam da Irkçılık yoktur” diye tariz edilir. Türk, Suriye'ye giderse “Uzak dur, burası Suriye toprakları” derler; ama milyonlarca Suriyeli Türk’ün yurduna gelince “Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır.” (Nur 42. Ayet) ayetinden hareketle “Mülk Allah'ındır; burada sadece sizin değil, bizim de yaşama hakkımız var” derler. Bir zamanlar ihanet ettikleri Osmanlının tebaası olduklarını, bu topraklarda yaşamaya hakları olduğunu söylerler.

Milliyetçilik; aidiyet hissi duyulan bir milleti sevme, milli ve manevi değerleri yaşatma ve yükseltme çabası, idealidir (Çakır 2019, s. 27). Türk çocuğu; bu idealden saparsa, İslam kardeşliği adı altında, Arap milliyetçiliği ideolojisinin çekim alanına girer. Yurt dışında “Çocuğunuza Türkçe öğretin.” deyince “Allah bize öbür dünyada Türkçe mi soracak?” diye cevap veren; ana dilini hor görüp, Arapçayı baş tacı etmeye kalkanlara söyleyecek söz bulamaz. Bu ideolojiyi benimseyen, kendini bu girdaba kaptıran Emevi-Sünni dincisi, gün gelir; Biruni’nin deyişi ile Harzemlilerin medeniyetini karanlığa gömen Kuteybe ile yarışırcasına Türklüğün düşmanı kesilir; mankurt olur. Bütün bunları görmeyen ve dahi göstermeyenler, uyarılara kulak asmayanlar ya ideolojik körlükten mustarip ya da bilgisiz ve cahildir. Bilgisizlik ve cehalet, ancak kör insanı rahatlatır. Menfaat değişince, insanın hakikati de değişir. En kıymetli değerlerinizi en anlamsız zamanlarda harcayıp kendinize ihanet etmeyin.

Türkiyeli değil Türk

Hayata ideolojik pencereden bakanların durumu da teolojik bakış açısından farklı değildir. Türkçe konuşurlar, ama Türklük bilincinden uzak, günübirlik siyasi akımın, ideolojinin sağladığı veya sağlamasını umut ettikleri beklentilerin etkisi altında kendisine “Türkiyeli” demeye başlarlar. Dili olana millet denir. Millet olanlardan -lı ekli olarak anılanlar ırk olarak mutlaka bir başka millete bağlıdırlar. Söz gelişi; Arjantinli, Meksikalı, Mısırlı, Brezilyalı denenlerin dilleri İspanyolca, Arapça ve Portekizcedir. Bütün İspanyolca konuşan milletlere “Latin”, bütün Arapça konuşanlara da Arap; Almanca konuşanlara Alman, Fransızca konuşanlara Fransız denir. Türkçe konuşanlar da Türkiyeli değil Türk’tür.

Şu gerçek, kendilerine Türk değil, Türkiyeli diyenleri uyandırır mı bilinmez, ama emperyalist ve sömürgecilerin işgal ettikleri topraklara zorla yerleştirdiği resmi diller olan İspanyolca, İngilizce, Fransızcayı konuşup yazan her Afrikalı, her Amerikalı, her Hintli aslında İspanyol, İngiliz, Fransız değildir. Bunlara ulusal kimlikleri ve dilleri unutturulmuştur. Bir Hintli veya Afrikalı anayurt, ana vatan kavramından içine doğduğu kültüre ve dile ev sahipliği yapan toprakları değil; sömürgecilerin, emperyalistlerin yurdunu anlar. Avrupalı Türk evladı kendi ata yurdunun yanına vatan edindiği yeni toprakları da koyacak, kederi ve mutluluğu yeni vatanında olanlarla paylaşacaktır. Ancak vatan dediği topraklarda kendilerine “Türkiyeli” diye kimlik yakıştıranların Türkü, anadili olan bir millet olarak görmek istemedikleri, ötekileştirmek istediklerinin bilincinde olacak ve bu tür adlandırmaların Türk ülküsünü zayıflatmayı amaçladığını unutmayacaktır. Türk, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın ebediyyen Türk olarak anılmaya devam edecektir.

Din kardeşliği

Küreselleşmenin ve Yeni Dünya Düzeni’nin siyâsî ve kültürel problemlerine, postmodern eleştiri ve söylemlerle çözüm arayan siyasal İslâm, dinî motiflere ve Müslüman kimliğine yaslanırken, millî olduğu kabul edilen söylemleri de sorgulamaya başlamıştır. Diğer kimlik siyasetlerinin işlevlerini yitirdiğine inanan bu görüş, kendi içinde bütünlüklü olduğunu iddia ettiği evren, insan ve doğa tasarımıyla millî kimlik siyasetini ve milliyetçi düşünceyi ötelemektedir  (Taştan 2018, s. 11). Bir zamanlar neredeyse tartışılmadan kabul gören milliyet görüşü, bu nedenle hata olarak gösterilmeye başlanmıştır.  Türkler, din kardeşliği altında “Araplaştırılma” tehlikesiyle karşı karşıyadır. Türklüğü onur; Müslümanlığı gurur olarak benimseyemeyenler, kendilerini bu serüvene kaptırırsa, içine düşeceği olumsuz hayat şartları nedeniyle hazan mevsiminde kuvvetli esen rüzgâra kapılmış yaprak misali sağa sola savrulup, taşa duvara çarpar; tedirgin, güvensiz ve kararsız kalır.

Böyle zamanlarda millet bilinci gelişmemiş; ilmiyle, sanatıyla, adalet duygusu ile olgunlaşmamış bir grup dinci ortaya çıkıp milliyetçileri tehdit ederken, kimse de “Sizin demokrasi anlayışınız yalnızca Türkler üzerine mi?” ya da  “İslam’da ırkçılık bir tek Türklere mi var?” diye sormayı akıl edemez, etse de söylemeye yüreği yetmez. Hal böyle olunca; çocukluğumuzda bağırarak söylediğimiz andımız, büyüyüp hayatın gerçekleriyle yüzleştikçe bir fısıltıyla dönüşür. Unutulup gider (mi?).

Bu anlatılanlardan toplumsal ve sosyal hayatın gerçekleri açısından din ile millet veya milliyet kavramlarının birbiriyle karıştırılmaması gerekir. Milliyet, maddi ve manevi unsurların toplamıdır. Din ise kutsallık duygusu ile bu duyguyu tamamlayan inançların ve ritüellerin tümüdür. Din, milletin bağının oluşmasına etkili bir unsur olsa da kendi başına yeterli değildir. Millet, bir arada yaşamak isteyenlerin toplamıdır; vatan sevgisini, ülküdaşlığı yani amaç birlikteliğini gerektirir; milli ülke, milli ülkünün sebebi değildir (Karaca ve Güngör Ergan 2013, s. 26). Yani Türk olmak için tek bir ülkede yaşamak şart değildir. Türklük bir ideal, bir ülkü, bir dünya görüşü ve nihayetinde toplumsal ve sosyal hayatı düzenleyen bir değerler dizgesidir. Bu dizge bir zamanlar milletin hak ve hukukunu belirlerken, bugün devletin başındaki yöneticilerin de uymakla yükümlü olduğu anayasal ilkeler olarak kabul edilmektedir. Bu ilkeler, aslında Türk’ün yazılı kayda düşülmeyen kadim töresini oluşturmaktadır. Bunlar; könilik (adalet), tüzlük (eşitlik), uzluk (iyilik ve yararlılık), kişilik (hoşgörü) olarak yaşanır, yaşatılır.

İş ve aşa duyulan maddi ihtiyaçlar

Postmodern söyleme sığınanlar, Türk milliyetçiliğinin nevi şahsına münhasır karakterini görmedikleri yahut görmek istemedikleri için, onu “ırkçılık” ile açıklamaya çalışmaktadır. Türklüğün özünde bir mefkûre olduğunda ekseriyetle karar kılınmıştır. II. Meşrutiyet döneminin en buhranlı dönemlerinden bu yana Türkçülüğe ısrarla ırkçılık yaftası vurmaya çalışan muhtelif cereyanlar karşısında Türk milliyetçileri, onun bir mefkûre olduğunu ısrarla vurgulamışlardır (Taştan 2018, s. 13). Bu satırların amacı da Avrupalı Türk gençlerine bu duyguyu anlatmaktır.

