24 Mart 2021 Çarşamba

Korkma!

Geçenlerde bir arkadaşıma “Nasılsın?” diye mesaj attım. “İyiyim, hem de çok iyiyim” diye manidar bir cevap verdi. Sonra düşündüm. “Nasılsın?” diye sorarken daha özenli davranmam gerekirdi. Öyle ya “İyi değilim” dese ne yapabileceğimi öngörebilmiş miydim? O an bir derdi olsaydı, onca saat öteden çözebilecek miydim?


Sonra bu sorunun dilimizdeki felsefi derinliğini araştırdım. Bulduklarım, okuduklarım Türkçemizin inceliklerinden, ayrıntılarından birini Anadolu’nun kadim kültüründen bir başka boyutu, farklı bir bakış açısını daha karşıma çıkardı.

Kadim kültürümüzde herkesin her önüne gelene “Nasılsın?” diye sormadığını gördüm. Örf ve adetlerimizde insanlar kendinden büyüğe “Nasılsınız?” diye sormadan önce durup, düşünürmüş. Anlatıldığına göre; bu soruyu yöneltenler karşıdakinin bütün müşkülünü halledecek, derdine derman olacak yeterliliğe ve yetkinliğe sahip olmalıymış ki “Nasılsın?” diye sorabilsin. Usulen yaş veya makam olarak küçük olanlar büyüğe değil de büyükler küçüğe “Nasılsın?” diye sorarmış. Aksi halde yapılan saygısızlık bir yana, söylenen söz de hem havada kalmaya mahkûm hem de boşa sarf edilmiş bir söz olmaktan öte geçmezmiş.  Peki, ne yapmak lazım gelirmiş? Üst olanlar “Nasılsınız?” deyince “Sağ olun” deyip kesmeli; “Siz nasılsınız?” diye karşılık vermemek; ast üst ilişkisi yoksa karşıdakinin yaşına hürmeten, “Efendim, afiyette misiniz?” demek yeterliymiş. İşte bu da Türk tefekkür âleminin, derin ve ince düşünce dünyasının dışa vurumu, yansımasıymış.

Gelelim konunun inanç ile ilgili diğer yönüne; "İnanan kişi, her hâl ve şartta iyidir" yani özgün biçimiyle "Elhamdülillahı ala külli halen"  (Hadis-i Şerif). Bu cevap ayan beyan kültürümüzde şikâyete yer olmadığını anlatıyor. "İnsan içinde iyiliği taşıyorsa her hal ve durumda iyidir.” diyor İbrahim Kalın[1]; “İyinin başına kötülük gelebilir ama iyi insanda kötü hal olmaz; iyi kendi iç dünyasına kötülüğü taşımaz." Dolayısı ile beşer şaşırıp kötülük yapsa da İyilerin başına hiçbir zaman beşeri kötülük anlamında açıklanabilen kötü bir durum gelmez. Çünkü insan iyi olmayı kendine bir hedef olarak benimsemişse, zıtlar yani iyi ile kötü bir araya gelmez. Zaten iyi insanın kötü olanla ne işi olabilir ki? İyi bir insansan, istediğini yapmakla iyilik yapmış olur zaten. Bu nedenle, Seneca'nın ifadesi ile "İyilerin başına hiçbir zaman kötü bir şey gelmez."

İnsan, yaşadığı halden şikâyet etmek yerine yaşadığı her anı; içinde bulunduğu bir dem, bir imtihan olarak görmelidir. Bizim kültürümüzde "Her imtihan bir ikramdır, her imkân bir imtihandır." Dolayısı ile "İnsan içindeki iyiliği muhafaza edebiliyorsa, dışarda ne yaşanırsa yaşansın" çok da önemli değildir. Çünkü “İnsan her neye bakarsa kendi yüzüdür. Kimde ne görürse kendi özüdür” felsefesini bu anlamda ifade eder.

İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un marşımızı yazmaya başlarken ilk sözünün “Korkma!” olması da bu kültürümüzün yansımasıdır. Bu söz, sıradan değil; derin bir inanç ve anlayışın eseridir. Tıpkı Peygamberimiz, Hz. Muhammed’in (SAV), Hz. Ebubekir ile Medine'ye hicret ettiği sırada gizlendiği Sevr Dağı ve mağarasında, kendilerini öldürme kastı ile takip edenlerin mağaraya yaklaştığında, tedirgin olan Ebu Bekir’e dediği gibi “Korkma! Ey Ebu Bekir; Allah bizimledir.” İnanç sahiplerine göre; Allah’ın sözü yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir (Tevbe 9/40). Bugünlerde ulusal marş olarak kabul edilişinin 100. yılını kutladığımız İstiklal Marşı’mız da Türk milletinin tarih sahnesine yeniden çıkışına tanıklık eden bir ruh halinde ortaya yazılmıştır. Türk milletinin yeniden ayağa kalkışının destanı olan bu marş; bugünün gençleri için eşsiz bir nasihat, gelecek kuşaklara aktarılması gereken bir emanet, geçmişten geleceğe uzayıp giden nesiller arasındaki kuvvetli bir bağdır.

Derler ya "Kemalât teferruatta saklıdır." Yani bütün iyilik ve güzellikler ayrıntıda gizlidir.  Bir tarafta "Bülbül ahlat ağacına kondu" demek var. Öbür tarafta “Kuş ağaca kondu” demek. İnsan hayatında her ayrıntı önemlidir. Bülbülü sıradanlaştırıp kuşa çevirmek; ahlatı sıradanlaştırıp oduna çevirmek bizim kültürümüze göre değildir. Biz can içinde canı, cananı arayan bir milletin evlatlarıyız. Dolayısı ile Türkçe dersine giden, Türk dilini ve kültürünü öğrenen çocuklarımız sadece günlük konuşmayı öğrenmiyor, aksine bir yandan kültürümüzü ve içerdiği derin anlamları, öte yandan da kuşun, ağacın, yaban armudunun adını, türünü öğreniyor. Yani çocuk, evde aile içinde konuştuğu Türkçenin dışına, mana âlemine çıkıyor. "Kuş ağaca kondu değil; bülbül ahlat ağacına kondu” derken, konuştuğu dile ayrı bir incelik, ayrı bir letafet katıyor ki bu anlatım şekli, insanın çevresindeki varlığa iki farklı bakış açısını da ortaya koyuyor. İnsanı, kâinatı, doğayı zenginleştiriyor. “Bu neyin, hangi anlayışın ürünü?” diye soranlara cevap, yani Türkçe dersinin manası burada.

Hayatta “İnsan yaşadığı, yaşattığı kadardır. Kelam onu yüceltmez amel ve istikamet yüceltir” derler büyükler. O halde yolumuzun dilimizi, kültürümüzü yücelten; kuşaktan kuşağa aktarmaya çalışanların tarafında olmasına özen göstermeliyiz. Bunu yaparken Türk olduğumuzu, Türkçe konuştuğumuzu utanmadan, sıkılmadan, başımız dik, alnımız ak olarak anlatabilmeliyiz. Çocuklarımıza iyi bir eğitim aldırarak, onları iyi ile kötü arasında hür iradeleri ile seçim yapabilecek bilgi birikimi ile donatmamız gerekir. Bilindiği üzere, “şerrin yaratılması şer değildir; yaratılanı şerde kullanmak şerdir”. İyi ile kötünün ayırdında olan insan; şer olarak bilineni hayra çevirebilecek donanımı da eğitimle kazanır. Eğitimde başarının sırrı da dilde ve düzenli çalışmakta gizlidir.

Her bir çocuk bir sanat eseri gibi şekillendirilmeye muhtaçtır. Makro düzeyde baktığınız zamana bir sanat eserinin büyüklüğü, mikro alandaki uyumdan kaynaklanmaktadır. Bu uyumun ortaya çıkardığı büyüklüğün sınırları da küçüklerin birbiriyle tutarlı olması, bütünlük sağlaması ile mümkündür.

