24 Eylül 2021 Cuma

Bize düşen

Bu yazıyı bir Sonbahar günü akşamüzeri yazıyorum. Dışarıda adeta “kış gelmesin” diye direnen güneşin aydınlığı, Eylül ayının büyüleyici pastoral atmosferi hâkim. Az önce dünyada "kemanı ağlatan adam" olarak tanınan ünlü keman virtüözü Farid Farjad’ı dinliyor, onunla yapılmış bir söyleşiyi okuyordum. "Güzel insan aramak ile insandaki güzelliği aramak arasında derin bir fark var" demiş üstad. Durdum, doğruldum oturduğum yerden. “Haksız da sayılmaz” dedi içsesim. Sonra ilave etti “Pek azımız güzelliği arıyoruz”. “Neden ki?” diye itiraz edecek oldum. “Başka türlü güzeli elde edemeyeceğini kabullenmiş olan insanlar güzelliği aramaya meyleder. Evla olan hiçbir sebebe bağlı kalmadan güzelliği aramaktır.” dedi; düşündüm. Dünya hayatında onca koşuşturma, onca çatışma ne için, neyin uğruna?  

Yüzü güzeli mi arıyoruz, gönlü güzeli mi? Hayatım boyunca sevmek ile bilmeyi bir araya getiren uğraşlar bana hep çekici geldi. Okuryazar olmayı insanın yeryüzündeki serüvenini anlamlandıran bir çaba olarak gördüm.

Zaman geldi dünyanın sayılı almanaklarında adıma yer verildi. Avrupa üniversitelerinde gördüğüm özellik; iyi hoca kadar iyi öğrenci almak. Bu uygulama iyi bir üniversite olmanın ölçütlerinden biri. Bir yere iyi talebeler geliyorsa o üniversite iyidir. İyi bir ders, ileri araştırmalar iyi öğrencilerle iyi yapılır, hoca istediği kadar iyi olsun. Öğrenciler o kaliteye yaklaşmak için çaba sarf etmiyorsa, iyi bir ders yapılamaz. Hangi ders olursa olsun… Peki biz ne yapıyoruz?

Doğunun ilim çeşmesinden su içmiş, Batı biliminden de geri kalmamış insanlar var çevremizde. “İnsanın bilgide cimrilik yapmaması” gerektiği, “bildiğini öğretmenin, bilginin zekâtı.” olduğu inancıyla yetiştirildik. O zekatı hakkıyla ödemek için yola çıktık. “Öğrenmenin en iyi yolu öğretmektir.” diyerek, öğretirken zenginleştik. Tıpkı Mevlana’nın iki kişinin elmaları karşılıklı değiştirmesiyle elmaların sayıca artmadığını, ama insanların bildiklerini paylaşınca zenginleştiğini anlattığı hikâye gibi.

Her birimiz belli hedefler koymuş, o hedefe ulaşmak için dur durak bilmeden çabalıyoruz. Felsefe ve İslam bilimleri alanında engin birikimi olan bürokrat, tarihçi ve akademisyen İbrahim Kalın, adeta bu durumu dikkat çekiyor ve YouTube’daki bir söyleşisinde “Unvanlar arazdır, aslolan cevherdir yani insandır; insanın asıl kimliğini, birikimini, kendisini biraz perdeleyen, gölgeleyen şeyler gibi geliyor. Fikrin gücü, ikna kabiliyetindedir. Statü dayatırsanız, orada fikir tartışması ve zenginliği olmaz. Ben falancayım dediğinizde statü dayatıyorsunuz; fikir üretmiyorsunuz. Dolayısı ile unvanlar yabancılaştırıcı geliyor. Sizin fikrinizin ikna gücü varsa, o fikir benim için kıymetlidir.” diyor.

İnsanın içine düştüğü bu sarmaldan kurtulması okumaya, kendini geliştirmesine bağlıdır. Bir kitabı okumak, ilaç içmek gibidir. O ilacın vücudumuzun neresine gittiğini bilmesek de mutlaka boşlukları doldurur, bir yerimizi iyileştirir. İbrahim Hoca; "Boş vakitlerimde kitap okumayı seviyorum" sözünün kitaba saygısızlık olduğuna dikkat çekiyor. “Kitap öyle boş vakitte okunacak bir şey değildir. Kitap kendi zatında kıymetlidir. Boş vaktin doldurulması için araç hiç değildir; aksine vakte kıymet ve değer katar. Kitap okumak, yazmak işinizin, hayatınızın bir parçasıdır. Kimileri konuşurken iyi düşünür, kimileri yazarken; kimileri de ikisini birden yapar.” diyor.

Kötülüğe karşı aktif ama şiddetsiz direniş ve gerçek ile ilgili olan Satyagraha felsefesinin öncüsü olan Mahatma Gandi (1869-1948); "Kişi düşüncelerinin ürünüdür. Ne düşünürse o olur." diyor. İnsanın zihninin dünyası, bedeninin dünyasından daha zengindir. Zihnin hazları, bedenin hazlarından daha derinlikli ve daha kalıcıdır. Biriyle sohbet etmek, hayatı paylaşmak da önemlidir. Biriyle konuşurken bir fikri karşılıklı olarak değerlendirmek... Biriyle bir yerde bir konuda konuşmaya başlayıp çok alakasız bir yerde bitirmek. Bunlar sohbetin, hayatı paylaşmanın önemli kerteleri… Hele ki sohbet ehli biriyle konuşabilmek… Sohbet ehli olanlar da aklen, kalben, duygu olarak birbirine sahip çıkar. Sohbet bazen meçhule, bazen duygu dünyasına, bazen insanın insanı anlaması için çıkılan bir yolculuktur.

Bu yolculuklarda iyilerle karşılaşmak dileğimiz. Mustafa Balkan; Pusula Yazılarında şöyle diyor[1]: “Size, bize ve hepimize düşen görev; iyilerle ittifak kurmak, iyi insanlar arasına katılmak, iyilerle, samimilerle, şefkatlilerle, candan ve adaletli insanlarla, dürüstlerle, merhametlilerle, vatanseverlerle, milliyetperverlerle, müsamahakârlarla, vicdan sahipleriyle, hayırseverlerle, alçakgönüllülerle, affedicilerle bir olmak ve onlara bütün desteğimizi vermekle mükellef olduğumuzun şuur ve bilinciyle hareket etmektir.” Bunu yapabilmek için insana gören göz, işiten kulak, hakikatleri ifade edebilecek dil ve en önemlisi ülke ve millet sevdası ile dolu bir yürek lazım.

Umuyorum ki dünyayı iyiler ve iyilikler kurtaracak.



[1] Mustafa Balkan. Veyis Ersöz Hoca’yı İyi Bilirdik. Pusula Haber. https://www.pusulahaber.com.tr/ (28.08.2021). 