Bugün Avrupalı soydaşlarımızın içine düştüğü, parçalanmışlık, bağnazlık, çaresizlik, geri kalmışlık ve daha sayılamayan nice olumsuzluk, onların eğitimsizliği ile ekonomik yetersizliğinin göstergesidir. Gençleri ve onların atasını Avrupa’ya mecbur bırakan da onların eğitimsizlikleri, iş ve aşa duydukları maddi ihtiyaçlardır. Özünü unutmama mücadelesi veren Türk evladına ister “milliyetçi”, ister “ırkçı” desinler. İsterse de Türkçülüğe “günah”, yahut “mekruh” diye karşı çıksınlar; aldırmayın, üzerinde durmayın. Kimse ile inatlaşmadan kendinize, geleceğinize yatırım yapın; gelenekselden evrensele ulaşmak, maziden atiye köprüler kurmak için eğitiminizi ihmal etmeyin. Her millete saygı duyun; her nereye giderseniz gidin, Mevlana’nın dediği gibi; “Bir ayağınız Anadolu’da olsun” ve her daim taklit eden değil; taklit edilen, örnek alınan siz olun. Siz büyük bir milletin evlatlarısınız. Bu özgüvenle, kimsenin karşısında Türk olduğunuzu söylemekten çekinmeyin; çalışıp zirveye çıktığınız gün öz yurdunuza, milletinize, bayrağınıza, tarihinize, törenize ne kadar sahip çıkarsanız, büyük bir milletin evladı, yani onların deyişi ile Gran Turco olduğunuzu göreceksiniz. Gün gelip devran döneceğini unutmayın. Ebulfez Elçibey’in dediği gibi; “Sen Türk olduğunu unutsan da düşmanın unutmaz”. Şu veya bu sebeplerle Türk olduğunuzu ifade etmekte zorlandığınız yahut irade olarak zayıf düştüğünüz an; size Türk olduğunuzu bedel ödeterek hatırlatırlar.

Tekrar etmekte yarar var; milliyet, somut bir olgu olmaktan ziyade soyut, ama ebedi bir ülküdür. Yaratan bize Türk doğmayı nasip etmiş; lakin bu onuru kendi tercihi dışında görüp, içini boşaltanlara karşı durmak da fitneye göğüs gerebilmek de ayrı bir şereftir.

Türk; Türk olmanın değerini maddi menfaatlerine, kendine sunulan veya sunulmasını umut ettiklerine göre değil; töresinden, kültürel değerlerinden oluşturduğu, ışığında herkesin kendini bulabildiği yeni bir dünya düzeni içinde Türk medeniyeti oluşturmak için çalışır. Tehlike kapıyı çaldığında, mazlumun feryadının arşa ulaştığında da Türk; varlığı gerçek ile mit arasında bir yerde tanımlanan dramatis personae’ya dönüşür (Kumrular 2008, s. 75).  O dönüşüm ile özgüvenini tazeleyen Türk beklenendir; özlenendir; davet edilen, en nihayetinde çağrılandır.

Özünü öğren özgüvenini kaybetme

Her devrin adamı olup, her devir adam olmayı beceremeyen, “Küllü nefsin zâikatül mevt” sırrına erememiş, hak etmeden sahip oldukları mevkilerde tutunabilmek adına kümeleşerek, ayrımcı bir kitle oluşturanların daha güçlü oldukları yanılsaması ile günlerini gün etmeye, avunmaya çalışması sizi yanılgıya, karamsarlığa sevk etmesin. Tarihin seyri içinde dün olduğu gibi bugün de benzer durumlar yaşanıyor. Korkarım bu durum ne yarın ne de yakın gelecekte değişecek. Sabredin; özgüveninizi kaybetmeyin. Kendinizi yetersizlik, öğrenilmiş çaresizlik duygusu ile sakatlamayın. Bu duygu ile başa çıkabilmek için ya karşı tarafı ezersiniz, ya da kendinizi gereğinden fazla yüceltirsiniz. İki seçenekte de sonuç, kişiyi “ben iyiyim” duygusuna götürür ve beraber “beni seveceğiz” davranışına dönüşür.

Sizler merak edip özünüzü araştırıp, ecdadınızı tanıdıkça daha büyük işler başaracak güce sahip olduğunuzu anlayacaksınız. Yeter ki ihtiraslarınızın, günübirlik menfaatlerinizin peşinden koşarak ayrışmayın. Sizler dünya siyasetinde söz sahibi olan, gelişmelerden etkilenen değil, gelişmelere yön veren bir milletin çocuklarısınız. Avrupalı Türkler olarak Türk’ün özünü teşkil eden; bizi biz yapan değerlerimize; dilimize, dinimize ve kültürümüze sahip çıkarak, yaşadığınız ülkenin toplumsal ve sosyal hayatının gereklerini yerine getirecek hakkınızdaki önyargıları kıracak güce ve birikime sahipsiniz.

Fyodor Dostoyevski’nin dediği gibi; “İnsan olmanın sırrı kişinin yaşamasında değil; uğruna yaşayacağı bir şey olmasındadır.” O halde; uğruna yaşayacağımız Türk milleti var olsun, Tanrı Türk’e yar olsun!

 

Kaynaklar

Arık, Umut (2020). Türk’e Yeni Bir Dünya. İstanbul: Destek Yayınevi. ISBN 978-605-311-936-4.

Çağaptay, Soner (2009). Türkiye’de İslam, Laiklik ve Milliyetçilik: Türk Kimdir? (Islam, Secularism and Nationalism in Modern Turkey: Who is a Turk?) (Çev. Özgür Bircan). İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları 274. ISBN: 978-605-399-114-4

Çakır, Mustafa (2019). Özümüz Türk Sözümüz Türkçe: Avrupalı Türklerin Türkçe, Türk Kimliği ve Eğitim Sorunları Üzerine. İstanbul: Salon Yayınları.

Karaca, Nuray; Nevin Güngör Ergan (2013). Türk Sosyologları. Mehmet İzzet ve Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu. Mehmet Çağatay Özdemir (Ed.). Türk Sosyologları. Eskişehir: T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını No: 2915,  s. 26. E-ISBN: 978-975-06-3205-1.

Mehmet İzzet (1969), Milliyet Nazariyeleri ve Milli Hayat: Mehmet İzzet’in Hayatı, Eserleri ve Fikirleri Hakkında Yazılanlar (Yay. Haz. Yahya Kemal Taştan). 4. Baskı: 2018 (Diğer Baskılar: 1923/1969/1981).  İstanbul: Ötüken Yayınları. ISBN: 978-605-155-758-8

Kumrular, Özlem (2008). Avrupa’da Türk Düşmanlığının Kökeni: Türk Korkusu. İstanbul: Doğan Egmont Yayıncılık. ISBN: 978-975-991-600-8

Urfalı, Ahmet (2016). Devlet-i Ebed-Müddet. İçinde: Kırmızılar. 09.07.2020 tarihinde https://www.kirmizilar.com/tr/index.php/guncel-yazilar3/1484-devlet-i-ebed-muddet adresinden erişilmiştir.

 

* Yukarıdaki yazının telif hakkı T.C. 5836 Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa göre yazarındır. Tümüyle alıntılanamaz. Bir bölümünden alıntı yapılacaksa kaynak belirtilmesi doğru olur. Bu yazı 13 Eylül 2020 tarihinde Kırmızılar güncesinde https://www.kirmizilar.com/tr/index.php/guncel-yazilar3/5368-ezelden-ebede-turk erişim adresi ile yayımlanmıştır.

24 Temmuz 2020 Cuma

Türkçenin bademleri


Bizim bir dilbilim grubumuz var. Burada zaman zaman Türkçenin kullanımına ilişkin görüş alış verişinde bulunur, tartışmalar yapar, farklı bakış açılarımızı paylaşırız. Bu yazıda bu tartışmalardan ilginizi çekeceğini umduğum bir kesiti kendi yorumlarımla, yurt dışındaki vatandaşlarımız dil kullanımlarıyla ilişkilendirerek anlatmaya çalışacağım. Böylece Türkçe derslerinin hayatımıza kattığı anlamı da bir parça göstermeye çalışacağım.

Gruptakiler dilimiz ve diller konusundaki açıklamalarla bizleri bilgilendiriyor. Özellikle dilimiz Türkçe yazım kurallarının ve kelimelerin anlamlarının yerli yerinde, doğru kullanılması önemli. Evde barkta, çarşıda pazarda Türkçe konuşan herkes, dilimizin kurallarını iyi bildiği sanısına kapılıyor. Evdeki büyüklerden, çarşı pazar sohbetlerinden veya televizyon dizilerinden öğrenilen Türkçe kelimeler, dilimizi konuşmak için yeterli gibi görünüyor. Çocukların Türkçe derslerine gönderilmesi, bazen aileye, bazen de çocuklara külfet, adeta angarya gibi görülebiliyor. Oysa dillerin de kuralları olduğunu unutuyor, kuralları dikkate almıyoruz. Kuralları dikkate almayınca kullanılan dil de yeterli olmuyor.

Almancayı iyi öğrenmek, öğrenilen dili yerli yerinde kullanmak için Türkçenin de iyi kullanılması gerekiyor. Dillerin kültürün yansıtıcı olduğu unutulmamalıdır. Bu durumu küçük bir örnekle açıklayalım. Noel bayramlarında Hristiyan ailelerde Noel baba figürü çocuklara hediyeler, oyuncaklar, yemişler getirir. Müslümanlarda da söz gelimi kandil günü akşamında işten eve dönen aile büyükleri evlerine kandil çörekleri, kandil şekerleri getirirler. Eskiden bu kandil çörekleri ince, gül renkli parşömen kâğıtlara sarılır, tablalarda, tezgâhlarda süslenir ve müşteriye özenle hazırlanan paketlerde verilirmiş. Sokak satıcıları, da tablalarına dizdikleri kandil çöreklerini gerçek adları ile değil, mecaz veya benzetme yoluyla “kandil gülleri” diye satarlarmış.