Dil ile kültürün bağı koparıldığında geride ne dil ne kültür ne de inanç kalır. Milletleri ayakta tutan dilidir; kimliğidir.

 

Not: Bu yazı Post Aktüel Gazetesi Mart 2021 sayısında yayımlanmıştır. Mustafa Çakır (2021). Korkma. Post Aktüel Gazetesi. Mart 2021. s. 10.



[1] İbrahim Kalın. Kötülük Neden Var? Kendi Gökkubbemiz. URL: https://www.youtube.com/watch?v=yECl1xG3Et8 (08.03.2021).


20 Mart 2021 Cumartesi

Gönül Çalab’ın Tahtı

 

„Gönül Çalab’ın tahtı, Çalab gönüle baktı

İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise“

Yunus Emre (1239 - 1321)



Bu sefer Yunus Emre ile başladım. İnsanları sevmek, gönüllerde taht kurmak için insanın önce kendi sevdiğinin, kendini yaratan Çalab‘ın gönlüne taht kurması gerek. Türkçeyi onun insanın ruhundaki anlamını bir sevgiliye edilen sitemi, aşkı sevdayı anlatır gibi anlatacağım bu defa... Yazdığım her satırı; aşka, sevdaya inananların sanal alemdeki ifadelerinden derledim. Okuyanların derdini, kendi duygu dünyalarına ayna tutarak anlatmak istiyorum. İstiyorum ki yürek yangını olanlar, bizim milletimize olan sevdamızı, Türkçemize olan tutkumuz, milletimize gönül borcumuz üzerinde biraz düşünsün.


Hani gençler arasında Karadenizli anonim bir teyzeye atfedilen bir söz dolaşıyor; „Kiminle yaşarsan yaşa, kalbindekiyle öleceksin.“ diye. İnsanlar kalbinde yaşattıklarını dilleri ile dışa vurmasa da bilinç altında, anılarda, rüyalarda yaşatmaya devam ederlermiş. Bu durum halk diliyle böyle özetlenmiş. Ana dilini konuşmayı reddeden nice insanın son nefesinde anne özlemiyle anadiline döndükleri söyleniyor. Bilim insanlarının söylediğini aktarıyorum; gönül insanları da farklı düşünmüyor.

Bu gidişle, yani insanlarımız bu kadar vurdumduymaz, adamsendeci davranmaya devam ederse, kadim dilimiz, yani Türkçemiz, köken dilimiz orta ve uzun vadede, çok değil birkaç kuşak sonra bu coğrafyanın terk edilmeye yüz tutan ihmal edilmiş nostaljik bir değeri olacak; yaşlıların belleğinde anı olarak kalacak. Tıpkı Polonya’dan gelen Petra’nın annesinin „Sokakta Lehçe konuşmayın, Polanya’dan geldiğinizi anlamasınlar“ tembihine uyup, dedesinin dilini bugün neden konuşamadığını anlattığı hüzünlü hikayesi gibi. Türkçenin değerini anlamak için Türkçe konuşana meftun olmak; gönül verme şerefine nail olmak gerekir. Dilimizin anlatım özelliklerini anlamak, anlatmak için milletine, değerlerine sevdalanmak gerekir. Tıpkı insanın biri yakana kadar anlamadığı, yok sandığı; yanınca da sönmem sandığı, deryalara daldığı gibi... İnsanı insan yapan duygularıdır. Tercih sizin; geride bırakacağınız ister başarı öyküsü, ister yanık bir sevda türküsü.

 „İnsan yanındaki ile yaşlanır, aklındaki ile ölürmüş“ Türkçe de böyle bir şey. Yaşadığınız coğrafyada hangi dil konuşulursa konuşulsun, Türkçe gönül diliniz olsun. „Dilimiz kimliğimizdir“ deyince, gülüp geçenler oluyor. Olsun! Siz siz olun; mutluyken de mutsuzken de, sevip sevilirken de, söverken de Türkçe konuşun; sevginin, sevdanın, öfkenin, yani duyguların dili, türkülerimizin dili de Türkçe. Bilmem, anlatabiliyor muyum? Sanmıyorum… Hem biliyor musunuz ki ünlü yazar Yaşar Kemal bile küçükken yaşadığı travmalar nedeniyle lal olmuş da dili Türkü söylerken çözülmüş.

Rivayet o ki iyi kadınlar kötü adamların balkonundan gökyüzüne bakarken, iyi adamlar da yalnızlıktan ölüyormuş. İnsanlar; çok sevip ulaşamadığında, „Nasibim değilse gönlümden al“ diye dua edermiş, ama gönül bu, bir kere Çalab’ın tahtına göz kırpmışsa, „İnşallah nasibimdir. Çalab gönlüme baksın; ne olur orda kalsın“ diye de için için dua etmekten geri durmaz. Sizi bilmem, ama ben tam olarak o noktadayım. Benim duam sevdama, dilime, milletimin bekasına. Sizin dualarınız da benimle birlikte olsun inşallah. Amin, amin, amin…

Şu dünya ne tuhaf değil mi? İnsan hiç sahip olmadığı, eline almadığı, bir şeyi gün gelir kaybettiğini sanıp üzüntüye gark olur. İnsan kokusunu hissetmediği, birlikte gülüp eğlenmediği, sarılıp öpemediği birini, nasıl olduğunu bile bilmediği halde, küçük yavruların bir oyuncağa bağlandığı gibi nasıl bu denli içten sevip bağlanır? Hayat bu dudaklarınız başkasındayken ruhunuz başkasıyla öpüsür. Yani sözün özü;, Türkçe düşünür, Almanca konuşursunuz. Dönüp, dolaşıp yine geldik Trabzonlu teyzenin sözüne değil mi? Ama dil deyip durduğumuz da böyle bir şey. Elma değil ki ısırıp tadına bakasın, ekşi mi tatlı mı mayhoş mu… Onun tadı anlatım gücünde. İş ki o gücü kullanıp kah sevginizi kah efkarınızı anadilinizde anlatın.

Gençler terk edilmişliğin verdiği acıyla dostlarına dert yanar, yaşanmışlıkları anlatır. „Öyle alışmıştım ki aramasına; bir tek onunla mutlu oluyordum. Onunla keyif alıyordum geçirdiğim dakikalardan. İkide bir profiline girip bakıyor, her gelen mesajı ondan sanıyor, aramadığı anı yaşanmış saymıyor, yastığımı gözyaşıyla ıslatıyordum.“ Mecnun’la dolaşan Leyla’dan başka söz duymaz misali, bu duygu durumunu kanıksayan öteki cevap veriyor; „Sen onun umrunda olmamana, vurdumduymazlığına da alışabilecek misin?“ Peki gençler, siz gerçek hayatta, iş hayatına atıldığınızda, memlekete gittiğinizde dedenizle, konu komşuyla, hasılı kelam uzaktaki yakınlarınızla, istikbalde size umut bağlayanlarla anadilinizde anşamazsanız, Türkçenin yokluğuna alışabilecek misiniz? Yokluğuna alışma uğruna yüreğinizdeki iletişimsizlik yangınını nasıl söndüreceksiniz? Hiç düşündünüz mü?

