5 Mayıs 2017 Cuma

Hayat dünde durmaz

Avusturya’ya yaptığım iş gezilerinde vatandaşlarımızla beraber oluyor; onların dertleriyle dertleniyor; ufak mutlulukları ile mutlu olmaya çalışıyoruz. Bu arada Türkiye kökenli gençlerin kimi zaman, ezilmişliklerine kimi zaman da yürek burkan fukaralıkları ile gönüllerinin sınır tanımayan engin zenginliğine tanıklık ediyoruz. Onlarla yaşadığımız anın bize sunduğu duygudaşlığı paylaşıyoruz. Bu ufak ziyaretler benim için paha biçilmez gözlem ve deneyimlere vesile oluyor. Bu yazımda bunlardan bir kesit sunacağım.

Yaşadıkları türlü sıkıntılara rağmen kimliklerini kaybetmemeye çalışan gençlerin adeta “Bütün savaşlar önce kültür cephesinde kazanılır; bu savaşı kaybeden her şeyini ve geleceğini kaybeder” sözünü doğrularcasına ettikleri cenge tanıklık ediyoruz. Öyle bir çetin yolda ilerliyorlar ki içlerinden çıkan ama bir türlü özüne dönemeyen ruhsuz, omurgasız, günübirlik menfaatlerin tutsağı olmuş mankurtların önlerine çıkardığı türlü engellere rağmen doğru bildikleri yoldan sapmıyorlar. Bu süreçte kendi kültür hamurları ile yoğrulmuş, Çin İmparatoru Qin Shi Huang'ın MÖ 210 yılından bu yana ilk günkü canlılığını koruyan taş ordusu Terra cotta askerleri gibi zamanın seyrine kafa tutacak, zaman geçse de güncelliğini kaybetmeyen adsız kahramanlarını, liderlerini arıyorlar. Bu kahramanlara öyle bir görev düşüyor ki adeta Ortaçağ Almanya’sının Hameln köyüne gelen kavalcı misali, bütün kötülükleri peşi sıra sürükleyip, Avrupa Türklerini refaha erdirecek masal kahramanı Rattenfänger von Hameln (Fareli köyün kavalcısı) olsun.

Haksız da sayılmazlar. Hayatın en zor dönemlerinde ortaya çıkan bu kahramanlar toplum içinde rol model olarak benimsenir; bazen de Türkiye’den ithal edilir. Bunlara insanüstü güçler vehmedilir. Bu liderler, özellikle ihmal edilmiş; toplum içinde ötekileştirilmiş olanları fareli köyün kavalcısı gibi ardından sürükler. Ancak nereye gittiğini, hangi amaca hizmet ettiğini bilmeyen yığınlar, bu rol modellerin peşine takılıp giderken, kendinden sonraki kuşakların da felaketine neden olabilir. Bu gibi durumlarda duyguların esiri olmak yerine, aklın efendisi olmak gerekir. Akıl, ara sıra sürünün içinde kaale alınmayan kör, sağır ve topal olanlara da kulak verilmesini, yerele dayalı çözümler aramanın bazı durumlarda istendik sonuçlara daha kolay ulaşılabileceğini söyler.

Benzetmek yerinde olacaksa, bugünün Avrupalı Türkleri adeta Hristiyan bir coğrafyanın içine girerek varlığını uzun süre devam ettirmeye çalışan Altın Orda Devletinin Hanı Toktamış Bey gibi tarih sahnesinde var olmak ile yok olup gitmek gibi bir mücadele veriyorlar. Bir kulakları “yaşadığın topluma uyum sağla”, öbür kulakları “asimile olma” sesleri ile uğulduyor; bölünmüş kimliklerle yaşamaya, var olmaya çalışıyorlar.

60’lı yılların başında gelen ve türlü çeşit ağır işler yaparak rızkını kazanmaya çalışan elleri öpülesi ceddimiz Türkiye’ye dönünce bir yerlerde alacağı küçük bir arsanın veya bu arsanın üzerine kuracağı bir gecekondunun hesabını yaparken, bugünün gençleri daha farklı bir anlayışın temsilcisi. Yeni ufuklar peşinde koşuyor, her geçen gün hedeflerini büyütüyorlar; hemen her biri ayrı bir başarı öyküsü ile destanlaşıyor. Bununla birlikte içlerinden bir kısmı adeta Karagöz oyunundaki şımarık, kötü zengin tiplemesini canlandırıyor gibi bir haller içinde geziyor. Bazen ağzından kaçan bir sözle evin büyüğünü mahcup eden anlayış yerini etraftakileri de rahatsız eden, ulu orta yerde ağzı bozuk, küfürbaz, sorunlarını kaba kuvvetle çözmeyi marifet sayan, toplum dışına itilmiş eğitimsiz tiplere dönüşüyor. Bunlarda yobazlık, küfürbazlık meşru bir hale dönüyor. Dünün tasvip edilmeyen davranışları, pek çoğumuzu rahatsız etse de bugünün sıradan davranış modaları halinde, marifetmiş gibi sergileniyor.