Halid Ziya Uşaklıgil’in benzetmesiyle; dillerinde türlü zarafetler bulunan meyva satıcıları, tezgahlarındaki meyvaları bazen yanlarına yaklaşan müşterilere ve yoldan geçen insanlara göre ayarlayarak satarlarmış. Geçenlerin kadın, erkek, güzel, çirkin, tombul ve zayıf oluşlarına göre meyvacı dükkânlarından veya sergilerinden sattıkları meyva adı başka başka bir hal alırmış. Meyvaların adları ve cinasları o anlarda çok anlamlı ve “kinayeli” söylenir; dut çiğ bal; armut tereyağ oluverirmiş. Bu zarafet lisanını bir nükte çeşnisini aşmamak ve bir tecavüz derecesi anlamamak şartıyla, bu seslenişlerde bile bir zekânın Türkçesi sezilmektedir.

Yasemin, lale, sümbül, gül, menekşe, zerrin, zanbak, şekayık, nilüfer, nar ve şeftali gibi daha birçok benzerleri ile birlikte, sade bahçede birer çiçek değil, aynı zamanda dilde birer mecazdır. Bunlardan çoğunun bilhassa kız çocuklarına isim olması da bundandır. Farsçada çiçek demek olan gül, Anadolu’da hem bir gül inceliğini hem de bir güllü isimler saltanatını yaşamıştır. Bugün Türkiye’de köylü ve kentli nice Türk kadını Güldalı, Güldane, Gül’izar, Gülfidan, Yazgülü, Kırgülü, Ayşegül gibi güllü adlar taşıyorsa, bu dilimizin inceliğinin göstergelerinden biridir (Banarlı, 2017, 140).

Bazı eylem ad birleşimleri, sözcüklerin anlam birimcikleri tarafından yönetilir ve çay içmek, su içmek gibi kullanımlara dönüşür. Bazı birleşimler insanın durumu nasıl kavramsallaştırdığıyla ilgili ipuçları verir. Zaman harcamak dediğimizde zamanı para şeklinde kavramsallaştırırız. Bu grup birleştirmelerin arka planında bir metafor veya metonimi bulunur. Bu iki tür kullanım dillerde ortaklıklar olduğunu da gösterir. Bir de üçüncü tip kullanımlar vardır. Bunlar kültürle ilgilidir. Bizim sulu yemek dediğimiz şeye çorba diyenler olur. Çorbanın kıvamına göre bazı kültürler çorba içiyor (drinking soup), bazıları çorba yiyor (eating soup). Hatta bazı dillerde ise çorba almak şeklinde (taking soup) kullanılıyor. Biz Türkler çorbayı içeriz; Alman komşularımız yer. Bir sakıncası da yok. Biz ilaç içmek derken, bunu şurup, hap için de kullanırız. Bunda ilk ilaç formlarının şurup şeklinde olması etkili olmuş olabilir. Almanca sigara tüttürülürken, Türkçede sigara içiliyor. Bu içmek nargileden gelen bir benzetme olabilir. Bunların anlam birimciklerle ya da zihnimizin olayı nasıl kavradığıyla ilgisini kurmaz zordur. O yüzden kullanımlara kültürel diyoruz.

Günlük konuşmalarımız da böyle dolaylı anlatımlar vardır. Bir taksi al gel deriz, bir taksiye atla gel deriz ama demek istediğimiz; bir taksiye binip gelmek ya da taşıma aracı taksinin olanak ve özelliğini bir yerden başka bir yere gitmek için kullanmaktır.

Türkçemiz; var olduğu asırlardan bu yana her kelimeyi başka başka anlamlarda kullanmayı zevk edinmiş bir köklü bir milletin icadı; kadim bir kültürün taşıyıcısıdır. Tarihin hiçbir döneminde çağdaş medeniyet dilleriyle kelime sayısı bakımından yarıştırılmasına gerek olmayan Türkçenin ihtiyaç duyulduğunda her bir kelimeyi yeni anlamlarla süsleyerek, köklere yeni ekler getirerek karşılık bulma, anlam yaratma özelliği vardır.

Bugün dünü, yarın bugünü anlayacak, her dem geçmişle geleceği bağdaştıracak bir gençliğe sahip olmak için, Türkçenin çiçeklerini, halk zevkinin yarattığı mecaz ve kullanım özellikleriyle öğrenmek, çarşıda - pazarda hayatın anlamını mecaz bahçelerinde yaşamak bizim elimizde.

Unutmayın; dilimiz kimliğimizdir.


Kaynak: Nihad Sami Banarlı. Türkçenin Sırları. 53.Baskı. İstanbul: Kubbealtı Neşriyat, 2017.

Not: Bu yazı Post Atüel Gazetesi Temmuz 2020 sayısında yayımlanmıştır.
Mustafa Çakır (2020). Türkçenin Bademleri. Post Aktüel Gazetesi. Temmuz 2020, s. 2.

27 Haziran 2020 Cumartesi

Türkçenin sırları

Anadolu insanı dilini, kültürünü tanıyıp bildikçe tanıklığını yaptığı çağı daha huzurlu ve dingin yaşar. Bu kültürün aktarılması önce ailede başlar. Aile toplumun çekirdeğini oluşturur. Dışarıdaki fırtınalar ne kadar kuvvetli eserse essin, sağlam bir aile hayatı olanlar için aile; güvenli bir sığınak, sağlam bir liman olur. İnsan sevmeyi, sevilmeyi burada öğrenir. Sevildiğini burada hisseder. Birbirleri için her şeyi yapan, sevdiklerinin üzerine titreyen, ufacık bir gülümsemesi için her türlü fedakârlığı yapan zarif insanların oluşturduğu topluluktur, aile.

İnsan aile içinde sosyalleşir. Ailede büyükten küçüğe herkesin yerine getirmesi gereken sorumlulukları, ödevleri vardır. Bu sorumluluklar öngörülen zamanda yerine getirilmez, ihmal edilirse, kimi bedeller ödenebilir. Bu bedel bazen kişisel ödenir, bazen de bütün aileyi, hatta yakın çevreden başlayarak bütün toplumu olumsuz etkileyebilir. Başarı için de bu durum söz konusudur. Başarmanın mutluluğu tarif edilmez, yaşanır. Tolstoy’un deyişiyle “Hayat ne gideni getirir ne de kaybettiğin zamanı geri çevirir. Ya yaşaman gerekenleri zamanında yaşayacaksın ya da yaşayamadım diye ağlamayacaksın” Yani, insanoğlu hayatı kendini çevreleyen kurallara göre yaşayacak, sorumluluklarını iş işten geçmeden yerine getirecek.

Aile kurmak kadar aile olmak da önemlidir. Aile içinde geleceğin güvencesi olan çocukların eğitimi ihmal edilmeyecek; çocuklar doğum öncesinden başlayarak, hayatın bütün aşamalarında takip edilecek. Bu süreçte verilen eğitim kişinin hayatındaki davranış değişikliklerinin oluşmasını, bireyin içine doğduğu kültürü edinmesini sağlar.

Çocukla doğru iletişim kurmak milliyetle, cinsiyetle ilişkili değildir. Aksine bakış açısı, algılama biçimi, yetişme tarzı, vizyon ve zihniyet önemlidir. Bunların hepsi kültürle ilgilidir. Çocuğun kültürlenmesinde, kadim kültürün aktarılmasında en etkili araç ana dilidir. Bu nedenle aile bireylerinin günlük hayatında kullandığı iletişim dili, kadim kültürü ve köklü bir tarihi olan milletlerin geçmişi ile geleceği arasında köprü kurmaya yeterli değildir. Bunun için çocuğun aile dışından yardım alması gerekir. Bu yardım da okulda verilir. Almanya’da okullarda isteğe bağlı ders olarak verilen Türkçe ve Türk kültürü dersinin amacı bu kazanımları elde etmeye yöneliktir.

Evde çocukla konuşurken veya çocuk arkadaşı ile oyun oynarken Türkçe konuşmaya özen gösterilirse, ikinci dilin öğrenilmesi için de önemli bir altyapı oluşturulur. Böylece iki dilli çocuklar tek dilli çocuklara göre başlangıçta olmasa bile ileri yaşlarda daha avantajlı bir konuma gelebilir. Tek dillilere göre daha etkili iletişim ilişki kurabilir.

Okula giden çocuk, edebiyat dersinde iki yakın arkadaşın yaren olduğunu öğrenir. Ergenlik döneminden itibaren kurulan yakın arkadaşlık karşı cinse yönelik duygusal bir evrim geçirirse adına aşk denir. Sevgilim, yarım, bir tanem, canım anlamına gelen sevgiliye efulim diye şiirler yazmaya başlanır. Sevgilinin ince, narin yapılı olduğu nazenin sözüyle vurgulanır. Kişi sevgisine karşılık göremeyip köşesine çekilir, dış dünya ile iletişimini keser, kalabalığı sevmemeye başlasa merdümgiriz olur. Ama bu duygu sonsuza kadar, yani ilanihaye sürmez. Ucu bucağı olmayan, sonsuz, sınırsız, yani namütenahi dostluğu, sevgiyi, aşkı sürdüren yakın arkadaşların vefası, insanı içine düştüğü yalnızlıktan kurtarmaya yeter. Bu bizim toplumumuzun yaratılıştan gelen özelliği, hasletidir. Sözün özü, velhasıl; bütün bu kullanımlar, Türkçenin sırlarında gizlidir ve vazgeçilmez olan, yani mübrem olan çocuğun eğitimidir. Bu eğitim ile çocuğa bir yandan kültür aktarımı yapılırken öbür yandan ona duygularını ifade edebileceği zengin bir kelime hazinesi kazandırılır. Bu küçük örnekteki üst dil kullanımı evde konuşulan Türkçe ile değil; ancak okulda, derste öğrenilir. 