Anlattıklarım tıpkı televizyon dizilerinde geçen bir sevda masalı gibi bir senaryo. En olumsuzu düşünün. Siz onu severken, o sizi bırakıp başka biri ile ele ele dolaşıyor olsun. Sizin onu sevdiğinizin de farkında. Ara sıra arayıp "İyi misin?" diye soruyor. Siz de hep aynı cevabı veriyorsunuz; "İyiyim!". Aslında hep aynı yalanı tekrar ediyorsunuz. İçim yanıyor, kalbim ağlıyor ama yanağıma akmıyor gözyaşlarım diyemiyorsunuz. Şimdi nasıl anlatayım ıslanan yastığı ters çevirip yattığımı, diye iç geçiriyorsunuz.  Bazı şeyler gerçekten çok acı. Sezen Aksu’nun biliyorsun adlı şarkısında dediği gibi; “Düşler ve gerçekler ayrı ayrı yaşar”. Biz size Türkçe öğrenin derken, sizler başka sevdaların peşinden koşuyorsunuz. Yaşadığınız çevrede sahip olduğunuz değerleri kaybedip iş işten geçtikten sonra son pişmanlık fayda etmez. Değerler eğitimi de öyle söylemekle kulaktan değil, bizzat yaşayarak yürekten yüreğe aktarılır. Dedim ya bu bir sevda masalı gibi kuşaktan kuşağa, dudaktan kulağa değil, yüreğe işlendiğinde, yaşam biçimine dönüştüğünde anlam kazanıyor.

Hz. Ali dedi ki; „Asla sahip olmadığın şeyler için üzülme! Kısmetinde varsa, onlar seni bulur, zamanı gelince. Her şey gelip geçici ey gönül. Bak az önce aldığın nefes dahi geldi geçti. Allah, ömrümüzün kalan kısmını, geçen kısmından hayırlı eylesin. Dünya'nın en büyük yükü; aklı sende olmayanı ısrarla yüreğinde taşımakmış. Âllah herkesi lâyık olduğu kalplerde çiçek açtırsın.“ Bu duaya, „Amin!“ derken, yine Türkçeyi, Türkçemizi, milletimizin geleceğini düşünüyor, hesap ediyorum.

Bizim dilimiz, Türkçemiz, kadir kıymet bilenlerimiz için babaannelerimizin zamanında misafire ayrılan ve ev ahalisi tarafından kullanılmayan yastık ve yorgandaki ipek kumaştır, renktir, desendir, Anadolu’dur. Asya’dır; sonu gelmeyen bir romandır. Bitmeyen bir şarkı. Ortasında ara verilmiş ama bir türlü de devam edilememiş yarım kalan bir şiirdir. Bazen de ağıttır. Türkçemiz ezandır, çandır. Kısacası, derdi de kederi de sesinde barındıran bir dermandır. Türkçe, rengarenk yüreklerin ve eşsiz seslerin ruhlarımıza iyi gelen tınısı, tılsımıdır.

Her ilişkiyi „Gel gönlümü, yerden yere vurma güzel“ diye başlayıp dinleyeni hayal alemine alıp götüren eski bir şarkının engin derinliğine dalıp, Emel Sayın’ın çığlık çığlığa „Rüyalar gerçek olsa“ diye söylediği şarkı ile bitirmek istersin; ama ne gam, hayatın gerçekleri ile rüyanın hazzı her zaman örtüşmez; örtüştüremezsin. Sezen Aksu’nun şarkısındaki gibi “Düşler ve gerçekler ayrı ayrı yaşar”.

Allah insanlara „yeryüzüne de gökyüzüne de sığmadığını, ancak inanan kullarının kalbinde yaşadığını“ bildirmiştir. Yunus Emre de „Gönül Çalab’ın tahtı“ derken insanın dünyalığına, sahip olduklarına değil, vicdanına vurgu yapar. Türkçe gider, Türklük biter, bugün olmayacak dualarla kardeşlik bağı kurmaya çalıştığınız ötekilerden fayda görmeyince, türlü parçalara ayırdığınız, ayrıştığınız inanç evleriniz de geçmişte yaşanmış hüzünlü, kırık bir aşk hikayesine döner. Türküler dile gelse; "Ey sevgili bir gün bana yar demedin" diye sitem eder. Dile duyulan sadakate ve millete yönelik sevdaya gelince; niyetler iyi olduğunda iyi işler de hayırlara vesile olur; yani „Çalab gönüle bakar“, yoksa Meryem‘ler Maria’ya Adem’ler Adam’lara karışır, Türkün adı kuşaktan kuşağa kaybolur gider.

Not:

Bu yazı Bu yazı Haber Avrupa – Euro Journal Gazetesi Mart 2021 sayısında yayımlanmıştır. Bkz.: http://europa-journal.net/goenuel-calabin-tahti/ 


21 Şubat 2021 Pazar

Akleden kalplere söylüyorum

 

Ben yazılarımı içimden geldiği gibi, “akleden kalbe bir şeyler söylemek için” yazıyorum. Ne yazı üstadı ne de bilgi üstadı gibi bir savım var. Keşke yazdığım her satır, her bir kelime bir yaraya merhem olsa, bir ağrıyı dindirse; ama öyle olmuyor. Çoğu yazı gibi gazete sütunlarında, internet köşelerinde kaybolup gidiyor.

Bu sefer de geçmişte olduğu gibi insan öyküleri anlatmaya, okuduğum kimi özlü sözleri yaşanmışlıklardan çıkardığım derslerle harmanlayarak yazmaya çalışacağım. Yazdıklarımın gönlünüze, yüreğinize hitap etmesini arzu ederim. Öyle ki her bir kelime yüreğinize atılmış bir tohum olup yeşersin, çiçek açsın, meyve versin; unutulmaya yüz tutmuş duygularınızı, değerlerinizi geri getirsin.

Ozan Neşet Ertaş, “Kalpten kalbe bir yol vardır, görünmez/Rızasız bahçenin gülü derilmez” diyor. Bir işe gönül vermek gerekir, bir şeyler elde edebilmek için. Zorla güzellik olmaz.

Bu durum okurken de böyle, yazarken de… Kimi boş zamanını değerlendirmek için okur; kimi kitap okumak için kendine özel zaman ayırır. Oysa kitap boş zamanları doldurmak için bir araç değil, insanın zihinlerdeki bilgi eksikliğini ortadan kaldırmak için kullandığı ilaçtır. Hayatta bir amacı olanlar; kendine zaman ayırıp okuyanlardır ve dünya kandil ışığında sabahlayan insanların okumasının, yazmasının, bilgiyi üretmesinin hatırına dönmeye devam ediyor.

Bir yerlerde okurken not almışım. "Bir Doğulu olarak başladığımız hayata, başka bir vücuda göre biçilmiş elbiselerin orasını burasını düzelterek devam ediyor, olamayacağını anlayıp çıkarttığımızda bedenimizin hakiki haline alışamıyoruz" Düşündüm de gerçekten öyle. Bir Batılı olmak için hangi hayallere kapılmış, nelerden vaz geçmişiz.

Avrupa’ya gelmiş, yaşadığımız yeri yurt edinmişiz. Bu süreçte en Batılı görünenimiz, bir hevesle kendini gurbete atanlar bile alt olmuş. Hayata, çevreye uyayım derken, kendi kimliğiyle, kendini gurbete atan idealleriyle ters düşer olmuş. Daha doğrusu çok isteyip de ait olmak istediği çevre, onu her türlü özveri ve fedakârlığına rağmen içine almamış; bunun verdiği hayal kırıklığı ile dışarıda, sınırlarda yaşamak zorunda kalmış, kendi kimliğine yabancılaşmış, tarifi imkânsız acı ve üzüntüler yaşanmasına neden olmuş.

Oysa insanlar nelerden vaz geçmişler. Say tercihten, say mecburiyetten, bir şeylere duyulan tepkiden veya umutsuzluktan. Her neyse, her nerede ne yaşanmış ve gerekçesi nasıl yazılmışsa. Sonuçta gelmişler, buraları yurt edinmişler. Baskın, taşıyıcı kültürün temsilcileri yani kapı komşuları, ev sahipleri ki gelenler de kendilerini çoktan bu topraklara aitmiş gibi görmeye, taşıyıcı kültürün evrensel değerlerinin bir parçası gibi tanımlamaya başlamış yahut böyle bir yanılsamaya, avuntuya kapılmışsa da habire “Bize uyun!” dayatması ile karşı karşıya kalmışlar. Peki, bugün bir şeyler değişmiş mi?  