Kendi halinde yaşayan sade vatandaşlarımız bu durumdan mustarip; kendi isyanlarına, çözüm arayışlarına, kimi zaman ezilmişliklerine ve hatta fukaralıklarına yine kendi emekleri ile oluşturdukları sivil toplum kuruluşlarında camilerde, derneklerde ortak bularak, birbirlerine yoldaş olarak, hasbihal ederek rahatlıyor, hafifliyorlar; böylece hayatı anlamlandırma, daha yaşanılır kılma adına evlerine mutlu bir şekilde dönüyorlar.

Avusturyalılara da haliyle bu “sıra dışı tiplerle” komşuluk yapmak ister misiniz diye sorunca, pek de istekli, heveskâr olmadıkları görülüyor. Yabancılar fabrikada çalışsın, yardımcı işlerimizi görsün, ama hayatımıza girmesin diyorlar. Onlara Karagöz-Hacivat misali bir perde oyunu, hayal olarak görünenler, aslında Avrupalı Türklerin yaşadığı gerçekler, hayatın ta kendisi. Yerli halk temaşa ettiklerinden, kimi zaman keyif alır, mesut mutlu yaşarken, zamanın değişimine ayak uyduramayan sistem içindeki “öteki” olarak görülen hayali figürlerin canlanmasıyla birlikte, çoğunluk olarak yaşayanlardan bir dizi taleplerde de bulunmaya başlıyorlar. Yani yaşananlar hayal olmaktan çıkıyor, gerçeğin kendisine dönüveriyor; demir gibi ağır bir yüke dönüşüyor. Görüp yaşananlara katlanmak Avusturyalılar için kızgın bir patates misali, yutsa midesini yakıyor, tükürse masadakilere ayıp oluyor. Çözümsüzlük adeta bir çözüm gibi duruyor. Oysa çözümün sırrı belli: Avrupalı Türkleri toplumsal bir gerçek olarak kabul etmek ve benimsemek. Çokça sözü edilen “uyumun anahtarı” da “Yahu bu Türklere n’oluyor?” sorusunun cevabı da burada gizli.

Bitirirken Avrupalı Türklere şunu belirtmekte yarar var. Evlatlarınızın, ama önce kendinizin aydınlık geleceğine giden yol eğitimden geçiyor. İhmal etmeyin. Eğitim, bireyin hayatında ona yaşantıları yoluyla istenen, arzu edilen olumlu davranışları kazandırma etkinliğidir. Eğitim ailelerde verildiği gibi okullarda da etkili bir şekilde veriliyor. Okulda başarılı olmak için Almanca öğrenin. Geçmişle bağlarınızı korumak istiyorsanız, evlatlarınızı gönderdiğiniz okullarda verilen anadili Türkçe derslerini takip edin. Hayatı günün türlü gaileleriyle yorgun argın geçirseniz de, çocuklarınızın hangi sınıfa gittiğinden bihaber olmak yerine, onların geleceği için bir adım atın ve gelecek yıl açılacak Türkçe dersi için okula gidin ve çocuğunuzun öğretmeniyle irtibata geçip, kaydını yaptırın.


Toplumsal değişim kuralları da doğa kuralları ile benzeşir; etrafa bakıp örnek alın. Biz istemesek de içinde yaşadığımız şartlar değişir. İnsanların varlıklarını sürdürebilmeleri için bu değişimi anlamaya, anlamlandırmaya çalışması ve kendilerini de yeni şartlara uydurmaya çalışması gerekir. Hayat ileriye yürür, dünde durmaz. Değişime direnen canlılar yok olur.

Not: Bu yazı, Europa-Journal / Haber Avrupa gazetesinin Nisan ayı sayısı için hazırlanmıştır. Yazıya, http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/april2017/cakir042017.jpg (05.05.2017) adresinden ulaşılabilir.

5 Nisan 2017 Çarşamba

Ein Interview zum Thema Mehrsprachigkeit

Sehr geehrter Herr Çakır, können Sie sich uns bitte kurz vorstellen?

Zurzeit bin ich als Direktor des Forschungszentrums für Angewandte Studien zu Türken im Ausland und als Universitätsprofessor für deutsche Philologie und Übersetzungswissenschaft an der an der Anadolu Universität in Eskişehir tätig. Ich studierte an der Universität Wien „Deutsche Sprache und Österreichische Kultur“ (Dipl.), an der Anadolu Universität Didaktik des Deutschen als Fremdsprache (BA) und Fremdsprachendidaktik (MA). 1990 promovierte ich im Fach Linguistik am Institut für germanistische Sprachwissenschaft der Universität Wien, habilitierte 1996 und wurde 2002 zum Universitätsprofessor berufen. Ich hatte sowohl in der Türkei als auch in den deutschsprachigen Ländern akademischen und leiterischen Einsatz, wie z.B. Leitung der Außenstelle der Anadolu Universität in Köln, der berufsbildendenden Hochschule zu Bozüyük und der Hochschule für Hotel- und Tourismusmanagement. Ich publizierte national und international zahlreiche wissenschaftliche Artikel und Bücher und hielt Vorträge im In- u. Ausland und moderierte Radio- und Fernsehprogramme. Ich bin Mitglied des türkischen Germanistenverbands,  der Internationalen Vereinigung für Germanistik sowie der Gesellschaft für Interkulturelle Germanistik. Ich trage das Große Ehrenzeichen für Verdienste um die Republik Österreich.