Anadolu insanı “iş isten geçmeden” tedbirini alacak, sonra “eyvah” demeyeceksin diyor. Franz Kafka da “En iyiyi ararken, iyiyi kaybediyoruz”. Bu gerçeği görmezden gelmek, hayatın gerçeklerinden sarfınazar etmektir. Değer bilip, dilimizin kültürümüzün özelliklerini, söyleyiş zenginliklerini yeni kuşaklara aktaralım, onun için çocuklarımızla evimizde Türkçe konuşup, onlara Türkçe öğretelim. Toprak aldığını geri vermiyor misali, unutulup giden kültürel mirasımız, gelecek kuşaklar tarafından tekrarı olmayan “güzel dünler” olarak yâd edilmesin. Vakti ve sizlere sunulan eğitim imkânlarını iyi değerlendirin. Unutmayın ki vakit; geçip geri gelmeyendir. 


Not: Bu yazı Post Atüel Gazetesi Haziran 2020 sayısında yayımlanmıştır.
Mustafa Çakır (2020). Türkçenin Sırları. Post Aktüel Gazetesi. Haziran 2020, s. 2.

26 Haziran 2020 Cuma


Gençlerin Ali Bey ile ilgili bir anı kitabı hazırlayacağını öğrendiğimde, akademik bir çalışma ile katkıda bulunmak istedim. Lakin hayatımızı alt üst eden korona salgını ve buna karşı yürütülen mücadelede kendi görev alanımla ilgili eğitim stratejilerinin getirdiği yoğunluk, bu düşüncemin hayata geçmesine engel oldu. Ben de onun anılarını yaşatmak için hayatımın onunla ilgili bir kısmında kısaca söz etmek, onu genç kuşaklara anlatmak istedim.



Böyle durumlarda insan söze nereden başlayacağını bilemiyor. Dile kolay, Ali Bey ile kırk senelik bir geçmişimiz var. Her ne kadar bunun son yirmi senesi içinde çok fazla görüşemesek de birlikte olduğumuz süre içinde birbirimizin hayatına dokunmuş; kalıcı izler bırakmışız.

Üniversiteye başladığımda Almanca adımı söylemekte zorlandığım dönemde henüz askerden yeni gelmiş, gencecik bir öğretim elemanı olarak konuşma dersimize gelmiş; hayatımıza girmişti. Öyle ki bazen tatlı sert hoca, bazen sevecen bir dost eli olmuştu bizlere.

Üniversiteyi bitirip asistan olarak işe başladığım dönemde de meslektaş olarak beraber olduk. Birlikte yükseklisans yaptık, aynı öğrenci sırasını paylaştık. Türlü öğrencilik halleri yaşadık. Birbirimize kızdığımız, hem de çok kızdığımız zaman da oldu, birbirimizi sevdiğimiz, sendelediğimizde birimiz diğerinin elinden tutan bir dost ilişkisinde olduğumuz dönemler de. Bizim gençliğimizin, söz dinlemez hallerimizin olduğu zor zamanlarda o benim yanımda durdu; onun zor dönemlerinde ben onun. Kısacası birbirimizin yanında durmasını bildik. Onun hayat tecrübesi bizim heyecanımız yol arkadaşlığı etti.

Bir şeyler anlatmak istiyorum. Düşünüyor; onu tam olarak anlatacak bir anıya karar veremiyorum. Uzmanlar, insan zihninden bir saat içinde 2100-3300 farklı düşüncenin geçebileceğini söylüyor ya ben de tam bu durumdayım. O kadar anlatılacak anının içinden birini seçmek kolay gelmiyor.

Dile kolay; geçen kırk sene içindeki yaşanmışlıkların birini diğerlerinin arasından seçerken içimi endişe, kaygı gibi birçok duygu kaplıyor. Birini yazarsam, öbürünün hatırı kalır diyorum. Okuyanlar “Şunu da yazsaydı, diye hayıflanır mı?” demekten kendimi alamıyorum. Bu da benim üzerimde canı olmayan ama can alan kovit virüsü gibi görünmez bir baskı oluşturuyor.

Bir an durdum, düşündüm. Aklıma ilk geleni yazacağım dedimse de başaramadım. Anı yaşamak; o anı kaplayan ruh halinde ilk akla geleni bir çırpıda yazıya döküvermek o kadar kolay değil. Ya aklına bu son derece değerli anı kitabını veya Ali Hoca’nın kendisini, onunla yaşanmışlıklarımızı umursamadığım, duygularını önemsemediğim gelirse… Ne pahasına olursa olsun, kalemin beni götürdüğü yere kadar yazıp, onu gelecek kuşaklara anlatayım. Bu da benim savunma mekanizmam olsun!

Şunu itiraf edeyim ki bir kişi hakkında yazmak ne kadar zormuş; hele Ali Hoca’yı anlatmak, şaşılacak kadar fazla çaba gerektiren bir eylemmiş.

İsterseniz deneyin. Kolay olmadığını göreceksiniz. Ben onu anlatırken şu ruh haline girdim. Buyurun, okuyun.

Bir gün sabahın alaca karanlığında kalkıp yürüyüşe çıktınız. Eve dönünce çocuklarınız her gün yürüdüğünüz yolda gördüklerinizi, şafağın nasıl söktüğünü, doğanın güne nasıl hazırlandığını, güneşin yükseldikçe içinizi nasıl aydınlattığını anlat deseler. O kadar kolay değil değil mi?

Anlatmaya çalışırken, yürüdüğünüz yolda yanından geçip gittiğiniz ve sıradan gelen her bir objenin ayrı bir anlam kazandığını görürsünüz; birini anlatmaya başladığınızda diğerinin hatırı kalır. Aslında hayatın olağan akışında dikkatinizi çekmeyen pek çok objeyi ve doğa olayını yeniden keşfetmeye başlar; her gördüğünüz olağan dışı durumlar sizin hayata ve insana bakış açınızı yeniden şekillendirir.
Bir yandan temiz havayı içinize çekip, etraftaki kuş seslerini, börtü böceği fark etmeye “an”ı yaşamaya çalışırken; her gün sıradan gelen pek çok objeyi bu defa farklı görmeye, birini diğerinden ayırt eden farkı fark etmeye başlarsınız. Doğanın renklerini, üzerinden yürüyüp geçtiğiniz yoldaki çakıl taşlarının pırıltılarını, doğanın renkten renge bürünmüş türlü hallerini fark edersiniz. Yorulup bir köşede dinlenirken bile, etraftaki börtü böceğin sesini daha iyi duymak, hayatın sunduğu mutluluğu duyumsamak için gözlerinizi kapatır, bir köşede dinlenme molası bile verebilirsiniz.

Ali Bey’i anlatmak biraz böyle bir ruh halidir.

Kalabalığın içinde her hangi birini görürsünüz. İçlerinden birini anlatmaya başladığınız zaman, ona özgü, onun kendi nev’i şahsına münhasır hallerini görürsünüz. Ya sever ya da mesafeli durursunuz. Kim bilir? Belki de dışarıdan “kimseye eyvallah etmeyen” görüntüsünün altında yumuşacık bir kalbi olduğunu, “acımasız” hallerinin dışında merhametli bir insan yüreğini keşfedersiniz.

Bunu hayatının pek çok aşamasında onunla aynı lokmayı paylaşan, aynı yolda yoldaşlık yapanlar gayet iyi bilir. Bunun için Innsbruck tren garında saatlerce bekleyip, ikinci bir trenin gelmesine kadar gurbet illerinde hemhal olunduğunu anlatmaya gerek yoktur.

Bir sürü insanın hayatına dokunmuş; düşen olunca elinden tutmasını bilmiştir. Akademiye yeni giren gençler onun bulunduğu yeri nasıl doldurduğunu ilk zamanlar anlayamayabilir. Malumatfuruşlar da ne kadar az bilgiyle ne fazla şey söylemeye çalıştığı yanılsamasına kapılabilirler. Oysa onun duruşunda Anadolu insanının tevazuunun yanı sıra en onmaz denen yaraları iyileştirecek merhamet merhemi de vardır. Onun ilacı nice bitmez denen tezin bitirilmesine, nice geçmez denen öğrencinin dersini geçip hayata tutunmasına yetmiş; dokunduğu insanların toplumda birey olarak yaşamasına katkıda bulunmuştur.