Henüz vakit varken

 


Bildiğiniz gibi, 2021 yılı UNESCO tarafından “Yunus Emre ve Türkçe Yılı” ilan edildi. Ahmed Yesevî (ö.562/1162), Hacı Bektâş-ı Velî (ö.1271) gibi Horasan diyârından gelen erenler ve orada yetişen âlimlerin geleneğini sürdüren, Selçukluların son dönemi ve Osmanlıların kuruluş dönemindeki temsilcilerinden ve Türk İslam tasavvuf anlayışının Anadolu’da geniş halk kitleleri tarafından sevilip benimsenmesinde etkisi olan gönül sultanları arasında önde gelenlerden biri olan Yunus Emre (ö.720/1321), Antik Çağ'da yaşamış İyonyalı -Antik Yunanlı değil İzmirli diyeceğim- ozan, İlyada ve Odysseia destanlarının yazarı Homeros’tan (MÖ 9. Yüzyıl) sonra Anadolu’nun gördüğü en büyük değerlerden biridir. Sözleri 800 seneden beri Anadolu insanına yol göstermiş, hayatın bitip tükenmeyen dertlerine deva olmuş, karanlık güne ışık vermiş, yeri gelmiş ibadetlerimizde duamız, yeri gelmiş düğünlerimizde türkümüz olmuştur. Bunları başlı başına duygu, düşünce, mantık ve felsefe dili olan Türkçeye ve Türkçenin yalın anlatım gücüyle sağlamıştır.

Maksadımı anlatabilmek, Türkçemizin önemini vurgulayabilmek için size kısa bir folluk hikâyesi nakledeyim. Kümes ile uğraşanlar bilir; tavukların yumurtlaması için yapılan özel yerlere folluk denir. Tavuklar buraya gelir, yumurtlar, yani yumurtalarını bırakır. Onlara bakanlar da gelir, toplar, pazara götürüp satar ve ekonomisini düzeltir. İnsanların tavukları beslemesinin ikinci bir nedeni daha vardır ki o da yumurtanın yanı sıra, onları et üretiminde kullanmasıdır. Tavuklar da insanlar gibi cinslere ayrılır; büyüklüklerine, yumurtlama durumlarına göre sınıflandırılır; alınan verime göre fiyat biçilir. Tavuğun ekonomik verimliliği çevresel faktörlere bağlı olacağı gibi tavuğun cinsi ve fazla yumurtlaması ile de ilgilidir. Verimi yüksek olarak bilinen tavuklardan bakım şartlarına göre daha az verim elde edilebilir. Bu tamamen sağlanan şartlarla alakalıdır. Bunların içinde Anadolu kökenli atak cinsi tavuk da vardır ki bunlar hem çift sarılı yumurta yapar, hem de olumsuz hava şartlarına daha dayanıklıdır. Anadolu’nun tavukları da insanları gibi cins cinstir. Bunların arasında bir de atabey tavukları vardır; hızlı büyür, 71 haftalık dönemde 320 yumurta verir ve en fazla para kazandıran cinstir.

Tavuk deyip geçmeyin. Tavuklar sabırlı hayvanlardır; parazit ve hastalıklara dayanma güçleri vardır. Et kalitesi yüksek olduğu gibi, gösterişi de makbul ve dikkat çekicidir. Tıpkı yarım yüzyıldan önce istikbal ve ikbal uğruna gurbeti vatan edenler gibi. Burada konuyu değiştirmiyor, düşünmeniz için kapı aralamaya çalışıyorum. Biliyorsunuz, Türkiye ile Almanya arasında işgücü anlaşmasının üzerinden neredeyse altmış sene geçti.

Neyse, biz yine konumuza dönelim. Yunus Emre'nin "Süleyman kuşdili bilir; Süleyman var Süleyman'dan içeri" derken kast ettiği kuşdili, insanlardaki sezgiyi uyandırmak için kullanılan alegorik bir anlatımdır.  Bu ifadeden yola çıkarak; toplumun en küçük çekirdeğinin aile olduğu anlatılır. Yüzyılımızın en önemli yazarlarından, Alman Edebiyatının Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Heinrich Böll (1917-1985) de 1954 yılında yayımladığı Babasız Evler adlı romanında II. Dünya Savaşının yıkımını ve aile konusunu anlatır. Her ev bir kümese benzetilecek olursa; burada barınan ailede baba horoz, anne gurk olmuş tavuk, çocuklar da yumurtadan yeni çıkmış civciv gibi görülebilir. Bu ailenin neslinin devamı için civcivin kendi yemini bulmayı, eşelenmeyi, böcek yemeyi ve güneşten faydalanmayı öğrenmesi gerekir. Temiz hava ve su hayati derecede önemlidir. Bu anlamda toplumsal ve sosyal değerlerin yaşatılması ve yeni kuşaklara aktarılması için ailenin dirliği, milletin bekası için çocukların eğitimi önemlidir.

Yurt dışında yaşayan ailelerimizin de çocuklarını Türk dili ve Türk kültürü ile beslenmesi, çocukların da bu atmosferde büyümesi ve örf ve adetlerimizin gelecek kuşaklara eğitim yoluyla aktarılması elzemdir. Aile içinde Türkçe konuşmaktan vaz geçilir, Türk örf ve adetlerini yaşama ve yaşatma konusuna özen gösterilmezse, Türkçemizin folluğuna, yabancı dillerin yumurtaları konulmuş olur. Türkçe ve Türk kültürünün egemen olmadığı, kültürel değerlerin gelecek nesillere aktarılacak itibarı görmediği bir ailede yetişen çocukların da kendilerinden sonraki kuşaklara aktaracak bir değeri kalmaz; gelecek nesillerin Türkiye ve Türk kültürü ile bağları kopar. Bu şartlar altında ne uyum tartışmaları ne de köken dili veya ana dili konularını gündeme taşımak fayda eder.

Avrupalı Türk kardeşlerim; gelin, toprak ağalarının el koyduğu zengin, bitek Çukurova topraklarından bir avuç yere sahip olamadığını, içindeki acıyı “Sarı sıcağın alnında, kırk çeşmenin ortasında susuzluktan kırıldık.” diye mezar taşına yazdıran Çukurovalı ırgatın durumuna düşmemek için sahip olduğunuz imkânları iyi değerlendirerek, bugünden geleceğe hazırlık yapın. Unutmayın ki “demiri tavında dövmek” gerekir. Emek verenlerin kadrini, kıymetini bilip, henüz imkân varken çocuklarımıza Türkçeyi ve Türk kültürünü öğretmekten imtina etmeyin. Dördüncü kuşağın okula başladığı bu kritik dönemde ortak aklın önereceği çözüm, Türkçeye sahip çıkmaktır. Böyle devam ederse, gelecekte Türkçe anadili değil de her hangi bir yabancı dil gibi görülmeye başlanacak, kuşaktan kuşağa unutulmaya yüz tutacaktır. 

Çocukları okullarda ücretsiz verilen Türkçe derslerine götürmenin, onların kültürel çalışmalara katılmasının, konu komşu ile gezmelere gitmekten, çarşı pazar dolaşmaktan daha anlamlı olacağını; bugün külfet gibi gelen bu işlerin aslında geleceğinize yatırım olduğunu göz ardı etmeyin. Çocukların eğitimini, Türkçeyi her şeyin önüne koyun. Bugün uzak görünen, gelecek denen zaman geldiğinde, bugünkü varlığın kıymeti, darlığa, pişmanlığa dönmesin. İş işten geçtikten, teker kırıldıktan sonra yol gösteren çok olsa da söylenen sözler kırılan tekeri onarmaya yetmez. Seyrani, “Aşkın ipliği ile dikilen dikiş, mahşere kadar sökülmez imiş” diyor. Yaşadığınız bu diyarda saygı görmek, toplumda kabul edilmek, Anadolu deyişiyle “adam yerine koyulmak” için eğitime yatırım yapın, Almancayı öğrenin, hem de çok iyi öğrenin; ama kendi dilinize, öz kültürünüze de aşk ile derin bir sevda ile sahip çıkın, değerlerimize sırt çevirmek yerine onunla kucaklaşıp, kadim kültürümüzü kuşaktan kuşağa aktarmaya devam edin. Doğru hedefe eğri okla nişan alınmayacağını da unutmayın.