Neben Fremdsprachendidaktik interessiere ich mich für Migration und Erst- bzw. Zweitspracherwerb persönlich sehr stark.  Derzeit halte ich diverse Lehrveranstaltungen in drei verschiedenen Lehrgängen (i.e. Fremdsprachendidaktik, Linguistik und Übersetzungswissenschaft) auf verschiedenen akademischen Niveaus, wie zum Beispiel Bachelor, Master und Doktorat, und arbeite an diversen Projekten.

Wie ich weiß, beschäftigen Sie sich auch mit Mehrsprachigkeit. Welche Erfahrungen haben Sie diesbezüglich gemacht?

Wie die meisten Menschen in meiner Heimat bin ich auch einsprachig aufgewachsen. Ich hätte es auch vorteilhafter gefunden, von Jung an mehrere Sprachen zu können, anstatt diese mir in einem späteren Alter mühsam erlernen zu müssen. Als Kind wurde uns in der Schule Englisch als erste Fremdsprache erteilt, aber mir brachte niemand so bei, dass ich Englisch fließend sprechen konnte. Wir hatten auch keine Möglichkeiten gehabt, mit denjenigen, die über sehr gute Englischkenntnisse verfügen, in Kontakt zu treten. Mir war, seit ich wusste, zu spät, dass es andere Sprachen gibt und es auch wichtig ist, andere Sprachen zu lernen.

Ich musste in der Türkei eine berufsbildende Sekundärschule besuchen und dort kam ich nicht dazu, eine Fremdsprache fließend zu sprechen. Erst nach der Schule wollte ich in Österreich auf Uni gehen, aber es hat wegen mangelnder Fremdsprachenkenntnisse gescheitert. Ich konnte weder Englisch noch Deutsch, ohne Sprachkenntnisse und Unterstützung durch Drittmittel gelang einem Migrantenkind nicht, das Studium zu finanzieren. Ich kehrte deshalb in die Türkei mit der Absicht zurück, dass ich Deutsche Philologie studieren sollte, um in den späteren Jahren den Kindern der Migranten behilflich zu werden. Dann habe ich angefangen, WDR zu zuhören und bemühte mich über das Serie „Familie Baumann“ Deutsch als Fremdsprache zu lernen. Ich habe die Aufnahmeprüfung zur Universität bestanden und an der Anadolu-Universität Deutsche Philologie studiert.

Aus dem erlebten Beispiel ausgehend möchte ich den in Österreich lebenden türkischstämmigen Eltern empfehlen, dass sie ihre Kinder möglichst früh darauf vorbereiten, andere Sprachen als das Türkische zu lernen. Wenn ihnen jemandem nahe steht, der eine andere Sprache kann oder selber eine fließend sprechen könnte, sollten sie dem Kind ermöglichen, mit diesen Leuten in Kontakt zu treten, damit sie von Anfang an sich motiviert fühlen, Deutsch zu erlernen und nicht erst Jahre später, wie wir erlebt hatten. Je später ist es, umso schwieriger wird der Erwerb einer Zweitsprache. Es wäre nur zum Vorteil, wenn man mit einer anderen Person einer anderen Nation verständigen kann.

Ein weiteres parabelhaftes Beispiel zur Mehrsprachigkeit möchte ich zu dieser Gelegenheit noch erzählen: Eine Kollegin an unserer Universität ist als Türkin mit einem Deutscher verheiratet und sie haben einen Sohn. Das Kind spricht mit der Mamma Türkisch, mit dem Vater Deutsch und die Eltern sprechen untereinander auf Französisch, mit den Großeltern Türkisch und Deutsch, im Kindergarten und in der Schule usw. wird Französisch gesprochen. Innerhalb der Familie werden drei Sprachen gesprochen. Also es herrschte innerhalb der Familie teilweise eine multilinguale Atmosphäre. Es gab fast keine Probleme beim Aufwachsen des Kindes, jedoch musste man viel Geduld haben, bis das Kind sprechen beginnt. Das Kind lernt im Alter von zwei Jahren wirklich nahezu spielend drei Sprachen. Den anfänglichen Rückstand im Vokabular holen die Kinder im Laufe der Jahre meist auf. Am Ende der Grundschulzeit lesen und schreiben diese mehrsprachigen Kinder genauso gut, wie die Gleichaltrige aus monolingualen Familien.

Was ist Mehrsprachigkeit oder wer ist mehrsprachig?