Doktora gittiğinizde, doktorunuz “Nefes alın, nefes verin!” gibi talimat verir, söylenirler. O an sizin hayatınızın rutinindeki nefes alıp vermeler, doktor için başka anlamlar ifade etmektedir. Hayatına dokunduğu kişiler için de Ali Bey öyle bir doktordur. Onunla birlikte olduğunuzda nefes aldığınızı, ciğerlerinize çektiğiniz havanın burnunuzdan geçişini, ciğerlerinize dolduğunu ve göğsünüzün kabardığını hisseder; özgüveniniz artar. Sonra da içinizdeki havanın, derdin, tasanın dışarıya yol bulup uçtuğunu fark edersiniz. Doktorunuzun soğuk stetoskopunun soğukluğunu sırtınızda hissederken ürperirsiniz, onun size yoldaş olduğundaki kimi hal ve hareketleri sizi alıp başka dünyalara götürse de doktorun muayenehanesinde nasıl nefes alıp verdiğinizi hissetmeye başladıysanız, onun hayatınıza kattıklarını da fark etmeye, gençliğinizin size verdiği deli dolu akan kanınızın yavaşlamasına fırsat vermek istersiniz. Yol ayrımında olduğunuz o zamanlar, size yoldaş olmuştur. O an fark etmeseniz bile, yıllar bunu size anlatır.

“Ali Bey’i anlatırken hangi duygular zihninize eşlik ediyor?” diye sorsalar; ben her duyguya kabul derim.

Onu anlatırken kimi zaman dilinizin ucuna gelip söyleyemediğiniz sözler, onunla ilgili yaşanmışlıklarınıza dair düşünceler ve buna ilişkin kimi gönül kırıklıkları veya beklenmedik hayal kırıklıkları olsa bile, olumsuzluklara esir olmadan, mutlu anların yaşamasına izin verin. Derin bir nefes alın. “Bunlar da son derece insana özgü, insana yakışan duygular; iyi ki onun öğrencisi olmuşuz, iyi ki Ali Hoca’yı tanımışız.” deyin. Bu duygunun bedeninizi rahatlatacağına eminim.

Hayatı uzun bir maraton bilinciyle yaşamak lazım. Bu uzun maratonda dünyevi tutkuların ve isteklerin zaman zaman yoğun olduğunu, sonra azgın suların bir süre durulduğunu ve er geç sakin bir hal alıp önüne gelen her şeyi kapıp götüren hırçınlığını kaybettiğini bilin.

Hayatın gelecek bir döneminde, başınızı sokacak bir göz ev ile iki lokma aşın tadını çıkardığınız ailenizi, o günü yaşamanızı sağlayana şükürler ettiğiniz günü ve dostlarınızı unutmayın. Bunu anlamak için de onca yaşanmışlıklar içindeki farkı fark edecek zamana ihtiyacınız olduğunu, ama bir ömür beklemenin de gerekmediğini unutmayın. Vaktinde yapmanız gereken sorumlulukları ertelemeyin. İş hayatında kendinize rakip olarak gördüklerinize şu veya bu gerekçeyle kızsanız veya çok arzu etmenize rağmen koyduğunuz hedeflere öngördüğünüz sürede ulaşamadığınızdan dolayı moralinizi bozmayın. Hayatta ne yaşadığınızı fark etmek veya bunu sadece bir değişim ve hayatın size sunduğu bir kaleydeskop görüntüsü olarak değerlendirin. Her olumlu çabanın mutluluğuna ermek için de zamana ihtiyaç olduğuna inanın. Bu bilinci de zamanın bizzat kendisi öğretiyor insana.

Her nerede ne yapıyor veya ne hissediyorsanız, onu vaktinde yaşayın derim. Hayatın dünde kalanlarını bugün telafi etmeye çalışırken geleceği ve onun sunduğu fırsatları bir kuş misali elden uçurmamaya bakın… Atalarımızın dediği gibi, “eldeki bir kuş, daldaki sürüden iyidir”. Hayat dönüp dolaşıp başladığınız yere geliyor. Aslonan “anda kalmak” ise eğer, tercih ettiğiniz hayat illa doğa, huzur, deniz ve mutluluk içermeyebilir. Kendi gök kubbenizin altında yaşarken, hayatın sasık yönünü duyumsayacağınız; ağzınızın tadının kekremsi bir hal aldığı günleri de görebilirsiniz. O an pes etmek yerine, hayatınızdaki rol model olan iyi örnekleri hatırlayın.

Bütün bunları yaparken içtiğiniz bir bardak suyun, elinizdeki bir fincan kahvenin damağınızda bıraktığı tadı ve ondan aldığınız hissi, hayatın size verdiği bir sürpriz olarak değerlendirin. Bir sene de denize gitmemiş oluverin. Hayatınızı denizin kenarında mutsuz, endişeli veya öfkeli bir halde sürdürmek yerine kendi dünyanızdaki dostlarınızla bir arada olmaya çalışın. Onlar sizin dikkatinizi başka alanlara dağıtır. Hayata ve insanlara bakışınızın değişmesini, sizin içinde bulunduğunuz karamsar ruh halinin ortadan kalkmasını sağlayabilir.

Olumsuz duyguların da yaşanması gerekir ki hayattaki farklı tatların fark edilmesinin önü açılsın. Aksi halde bu duygular içimizde çözülmemiş bir kör düğüm gibi veya anlatılamamış bir mesele gibi daha açıkçası yutkunup da boğazınızdan geçmeyen bir kocaman lokma gibi yer eder. Hâlbuki insan ilişkilerinde anlarınızı yaşadığınızda, üstesinden gelemeyeceğiniz zorlukları kabul etmek daha kolaydır.

Ben Ali Bey’i anlatan bir yazı hazırlamaya çalışırken söz nereden nereye geldi. Aslında Ali Bey ile olan ilişkilerimi de bu anlattıklarımın içine gizledim. Onu akademik yükseltilme süreçlerinde ve özel hayatında verdiği mücadelelerde yakinen tanıdım.

Sözün özü; insanın karakteri zor zamanlarda belli olurmuş. Onun zor zamanlarının da iyi zamanlarının da tanığı olan bir öğrencisi, çalışma arkadaşı ve dostu olarak; şahsında hayatındaki pek çok yokluğa ve yoksunluğa rağmen pes etmeyen yağız Anadolu insanın azmini gördüm. Bazen yorulduğu, bazen kırıldığı anlar oldu. Her şey hayatın akışına, ritmine göre başladı, bitti.

Ali Bey’e bundan sonraki süreçte yüreğinden geçen bütün güzellikleri dolu dolu yaşamasını; sevdiklerinin yanında daha iyi “an”larda hayatın tadını çıkarmasını dilerim.

Kaynak:
Mustafa ÇAKIR (2020). Ali Bey ile Anı Yaşamak. İçinde: Dil ve Edebiyat Yazıları: Prof. Dr. Ali Gültekin’e Armağan / ed. İnci Aras, Zeynep Kösteloğlu. - İstanbul: Hiperyayın, 2020. S. 47-52. ISBN: 978-605-281-954-8
e-ISBN: 978-605-281-955-5

Dilsiz Doğu Kör Batı


“Bir anda değişti her şey, bir anda değişti dünyam, bir anda değişti her şey…” diye uzayıp giden şarkıdaki gibi, hayat bir anda olmasa bile zaman uzam yolculuğunda beklemediğimiz kadar değişebiliyor.

Haber Avrupa Europa Journal - Posts | Facebook

İnsanlar yaşadıkları hayatta türlü nedenlerle yargılanıyor; etiketleniyor. Kimi teninin renginden, kimi dünya görüşünden… Ancak etiketleyenler ile etiketlenenler arasında nesnel bir ilişki kurmak her zaman mümkün olmuyor. Her kareli defterin matematik, her çizgisiz defterin coğrafya dersi için kullanılmayacağını insan ancak yaş kemale erince anlıyor. Hayatın her bir evresini ayrı bir gökkuşağı rengi, bir ebru sanatçısının ortaya koyduğu, farklı renkleriyle anlam kazanan, zenginlik, güç ve görkemli bir sanat eseri yahut sıradan sıçrama taşı ve avunulacak bir beşik olarak görüyoruz; ya da görmüyoruz.

İnsanları, şu veya bu nedenle yargılarken, mevsimleri değişkenlikleri nedeniyle yargılamadığımızı aklımıza getirmiyor; her bir mevsime ayrı ayrı hayranlık duyuyor; güfteler yazıp besteler yapıyoruz. Söz insan olunca, neredeyse acıma duygumuzu, insanlığımızı kaybediyoruz. İçimizdeki iyiden başka, daha iyiyi görmemiş yavan övgülerin tutsağı oluyor; kendi gök kubbemizin altında kurduğumuz yavan, tekdüze hayatın körlüğünü yaşayıp gidiyoruz.

Hayatın bu körlüğü içinde birine kapılıyor, ardından onun kaderini de birlikte yaşamaya başlıyoruz. Yahut tek başına yaşamanın aylaklığını, umursamazlığını, iliklerimize kadar hissetsek de çoğu zaman acılarımızı içimize gömmeyi tercih ediyoruz. Acıları içimize gömerken, Halil Cibran’ın ifadesiyle[1]; hiç kimse bize bilgimizin alaca aydınlığında halen yarı uykuda olan nesnelerden öte bir şeyi açıklayıp öğretmiyor. Acıları biz yaşıyor; ağıtları biz yakıyoruz. Buna karşın, kulaklarımız kendi bedenimizin ağıtını duymaz hale geliyor. Acıyla yoğrulunca hamurumuz, yaşadıklarımız bizi acıya da duyarsızlaştırıyor; yabancılaştırıyor. Bir koyun sürüsü içinde anasını arayan süt kuzusu gibi oradan oraya koşuyor; Tanrıya inanıyor; her kutsal günde dualar ediyor; ama kendimizi firavunlara tapmaktan alıkoyamıyoruz. Hayatın gerçekleri ile yüzleşmek yerine hayal ettiklerimizle avunup, gün geçiriyoruz.