2021 yılı UNESCO tarafından “Yunus Emre ve Türkçe Yılı” ilan edildi. Bu bağlamda Haber Avrupa Gazetesi eylül 2021 sayısında yayımlanan “Henüz Vakit Varken” başlıklı bu yazıya gazetenin internet sayfasından erişilebilir (http://europa-journal.net/henuez-vakit-varken ) Aynı yazı gazetenin YouTube kanalından sesli olarak dinlenebilir. https://www.youtube.com/watch?v=RU1DyecJHEA adresinden erişim sağlanmaktadır.

31 Temmuz 2021 Cumartesi

Karne ve Diplomaların Denkliği

 

İzin mevsimi başladı. Okullar da bu ayın sonundan itibaren yaz tatiline giriyor. Bazı vatandaşlar Bavyera’da okula giden çocuklarını Türkiye’deki bir okula yazdırmak ve çocuklarının öğrenimlerine Türkiye’de devam etmelerini istiyorlar. Yani Türkiye’ye nakil yaptırmak istiyorlar. Almanya’da zorunlu okul çağında olan ve ilköğretim (Grundschule) veya ortaöğretim okullarından birine (Mittelschule, Realschule, Berufschule, Gymnasium gibi) devam etmek zorunda olan öğrencilerin Türkiye’deki bir okula nakil yaptırılabilmesi için ne yapılması gerektiğine dair sorular yöneltilmektedir.

İlköğretim ve ortaöğretim kurumlarından alınan belgelerin denkliği


Öğrencilerin Türkiye’deki bir okula kaydının yapılabilmesi için Almanya’da devam ettiği okuldan alacağı en son okul karnesi veya diplomasının Türk okul sistemine göre karşılığının belirlenmesi gerekir. Örneğin ilkokul üçüncü sınıfı bitirip dördüncü sınıfa geçen bir öğrencinin Türkiye’de dördüncü sınıfa devam edebilmesi için üçüncü sınıftan alınan karnenin Türkiye’deki karşılığının üçüncü sınıfı bitirip dördüncü sınıfa geçenler düzeyinde olduğunun belirlenmesi gerekir. Bu işleme denklik işlemi denir.

Denklik iş ve işlemleri Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı adına il milli eğitim müdürlükleri ile nüfusu 250 binin üzerindeki ilçe milli eğitim müdürlüklerinde, yurt dışında ise eğitim müşavirlikleri veya eğitim ataşelikleri tarafından yapılmaktadır.

Vatandaşlarımızın öğrencinin en son aldığı karnenin aslı ve iki fotokopisi, kimliğinin aslı ve bir fotokopisi (veli veya vasisinin kimliği) ile yurt dışında eğitim müşavirliği veya eğitim ataşeliğine başvurması gerekir. Diğer belgeler ataşelik tarafından verilmektedir. İş yoğunluğuna bağlı olarak gün içinde denklik işlemi yapılabilmektedir. Münih Başkonsolosluğu Eğitim Ataşeliği bu hizmeti hafta içi her gün 09:00-12:00 saatleri arasında vermektedir. Bunun için randevu almaya gerek yoktur.

Denklik işlemi belgelerin asılları ile yapılır

Denklik işlemi; Millî Eğitim Bakanlığı Denklik Yönetmeliğine göre denkliğe esas belgelerin asılları ile yapılmaktadır. Ancak, belgelerin asıllarının zayi olması halinde, öğrencinin yurt dışında öğrenim gördüğü okul müdürlüğünden aldığı aslına uygunluğu okulca onaylı suret ve fotokopiler ile de denklik işlemi yapılabilmektedir.

Veliler denklik belgesi ile birlikte ilgili okul türüne başvuruda bulunarak öğrencinin kaydını yaptırabilmektedir. Bu işlem sırasında öğrencilerin eksik dersleri veya 3308 sayılı Kanun hükümlerine göre eksik staj veya uygulaması varsa, tamamlayıcı eğitim programı uygulanarak tamamlatılmaktadır.

Yurt dışında Alman okuluna değil de Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olan ve açık öğretim sistemi ile eğitim verilen okullara (Açık Öğretim Lisesi, Mesleki Açık Öğretim İmam Hatip Lisesi) devam edenlerin denklik yaptırmasına gerek kalmadan gidecekleri illerdeki Halk Eğitim Merkezleri bünyesinde bulunan irtibat bürolarına başvuruda bulunarak Türkiye’ye naklen kayıt yaptırabilirler.

Meslek okullarından alınan belgelerin denkliği

Almanya’da meslek okulları Berufsschule ve Beruffachschule okulları bünyesinde bulunmaktadır. Bu okullar, farklı alanlarda meslekî eğitimin ile birlikte genel kültür eğitimi vererek Abschlusszeugnis (bitirme belgesi), meslek "Fachhochschulreife" (olgunluk) ya da "allgemeine Hochschulreife"’ yi (olgunluk diplomasını) verirler. Bu okullardan alınan diploma veya karnelerin denklik işlemi de yukarıda belirtilen çerçevede yapılmaktadır.

Zorunlu eğitimden sonra genel öğrenime devam etmek istemeyenler, 18 yaşını dolduruncaya kadar durumlarına uygun olarak meslek okullarına veya meslek edindirme kurslarından birine devam etmek zorundadırlar. Mesleki okul türleri eyaletlere göre farklı adlandırılmaktadır. Bu yüzden herhangi bir bitirme belgesi almaya hak kazanamayan öğrenciler, meslek eğitim ağırlıklı olan Berufvorbereitungsjahr, 9 sınıf bitirme belgesi olanlar (Hauptschulabschluss) Berufsgrundbildungsjahr bazı eyaletlerde Berufsfachschule ya da Handelsschule olarak da adlandırılan okullara devam ederek "Mittlere Reife" yi (10. sınıf ortaöğretim birinci kademe bitirme belgesini) almaya hak kazanırlar. "Mittlere Reife" belgesine (10. sınıf bitirme belgesine) sahip olanlar Berufsfachschule türü okullara devam ederek bitirme belgesi alırlar. Ayrıca höhere Berufsfachschule, Berufkolleg ya da höhere Handelschule’ye devam edip ek dersler alıp yapılan sınavı başarıldıkları takdirde olgunluk diplomasını (allgemeine Hochschulreife) almaya hak kazanırlar. Ayrıca meslek lisesi mezuniyet belgesi alanlar, ikinci bir yabancı dil bildiklerini begelendirdikleri takdirde, mezuniyet belgeleri olgunluk diploması düzeyine çıkarılır.