Man kann die Mehrsprachigkeit oder "Bilingualismus", beide Begriffe verwendet man synonym, wie folgt definieren: Mehrsprachig ist, wer in mehr als einer Sprache entsprechend den spezifischen Erfordernissen kommunizieren kann und sein tägliches Leben in mehr als eine Sprache erlebt. Aus dieser Definition hinaus, bezeichnet die Mehrsprachigkeit die Fähigkeit eines Menschen, mehr als eine Sprache zu sprechen oder zu verstehen.

In wissenschaftlichen Dizsiplinen gibt es verschiedene Arten von Mehrsprachigkeit. Eine Person, die mehrere Sprachen spricht, wird als polyglott bezeichnet. Die Fähigkeit einer Person, sich in mehreren Sprachen verständigen zu können, wird als individuelle Mehrsprachigkeit definiert. 

Unter institutionelle oder territoriale Mehrsprachigkeit versteht man das gleichzeitige Vorhandensein von mehreren Sprachen auf einem Territorium. Die Schweiz kann als ein mehrsprachiges Land oder ein Kindergarten, wo die Kinder verschiedener Nationen zusammen sind, als eine mehrsprachige Institution betrachtet werden.

Außerdem gibt es einen weiteren Begriff, nämlich Diglossie. Der Gebrauch einer Sprache wird auf unterschiedlichen Domänen verteilt, so spricht man beispielsweise in der Schule anders als in der Familie oder unter Freunden. Es handelt sich hier um eine funktionelle Verteilung von zwei Varietäten einer Sprache. Die Unterscheidung von Standardsprache und die Umgangssprache wäre ein Beispiel dafür. 

Manche Eltern haben Angst, dass ihre Kinder weniger erfolgreicher werden, wenn sie die Muttersprache beibehalten. Wie denken Sie darüber?

Es ist richtig, dass manche Eltern vor Mehrsprachigkeit Angst haben, denn lange galt Mehrsprachigkeit als Makel, aber die Befürchtung, die Türkischkenntnisse würden unter den fremden Sprachen leiden, wird von der Forschung nicht bestätigt, sondern die Eltern, Pädagogen und Forscher erkennen die Vorteile der Mehrsprachigkeit.

Also, es hat nach den wissenschaftlichen Erkenntnissen keinen Sinn, über die Mehrsprachigkeit negative Gedanken zu machen. Hier möchte ich jedoch darauf hinweisen, dass die Störungen der Sprachentwicklung bei Kindern nicht zu vernachlässigen sind und sowohl die Eltern als auch die Erzieher die sprachentwicklungsgestörten Kinder beobachten sollten, indem sie die Äußerungen der Kinder miteinander vergleichen. Z.B. die Beugung der Tätigkeitswörter kann einem Kind nicht gelingen und die Wortstellung fehlerhaft sein. Die Art der grammatischen Fehler kann als Indiz für eine Sprachentwicklungsproblematik dienen. Diese Sprachentwicklungsstörung, die mit der Mehrsprachigkeit nichts zu tun hat, kann nicht nur in der Zweitsprache sondern auch in der Erstsprache auftreten. Die diesbezüglichen wissenschaftlichen Studien belegen, dass auch manchmal nur in der zweiten Sprache „Deutsch“ die gleichen Fehler gemacht werden, wie beim einsprachigen Erwerb. Die Ergebnisse der wissenschaftlichen Studien zeigen außerdem, dass sprachgestörte Kinder in bilingualem Erstspracherwerb in einigen Bereichen bessere Ergebnisse erzielen als einsprachige mit einer Erwerbsproblematik. Hier ist die Dauer des kontinuierlichen Kontakts mit der Zweitsprache ein besonderes Kriterium, bevor man die Indizien als Sprachentwicklungsstörung zu identifizieren pflegt, denn die Bedeutung der Sprachkontaktmonate macht zur Unterscheidung von normaler und gestörter Sprachentwicklung besonders anschaulich. Mehrsprachigkeit ist in diesem Zusammenhang kein Nachteil, sondern ein Vorteil zu betrachten.

Innerhalb der Familie soll die perfekt beherrschte Sprache, d.i. meist Türkisch, bevorzugt werden, damit die mangelnde Sicherheit im Türkischen oder Deutschen beseitigt wird.

Ist die Mehrsprachigkeit ein Vor- oder Nachteil für das Kind und warum?

In Deutschland sahen einflussreiche Germanisten wie Johann Leo Weisgerber (1899-1985) die frühe Zweisprachigkeit lange als "nachteilig für das Kind an". Diese Zeiten sind schon vergangen und die Mehrsprachigkeit ist heute im Trend, nicht nur bei Eltern und Pädagogen, sondern auch unter Wissenschaftlern. Man spricht in den letzten Jahren den kognitiven Nutzen der Mehrsprachigkeit aus. Diejenigen, die mehr als zwei Sprachen beherrschen, nennen wir einfach mehrsprachig bzw. polyglott. Die mehrsprachigen Kinder bzw. Personen haben nicht nur bessere Chancen im beruflichen Leben oder im Alltag der fremden Kulturen, sondern sie können flexibler im Denken und schneller im Kopf sein.