Aynaya bakarken şöyle bir durup düşünmek lazım, karşı karşıya kalınan olumsuzlukların düzeltilmesi için de öğrenilen çaresizliğin dışına çıkmak veya öğretilen terminolojinin dışında yeni bir söylemin geliştirilmesine ihtiyaç olduğunu görmek lazım. "Dün dünde kaldı cancağızım. Bugün yeni şeyler söylemek lazım!" diyen Mevlana’ya nazire yaparcasına, dünü dünde bırakıp, gelecekte kendinizi nerede görmek istediğinize bakalım. Uyum veya göçmen kavramları bizim kültürümüze ait değil. Biz “vardığın yer körse sen de gözünü kapa” anlayışı ile gittiğimiz yere çoktan uymuşuz. Dilse dili, meslekse mesleği öğrenmişiz. Ama biz uymaya çalıştıkça, onların uzaklaştığını görüyor, öteki olmaya alışıyor, çaresizliğin dayanılmaz ağırlığını hissediyorsunuz. Değerleri değeriniz, yaşamları yaşamınız olmaktan çıkıyor. Siz kendinizi bedeninizi tanıyamamışsanız, ötekinin elbiseninin içine sığmaya çabaladıkça batıyorsunuz, dikişler atıyor, bir beden büyüğü yok mu diye sessiz, derin çığlıklar atıyorsunuz. Karşıdan “İlle de bize uyacaksın!” nidaları yükselirken, sizin kırılmış, incinmiş olduğunuzun farkına varmıyor, umurlarına almıyorlar. Her seferinde kendinizi sil baştan anlatmaya çalışırken yoruluyor, çaresiz kalıyorsunuz. Hem kırılan, incitilen, hem de kendini anlatmaya, yaralarını sarmaya çalışan “uyumsuz” siz oluyorsunuz. Siz; siz olmaktan çıktığınızda Batılıların kavramları ve değerleri ile düşünen ama kendisi ile sürekli bir iç hesaplaşma yaşayan Doğulular oluyorsunuz. Terimler Batılılardan ödünçlendiği için bunlarla Doğulular gibi düşünemiyor, kendi değerlerinizi ödünçlenen hayatlarda bulamıyorsunuz. Oysa durum gayet basit, içinde bulunduğunuz durumlar onların terimleriyle açıklanabilecek kadar kolay değil. Çözüm sizde, çare sizsiniz. Bir de bunu görüp kendi giysilerinize bürünüp ayağa kalkabilseniz…

Ayağa kalkmak için gereken zaman dilimi içinde sabırla imtihan olmak, yanarak pişmek lazım geldiğini bir kere daha anlıyor insan. Zamanla kısa süreli sabrın, uzun süreli pişmanlıklardan koruduğunu deneyimliyor. Mevlana’nın dediği „Sen kendine değer ver ve gönlünü olgunlaştır; çünkü sen bedeninle değil, ruhunla insansın“ sözüne geri geliyor. „Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.“ diyen inanç temeline geri dönüyor. Daha doğrusu dönebilenler kazanıyor.

Lev Tolstoy’un deyişi ile „Umduğumuz gibi olsaydı hayat, sandığımız gibi yaşardık. Bulduklarımızla yetinseydik, kaybettiklerimize ağlamazdık.“  O nedenle içinde bulunduğun döngüyü kırmak için bekleme, kendini anlatmaya çalışarak beyhude vakit kaybedip oyalanma. Paulo Coelho’nun dediği gibi „Açıklamalarla vaktini harcama; insanlar sadece duymak istediklerini duyarlar“. Hayat sizi bir tesadüf ile buraya getirdiyse, bir neden ile de onların karşısına çıkarmıştır. Neşet Ertaş’ın deyimiyle „Yalandan yüzüme gülen dünyada“ siz inadına gülün, güçlü olun. Gönül köprüleri kurmaktan geri durmayın. „Sen beni gülünce mutlu mu sandın?“ diye karamsarlığa kapılmadan, içinde yaşadığınız sanal gerçek iç içe geçmiş dünyaya uymaya, hayatın gerçeklerine göre kişisel gelişimizi sağlamaya bakın, eğitiminizi ihmal etmeyin. Atatürk’ün dediği gibi; “Eğitime gerektiği önemi vermeyen, ilim ve irfan sahibi nesiller yetiştirmeyen milletler, medeniyet yarışında geri kalmaya ve diğer milletlerin vesayeti altında yaşamaya mahkûmdur. Milletimizin amacı, milletimizin ülküsü bütün cihanda tam anlamıyla uygar bir toplum olmaktır.” Dolayısı ile bir emlak yatırımını çocuklarınızın eğitimine tercih etmeyin. İyiliğin ve eğitimin insanın ruhunu kanatlandıracağını, geleceğini kurtaracağını unutmayın.

Batılının elbisesine sığmayan Doğululardan biri olan Halil Cibran’ın; „Nezaketi zayıflığın bir parçası, hoşgörüyü korkaklık, yücelmeyi böbürlenme fırsatı kabul eden bu kalabalığın saygısızlığından“ yılmayın, usanmayın. Onlar sizin „iyi“ olmanızla yetinmeyip, bir de üstüne „salak“ olmanızı bekliyorsa, rahmetli Kemal Sunal’ı olmadı, Charlie Chaplin’i, Laurel ve Hardy’i hatırlayın, gülün. Sevmekten usanılmayacağı gibi, gülmekten de kimseye bir zarar gelmez. Gülmek; toplumsal bir jest olduğu kadar; hem bedene hem de ruha ilaçtır. Zaten bugünün kazanımlarını kısa günün karı olarak görüp menfaatini gözeten Batılı, uzun günün sonunda sahip olduğu kültürel zenginliği değerlendirememiş olmanın pişmanlığı yaşayacak; lakin herkes payına düşeni alacaktır. Kendinizi çok yormadan çözümün bir kısmını zamana yayın ki biraz da onlar sizi anlamak için çırpınsın. İmkânların içinde imkânsızlığı, çarenin yerine, çaresizliği dayatmanın ağızlardaki kekremsi tadını duyumsayıp, dayattıkları gereksiz kavramların içini biraz da onlar doldurmaya çalışsınlar.

Artık yaşadığınız, vatan edindiğiniz bu topraklardan kopamayacağınıza göre, en gerçekçi çözüm yine sizde; sizin Anadolu’dan getirdiğiniz kadim kültürünüzde. Kim olduğunuzu, nereden gelip nereye gittiğinizi unutmadan, Yunus Emre’nin deyişiyle „Her nereye bakarsan kendi yüzündür, kimde ne görürsen, kendi özündür“ ilkesiyle insanları, sevmeye devam edin. Diğerkâm olun. Dün olduğu gibi yarın da hiçbir çıkar gözetmeden, yurt edindiğiniz toprakların menfaatlerini de gözetmeye bakın. Zor zamanlarda kuracağınız gönül köprüleri ile sizi öteki gibi görenlerin, gösterenlerin halleri ile hemhal olun. Sevmek mi sevilmek mi ikileminde kalırsanız, Fuzuli’nin tavsiyesine uyun. Sevin! „Çünkü sevildiğinden hiçbir zaman emin olamayan insan hiç olmazsa sevdiğini bilir“. Sevdiğinize sadık mısınız, değil mi? Varsın onlar düşünsün.

Nihayetinde hepimiz kökeninde nisyan (unutma) olan beşerleriz. İnsan olanlarımız azınlıkta olsa da insan olan sevenini yardan atmaya kıyamaz. Bazı şeyler için zaman şimdidir; öncesi erken, sonrası ise geçtir. Çarelerin tükendiği an çare anavatan Türkiye’dir. Onun sevdası göz pınarlarında yağmur, yüreğinde hasret, fikrinde sevda olup, boğazına düğüm olsa da mazlumun yüreğinde kanayan yaraya Türkiye merhem olur.