Çıraklık, kalfalık ve ustalık belgelerinin denkliği

Yurt dışından alınan diploma, öğrenim durumu belgesi, mesleki yeterlilik belgesi (çıraklık, kalfalık, ustalık gibi), öğrenim belgesi, yüz yüze eğitimi tamamlama belgesi, kurs bitirme belgesi, yetki belgesi, sertifika ve hizmet belgesi, çıraklık, kalfalık veya ustalık belgelerinin denklik işlemleri 3308 sayılı Meslekî Eğitim Kanunun çerçevesinde illerde Milli Eğitim Müdürlükleri bünyesinde oluşturulan önceki öğrenmelerin tanınması ve denklik komisyonu tarafından yapılmakta ve şartları taşıdığı anlaşılanlara ilgili Kanunun 35 inci maddesi kapsamında doğrudan ustalık, kalfalık, kalifiye işçilik veya bunlara eşdeğer mesleki yeterlilik belgesi düzenlenmektedir. Yapılan incelemede mevzuatına uygun olarak verilmediği anlaşılan belgeler değerlendirilmez.

Almanya‘da Ustalık Belgesine sahip olan ortaokul mezunları, mesleki lisesi diploması da alabilmektedir. Aynı şekilde Türkiye’de de Kalfalık ve Ustalık Belgesine sahip olanlar bir Mesleki Eğitim Merkezlerinde (Çıraklık Eğitim Merkezi) Kalfalık ve Ustalık eğitimi almışlarsa Lise diploması almaları sağlanmaktadır.

Yükseköğrenim belgelerinin denkliği

Türkiye dışındaki yükseköğretim kuruluşlarından Türkiye'deki yükseköğretim kurumlarına yatay geçiş yapmak isteyen öğrenciler ile Türkiye dışındaki üniversite veya yüksekokullardan alınan önlisans, lisans veya yükseklisans diplomalarının denklik işlemleri Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından yapılmaktadır. Doktora ve üzerindeki diplomaların denklik işlemi ise Üniversitelererarası Kurul Başkanlığı tarafından yapılmaktadır (Bkz.: https://denklik.yok.gov.tr).

Almanya’daki denklik işlemleri

Almanya dışında eğitim veren bir okuldan alınan diploma veya mesleki eğitimi gösteren bir belgenin, Almanya'da denkliğini alınabilir. Bu süreçte, Almanya dışında alınan diploma veya benzer derece benzer bir Alman derecesi ile karşılaştırılır. Yapılan incelemede eşdeğer olarak kabul edilirse, ilgili bir belge düzenlenir. Bu denklik belgesi Almanya iş piyasasında daha iyi şanslar sunar. Başka ülkelerden diploma ve başka türlü bir derecesi olan herkesin Almanya’da denklik alma süreci hakkı vardır. Denklik almanın ne vatandaşlık ne oturum durumuyla bir ilgisi yoktur. Bu işlemler Eğitim Ataşelikleri dışında Alman makamları (Anerkennunsstelle) tarafından yürütülmektedir.

Türkiye’ye nakil veya denklik işlemleriyle ilgili ayrıntılı bilgi yurt dışında Eğitim Müşavirliği veya Ataşeliği ile Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Denklik Dairesinden (https://edenklik.meb.gov.tr/) alınabilir.


Not: Bu yazı Bayern Post Temmuz 2021 sayısında yayımlanmıştır.

27 Haziran 2021 Pazar

Kalben

Geçenlerde bir şarkı çalındı kulağıma. “Cennetin sahibi karnı burnunda hamile, ama yer vermiyor otobüsteki hergele” diye bağırıyordu bir şarkıcı. Birden “N’oluyor?” diye şaşırdım; gençlerin moda deyişi ile “Oha!” oldum. Ardından internette baktım. Kalben diye bir şarkıcı varmış ve “Ben her zaman sana âşıktım” diye başlayan şarkıyı söylüyormuş. “Daha görmemiştim seni, hiç bilmiyorken eşsiz ismini”  diye devam edip giden şarkı, beni de alıp eskilere götürdü. Kalben; şarkının devamında âşık olduğunu söylüyor, piyangonun 25 trilyon devrettiğinden dem vuruyor, düzeni eleştiriyor, isyan ediyordu. Derken Ömür Göksel’in 80’lerde biz daha ergenken söylediği, daha doğrusu bizim kuşağın dinlediği şarkılar aklıma düştü, mırıldanmaya başladım.


“Umurumda mı dünya sen varsın ya / Sigara bulmak çok güçmüş / Amerika Rusya'ya küsmüş / Bizim takım küme düşmüş / Umurumda mı dünya sen varsın ya”  

Bizim takım küme düşmüş diye kahrolanlar, şampiyon olduk diye kıvananlar… Takımı küme düşenler de şampiyon olanlar da çok sevip ayrılanlar da hatta ve hatta Âşık Veysel gibi adını “aşk” koyanlar da bu hayatta nasibini alıyor. Devir mi değişti, biz mi değiştik, bilemiyorum. Lakin Şirazlı Sadi de yüzlerce yıl önce “bunlar adamı öldürüp üstüne kolumuz yoruldu diye ölenden kan diyeti isterler” diye şikâyet ettiğine göre, zaman değişse de anlayışlar değişmiyor demek ki…

O şarkı senin bu şarkı benim derken Anne Marie David’in kırık Türkçesi ile “Neşeli gençleriz biz çibidibidip çibidibidipdip, yaşamayı severiz, çibidibidip çibidibidipdip Bir pantolon bir gömlek çibidibidip çibidibidipdip,…” şeklinde kulaklara fısıldadığı gençlik şarkısı kulağımda çınladı. Birden kimi gençlerimizin çarşı pazarda, karşıma çıkan vurdumduymaz halleri, bir babalar gününde (Christi Himmelfahrt) tanık olduğum sahne gözümde canlandı.

Hadi, lafı uzatmadan, eveleyip gevelemeden söyleyeyim de sizin de sabrınızı zorlamayayım. Biliyorsunuz; içinde yaşadığımız salgın nedeniyle ibadethanelerde eski serbesti yok; insanlar hastalık riskine karşı tedbiri elden bırakmıyor; fiziki mesafeye dikkat ediyor. Bu durum camilerde de kiliselerde de aynı. Herkes tedirgin, kendine sağlıklı ortamlar oluşturmaya çalışıyor.

Bir grup Hristiyan, bir pastörün rehberliğinde açık havaya, parka çıkmışlar; kendi dinlerine göre ibadet etmeye hazırlanıyorlar. Bunları gören bir grup ergen, etraflarında toplanmış akla hayale gelmeyecek hareketler yapıyor. Kimi ibadet edenlerin dinine laf ediyor, kimi İslam’a davet ediyor, kimi de Kur’an-ı Kerim’den bir ayet okuyor. Hatta ezan okumaya yeltenenler bile dikkati çekiyor. Bu durumda kısa bir ara verip, nefes almak gerekiyor. Pastor gençlere bakıyor, Yunus Emre’den “İlim meclisinde aradım, kıldım talep; İlim geride kaldı, ille edep, ille edep” dercesine işine devam ediyor.