Die Kinder in den mehrsprachigen Kindergärten haben die Möglichkeit bestimmte Wörter und Sätze beim Essen, Spielen oder Toben das Gelernte systematisch zu wiederholen und mit Gesten und Mimik zu unterstützen. Das, was dort geschehen kann, gilt als erfolgreichste Lernmethode, also Immersionskonzept. Dabei bleibt jeder Erzieher oder Erzieherin bei einer Sprache, an der sich die Kinder orientieren. Am Ende der Kitazeit können die Kinder Deutsch und Türkisch oder andere Sprache, die im Kindergarten gesprochen wird, gut beherrschen, dass sie der Schule in beiden Sprachen problemlos folgen können.

Hier möchte ich den Eltern auch noch folgendes sagen, dass die Kinder die Wörter (Redewendungen, Tonfall, Sprache etc.) wie ein Schwamm aufsaugen, während die Erwachsenen sich Vokabeln einhämmern müssen. Im Gegensatz zu den Erwachsenen kennen die Kinder keine falsche Scheu, reden wie ihnen der Schnabel gewaschen ist, haben keine Angst davor, etwas falsch zu sagen, sich eine Blöße zu geben.

Die Welt wird in einem Kommunikationszeitalter Tag für Tag kleiner und unter diesen Umständen sage ich schließlich, dass derjenige, der nur mit einer Sprache aufwächst und so weiterlebt, unter seinen Himmel gesperrt bleibt. Auf der anderen Seite muss man auch die Tatsache sehen, dass man auch in Österreich nicht nur das akzeptieren sollte, dass das Land ein Einwanderungsland geworden ist, sondern auch dass die Migranten in das Land andere Sprachen und Mentalitäten mitbringen. Dieses Geschehen sollte man nur als eine Bereicherung, nicht als Ausrottung der edelsten und heiligsten Menschengefühle, der Familien- und Vaterlandsliebe betrachten.

Wie können die Eltern bzw. die Erzieherinnen diese fördern?

Im Alltag gibt es zahlreiche Fördermöglichkeiten für mehrsprachige Kinder, die sich nicht einmal bewusst, dass sie im Kindergarten andersartig sind. Auch manche Eltern sind nicht bewusst, die Mehrsprachigkeit wie ein Geschenk zu betrachten und sie sollten nicht davon beklagen, sondern sich darüber freuen, dass die Kinder bessere Zukunftschancen haben, als monolingualen Kinder.  Früher hatte man auch in der Schulbrürokratie eine Menge von negativen Indizien gegen mehrsprachige Kinder. Man formulierte das Problem einfach unter der Rubrik „Nicht deutscher Herkunftssprache“. Aus diesen heute nicht als für richtig gehaltenen Denkweisen erhielten einige Schulen in Deutschland sogar Preise, wenn sie auf dem Pausenhof eine „Deutschpflicht“ forderten. Diese Zeiten sind schon vorbei und nun ist diese feste Einstellung verankert, dass 163 von 195 Nationen offiziell bi- oder trilingual sind und die Mehrsprachigkeit begrüßenswert ist.

Ich kann den Eltern aber auch den ErzieherInnen folgende Empfehlungen machen, um positive Einstellungen gegenüber den Sprachen, auch der Zweitsprache, zu vermitteln, damit das Kind in einer mehrsprachigen Umgebung, wie im Kindergarten, seine Erstsprache annimmt, freudvoll mit seinen Sprachen umgeht und sie als Werkzeug einsetzt, um sich auszudrücken und seine Umgebung über Sprache zu entdecken. Diese Wertschätzung gegenüber den Sprachen und Kulturen kann sich z.B. in der Kindertagesstätte und/oder in der Familie darin zeigen, dass:
  •         im Eingangsbereich in verschiedenen Sprachen ein Willkommensgruß aushängt;
  •         bei Unterhaltungen mit anderen Eltern in der Kita in der Umgebungssprache gesprochen wird;
  •         Feste und Gebräuche der verschiedenen Kulturen gemeinsam gefeiert werden;
  •          der Einkauf bewusst nicht auf Läden der eigenen Nationalität begrenzt bleibt;
  •         Kinderlieder strophenweise in anderen Sprachen gesungen werden;
  •         mehrsprachige Bilderbücher und –lexika bereit stehen.


Neben der Wertschätzung kann man ein weiteres Förderprinzip verwirklichen, denn in Österreich erfolgt auch die Betreuung der Kinder zu Hause. Um die Mehrsprachigkeit zu fördern, kann man auch die Verbindungen zwischen den Sprachen finden. Das bedeutet dass man innerhalb der Familie nach dem Prinzip „eine Person-eine Sprache“ bei frühem Zweitspracherwerb zuhause in der Familiensprache, im Kindergarten in der Zweitsprache Deutsch nach den Beispielen suchen kann. Auch die private Initiative können mehrsprachige Kindergärten betreiben.