Dilsiz Doğunun dili; kör Batının gözü olarak tanımlanan Halil Cibran’ın dediği gibi; “Ne yazık o ulusa ki bir urba giyer, kendi dokumaz; bir ekmek yer, kendi hasat etmez ve bir şarap içer ki kendi testisinden akmaz. Ne yazık ki o ulusa ki zorbayı kahraman diye alkışlar ve gösterişi fatih cömertliği sayar. Bir ulusa ne yazık ki rüyasında küçümsediği tutkuya uyanıkken boyun eğer. Ne yazık o ulusa ki bir cenaze töreninde yürürken sesini yükseltmez, yıkıntıları içindeyken bile öğünür ve ensesi kılıçla kütük arasında uzanırken ayaklanmaktan geri durur. Devlet adamı bir tilki, düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklit olan o ulusa ne yazıktır. Ne yazık o ulusa ki yeni yöneticilerini borazanlarla karşılar ve yalnızca bir diğerini yine borazanlarla karşılamak için yuhalarla uğurlar. Ne yazık o ulusa ki bilgileriyle yıllardır dilsiz ve güçlüleri beşiktedir henüz. Ne yazık o ulusa ki parçalara bölünmüş, her parçası kendini bir ulus sanır.”[2] Ama hiçbir ulusun diğerine hayrı dokunmaz. Milyonlarca parçalara ayrılır; kör Batının gözüne girmeye çalışır. Kör Batı da bazen teninin rengine, bazen dini inancına bakarak ötekileştirir, ayrıştırır, eritir ve yok eder.

Geleni gitmek, konanı göçmek üzere kurulan bu dünyada canlılardan bir insanoğlu utanma bilir, ama o da gece yaptıklarını ağaran şafağa kadar unutur.  Cibran,  insanlara “Siz kurallar koymayı çok seversiniz, ama kuralları bozmayı daha çok seversiniz. Tıpkı okyanus kıyılarında sabırla kumdan kuleler yapan, sonra da kahkahalarla onları deviren çocuklar gibi”[3]  derken, çiçek gibi gönlü güzel insanların kırılan kalbini tamir etmenin; hayalî zorluğunu ve romantik avuntusunu anlatır. Üç günlük ömürde beş günlük safa yoktur.

Üç günlük ömrü bir günde yitirmemek, gelmeyecek yarınları beklememek için daha alçak gönüllü olmak, her devrin insanı değil; her devir insan olmak çok mu zor? Cibran’ın deyişiyle; “Alçak gönüllü ve gösterişsiz olmak, temiz ve saf olmayanın bakışlarından korunabilmeye yarayan kalkan” [4] ise; Bu kalkanı kuşanırken, yüreğimize kör kurşun gibi saplanan, bize sadece yeryüzünün anlık zevklerini sunan ihtirasların tutsağı olmasak; hele bir de işgal ettiğimiz makam ve mevkinin gücünü ya da birinin diğerine duyduğu zaafı kullanarak birbirimizin üstünde “sevgi” yaftası ile baskı kurmaktan vaz geçsek. Sevginin tek hedefi vardır; ötekine sahip olmak ve kendini avutmak. ”Sevgi, ne kendinden bir şeyler verir ne de bütünlüğüne dışarıdan bir şeyler katılmasına göz yumar.”[5] Ama yine de onsuz yaşanmaz. Şems sevdiğine seslenirken; “Olur da bir gün mesafeleri aşıp bana gelirsen, yüreğinde rengârenk açan Aşk ile gel.”[6] diyor.

Ham, temiz ve saf olmayandan uzak bir şekilde yaşanan Aşkın hüznünü anlatmak, geleceğin hayallerini kurarken, dünün sevinçlerini yâd etmek sıradanlaşmanın tuzağına düşürür. Her fırsatta dillerden düşürülmeyen Türkiye sözü yanık bir sevda türküsü gibi terennüm edilse bile “Ne kestin koç? Ne yedin hiç!” misali, merkezinde kendisinin yer almadığı merkezsiz bir öznenin beklentisi ve umudunun ötesine geçmez. “Eğer ödülse dinin amacı, eğer vatanseverlik kişisel çıkarlar elde etmekse ve eğer eğitim ilerlemek içinse, o zaman inançsız, vatan haini ve cahil bir adam olmayı tercih etmek”[7] bu ortamda çılgınlık olmasa gerek. Görünen, gözlenenle; duyulan, yaşananla örtüşmüyor. İtiraz etmek çare değil. Mevlana’nın dediği gibi; “Meydanda olan çaresizdir; bağlanmıştır, güçsüzdür. Görünmeyense çok kuvvetli ve üstündür.”[8]

Avrupalı Türkler modern Avrupa’nın etkisiyle oluşturduğu gönül aynasında ruh ve bedenlerini dünyevi beklentileri ile örtüştürmezse, Mevlana’nın deyişi ile “dünya başka bir dünya doğurur; mahşer de başka bir mahşeri açığa çıkarır.”[9] Doğulu ruh ve yürek, Batılı bedenin altında kalınca, üstündeki yükü taşıyamaz hale gelir. Bedeni besleme, temizleme yükü ciğere düşer. Bol oksijenle doldurulan ciğerin bir yarısı Türkiye derken öbür yarısı Avrupa derse, nefes alıp rahatlamak için iki yarım bir ciğer etmez. Bedenini bu nefesle besleyenler nereye giderse gitsin, kendini oraya ait hissedemez. “Mutluluk akciğerde, keder karaciğerde, akıl baştaki beynin içinde bir mum misali”[10] arafta eriyip gider. Nereye ait olduğunu bilenler; Hypereides’in savunmasının sonunu beklemeden, Areopagus yargıçları önünde soyunan Hetaera Phryne* gibi kendi varlığının farkına varır, başarıları ve büyüleyici güzelliği ile göz kamaştırır ve suçlarından arınır. Bu arınma duygusu sonsuz bir rahatlamayı getirir. Kör Batı kendi karanlık dünyasını aydınlatan Doğunun kendine sunduğu muazzam ışık karşısında bazen şaşırsa; bazen büyülense, kimi zaman da kendinden utanıp, yaptıklarını tasvip etmese de bu insanların kültürünü yaşatmak yerine ana akım kültürün içine gömmeye gayret ediyor.

Ben peşine düştüğüm hayalleri kıyamete kadar anlatmaya çalışsam beyhude; siz uyanmadıkça anlatamam. Bunlar; gözle görülen değil, kalben hissedilen derin bir düşten öte geçemez. Öyle bir düş ki henüz can tende, ruh bedende yaşarken görülmeyen; hayal dünyasından çıkıp, aklımızın sınırının bittiği yerden evimize, odamıza, günlük hayatımıza geri dönen; hayalleri gerçeğe çeviren bir ders, bir tatlı dudaklının nefesini avlamaya çalışırken düşülen bir tuzaktır. Zayıf bir bedenin içinde güçlü bir ruhun olması imkânsız gibi görünse de Avrupalı kardeşlerimiz gençliklerini ve sahip olduğu imkânları fırsata çevirip bu dönüşümü, önce kalpte sonra zihinde ve en nihayetinde bedende gerçekleştirerek bu düşleri gerçeğe çevirecektir. Bu süreç alın teri, göz nuru, el emeği ister. Bilimsel bilginin ve aklın yol gösterici olduğu, özgür düşünce ve değişime olan inanç ezelden ebede dizili mihenk taşlarıysa eğer, uyuyan da uyanmayan da er geç aslına, Âşık Veysel’in sadık yârine, “kara toprağa” dönecektir.





Not: Bu yazı Europa Journal - Haber Avrupa Gazetesi Haziran 2020 sayısı için hazırlanmıştır. Yazıya gazetenin http://europa-journal.net/dilsiz-dogu-koer-bati/ (26.06.2020) adresinden ulaşılabilir.



[1] Khalil Gibran  Der Prophet (İng.Çev. Giovanni ve Ditte Bandini) . 13. Afl., München: 2017, s. 74.
[2] Osman Aydoğan. Doğunun Batılı Bir Nefesi: Halil Cibran. Dibace.net. 23 Mayıs 2020.
[3] Osman Aydoğan. Doğunun Batılı Bir Nefesi: Halil Cibran. Dibace.net. 23 Mayıs 2020.
[4] Halil Cibran. Ermiş (Çev. Aytunç Altındal). 3. Baskı. İstanbul: Destek Yayınları, 2018, s. 52.
[5] Halil Cibran. 2018, s. 11.
[6] Pek güzel sözler. Şemsi Tebrizi Sözleri. www.pekguzelsozler.com. (07.06.2020)
[7] Aydoğan. URL. dibace.net.
[8] Mevlana. Mesnevi: Günümüz Türkçesine Sadeleştirilmiş (Serkan Sefer Kılıç). İstanbul: 2015. s. 243.
[9] Mevlana, 238.
[10] Mevlana, 238.
* Burada klasik Yunan Ressamı Gérôme’un MÖ 4. YY’da yaşamış Hetaera Phryne için yaptığı “Areopagus önündeki Phryne” tablosuna gönderme yapılmıştır.