Her fırsatta eğitim diyoruz, demesine de eğitim sadece okulda olmuyor. Okulda yapılan ağırlıklı olarak öğretim. Eğitim; öyle bakkalda manavda para ile alınıp satılan bir ürün değil, insanın yaşantısı yoluyla, onda arzu edilen olumlu davranış değişikliğini kazandırma sürecidir. Yani zamana, belli bir süreye yayılması, özen gösterilmesi gerekiyor. Bu nedenle okullarda yapılan öğretimin yanı sıra hayat boyu öğrenme ve içinde yaşanan çevrenin kültürünü alma yani kültürlenme de önemli. Bu kültürlenme kendi kültürünü muhafaza ederken, ötekinin kültürünün farkının bilincine varma ve bu bilinçle karşıdakine saygılı olmadır. Karşıdakine saygı gösterirken de kendine saygı duyulmasını sağlama var. Bunlar aile içinde verilen eğitim ile de ilişkili durumlar. Kolayına anne baba olunmuyor. Aile olmanın, aile hayatının toplumsal hayatın mikro düzeydeki önemi tam da burada başlıyor. Çünkü çocukların kimliği ve kişiliği yaşadığı, toplumun rüşeymini oluşturan tohumun içinde şekil alıyor. Dolayısı ile her ailenin toplumun geleceğine karşı bir yükümlülüğü bu süreçlerde kendini belli ediyor. Nihayetinde çocuklar da ailenin verdiği eğitimle ve toplumun şekillendirmesine, yani adabı muaşeret kurallarına, önceki kuşaklardan alınıp gelecek kuşaklara devredilen ahlaki kurallara, kültürel normlara uyulmasına göre anlam kazanıyor. Onun dışındaki anlık davranışlar, sıra dışı ve rahatsız edici oluyor. O an kim bilir hangi düşünce ile eğlencenin dibine vuran gençlere yaptıklarının yakışık almadığını anlatmaya çalışmak nafile. Üstüne bir da laf yemek var. Ancak yarım yüzyılı aşan işgücü göçünün en sancı veren kelimesi “uyum” veya “uyumsuzluk” tam da bu noktada kendini ele veriyor. Bu durumda toplumun hassasiyetlerine saygı göstermek ne kendi kültüründen kopmayı gerektirir ne de baskın kültürün ögelerini kabul ederek, bütünün içinde erime, yani asimilasyon, anlamına gelir. Asıl asimilasyon kişinin kendini ve kimliğini hakir görerek adını değiştirmesi veya önüne öteki kültürün adını yok söylemesi kolay yok şu yok bu nedenle almak bilinçsizliği ile veya evinde çocuğu ile “Almanca öğrensin” bilinçsizliği ile anadilini konuşmaktan imtina etmekle başlıyor. Herkesin kendine gelmesi ancak bilinçli bir dönüşümün gerçekleşmesi ile mümkün olur. Bu bilinç dönüşümü de eğitimle mümkün olur, ötekinin adını alma veya bebeği ile ötekinin dilini konuşma bilinçsizliği ile değil.

Düşündüm de durumların sorumlusu da biziz, bizim geç kalmışlığımız, bizim vurdumduymazlığımız, bizim sorunları ve nedenlerini görmezden gelerek yaşanan olumsuzlukların nedeni yerine sonuçlarını ortadan kaldırmaya çalışmamız. Bir olumsuzluğu ortadan kaldırdığınızda, bir diğer olumsuzluğun karşınıza çıkması kuvvetle muhtemeldir velev ki sorunu, olumsuzluğu doğuran nedenlerin üzerine gidilip çözüm üretilmesin. Bu “biz” yani sorumlu sorumsuzların, çözüm üretme makamındakilerin, yeni kuşağa değerler eğitimini verememesi yaşanan olumsuzlukları doğuruyor. “Hala kim bu ‘biz’?” diyenlere şaşıyorum. Bu “biz” Türk ya da Alman veya amir ya da memur olmuş ne fark eder. Etrafınızda bir sürü sorumlu sorumsuzu gördüğünüzde, sorunun cevabını da anlarsınız.

Şarkıcı Kalben ile başladık devam edelim. Kalben; kelime anlamı olarak “gönülden, içten, içten, yürekten” demekmiş. Bu işler biraz gönül, biraz yürek işi. Mevlana’nın “Ey insan! Kadere az bahane bul. Buğday ektin de arpa mı biçtin?” sözüyle kendimize gelelim de gençlere bir söz söylemenin bir anlamı olmayacağını anlayalım. “Gönül hissetmezse kulak duymuş neylesin? Kalp sevmedikçe el dokunmuş neylesin?”

İşte böyle biz dokunamadığınız hayatlardan adabı muaşeret bekliyoruz.  Fuzuli’nin dediği gibi; “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.”


Not: Bu yazı Haber Avrupa Gazetesi'nin Haziran 2021 sayısında yayımlanmıştır. Yazıya http://europa-journal.net/kalben/ (27.06.2021) adresinden ulaşılabilir.

26 Haziran 2021 Cumartesi

Bir göz ki, nazarında ibret olmasa anın - Niyâzî-i Mısrî

 Bir göz ki, nazarında ibret olmasa anın,

Başının üzerinde düşmanıdır insanın.

 

Kulak ki öğüt almaz, her dinlediği şeyden,

Akıtsan yeri vardır, kurşunu deliğinden!

 

Bir el ki, onun olmaz, hayır ve hasenâtı,

Verilmez ona, Cennet ehlinin derecâtı.

 

İbâdetin yolunu bilmeyen ayağını kes,

Görsün her geçen kimse, mescidin önüne as!

 

Bir kalb ki, Hakkın zikri ile olmazsa mu’tâd,

Öyle et parçasına, verme sen, kalb diye ad!

 

Seni şerre götüren, şeytana nefsim deme,

Nefs odur ki meyleder, hep hayırlı işlere.

 

Kalb denir mi İblîsin yolun tutmuş olana,

Kibr, hased gibi huylar, birer şef olmuş ona.

 

Şu rûh ki, cismi diri tutar, ona deme can,

Hayvanda da vardır o, damarlarda dolaşan!

 

Cân, odur ki, “Nefahtü” der ona Kur’ân’da Hak,

Nefha-i Rahmâniyye, odur ki bir sırr-ı mutlak.

 

İşte bu rûha ancak, kavuşan olur insan,

Bu nefha aslımızdır, görünen sözde insan.

 

İnsan deyince kişi, rûhu anla ve bil ki,

Rûh-ı musavver odur, ondadır akıl ve bilgi.

 

İnsanın bu dünyâya gelmesi sebebini,

Anlayan bu rûhdur hem âhiret seferini.

 

Ol nefha imiş, diri tutan cümle cihânı,

Ol nefha imiş, tezyîn eden, bağ-ı cinânı.

 

Ol nefha için etti, Âdem’e secde melek,

Ol nefha ile buldu, hayat cümle memleket.

 

Ol nefha ile gözü açılan, görür elbet,

Ol nefhayla çözülür, hem de manâ-i hikmet.

 

Ol nefhadır Âdem’e, Rabbin büyük ihsânı.

Ol nefhadır ayıran, hayvanlardan insanı.

 

Gönül onunla eder, Hakkın zikrini mu’tâd,

Ol nefha ile eder, dâim, dost adını yâd.

 

El onunla vermeğe başlar mülk ile malı,

Ayak dahî bu nefha, ile doğrultur yolu.