In den mehrsprachigen Kindergärten könnte man Leseecken für Kinderbücher einrichten, die die Eltern auch ausleihen oder selber dem Kindergarten schenken würden. Diese Bücher kann man zuhause oder im Kindergarten vorlesen und schließlich können die Gelesenen kleine Gespräche veranlassen.

Würde man mit der mehrsprachigen Erziehung schon im Kindergarten beginnen, könnte einerseits ein flächendeckender bilingualer Unterricht an den Schulen und in jeder Jahrgangsstufen durchgeführt werden, andererseits werden die Diskussionen Für und Wider der Integration der neueren Generationen durch die interkulturelle Kommunikation aufgehoben.

Möchten Sie zum Schluss noch ein paar ergänzende Wörter sagen?

Wer einmal im mehrsprachigen Bereich mit Kleinkindern zusammengearbeitet –nicht gelernt, gedrillt, gepaukt, sondern gespielt, gesungen, geturnt, gebastelt, gemalt, gereimt, erzählt, gekocht- hat, weiß, dass die Kleinkinder wahre Sprachgenies sind.

Genauso wie bei einsprachigen Kindern gilt also auch bei mehrsprachigen: Miteinander handeln, spielen und reden ist die beste Unterstützung, die geboten werden kann. Eltern sollten sich dabei der Sprache bedienen, die ihnen am Herzen liegt und in der sie sich zu Hause fühlen. Die Sprache der Familie zu sprechen, ist gut, denn das bedeutet, ein Teil dieser Familie zu sein, sich mit den Großeltern, Tanten, Neffen austauschen zu können und auch Anteil an der Familienkultur zu haben. Integration und Zugehörigkeit sind daher die wesentlichen und unmittelbaren Vorteile. Das muss man nicht vergessen!

Ich bedanke mich recht herzlich für das tolle Gespräch.

Gern geschehen!

4 Nisan 2017 Salı

Avrupa ülkelerinde yaşayan Türklerin sayısı

UNO tarafından yapılan bir araştırmanın verilerine göre (UNDESA 2015), dünyada Türkiye’den göçen yaklaşık 3.114.471 (20015)  Türk vatandaşının yaşadığı belirletiyor. Bu sayı da Türkiye nüfusunun yaklaşık % 3,8’ini oluşturuyor.

Sadece AB içinde yaşayan ve Türkiye doğumlu olan Türklerin sayısı 2.65 milyon. Almanya Federal Cumhuriyeti (1.655.996) yapılan listede başı çekiyor. Ardından Fransa (297.429), Hollanda (199.551), Avusturya (160.399) ve Birleşik Krallık (100.956) geliyor. Bu ülkelerin dışında İsveç (47.188) ve Belçika (43.686) da yoğun Türk nüfusu barındırıyor.

İstatistiklerin güncellenmesine bağlı olarak ufak sapmalar da hesaba katıldığında, AB sınırları içinde 1.98 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yaşıyor[1]. Eurostat Verilerine göre, Türkiye dışında 2.97 milyon seçmenin olduğu ve bunların ¾’ü Almanya, Hollanda, Fransa, Belçika ve Avusturya’da yaşadığı belirtiliyor.

2015 Kasım seçimlerinde seçmenlerin sandığa gitme oranları % 50’nin altındaydı. Seçimlere katılım oranı % 46,7 ile en fazla Hollanda’daydı. Aşağıdaki çizelgede seçime katılma oranları ve seçmen sayılarına ilişkin veriler yer almaktadır:


Kasım 2015’teki seçmen sayısı
Seçime katılım oranı
2016 verilerine göre Referandum için seçmen sayısı
Hollanda
245.523
46,7%
252.862
Fransa
317.997
45,0%
326.375
Belçika
133.315
42,1%
137.675
Almanya
1.411.198
40,8%
1.430.163
Avusturya
107.880
40,6%
108.561

Avrupa ülkelerinde yaşayan Türk vatandaşlarının sayısına gelince, farklı kaynaklardan birbirleriyle örtüşmeyen sonuçlar ortaya çıkıyor ki buna rağmen Almanya Federal İstatistiktik Dairesi’nin 2013 verilerine göre ülkede yaşayan Türklerin sayısı 2.998.000. Bazı kaynaklarda bu sayı üç milyonun üzerinde veriliyor.

Uzmanlar Fransa’da yaşayan Türklerin sayısının da 800.000 ile bir milyon arasında değiştiğini belirtiyor. Bunun dışında yukarıda sözü edilmeyen ülkeler arasında ülkede barındırdığı Türk nüfus açısından dikkate değer bir ülke daha bulunmaktadır. Bulgaristan’da ülkede yaşayan Türk azınlığın dışında, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan 9.074 kişi yaşamaktadır. Bunlardan 6.551’i Türkiye doğumludur.