Not: Bu yazı  Haber Avrupa - Europa Journal-adlı aylık gazetenin Şubat 2021 sayısında yayımlanmıştır. http://europa-journal.net/akleden-kalplere-soeylueyorum/ / (20 Şubat 2021).

Haber Avrupa https://www.youtube.com/watch?v=AZKZZjFCeJ8 (son erişim tarihi: 07.03.2021).

18 Şubat 2021 Perşembe

İnsan, insanın sığınağıdır

Geçen yazımda değerler eğitimi üzerinde durmuş, aileyi bir arada tutan başlıca ilkeleri anlatıp, aile olabilmenin kişilere yüklediği sorumluluklardan söz etmiştik. Sonra farklı kültürel çevrede yaşayanlar için mutlu aile kurma konusunda sorular geldi.

Geçen yazıyı yani aile değerlerini özetleyelim: Sorunlar karşılıklı konuşarak çözümlenmeli; aile içinde herkes eşit muamele görmeli, bireyler kendilerini bir yandan aileye ait görürken diğer yandan özgürlüğünün kısıtlanmadığını hissetmeli, kaynaklar eşit ve adil kullanılmalı, sevgi ve şefkate ek olarak fedakârlık ve duygudaşlığa da yer verilmeli, kişilik haklarına saygı gösterilmeli, paylaşımcı olunmalı ve nihayet ailenin maddi ve manevi değerleri bilinçli bir şekilde kullanılmalıdır. Özellikle kriz zamanlarında aile olmanın anlamının yeniden öğrenilmesi, ailenin dağılmaması ve aileyi bir arada tutulması için bu değerlere özen gösterilmelidir. Bu başarıldığında aile huzur bulur; onu oluşturan insanlar, açık denizlerdeki fırtınalardan kaçan gemilerin limanı gibi, güvenli sığınak haline gelir.

Bunlar olmaz, herkes kendi menfaatini düşünür, kendini öncelerse ailede huzur kaybolur. Aile değerleri zarar görür. Sevgi ve merhametin merkezi olması gereken aile şiddet ve nefretin mekânına dönüşür. O halde her birimizin görev ve sorumluluğu ailemizi koruyup kollamak; aile içi bağları güçlendirmeye yönelik davranış modellerini geliştirmek ve özen göstermek olmalıdır.

Aile içi iletişimin olmadığı veya zayıf olduğu hallerde; aileyi oluşturan bireyler özensiz ve sorumsuz davranışlarını sürdürmeye devam ederlerse; aile, paylaşımın ve duygudaşlığın olmadığı, bir çatı altında birbirinden uzak yaşayan insan topluluğuna dönüşür.

Hal böyle olunca, televizyon dizilerinde dayatılan ve kültürümüze yabancı olan, ailenin veya kişilerin mahremiyetine saygı gösterilmeyen yaşam biçimi, aile içi dayanışmayı, eşler arasındaki sadakati sıradanlaştıran olumsuz tutum ve davranışlar gelişir; kişiler sorumluluklarını yok sayarak aileyi ve değerlerini tahrip ederler.

Gençler farklı kültürlere mensup kişilerle hayatlarını birleştirmek isterse, bu temel değerleri esas almalı, birbirlerini önce insan olarak değerlendirerek, çiftler arasında asgari saygıyı korumalı, saygı temeline dayalı sevgiyi tesis etmelidir. Bundan sonra ileride nasıl bir durumla karşılaşacakları konusunda endişe etmelerine gerek yoktur.

Dünyaya kendi merceğimizden bakar, kendimizi merkeze alırsak bütün ilişkilerde olduğu gibi, aile içinde de sorun yaşarız. Hâlbuki insanların farklı olduklarını görsek, farkları ortadan kaldırmaya veya kendimize uydurmaya çalışmak yerine, oldukları gibi, yargılamadan kabul etmeyi başarabilsek, her sabah bir önceki günden daha mutlu uyanırız. Mutluluk da mutsuzluk da uzaklarda değil, küçük ayrıntılarda gizlidir. Sevenin sevdiğine sevildiğini hissettirmesi gibi…

Bunlardan biri de çokça sözü edilen fedakârlıktır. Fedakârlık; insanın sahip olduğu, sevdiği, değer verdiği şeylerden hiç düşünmeden, seve seve vaz geçebilmesidir. İnandığı değerler ya da sevdiği insanlar uğruna gerektiğinde kendi çıkarlarından vaz geçip her türlü zorluk ve sıkıntıyı göze alabilmesi, bu konuda elinden gelenin en fazlasını yapabilecek şevk, azim ve iradeyi kendisinde bulabilmesidir.

İnsanoğlu düşer kalkar; kötülükten ziyade iyilikte yücelikte yarışır. İyilik insanı ruhen arındırır. İnsanın diğerkâmlık yapması, yani ötekini anlamaya çalışması ve buna göre davranması, ailenin yücelmesine, aile ve toplum içinde yeni değerin oluşturulmasına katkı sağlarken; insanlar arasındaki yardımlaşma ve dayanışma da kişilere kendilerini saygın ve değerli hissettirir. “Ben o kadar çaba gösteriyorum, sonuç alamıyorum” deyip, pes etmek yerine meşhur kıssayı hatırlamakta yarar var. İnsanın değerini, ancak değer bilecek kapasitede olanlar bilir. Altını kuyumcular çarşısında değil de demirciler çarşısında tartmak beyhude bir çaba olur. Her işin, her şeyin değerini ehli anlar. Aile içinde ilişkilere bir kuyum ustasının hassasiyetiyle yaklaşmak, yuva kurarken de kültürler arasındaki ilişkileri bu ilkeye göre tesis etmek, aileye yeni katılanları “pırlanta” gibi görmek gerekir. "Kâinat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir." der Tebrizi. Onun için parayla alınıp satılmayan mutluluk, insanın yüreğinden dünyaya ektiği iyilik tohumlarının filizlenip boy atmış, meyve vermiş halidir.

Aile bir milletin çekirdeğini oluşturur. Aile kurarken özenli davranmak gerekir. Geceleri rüyanızda, şafak vakti dualarınızda, gün boyunca kalbinizde taşıyamayacağınız; aklınıza her geldiğinde özlemeyeceğiniz kişilerden uzak durmalısınız. Doğru kişiyi bulduğunuzda da elini sımsıkı tutup bırakmayın. Her sabah “Bahtıma doğan güneş, kanayan yarama merhem, rüyalarımı süsleyen kadın/adam” diyerek güne başlayın... Aksi halde eş değil, yük alırsınız. Gerçekten seviyorsanız; araya mesafeler girse bile insanın insana yüreği kadar yakın olduğunu, mesafelerin hükmünün kalmayacağını unutmazsınız.

Toplumun çekirdeği olan ailenin ortak değerleri ne kadar gelişmiş ise, fırtınalara da o kadar dayanıklı olur. Aile güçlüyse, millet de güçlüdür. Ortak kültürü, ortak idealleri ve ortak tarihi kuvvetli olan bir millet, güçlü aile yapısıyla her türlü olumsuz dış etkenlere karşı dimdik ayakta durur. Hâsılı kelam; birbirine gönülden bağlı olanların bağını koparmak mümkün olmaz, çünkü onların gönüllerinin nereden bağlı olduğunu bilemezsiniz. Barış Manço’nun dediği gibi “Orda öyle bir isim var ki kuldan öte kuldan ziyade / Onu düşün ona sığın o senden öte benden ziyade”. Allah her birinize öyle bir mutluluk nasip etsin ki ettiğiniz sabrın kıymeti ömür boyu hatırlansın.

 

Not: Bu yazı Post Aktüel Gazetesi Şubat 2021 sayısında yayımlanmıştır. Mustafa Çakır (2021). İnsan, İnsanın Sığınağıdır. Post Aktüel Gazetesi. Şubat 2021, s. 10.