 

Nefs onunla râdiyye ve hem merdiyye olur,

Emmâreliğin atıp, dahî tezkiye bulur.

 

Velî onunla aştı, semâvâti ey ahî,

Hem de onunla buldu, melekûta terakkî.

 

Ol nefha ki, adem demidir ademi iste,

Ol demle Niyâzî erilir menzil-i dosta.

 

Yine dil na’tını söyler Muhammed,

Dil ü can mülkünü söyler Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Ne kâdirim seni medh etmeğe ben,

Kemâhi medhi Hak söyler Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Sen ol sultân-ı kevneynsin ki mahlûk,

Senin medhinde âcizler Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Boyuna hil’at olanı giyip sen,

Düşüptür sâye serviler Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Kaşındır “Kâ’be kavseyni ev edna”,

Derinden açılır güller Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Boyun eğmişdürür çeşmine hayrân,

Çemen sahnında sünbüller Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Lebîn la’lı dehânın ma’denîdir,

Lîsânın vâhyi Hak söyler Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Şu vaktin ki, çıkıp gezdin semâyı,

Bulup hazrette rif’atler Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Kamu ervâh-ı peygamber hem eflâk,

Seni iclâle geldiler Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Seni şâh-ı âlem kılıp ol anda,

Kâmûsu ümmet oldular Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Niçin olmayalar ümmet ki, Hakkın,

Rızâsın sende buldular Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Ne noksan ire câhına kılarsın,

Niyâzî’ye şefâatler Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

22 Haziran 2021 Salı

Affetmek insanı yüceltir

Bugün Müslüm Gürses’in söylediği bir şarkıyı dinledim. Sözlerini Tuna Kiremitçi’nin yazdığı “affet” adlı şarkı beni farklı duygulara sevk etti. Yakın geçmişte yaşadığım, tanık olduğum kimi durumlar zihnimde film sahneleri gibi canlandı. Bunun üzerine affetmeyle ilgili görüşlerimi yazmaya karar verdim.

İnsanlar hayatı boyunca, farklı yaşlarda değişik durumlarla karşılaşıp, birbirine benzemeyen duygu durumları yaşayabilir. Olayları ve olguları içinde bulunulan ruh haline ve durumuna göre farklı algılayabilir. Bazen öfkelenir, bazen üzülür, Kimi zaman da sevinir. Beyin ağırlıklı olarak olumsuz duygu durumlarını kaydeder.

Örneğin covid-19 salgını sırasında pek çoğumuz nice durumlar yaşadı. İnsanlar en yakınlarına, en sevdiklerine hasret kaldı; hatta içimizden sonsuz âlemin bilinmezliğine emanet edilenler oldu. İnsanlar geçmişteki yaşanmışlıklardan dolayı özür dilemek veya af dilemek ile affedilmek arasında gelgitler yaşamaya, yaptıklarından pişmanlık duymaya başladı.

Nefret veya öfke, insana özgü bir duygudur ve insanın duygusal tepkiler vermesi doğaldır. Bu duyguların oluşturduğu baskıdan kurtulmanın yolu ise insanın kendisi ile yüzleşmesinden geçer. Kendisi ile barışık olmayan, çevresi ile kavgalı insanlar bir anlamda “evren” ile kavgalıdır.

Hayatta herkes hata yapabilir, kendisine hata yapılır. Yaşananlara tepki göstermek insanın doğasında vardır. Ancak yapılanı bağışlamak, yaşama sanatının ustalarının harcıdır. Affetmek, affedilmek durumunda olmak, hayatın içinde yaşanan durumlardır. İnsan yerine göre af dilemeyi, yerine göre affetmeyi bilmelidir. Uygar insan da yerine ve gereğine göre özür dilemeyi ve teşekkür etmeyi bilen insandır. Anadolu insanının deyişi ile “iyiliğe iyilik her kişinin, kötülüğe iyilik er kişinin, iyiliğe kötülük şer kişinin” işidir.

Affedebilmek, insanın kendini geçmişin kimi saldırılarından koruması, içindeki kızgınlığın geçip gitmesine, olumsuzluklardan uzaklaşmasına yardımcı olur. İnsan, affetmekle yücelir. Affetmek; unutmak değil, affedilene daha iyi insan olabilmesi için fırsat vermektir. Bir kimse durduk yerde affedilemeyeceği için; affetmek için içten bir özür beklenir. Affetmek, bir anlamda insanın kendi zindanından özgürlüğe kavuşmasıdır.

Affetmek, incinen ruhun tamiri için garanti belgesi anlamına da gelmez her zaman. Bazen af dileyen de sözünde durmayabilir. Oysa söz vermek önemlidir. “Öl söz verme, öl sözünden dönme” demiş Hacı Bektaş-ı Veli. Yani söz vermek sanıldığı gibi herkesin harcı değildir. Aşık ile maşuk, yahut seven ile sevilen birbirine bir durakta rastlaşıp, öbür durakta inmek için değil, iki cihan saadeti için söz verir. Öyle dilek tutar. Sevenin sevdiğine sevmekten başka muradı olmaz. Sevenler ne kadar sevildiğini bilmese de sevdiğinin otostop çeker gibi her durakta inip araç değiştirmeye meyletmesine de rıza göstermez.

İnsanın zor zamanlarda yüreğine umut tohumları ekip sevgi tomurcuklarını yeşertmeye çalışması gerekir. Böyle olduğunda vakit geldi deyip inmeye niyet edilen durakların kaldırılmış olduğu, yolun uzun; hayatı paylaşmanın; insanın sevdikleriyle bir arada olmasının ne kadar anlamlı olduğu ortaya çıkar. İnsan; yaşamanın, hayatı paylaşmanın tarifsiz hazzını duyar. Yeter ki kişi hedefini şaşırmasın, ne zaman hangi araca bineceğini, hangi durakta aktarma yapması gerektiğini iyi bilsin… Unutulmamalı ki umut; en mutsuz, en umutsuz, en karanlık gecelerde inananlardan ışığını esirgemez; yeter ki insan sevdiklerinin, değer verdiklerinin uğruna mücadele etmekten vaz geçmesin, bu uğurda kaybetmekten korkmasın, pes etmesin. İnsanı kaybeden dünyayı kazansa ne çıkar… Umut etmek, yaşanmış bir hayatın ardından yaşamaya tutunmaktır. Umudunuzu kaybetmeyin.

Birisi gönül indirip af diliyorsa ve ortada bir insanlık suçu yoksa af dileyen de hoş görülmelidir. Çünkü insanın gündelik hayatın koşuşturmacası içinde yaşadığı sorunların, çözümsüzlüklerin, anlaşmazlıkların önüne geçebilmesi, etkili iletişim kanalları üzerinden özür veya af dilemekle mümkün olabilir. İnsanın bir kereye, bir defaya mahsus af dileyeceği durumlar yaşanabilir. Af dilenecek hususlar sık tekrar etmemelidir. Böyle durumlarda af dileyenin olduğu kadar af edenin de güvenilirliği sorgulanmaya başlar.