22 Mayıs 2020 Cuma

#ÜlkemleGururDuyuyorum


Bu dar zamanlarda Rabbimizin bir ferahlık kapısı olarak açtığı Ramazan-ı Şerif, bütün insanlık için iyilik ve güzelliklere vesile olsun. Bu sene iftar ve sahurlarda buluşamıyor, birlikte teravih kılamıyor olsak da inananların gönülleri bir ve Rableriyle yan yana, birlikte atmaya devam ediyor.

Toplumsal dayanışma ruhunun en üst seviyeye çıktığı zamanlardan biri olan Ramazan ayında salgın hastalıklarla mücadelede güçlü bir dayanışma, muhtaç olanların yardımına koşma ferasetini yurt dışında da gösteriyoruz. 

İçinde yaşadığımız, ana vatandan sonra yurt bellenen Almanya da bu süreçte önemli bir sınavdan geçti. Vatandaşlarına sunduğu başarılı sağlık hizmetlerinin yanı sıra toplumun bütün kesimlerine hiçbir ayrım yapmadan anlamlı bir birlik ve dayanışma mesajı verdi. Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) ve İslam Toplumu Milli Görüş'e (IGMG) ait camilerden ezan sesleri yükseldi. Bütün inanç grupları önderleri vasıtası ile ortak bir paydada birleşti. İnsanlığın ortak vicdanı harekete geçti.

İnsan yurt dışında yaşarken ister istemez daha duyarlı davranabiliyor. Bir olaya hemen olumlu ya da olumsuz tepki gösterebiliyor. Zor zamanlarda “Ülkemi nasıl daha iyi tanıtırım?” sorusu aklının bir köşesini kurcalıyor. Değerlerini yaşatmak, yeni kuşaklara anlatmak istiyor.

Bu kriz döneminde, “sanayi devrimi ve ardından gelen bilgi çağı denilen sürecin içine sos olarak katılan kimi yaşam tarzları, yerel değerlerin aşındırıyor, sıradanlaşmasına ve hatta değersizleştirilmesine neden oluyor” gibi öteden beri şikâyet edilen hususların ortadan kalktığını görüyor; gerek yurt içinde gerekse yurt dışında sosyal dayanışmanın güzel örneklerini sergiliyoruz.

Kadınlarımız, gençlerimiz; yaşlılarımızı, kimsesiz ve yardıma muhtaç olanları unutmuyor. Kimi evinde diktiği maskeleri ücretsiz dağıtıyor, kimi huzurevlerinde yaşayan insanlara ziyaretlerde bulunuyor.

İnsanın kalite belgesi yüreğidir sözünü doğrularcasına; “Allah sizi bütün kötülüklerden korusun sizin emeklerinizi boşa çıkarmasın. İnşallah iyi günleri sizin ve evde kalan duyarlı halk sayesinde göreceğiz inşallah Allah yar ve yardımcınız olsun.” diye gök kubbe altında yükselen hayır dualar, milletimizin ferasetini gösteriyor. Bu duygularımızdan, dualarımızdan bizi biz yapan değerlerimiz, onun arkasında da inançlarımız adeta yeniden yeşerip filizleniyor; geleceğe ilişkin umutlarımız tazeleniyor.

Zor zamanlarda toplumsal dayanışma en üst düzeye çıkıyor. İnsanların gerçek yüzleri, karakterleri de bu günlerde kendini ortaya koyuyor.

Bugün, gelecekte kalıcı anılarla yad edilmek isteniyorsa, dün ve yarın arasında yapılanlarla anlam kazanır. Bu itibarla devletimiz yurt dışında yaşayan Türkleri unutmadı; ihmal etmedi; önemli bir dayanışma örneği sergileyerek kimsesizin kimsesi oldu. İnsanlarımız; bu vesile ile yaşadıkları ülkelerde kendilerine kayıtsız kalmayan bir Devleti olduğunu bir kere daha gördü. Sudan’dan İsveç’e kadar bütün çaresizlerin çaresi oldu, bu necip millet.

Arkadaşım Aycan Güven’in dediği gibi; “Gelecek ve geçmiş Türk'e aittir.” Endişeniz olmasın. Türk doğruluktur. Türk güven verir. Türk vefalıdır. Türk'ün gönlü âlidir; çünkü orada Hakk vardır. Adildir; çünkü bulunduğu yerde Hakk yüceltilirken, Batıl zayi olur. Haksızlık olmaz, çünkü Hakk daimdir.” Türk; dünyada sağduyunun sesini, milletler camiasında kadim dostluğu temsil eder, evrene uzanan dost elidir.  Bu millet hiçbir zaman mahzun kalmayacaktır.

#Biz Bize Yeteriz ifadesinin anlamını sözde değil, özde de göstermenin gurur ve onuru hepimize ait.


Not:
Bu yazı Bayern Post Aktüel Gazetesi Mayıs 2020 sayısı için hazırlanmıştır.

Canın büyüğü küçüğü olmaz


Geçenlerde gzt.com sosyal medya platformundan Nuriye Çakmak Çelik'in M. Doğan Cüceloğlu ile yaptığı uzunca bir söyleşiyi* keyifle dinledim. Hoca o kadar içten anlatıyordu ki onun anlattıkları ile  kendi yaşadıklarım arasında benzerlikler gördüm ve sizinle paylaşmak üzere notlar tutmaya başladım. Aşağıda okuyacağınız cümleleri ben yazmış olsam da içerik olarak Doğan Hoca’nın görüşleri olduğunu, benim onu size takdimim olduğunu bilmenizi isterim. Söyleşide beni can evimden yakalayan “Canın büyüğü küçüğü olmaz. Hepimiz aynı evrenin parçalarıyız.” sözü oldu. Ona da küçücük bir çocukken sapanla kuş avlamaya çalıştığı bir anda analığı söylemiş. “Yapma yavrum; onun da canı var.” demiş. Buna itiraz eden küçük Doğan’ı “Canın büyüğü küçüğü olmaz” diye uyarmış. Anadolu insanının yüreğinin sesi duyuluyor.

Burada insanın insana duyduğu ünsiyet görülüyor. Hoca da bu nokta çağımızın hastalığı olan iletişim eksikliğine teşhisi koyuyor. “İnsan birbirinin farkına varınca iletişim başlar. Ailede, okulda iki insan birbirinin farkına vardığında iletişim içinde olacaktır ve bundan sorumluluk alacaktır.” diyor ve henüz bu alanda bir bilincin tam gelişmiş ve oturmuş olmadığına dikkat çekiyor.

Ona göre; toplumumuzda “İnsanlar okumuşlar ama eğitilmemişler.” Örf adetlerimizde karşılıklı iletişim içinde olmanın bir sorumluluğu, bir adabı vardı. “Konuşurken konuştuğunuz kişinin farkına varacaksınız.” yani onu adam yerine koyacaksınız demek istiyordu. Toplumumuzdaki insanların iletişimsizlikle ilgili sorunun kaynağını ise “Bu insanlar özde kötü insanlar değiller; akılsız da değiller. Sadece eğitilmemişler.” diye tanımlıyordu. Eğitim gerçekten çok önemli. Anadolu’da “beşikten mezara kadar” eğitim öneriliyor; dinimizde “İlim Çin’de de olsa öğreniniz” diye tavsiye edilmiyor mu?

İnsanlarla karşılıklı iletişim kurmanın da bir toplumsal ve sosyal sorumluluğu var; o sorumluluğun farkına varacaksınız. Bir kimseyle sık sık aynı ortamdaysanız, zaten ilişkiniz başlıyor. Bu durumda, ilişki içindeki insanlar, birbirinin tanığı oluyor; birbirine tanıklık yapıyorlar. Bu tanıklığın, tanışıklığın getirdiği bir sorumluluk var. 

İlişki içindeki insanın iki özelliği vardır; bunlardan biri sosyal kimlik, sosyal kimliğin içindeki ben. İkinci özellik de insanın öz kimliğidir. İnsanoğlu sürekli yolculuk içinde olan bir yaratıktır. Yunus Emre “Bir ben var benden içeri” dediği zaman insanın içinde bulunduğu evrene doğru yolculuk yapmış oluyorsunuz. Hayatın anlamı da orada oluşuyor. İnsanın ilk sosyal kimliği bir kabuk ise onun hayatına anlam veren de bu öz. Bütün yolculuğun anlamı da bu özde gizlidir. Öznur Özdoğan ise bu özü bu durumu akademik olarak “Üst benliğimiz sürekli olarak bize en güzel olan yolu izlememiz için, değerli ipuçları yollamaktadır. Bu noktada “sezgisel akıl” önem kazanmaktadır.” diye açıklıyor**. Mesaj doğrudan değil; sezdirme yoluyla veriliyor. “İnsanları ve olayları kontrol etme ihtiyacımız alt benlikten kaynaklanmaktadır. Alt benlik dünyasında, karşımıza çıkan sorunlarla mücadele etme gücüne sahip olmadığımızı düşündüğümüzden, gelecek her zaman korku vericidir. Üst benlik seviyesine sıçradığımızda, aradığımız güvenceyi bulmanın büyük rahatlığı içinde oluruz. Bu güvence; “Hayatta karşıma ne çıkarsa çıksın, onunla başa çıkabilirim” anlayışıdır. Üst benliğimiz sürekli olarak bize en güzel olan yolu izlememiz için, değerli ipuçları yollamaktadır. Bu noktada “sezgisel akıl” önem kazanmaktadır. Bağımlılıklarımızın büyük bir bölümü, neşemizin kaynağının yer aldığı benliğimizin derinliklerine ulaşamamaktan ve bu neşeyi gündelik yaşantımıza taşıyamamaktan kaynaklanmakta. Umutsuzluk içinde, kendi kendimizi tahrip etmemize yol açsa da, geçici çarelerin peşine düşmekteyiz.”