Birleşik Krallık tarafından 2011 yılında yapılan açıklamaya göre, ülkede yaklaşık 500.000 Türk göçmen yaşamaktadır. Hollanda resmi istatistik kurumu CBS tarafından 2016 yılı başında yapılan açıklamaya göre, birinci ve ikinci kuşağa ait 397.471 Türk göçmen yaşamaktadır. Gayrı resmi kaynaklara göre ise ülkede 480.000 Türk nüfus yaşamaktadır.

Avusturya İstatistik Dairesinin verilerine göre 2015 yılı verilerine göre yaklaşık 273.100 Türk yaşamaktadır. Bunlardan 155.400’ü birinci, 117.700’ü ikinci kuşak olarak tanımlanmakta ve her iki kuşağın ebeveynlerinin Türkiye doğumlu olduklarına dikkat çekilmektedir.



[1] Kaynak: Eurostat (Almanya, Avusturya, Hollanda), Institute of Statistics and Economic Studies (Fransa, 2013) derlenmiştir.

27 Mart 2017 Pazartesi

Los Turcos

Yazının başlığını İspanyolcadan aldım. Türkler demek. Bu ifade, İspanya'nın A Corûna şehrinde 1906 yılında kurulmuş ve halen İspanya birinci liginde oynayan köklü futbol kulübü Deportivo La Coruna takımının taraftarları için de kullanılır. Bunun ardında göz yaşartan bir kadirşinaslık öyküsü yatar. Önce onu paylaşayım.

Anlatıldığına göre, Osmanlı İmparatorluğu’nun muhteşem padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın (1494-1566) donanma komutanı ve Kaptan-ı Deryası Barbaros Hayrettin Paşa (1478-1546), İspanya kralı ve kraliçesinin dönemin Yahudilerine karşı yaptığı kötü muamelelerden dolayı, bu ülkeye, Galipçe bölgesine yardıma gider. Kendisini ve askerlerini A Corûna halkının gençleri karşılar ve yardımcı olurlar. Aralarında bir dostluk kurulur. Galipçe Bölgesi’nin bir başka takımı olan Celta vigo ise bu dostluğu hazmedemez. Türk dostu olan Corûnalı gençleri “Deportivo şehrinde yaşayan Türkler”  diye adlandırıp, değersizleştirmeye, itibarsızlaştırmaya çalışırlar. Onlarla karşılaştıklarında da “Siz Türkler gibi barbarsınız” diyerek alay ederler (!). A Corûna şehrinin değerbilir insanları ise “Türk olmanın aşağılanacak, alay edilecek bir durum olmadığını”, aksine “gurur duyulacak bir şey olduğunu” göstermek için, “Evet, biz Türkler gibiyiz; onlar gibi güçlü ve cesuruz.” diyerek Los Turcos lakabını benimserler. Kendilerini aşağılamaya çalışan Celta vigo halkını da Portekizliler ile yaptıkları işbirliği gerekçesiyle hain ilan ederler.   

Aradan geçen yıllar yeryüzünde her daim mazlum halkların yardımına koşan aziz milletimizin bıraktığı anıları silemez. Aksine grup arasında 500 sene önce başlayan bu rekabet Celta vigo ile Deportivo arasında oynanan ve Galiçya Derbisi olarak adlandırılan futbol maçlarına da yansır. Nitekim 30 Kasım 2006 tarihinde Fenerbahçe Spor Kulübü ile Celta vigo Spor Kulübü arasında oynanan UEFA kupası futbol maçında Celta taraftarları bu rekabete atıfta bulunmak, Türklere karşı duydukları olumsuz duygularını dışa vurmak için tribünde Kürdistan pankartı açmış, bölücülere destek vermiştir. Bugünün Deportivo La Coruna futbol takımı yeşil sahalardaki mücadelesini geçmişlerine saygılarının ve Türklerle dostluklarının göstergesi olarak Los Turcos yani Türkler lakabıyla devam ettirmekte, zaman zaman da Türkler ile dostluklarına atıfta bulunan etkinlikler düzenlemektedir.

Konuyla ilgili başka örnekler de verilebilir. İtalya’da, Belçika’da veya dünyanın her hangi bir köşesinde kendini Türk olarak gören köyler, kentler veya insanlara rastlamak; bu konuyla ilgili bir habere rastlamak şaşırtıcı olmasın.

Küresel emperyalist güçlerin devletimize, milletimize türlü baskılar ve şantajlar yaptığı anlarda bile Türklere duyulan sempati ortadan kalkmamıştır. Çünkü Türkler, insanlara kök aidiyetiyle bakmaz; Yunus Emre’nin deyişiyle “Kamu âlem birdir bize”. Türk ifadesinde ırkçılık ve diğer unsurları ayrıştırmak yoktur. Bununla birlikte, diğer milletlerde olduğu gibi, kendi tarihinin ve kültürünün bilinci ve bundan duyduğu derin hoşnutluk ve gurur vardır. Onların Türklüğü de milliyetçiliği de, “Ne mutlu Türküm diyene” anlayışı üzerine kurulmuştur. Dayandığı yer de, etnik veya mezhepsel milliyetçilik değil, Türk milletine duyulan bağlılık, hissiyattır.