İnsanın; zor zamanlarda yaşananlardan bunalıp sıkılınca, hayatın yükü altında ezilmek yerine, kendine her hangi bir meşgale bulup üretmeye başlaması, bu yolla bir çıkış yolu araması iyi gelir. İnsan; ancak ürettiği, kendine ve çevresine katkıda bulunduğu sürece, duygularını olumluya dönüştürüp, ruhsal bir rahatlama yaşar. Kendisi, sevdikleri ve çevresi ile yaşadığı çelişkileri atlatmak, sorunlara çözüm üretmek bu yolla mümkündür.

İnsan; öfke ve nefret uyandıran şeyleri cımbızla çekip hayatı kendine ve karşıdakine zehir etmek yerine affetmeyi denemelidir. Affetmek, yanlışı geçmişe yerleştirir. Geleceği, zehrin etkisinden kurtarır. Affeden insanın gelecekte kendisi olarak hareket etme imkânı olur. Geçmişin olumsuzlukları ile geçmişten kalan ruhsal örselenmeler affetmekle düzelir.

Uzun lafın kısası; şu fani dünyada insanın affedici olması, kimseye kin gütmemesi gerekir. İnsan geçmişe baktığında ölümlü dünyada kendisine yapılan kötülüğün yüküyle yaşamamalı, içindeki olumsuz duyguları kartopu gibi büyütüp, altında ezileceği bir çığa dönüştürmemeli, hayatını karartmamaya özen göstermelidir.

Sezai Karakoç; “Af dilemeye geldim” diyor. Öfke ve nefret uyandıran şeyleri cımbızla çekip hayatlarımızı tarumar ediyoruz. Hâlbuki affetmek, içimizdeki iyiyi açığa çıkarmak için bir vesiledir, insanın özündeki iyiliğe, varlığındaki yüceliğe inanmaktır. Affetmek vurdumduymazlık demek değil “Aslında sen bana bu kötülüğü yaptın, ben bunun farkındayım, ama senin farkına vardığın bu hatayı telafi etmene fırsat vermek, senin hatalarının yükünü daha fazla taşımak istemiyorum” demektir. Zor olan da insanın affedecek olgunluğu gösterebilmesidir. Affetmek, aynı zamanda kişinin kendine yaptığı bir iyiliktir; hayattan, yaşadıklarından ders veya dersler çıkarmasıdır; kendine özşefkat göstererek içinde olduğu olumsuz şartların üstesinden gelmesidir.  

Azar azar yitiriyoruz; dünden, bugünden, gönülden, ömürden! Farkında mısınız? İnsanın yaşadıkları ile hayatın gerçekleri ile yüzleşebilmesi ve yaşadığı gönül kırıklıklarını atlatabilmesi, özür dilemesini bilmesi ve affetmesi ile mümkündür.

Bu yazı; Post Bayern Gazetesi Haziran 2021 sayısı 12. sayfada yayımlanmıştır. 

https://de.calameo.com/read/004933340583c9bc5f83f?authid=jmn2MWkc66cC (22.06.2021)



12 Haziran 2021 Cumartesi

Bilmek özgürleştirir

Yunus Emre (1238-1328) der ki “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır.” İlim yahut bilim, TDK sözlükte “Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir amaca yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci” olarak tanımlanmaktadır. Bilim insanı da deneye dayanan yöntemler kullanarak, gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya, kanıta dayalı bilgi üretmeye çalışır.

Cebinizde cüzdanınızın olduğunu bilmek, bu gazetenin Avusturya’da yayımlandığını bilmek, bu cümlenin yazarının dünyaca ünlü bir sporcu olmadığını bilmek… Bunlar kanıta gereksinim duyulmayan günlük, kullanımlık bilgilerdir. Bu bilgilerin epistemik yahut bilişsel bir değeri olmakla birlikte, bir bilen ile öbür bilen arasındaki ilişkiye ışık tutmaktadır ve bu bilenin neyi ne kadar bildiği, bilmeyenin de neyi neden bilemediği Platon ile öğrencisi Aristoteles’ten bu yana tartışılan bir konudur. Platon doğada görülenlerin gerçekte ideaların yahut insan ruhunda var olan şeylerin yansıması olduğunu söylerken, öğrencisi Aristoteles insan ruhunda var olan şeylerin doğadakilerin yansıması olduğunu söyler ve bilmenin duyular ve akıl yürütme yoluyla gerçekleştiğini savunur. Tartışmanın ana konusunu bilmenin bireysel ve toplumsal arka planı oluşturmaktadır. Bu tartışma günümüzde de devam etmektedir.

İnsan her şeyi bilemez. Bununla birlikte yaptığı iş, yaşadığı çevre gibi konular göz önüne alındığında, ortalama bir insanın ömür boyunca neleri öğrenmesi veya hangi konularda neyi bilmesi gerektiği hususunda bir fikir sahibi olunabilir. Bilmek için öğrenmek gerekir. Öğrenmek ise bir devinimdir, bu devinimin ve emeğin sonunda elde edilen kazanımlar bilgiyi oluşturur. Öğrenilen veya edinilen bilgi insanın özgüvenini pekiştirir ve onu özgürleştirir. Bu durumun farkında olup bilgiye ulaşanlar; toplumsal ve sosyal hayatta, bilgiyi süs olarak taşımak yerine hayatın yükünü hafifletmek için kullanır ve bu yolla toplumsal ve sosyal çevrede farkındalık yaratırlar. Bu gruptakiler bilgiyi rehber edinir, bilimsel bilgiye değer verir ve bilimsel bilgiyi kullanarak insanlığı ve insan eliyle oluşturulan medeniyeti çok daha ileri noktalara taşıyabilirler.

İnsan öğrenmenin hazzına, bilmenin tadına vardıkça, daha ileri öğrenme basamaklarını çıkmak için çaba göstermeye başlar. Bu çaba kişiyi bilinenden bilinmeyene doğru bir arayışın hüküm sürdüğü bazen zor, bazen meşakkatli, bazen de çok keyifli bir seyahate çıkarır. Bu seyahate bazen araştırma, bazen öğrenme edimi denir. Araştırma aslında “…biliyorum” diyebilmenin mutlu sonuna ulaşmak, keyfini çıkarmak ve sonsuz okyanuslarda daha ileri araştırmaların anahtarını bulmak, yolunu açmaktır.

Araştırma insanın bir şeyi bilmek için arayış içinde olduğu süreci anlatır; yetenek geliştirme değil, bilimsel bilgiye, hakikate ulaşma çabasıdır. Dolayısı ile araştırma süreklilik içeren bir kavramdır. Bir konuda uzmanlaşmak isteyenlerin, uzmanlaşmak istediği alanla ilgili olan ve bilinmesi gereken bilgilerle donanması, bilimsel bilgileri alanın disiplinine sadık kalarak öğrenmesi gerekir. Araştırma gibi öğrenme de zamana yayılan bilişsel ve duyuşsal bir süreçtir.

Derler ki “Olmak için yanmak gerekir, yanmak için de ateşi bulmak”. İçine öğrenme ateşi düşenler, herkese olağan görünen bir durumu, bir olguyu olağan dışı görüp, merak eder; bilgiye ulaşmak için gerekli ilk adımı atar ve araştırmaya başlarlar. Yapılan araştırmanın sonucu ile elde edilmek istenen bilgiye ulaşıldığında, öğrenmenin de belli bir aşaması gerçekleşmiş olur. Bu süreçte bilgiye ulaşan insan, bilgiye ulaştığı an itibarı ile “ben oldum” derse, araştırma ve gelişme süreci o andan itibaren sona erer ve öğrenme hali kesintiye uğrar. Çünkü her bir bilgi ileri araştırmalar için yeni bir basamaktır ve insanlığın gelişimi bu sürecin kesintisiz devamına bağlıdır.