22 Ocak 2021 Cuma

Aile Değerleri


İnsanlık zor bir dönemden geçiyor. İnsan özellikle zor zamanlarda aile bireylerini yanında görmeyi arzu eder. Huzurlu bir aile ortamında büyüyen çocuklar ailenin önemini ve aile olmanın değerini hissederek özgüvenini pekiştirir. Sağlam aileler toplumsal dayanışma konusunda da toplumun ayakta kalmasını sağlar, değerlerin kuşaktan kuşağa aktarılmasına katkıda bulunur. Bu yazıda aile olmayı sağlayan değerler üzerinde durulacak, mutlu aile olmanın ipuçları verilmeye çalışılacaktır.

Aile bağları kuvvetli olan bir millet olumsuz dış etkenlere karşı güçlü olur ve aile içi bağlar ne kadar güçlü olursa, aileyi oluşturan kişiler de zor zamanlarda o kadar güçlü olur. İnsan aile içinde kendini bağımsız, özgür hissederken yalnız olmadığını da bilmelidir. O kadar ki zor zamanlarında kendini ait hissedeceği, güveneceği birilerinin olduğuna inanmalı, onlara güvenmelidir.

Toplumda “Seni seven bir ailen varsa korkma” denir. Sevginin en güçlü hali ailede vücut bulur ama aile olmanın da bazı kuralları vardır. Bunlardan ilki saygı, ikincisi de koşulsuz sevgidir. Türk aile yapısında saygı aşağıdan yukarıya bir hiyerarşi gösterirken, saygı gösteren de sevilir. Bu saygı ve sevgi ilişkisi kişilerin aile içindeki konumlarını göstermekle birlikte, kişilerin aile içinde var olmasıyla daha da anlam kazanır.

Bir diğer husus ise aile bireyleri arasındaki ilişkinin iletişim şeklidir. İletişimde aile bireyleri birbirine açık davranır. Bu açıklık samimiyet ve anlama çabası ile kendini gösterir. Aileyi oluşturan herkes kendini ifade etme hakkına sahipken, aileyi oluşturan bireylerin de kendini ifade etmek isteyeni gerçekten anlama niyetiyle dinlemesi, anlatan da düşüncelerini sansürlemeden, özgürce ifade edebilmesi; bütün bunları yaparken de kendini aile içinde güvende hissedebilmesi gerekir.

Aile içi ilişkilerde eşitlik ve hakkaniyet ilkesi göz ardı edilmemelidir. Eşitlik; öncelikle zaman ile paranın ekonomik ve verimli kullanılması, fırsatların eşit değerlendirilmesi, kullandırılması anlamına gelir. Hakkaniyet ise hakkın sahibine teslim edilmesidir; yani aile içinde bireylerin kişisel haklarının kullanımında adaletli davranılması gerekir.

Aile içinde işbölümü deyince, sorumluluk ilkesi anlaşılır. Herkesin kendi rolüne uygun şekilde üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi beklenir. Okula gitmek, ödev yapmak, evin yemeğini pişirmek, temizliğini yapmak, aileye gelir sağlamak gibi sorumlulukların paylaşılması, rollerin benimsenmesi, içselleştirilmesi ve daha da önemlisi kişilerin kendi varlıklarının farkına varması ve kendini bu yolla gerçekleştirmesidir. Bu bağlamda aile bireyleri paylaşımcı olmalıdır. Bu paylaşımcılık; kazanımların hakça paylaşılması, insanların bir yandan birbirlerinin kişilik haklarına saygı göstermesi, öte yandan birbirlerinin lehine olmak üzere bazı kişisel haklarından vaz geçebilecek etik anlayışa sahip olmasıdır.

İnsan başı sıkışınca içini rahatlatacak bir çınar arar. O çınar bazen baba, bazen anne, bazen kardeştir. Bunlar yoksa yakın arkadaştır. Aileyi oluşturan bireyler bir arada mutlu olmalı ve gerek kendi kişisel alanlarında gerekse bütün aileyi ilgilendiren durumlarda karar verme ve verilen kararlara katılma hakkını kullanmalıdır. Bu da karşı karşıya kalınan sorunların birlikte değerlendirilerek çözümlenebilmesi için istişare edilmesi, karşılıklı fikir alış verişi yapılmasını, dayanışmayı gerekir. Napoleon Bonaparte’ın dediği gibi “İnsanın evi, gönlünün bağlı olduğu yerdir.”

Toplumun özünü oluşturan ailenin bireyleri dünyevi kazanımlarını paylaşır. Bu paylaşıma maddi varlıklar, şöhretler, statüler, toplumsal konumlar dahildir; bütün aile bireyleri tarafından paylaşılır ve bu özellikler aile bireylerine ve değerlerine katkı sağlar.

Wilhelm Stekel’in ifadesi ile “Aile, her türlü iyilik ve kötülüğün öğretildiği bir okuldur.” Aile bireylerini birbirlerine yaklaştıran bir diğer husus da toplumun manevi kazanımları olan inanç ve ahlâkî değerlere bağlılıktan doğan dayanışma gücüdür. Ailenin karşılaştığı olağan dışı durumlarda sabırlı ve bilinçli davranması, ölüme tevekkül ile yaklaşması, yaratılışı yaratanın insanlığa sunduğu yenilenme imkânı olarak görmesi, yaratan ilahi güce bakışı; ailenin kriz anlarında bir arada kalmasında, sıkıntılı ve acıların anlarda yaşanan duygu yoğunluğunun dağıtılmasında, teselliyi bulmasında belirleyici olur.

Bütün bu anlatılanlardan çıkarılacak sonuç olarak; çekirdek ailenin ebeveynleri, anne ve babaları, kendi yaşam felsefesini, değerlerini ve ailenin sınırlılıklarını birlikte belirlemeli ve bunları çocukları ile açıkça paylaşmalı; kendi ilişkilerinde de bu değerlere uygun hareket etmelidir. Bir babanın çocuğuna vereceği en güzel hediye, annesini sevmek olurken “en mükemmel kadın da çocuklarına; babalarının yokluğunda baba olabilecek güce sahip olandır.” (J. Wolfgang von Goethe)

Aile bir çatı altında barınan, günlük ihtiyaçlarını karşılayan, birlikte hayat geçiren insanlar değil, o çatı altında hayatı paylaşan insanlardan oluşur. Vatanımız için kan, arkadaşımız için gözyaşı dökebiliriz; ama aile olabilmek için ter dökmemiz gerektiğini unuturuz. Kuracağınız yuvada kadın şefkatin ve güzelliğin, erkek de doğruluk ve Hakk’ın temsilcisi olursa, o evde huzur ve mutluluk olur.

Not: Bu yazı Post Aktüel Gazetesi Ocak 2021 sayısında yayımlanmıştır. Mustafa Çakır (2021). Aile Değerleri. Post Aktüel Gazetesi. Ocak 2021, s. 6.


1 Ocak 2021 Cuma

Çok dillilik avantajdır

Geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızın iyi birer eğitim alması ve hayatta başarılı, üretken ve sorumluluğunun bilincinde birer vatandaş olarak atılması, hepimizin ortak arzusudur.

Çocuklarımızın devam ettikleri okullarda başarılı olması, onların ileri düzeyde Almanca bilmesine bağlıdır. Türkçesi zayıf olan çocukların Almancayı öğrenmesi zor olur. Çok kültürlü bir toplum içinde sadece Almanca veya sadece Türkçe öğrenen çocukların kanatlarından biri eksik kalmaktadır. Türkçe derslerine devam eden, hem Almancayı hem de Türkçeyi öğrenen iki dilli çocukların okul başarıları tek dilli çocuklara göre daha ileri düzeydedir. İki dilli insanların beyni tek dilli insanlara göre farklıdır ve erken çocukluk döneminde çok dilli yetişmenin herhangi bir zihinsel dezavantaja yol açmadığı bilinmekte ve iki dilli yetişen çocukların Almanca öğrenmesine daha kolay olmaktadır. Dolayısı ile iki dili ve iki kültürü bilen insanların hayatta daha başarılı, insan ilişkilerinde hoşgörülü ve birlikte yaşama becerilerinin daha gelişmiş olduğu gözlenmektedir. Bunun için bazı şartların sağlanması gerekir.