Doğan Cüceloğlu, bu öze “olmak” diyor. Burada “insan olmak” insanın dış kabuğu ise “yapmak” insanın özünü oluşturuyor. Bunlar öğretmenlik yapmak ile öğretmen olmak gibi farklı iki kavramı açıklıyor. Öğretmenlik yapan kişi sınıfa girdiği zaman karşısında öğrenci görür; ama öğretmen olmuş olan, canlar görür. Peki, bu durumu öğrenci bilir mi? Yaratan öyle yaratmış ki 6 aylık bebek bile biliyor. Bunun farkına varmak ve farkına vardırmak çok önemlidir. Bu durumu da ilkokul yıllarına geri dönerek açıklıyor. Okulu sevmediğini hatırlıyor. Nasıl sevsin? İlk gün iğneci gelmiş, hem de hasta olmasına neden olmuş. Yeni gelen öğretmeni ise başını okşamış. Hayatına dokunmuş.

Toplumumuzda herkes sosyal kimliğe önem veriyor. Günümüzde bir takım unvanlar, toplumsal statüler kişinin adının önüne geçiyor. Anne babalar, bu süreçte ne yapacaklar? Acaba çocuklarının can kimliğine mi yoksa sosyal kimliğine mi yönelecekler? Toplum can kimliğinden ziyade sosyal kimliğe odaklanıyor. Doğan Hoca bu nokta şunu anlatıyor; “Bir yere gittiğimde insanlar bana kendini takdim ediyor. Hakim, genel müdür vb. ama adını söylemiyor. Gülümsüyorum; adın da var değil mi? Adın da vardır herhalde. Veya adam yanındakini tanıtıyor. ‘Bizim büyük oğlan.’ ‘Adı var mı bunun?’ diyorum. Şaşırıyor. Farkında bile değil. Onlar sosyal kimlik. Ondan dolayı, bizim halkımızın farkında olduğu öz meselesini eğitime, yaşama almak istiyorum.”

Verilen bu örnekte değerler bilinci öne çıkıyor. Doğan Hoca; “Değerler anlamını bulursa kurallar ve kanun anlamını bulur. Ama değerler bir anlam ifade etmiyorsa o zaman kurallar bir işe yaramaz. Lafta kalır.” diyor ve ilave ediyor. “Ben bir toplumun geleceğini ailede ve eğitim ortamında yaşayan değerlerde buluyorum. Konuşulan değerler değil, yaşayan değerler önemlidir. Eğer siz bu değerleri ailede, eğitim ortamında, toplumda yaşatırsanız, ben şuna kesinlikle inanıyorum; bilim, teknoloji, ekonomik refah gelir kapını çalar. Önemli olan, doğru değerlerdir.”

Kesinlikle doğan ve doğacak olan çocukların olabileceklerinin en iyisi olması yolunda anne babalara, öğretmenlere önemli görevler düşüyor. “Her çocuk, insanlığa verilmiş kutsal bir emanettir. Bu emanetin farkına vardığınız zaman, bu çocukların müthiş bir potansiyel olduğunu görürsünüz.  Bu potansiyelin farkına vardığınız zaman, vebalinin de farkına varıp, elinizden geleni yaparsınız.” Bu durum insana yük getirmez, aksine hayatına şükür duygusu getirir. Anne baba olarak sorumluluklarınızın farkına vardığınız andan itibaren, dersiniz ki “Şükürler olsun!”. Her türlü eziyeti çekerim ama iyi ki varlar. Elimizden gelenin en iyisini yapacağız dersiniz. Bu da evlat sevgisi olsa gerek.

Doğan Hoca, insan hayatını bir yolculuğa benzetiyor. “Bu yolculukta iki türlü yaşam tarzı görüyorum. Bir tanesi ‘dış odaklı’ tanıklığın önemli olduğu; “Annem ne diyecek? Babam, öğretmenim ne diyecek, otoriteler ne diyecek?” türünden bir bakış tarzı. Böylelikle sürekli bir dışarıya hesap verme durumu var. Bir de ‘iç tanıklığa” önem veren bir yolculuk. Yani bu dış tanıklık hep bir denetlemeye dayalı oluyor. İç tanıklık ise gelişime dayalı oluyor. Burada altı tane tanıklık boyutu var. Ben var mıyım, olduğum gibi kabul ediliyor muyum yoksa ötekileştiriliyor muyum? Ben tekliğim içinde görülüyor muyum, değerli miyim? Potansiyelime güveniliyor mu; emek ve zamana değer miyim? Sevilmeye layık mıyım? Ekipten miyim? Bana saygı duyuluyor mu? Dış tanıklıkta, “ben var mıyım?’ diyor, göze bakıyor. “Kabul ediyor musun beni?” diyor gözüne bakıyor. Yani senin kabul edebileceğin hale nasıl gelebilirim? Şöyle giyineceksin, böyle yapacaksın şeklinde. Değerli miyim? Bana nasıl değer verebilirsin? Hep böyle dışarıya bakma durumu var.” Hoca burada çocukların belli yaş gruplarındaki marka tutkusuna da açıklık getirmiş oluyor. Bu yolculuk her yaşta her dönemde şekil değiştirerek devam ediyor.

İç tanıklıkta anne, baba eğitim diyor ki “Bak evladım hiç kimse olmasa dahi senin hayatında sen varsın. Unutma, unutma bunu sakın. Kendi tanıklığın senin en önemli tanıklığındır. Kendi gözünde var mısın? Kendini olduğun gibi kabul ediyor musun? Kendinle ilişkilerini değerli görüyor musun? Kendi potansiyeline güveniyor musun, yapabileceğine? Kendi kendini, kendine emek ve zaman vermeye değer görüyor musun? Kendine saygın var mı? Ekibini keşfettin mi? İçindeki bizi keşfedip sorumluluğunu aldığın zaman hayatına anlam girer. Böylelikle kendi tanıklığını keşfetmiş birisi güvenilir bir insan olur. Dış tanıklığa göre oluşan ahlakta ‘kimse görmüyor ki istediğini yap’ dersin. Böylelikle tamamıyla dıştan denetimli bir ahlak girer. Ama iç tanıklığı keşfetmiş birisi kimse görmese de yapama. İşte tasavvuf burada devreye girer. O can, aslında senin özün, evrenin özü ve o tanıklık yapıyor.” Dış tanıklık günlük hayatta “Elalem ne der?” iç tanıklık da “Allah korkusu” olarak öğretiliyor. Halil Cibran’ın dediği gibi; “Bu kâinatın gerçek sahibi var. Siz bir araçsınız.”

Toparlayacak olursak; toplumun iyi yetişmiş vatandaşlara ihtiyacı var. “Uzun vadede her toplumun olduğu gibi, Türkiye’nin de sorunlarını çözecek olan, Türk vatandaşlarıdır. Onun için vatandaşın bilinçlenmesi, vatandaşın sorumluluğunun farkına varması, vatandaşın kendi iç dünyasında o sorumluluğun farkına varıp, dürüstçe kabul edip, kolları sıvaması meselesi var. Ondan dolayı vatandaş olmadan vatanın geleceği ile ilgili garanti içinde olamazsın. Onun için o vatandaşımızı olabileceğinin en iyisi olmasına hizmet etmesi meselesi var”.

Gönülden söylenen sözler diğer gönüle yol buluk akarken, dilden söylenenler kulaktan öteye geçmezmiş. Çok şükür ki gönülden gönüle köprüler kurmaya devam ediyoruz ve bence iyi de yapıyoruz. Önümüz gönüllerimizi bir arada tutan; ortak değerlerimiz, yeni yetişen nesillerimizin sağlam zeminlerde kalmasına vesile oluşturan bayram. Bayramınız kutlu olsun!

* Doğan Cüceloğlu: Okulun ilk günü sarhoş iğneci nedeniyle topal oldum. https://www.youtube.com/watch?v=lTkGjTkbZAw (17.05.2020).
**.Öznur Özdoğan. Bir ben vardır bende benden içeri. Gazete Vatan. 05 Haziran 2018 Salı http://www.gazetevatan.com/prof-dr-oznur-ozdogan-1172202-yazar-yazisi-bir-ben-var-bende-benden-iceri/ (17.05.2020).

-----------------
Bu yazı Europa-Journal / Haber Avrupa/ Mayıs 2020 sayısı için hazırlanmış olup, http://europa-journal.net/canin-bueyuegue-kuecuegue-olmaz/ (22.05.2020) adresinden ulaşılabilir.

Argo Kullanımı

  Türkçede küfürle karışık sevgi, övgü ifadeleri vardır. Görünüşte çok masum gelen, üzerinde düşününce de derin anlamlar içeren kelimeleri b...