İnsanın öğrenmesi çevresel etkilerle de yakın ilişkilidir. Şöyle ki insanın öğrenme çabası aslında bireyin kendini geliştirme isteği ile de ilişkilidir. Elde edilen bir bilginin doğruluğunun sınanması için yeni araştırmaların yapılması, kontrol mekanizmasının devreye sokulması, öğrenme halinin kesintisiz sürdürülmesi gerekir.

Çevresi ile etkileşim içinde olan insan, bu etkileşim sürecinde de öğrenme edinimini gerçekleştirmekte, sorunlar karşısında da çözüm üretebilme becerisine sahip olmaktadır. Yani hayatın sürdürülebilmesi için gerekli temel ihtiyaçların giderilmesi gerekir. Bu ihtiyaçlar kendini farklı şekillerde hissettirebilir. Kısa süreli biyolojik ihtiyaçların karşılanması, insanın tür olarak varlığını sürdürebilmesi amacına hizmet eder. Daha ileri ihtiyaçların giderilmesi için bilgi ile birleşen yetenek, aklı devreye sokar. Akıl ve bellek insanı diğer canlılardan ayıran, insana insan olma vasfını kazandıran özelliklerden biridir. Kısa süreli deneyimlerden ya da uzun süreli araştırmalardan elde edilen kazanımlar belleğe kaydedilir ve ihtiyaç duyulduğunda yeniden kullanılmak üzere geri çağrılır. Bu bilgiyi depolama süreci de araştırma süreçleri sonucunda elde edilen verilerin belleğe kaydedilmesi, daha doğrusu öğrenme ediniminin sürdürülmesi halidir. Belleğe yeterli bilgi kaydedenler, doğal olarak bir ürünü geliştirme ve insanlığın ihtiyacını karşılama becerisine de sahip olurlar. Bir ürünü ortaya koyma becerisine sahip olanlar da ürün hakkında yeterli bilgiye sahip oldukları için o ürünün ortaya çıkarılabilmesi için gerekli süreç yönetimine de hâkim olurlar. Yani bilgi sahibi olanlar, bilgiyi kullanarak ürüne nitelik kazandıracak donanıma da sahip olurlar.

Çeşitli bilimsel süreçlerde yapılan araştırmalar bilgi üretmeye, elde edilen bilginin insan hayatının geliştirilmesine yöneliktir. Elde edilen bilgi ve üretilen ürün, paylaşıldığı ve insanlığın faydasına adil olarak sunulduğu ölçüde değer kazanır. Bu ürün bazen insanlığın sıkıntılarını ortadan kaldırmaya yönelik bir çalışma, bazen de bireysel veya profesyonel bir kazanıma dönüşür. Bilimsel bilgi ve ürünü sadece dünyevi emellere ulaşmak için kötüye kullanan insanlar, bilim tarihinde olumsuz örnek olarak anlatılmaktadır. Bunlar “erdemsiz” bilgililer şeklinde tanımlanır.

Öğrenilen bilginin yeni kuşaklara aktarılması, yani öğretme durumu kaçınılmaz olarak ortaya çıkar. Öğretme sürecindeki insanlar da tıpkı öğrenme sürecinde bulunanlar gibi bedenlerinde fiziksel bir değişiklik yaşamazlar. Eğitim bu bağlamda belki fiziksel olarak değil ama bireysel bir davranış değişikliği, toplumsal ve sosyal hayatın gelişimi ve yeniliklere evrilmesi şeklinde karşımıza çıkar.

Hayat boyu öğrenme, toplumsal ve sosyal etkileşim sürecinde öğrenme gibi alanlara ayrılan öğrenme; öğrenme edimi ile yeni bir kavram ile ilişkili olarak ortaya çıkar. Bu kavram okuldur. Okul; öğrenme ediniminin öğretmen eli ile gerçekleştirildiği kurumsal yapının adıdır. Bu kurumsal yapı içinde öğrenme aşamalarını tespit etmek, önceden belirlenen ve kamu otoritesi tarafından da onaylanan bir programın sistematik bir şekilde aktarılmasını sağlamak amacıyla sınıflara, dersliklere ayrılır. Bu kurumlar bir yandan bireyin kişisel gelişimine destek olurken, öte yandan toplumun gelecekte ihtiyaç duyacağı yetişmiş insan gruplarını öngörülen yeni toplum düzenine göre hazırlar. Bireylere aktarılan bilgilerin somutlaştırılmış göstergesi olarak karne, diploma gibi belgeler düzenler.  Bu kurumlar öğrenme ve öğretmen çabasını da bireyin sorumluluk alanından çıkarıp, kamunun sorumluluk alanına taşır. Zorunlu eğitim uygulamaları bu ihtiyaç ve anlayıştan kaynaklanmıştır.

Gelişmiş toplumlarda araştırmalardan elde edilen bilimsel bilgi; yayılabilir, doğruluğu sınanabilir bir olgudur. Geçerliliği doğrulanmış bilginin yanı sıra yeni durumlara bağlı olarak ortaya çıkacak yeni bilimsel bilgilere saygı duymayı öğretir. Toplumda araştırma iklimi ortaya çıkar. Araştırmacılar bir bilgiyi bilir, bilimsel bilgiye ulaşmayı öğrenir, bilinmeyene bilinenler üzerinden ulaşır. Bilgiyi üretene de saygı duyar, bilgiyi kullanırken de toplumsal ve sosyal bir sorumluluk bilinci içinde hareket eder. Burada yabana atılmaması gereken bir diğer husus da insana özgü olan ve kopyalanamayan, dağıtılamayan en önemli olgu, yani yetenektir. Bilgi ve yetenek birleşince sahibine özgü özel ürünler ortaya çıkar. Bu ürünler de alanda ilkleri oluşturur. Bir bilimsel bilgi ikinci bir bilgi ile birleşip yeni bir bilinmeyene ulaşmak için kullanılabilirken, insana özgü olan yetenek, ikinci bir insanda bulunan bir başka yetenek ile birleşip yetenek üzerine yetenek kurulamaz.[1] Dolayısı ile yetenek ve bilgi özel alanı oluşturur.

Sonuç olarak; bilgi gücü, öğrenme de özgürlüğü beraberinde getirir. Bu özgürlüğün tadına varabilenler okumayı, yazmayı ve dahi öğrenmeyi yaşam biçimine dönüştürür, henüz var olmayan veya varlığından haberdar olunmayan bir ürünü ortaya çıkarıp kullanarak dünyaya hükmederler. Ne diyeyim, bütün bunları verenin “Lütfu da hoş kahrı da”



[1] Okuma önerisi: Mehmet TEKEREK. Bilimsel Araştırmanın Bilgisi: İnsanın Öğrenme Hali. I. Sürüm. Kahramanmaraş: E-Kitap, 2020. ISBN:978-625-400-282-3.

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...