Çocuğun yaşamının ilk üç yılında ailenin konuştuğu dilde iletişim becerisi kazandırılırsa, çocuk birinci dilini öğrenmiş olacaktır. Karma evliliklerde ise anne babanın her biri kendi dilinde iletişim kurmalıdır. Burada dikkat edilecek husus, kullanılan dilin mutlak surette anadili seviyesinde konuşanlar tarafından konuşulması gereğidir. Anadili Almanca olmayan velinin çocuğu ile bebeklik ve erken çocukluk döneminde Almanca konuşması bilimsel olarak doğru bulunmamaktadır.

Bir ikinci husus da velilerin ilk üç sene, çocukları ile hangi dilde konuşmaya başladılarsa o dilde konuşmaya devam etmesi önerilmektedir. Yani velilerin tutarlı davranması ve çocuğun zihnindeki dil gelişiminin sağlıklı olması için dil değiştirmemesi gerekir. Kesinlikle dikkat edilmesi gereken bir diğer konu da çocukla konuşurken bir cümle A dilinde, bir cümle T dilinde veya tek bir cümle içinde A ve T dillerini bir arada ve karışık şekilde kullanılmamasıdır.

Çocuk bir dilde konuşurken karşılığını bulamadığı bir kavramı öteki dilden alabilir. Bu durumda yapılacak iş, çocuğun bulamadığı kavramın o dildeki karşılığını söyleyerek ona yardımcı olmaktır. Bu süreçte bazen kelime yardımı, bazen telaffuz alıştırması yapılabilir. Burada önemli olan doğru stratejiyi uygulamak, eksik olanı tamamlamak ve hatalı olanı düzeltmek olacaktır. Bu yapılmadığı takdirde çocuk dil kullanımındaki rahatlık (konfor alanı) nedeniyle iki dili karışık konuşabilir. Bu durum her ne kadar aile içinde hoş görülse, anlaşılır olsa da toplumsal ve sosyal hayatta olumsuz değerlendirmelere neden olabilir.

Çocukların evde, aile ve arkadaş çevresinde edindiği Türkçe okul başarısı ve kültürel aktarım için yeterli değildir. Bunun okulda verilen Türkçe ve Türk kültürü dersi ile desteklenmesi gerekir.

Bayvera Eyaleti yerel makamları ile sürdürülen karşılıklı iyi niyet ve işbirliği ile görev bölgemizde bulunan Grundschule, Mittelschule, Realschule ve Gymnasium türü okullarda ücretsiz Türkçe ve Türk Kültürü Dersleri verilmektedir. Bu dersler Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığının deneyimli öğretmenleri tarafından verilmektedir. Öğretmenlerimiz Türkiye’de yurtdışı görevi için yapılan yazılı ve sözlü sınavların sonunda bir de yurt dışı göreve uyum eğitimi almakta sonra yurt dışında bir ülkede uzman alan öğretmenleri olarak görev yapmaktadır.

Türkçe ve Türk kültürü dersi Alman okul sistemi içinde yer alan zorunlu dersler dışında olup, derse katılım tamamen velilerin isteğine bağlıdır. Kültürel çalışma olarak değerlendirilen bu derslere düzenli olarak devam eden öğrencilere sene sonunda okul türüne göre karne veya katılım belgesi verilmekte; bazı durumlarda da karnelerine Türkçe dersini aldığı bilgisi işlenmektedir.

Türkçe dersine devam eden öğrenciler not genel ortalamasını yükseltmek istedikleri takdirde, ortaokulu nitelikli bitirme karnesi için girilen performans sınavında (Leistungsfeststellung zum Erwerb des qualifizierenden Abschluss der Mittelschule) Türkçe dersini seçerlerse, kendilerine avantaj sağlamaktadırlar.

Alman okul sistemi içinde meslek lisesini bitirip uygulamalı bilimler üniversitesinde (Fachhochschule) okumaya hak kazanan meslek lisesi mezunları (Fachhochsuchreife), eğer ikinci bir yabancı dil bildiklerini belgeleyebilirlerse ki bu dil Türkçe olabilir, bu takdirde diplomaları genel lise diplomasına (Allgemeine Hochschulreife) yükseltilebilmektedir. Böyle olunca da her hangi bir üniversite veya yüksekokula devam etme imkânı kazanılmaktadır. Bunun için de sadece Grundschule, Mittelschule değil, Berufschule, Realschule, Gymnasium türü okullarda öğrenim gören öğrenciler için açılan Türkçe ve Türk kültürü dersi veya Geç Başlanan Yabancı Dil Türkçe derslerine devam edilmesinde yarar görülmektedir.

Bu derslerin açılabilmesi için en az 12 öğrenci velisinin çocuğunun devam ettiği okulun okul idaresine bu derse devam etmek istediğine ilişkin dilekçe vermesi gerekmektedir. Derse katılmak için hazırlanan dilekçeler okul idaresinden, Türkçe öğretmenlerinden alınabilir. Ayrıca Eğitim Ataşeliğinin internet sayfasından (https://munih.meb.gov.tr) da Türkçe dersi başvuru dilekçesi indirilebilir. Veliler çocuklarının devam ettiği okulda yeterli sayıda başvuru olmaması halinde ve arzu ederlerse kendilerine yakın çevredeki bir başka okulda açılan derse de götürebilirler.

Koronavirüs döneminde yerel yönetimlerin sağlık tedbirlerine uyulmakta, öğretmenlerimiz de bu konuda hizmet içi eğitime alınarak, sağlıklı eğitim öğretim ortamı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Ayrıca gerekli hallerde uzaktan eğitime, mesafeli eğitime veya yüz yüze ve dönüşümlü eğitime (hibrit eğitim) geçilmektedir.

Unutulmamalı ki çoğu yerde velilerin ilgisizliği, çocukların isteksizliği gibi nedenlerden dolayı gerek Bavyera makamlarının gerekse Başkonsolosluğun açtığı Türkçe derslerine yeterli başvuru yapılmadığı için Türkçe dersleri açılamamaktadır. Her veli çocuğunun daha iyi bir geleceğe sahip olması için bugünden karar vermek, çocuğunun eğitimine özenli davranmak durumundadır. Çocukların kendilerine sunulan eğitim hakkından yararlanabilmesi için toplumun bütün paydaşlarının duyarlı davranması, çocuklarımızın okulu ve öğretmeni ile sürekli iletişim içinde olmasında yarar görülmektedir. Çocuklarımızın hem Almanca hem de Türkçe öğrenmesinin sağlayacağı avantajları, toplumsal ve sosyal faydaları iyi değerlendirelim.

 

Not: Bu yazı Post Atüel Gazetesi Aralık 2020 sayısında yayımlanmıştır.
Mustafa Çakır (2020). Çok dillilik avantajdır. Post Aktüel Gazetesi. Aralık 2020, s. 2

19 Aralık 2020 Cumartesi

Zehirli mantar

Bir süredir insana ve hayata dair konuları yazıyorum. Aslında nereye baksam insanı, hangi konuya el atsam yaratılanı görüyorum. Bu yazıda da anlatıcının gözünden hayata ve insana dair yaşanmasa anlatılamayacak gibi görünen hayatlardan alınan kesitler okuyacaksınız.

Bilirsiniz; “Ağaç yaşken eğilir” atasözü kulak ardı ettiğimiz muhteşem bir sözdür. Küçükken edinilen alışkanlıkların kalıcı olduğu, bu nedenle eğitime erken başlanması gerektiği filan anlatılır. Bu sözü biraz hayatın içinden örneklerle anlatayım. Hani “Hayatımda en mutlu olduğum günler diye saymaya başlasam, çocukluğuma giderim” derler ya, o misal. Okul öncesi dönemde annem nereye gitse, ben de peşinden ayrılmıyor; gölge gibi takip ediyordum. Annem ağıla mı gitti, peşinden gider oğlaklarla uğraşırdım.  Yaylaya mı gidilecek, ben ondan önce yola koyulur, yaylaysa yaylaya, tarlaysa tarlaya, bağa bostana, hâsılı kelam oradan oraya koşuşturur dururdum. Peşini bırakmamacasına. Bazı günler, bana görünmeden evden uzaklaşsa, adeta dünyayı ayağa kaldırırdım. Neden beni bırakıp gittiğinin hesabını sormaya çalışırdım. Hal böyle olunca kızaran domatesleri toplamaya beraber gider, dere kenarındaki Yoncalık’ta birlikte mantar toplardık. Çocuk aklımla, ben önüme gelen domatesi koparıp sepete atarken, o yeşil olanları güneşte de kızarır diye ses etmiyor, benim çocuksu hallerime gülüp geçiyordu. Mantar toplamaya gitmişsek; önüme gelen mantarı koparıp sepete attığımda ufak, ama tatlı sert uyarıyı alıyordum. Annem bana dönüp her mantar yenmez, bu zehirler; şunun sotesi, bunun çorbası olur diye mantara ilişkin bildiklerini tecrübelerini anlatır, yol gösterirdi. Bugünlerde biz buna modern dilde kültürleme veya kültürel aktarma adını veriyoruz. Eskiden hayatın içinden edinilmiş bilgi, görgü ve deneyimler bir sonraki kuşağa böyle aktarılıyordu. İçinde gizli aşikar mesajlar verilerek.

İnsan ilişkilerinde de bu böyle. Domates güneşte kızarsın derken sabrı öğretiyor, mantar zehirler diye de her gördüğüne kapılma mesajı veriyordu, kim bilir. Mantar deyince; mantar ile insan ilişkileri arasında ilginç bir benzetme yapılıyor, bugünlerde. Sosyal medya paylaşımlarında “Dostluk mantar yemeği gibidir. Zehirli veya zehirsiz olup olmadığı ancak yendikten sonra belli olur” diyorlar. İnsan yaş alıp, hayatın değişik evrelerinde beşeri ilişkiler kurmaya başlayınca, bu sözün ne denli isabetli olduğunu da bizzat deneyimliyor.

Memleketten çıkıp yeni bir çevreye girince, yani insan evladı gölgeden güneşe çıkıp kendi gölgesini oluşturmaya başlayınca, alışılmışın dışında yeni yaşam deneyimleri edinmeye başlıyor. Örneğin üniversite birinci sınıfta okurken, Marmara Adasından gelmiş, ailesi balıkçılıkla geçimini sağlayan bir arkadaşımız vardı. Balıktan iyi anladığını söyler; babasıyla, amcasıyla balığa çıktığı günleri, ilginç anıları bizimle paylaşıyordu. O günlerde trakonya balığının denizlerimizdeki en sık görülen zehirli balık olduğunu, canlıların dış görünüşüne aldanılmaması gerektiğini, en tehlikeli deniz canlılarının en güzel görünenler olduğunu anlatırdı. Sahilde yürürken yahut sığ sularda debelenirken iğneli (kuyruklu) vatoza çok dikkat etmeliymişiz. İğnesinin ayağımıza batması halinde ölümle sonuçlanacak istenmeyen durumlar yaşanabilirmiş. Biz merakla dinledikçe, keyfi yerine gelir; folya, iskorpit, balon, rina, varsam ve daha bilumum zehirli balık türleri hakkında ansiklopedik bilgiler verirdi.

Bir süre sonra yaş kemale ermeye başlayıp hayatın renkleri, çiçekleri ilgi alanımıza girmeye başladığında etrafta olup bitene daha bir ilgi ve merakla yaklaşır; her bir objenin ne anlam ifade ettiğini merak eder olduk. Mevlana’dan “gülün dostunun diken”; Victor Hugo’dan “hayat çiçekse, aşkın çiçek balı” olduğunu öğrendik. Gül ile dikenin sohbetine tanıklık ettik, biri insanları mutlu ederken, diğeri acı çekmeden sevgiye ulaşılamayacağını anlatıyordu. Temiz duygularla Muzaffer Akgün’ü dinliyor; bağa bülbül dadanmasının sırrına ermeye çalışıyorduk.

Zaman akıp geçtikçe “kirli çevrenin insanın ruhunu da kirlettiğini” deneyimledik. Öğrenci olaylarının, askeri müdahalelerin yaşandığı dönemlerde Pablo Neruda’nın “Tüm çiçekleri koparabilirsiniz, ama baharın gelmesine engel olamazsınız” sözünden kendi payımıza dersler çıkarmaya baktık. Saygıda asaleti, sevgide şevkati, hoşgörüde hürmeti, susmakta hikmeti, dostlukta minneti, aşkta sadakati gördük. Gönül kırıklıklarını Dario Moreno veya Juanito'nun şarkıları ile onarmaya çalıştık. Birinin bizi bulup biz ettiği, birilerinin de bizi bizden edeceği yanılsamasına karşı, devreye giren büyüklerden “Çöplükte yetişen gülden sakının; değer vermeyin” tavsiyesi aldık, olumsuz şartlarda yetişen çiçeklerden uzak durulması gerektiğini anladık. Derken, Cemal Süreyya’dan aşk, sevdanın engel tanımadığını öğrendik. Âşık Veysel’den de “Yüzü güzele kırk günde doyulacağını, huyu güzele kırk yılda doyulamayacağını”, varsa yoksa dış görüntü, yüz güzelliği, fizik diyenlere zamanın yüz güzelliğini tüketirken gönül güzelliğini artıracağı dersini aldık.

Hayatta sevenin hoşuna, çekemeyenin zoruna gitse de söylenenin aksine zamanın ilaç olmadığını, doğumu bir damla su, ölümü bir avuç toprak olan insanın ne kadar unutkan olduğunu; aşıkken, karşısındakinin kusurlarını ve zaaflarını göremediğini öğrendik. Kimi zaman da üzüldüklerimizde hayır vardır deyip, Rabbim kimsenin karşısına eş diye nasip etmediğini aşk diye çıkarmasın diye şükürler ettik. Geleneklerimizi yaşatacak, kültürümüzü sonraki kuşaklara aktaracak ama her şeyden önemlisi sevgi ile ayakta kalacak, sadakatle korunacak; adına da aile denecek kurumu aradık. Atalarımızın “Asil azmaz, bal kokmaz; kokarsa yağ kokar, onun da aslı ayrandır” tavsiyesi ile de gençlik heyecanı içinde yaşanan kimi ciddiyetsiz şartlardan, ciddî sonuçlar alınamayacağını, dikkatli olunması gerektiği dersini çıkardık. 

Sonuçta hayatta bizi önce sınayıp sonra not veren öğretmenimizin deneyim olduğunu, onun da Joseph Roux’nun ifadesi ile “kazanılan bilgiden çok, kaybedilen beklentilerden oluştuğunu” gördük. Sadece malumat olmayan bilginin ise Albert Einstein’ın deyişi ile “deneyimlerle kazanıldığını, bilmenin yolunun deneyimlemekten geçtiğini” insanın nihayetinde “yanarak kul olduğunu” öğrendik. Bunun adına da hayat dedik. Öyle...


Not: Bu yazı Europa Journal (Haber Avrupa) Gazetesinin Aralık 2020 sayısında yayımlanmıştır. http://europa-journal.net/zehirli-mantar/ (19.12.2020)

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...