Yurt dışında yaşayan her bir soydaşımızın siyasi görüşü ne olursa olsun kendini Türk olarak adlandırmaktan imtina etmek bir yana, göğsünü gererek Türk olduğunu söylemekten çekinmemesi; birbirine kenetlenmesi, yaşadıklarından ibret alıp, dersler çıkararak kendilerinden sonraki kuşakları da bu anlayışla yetiştirmek için gerekli girişimlerde bulunması en doğal hakkıdır. İçlerinden çıkan bazı menfaatperestlerin zaten yeterince kamplara bölünmüş olan Avrupalı Türk toplumu üzerinde siyasi baskıların oluşmasına neden olacak boyutlarda arayışlara düştüğü görülmektedir. Avrupalı Türklerin yaşadıkları, yurttaşlık hakkı edindikleri, Aristofanes’in son komedi oyunu Plutos‘daki ifadesiyle ubi bene, ibi patria[1] (mutlu oldukları anayurt) olarak gördükleri ülkelere bağlılıkları ikide bir sorgulanmamalı; toplum bağlı olanlar, daha bağlı olanlar, en bağlı olanlar gibi klişeler üreterek daha fazla gerilip ayrıştırılmamalıdır. Avusturya veya bir başka ülkede yaşayan ve bu ülkenin vatandaşı olan Avrupalı Türkler, Türkiye’ye ait oldukları kadar, yaşadıkları ülkelere de anayasal vatandaşlık bağları ile bağlıdır ve yaşadıkları ülkelerde Polonya, Macaristan, İtalya vb. kökenli vatandaşları kadar da söz sahibidir. Türkiye kökenli her bir Avrupalı Türk, yaşadığı ülkede yurttaş olmanın bilinci ile hareket etmekte ve yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışmaktadır. Onların Türk kökenli Avusturyalı vd. olmaları onların meşrebinden, mezhebinden ayrılmasını gerektirmez. Onlar zaten davranış biçimi, yaşayış tarzı ile kendilerine gereken tanımı yapmışlar, kendilerinden Avrupalı Türk olarak söz ettirmeye başlamışlardır.

Türkiye kökenli Avrupalı Türkler, kendini bilmezlerin sonu gelmeyen itham, hakaret ve cehaletlerine karşı dik durabilecek gücü ve söyleyecek sözü tarih sayfalarında görebilir, tarih bilgisi ile özgüvenlerini pekiştirebilirler.  Unutmasınlar ki açık denizlerde savaşılmadan karada fetih olmaz. İnsan hangi coğrafyada hangi kimlikle yaşarsa yaşasın, niyeti iyi olduktan ve düzenini kurduktan sonra, iyi bir işi ve aşı da oldukça kendisi ve çevresi ile barışık, rahat ve onurlu bir hayat sürebilir.

Tarihin hiçbir döneminde Türk olmak, Türk kimliği ile yaşamak kolay olmadı. Türk kimliğini taşımak, iki kefeli bir terazide satış yapmaya benzer; bazen ayarı bozuk teraziyi dengelemek için hafif gelen kefeye konan ağırlık misali, yaşanan tüm olumsuzlukları abra gibi taşımak; bazen de dostlarla duygudaşlığı yaşarken kefenin dengesini şaşırmamak gerekir.



[1] “İnsanın kendini iyi hissettiği yer vatanıdır” ifadesi Aristofanes’in son komedi oyunu Plutos‘daki 1151. dizede geçer ve Latince (aktaran Cicero, Gespräch in Tusculum 5,37) “Patria est, ubicunque est bene” ifadesi Friedrich Hückstädt’ın bir şarkısında nakarat olarak geçer (Gedichte, Rostock 1806).

26 Aralık 2016 Pazartesi

Ötekini anlamak ve uyum

İnsanlar, “Sevmek birbirine değil, birlikte aynı noktaya bakmaktır” (Antoine de Saint Exupery) sözünün aksine, öteki olarak gözüne kestirdiği birinin davranışlarını takip ediyor ve hemen kendi beyinlerine kodladıkları toplumsal veya kültürel değerlere uyup uymadığını kontrol ediyorlar. Uyarsa, ne ala; uymazsa, uyumsuz, ötekisin. Hâlbuki eskiden çevresine şöyle bir bakan insan, elinden geldiği ölçüde kendisini, davranışlarını içinde yaşadığı sosyal çevreye uydurmaya çalışırdı. Bu sırada da “Söz gümüşse, sükût altındır” ilkesine uygun davranır; söz ve eylemleri ile de kimseyi incitmemeye; canını yakmamaya çalışırdı. Uyum tek taraflı değil, karşılıklı bir etkileşimdi. Artık devir değişti. Herkes, özellikle de çoğunluğun kültürünü taşıyanlar, kendi aklına yatanı daha çok beğeniyor. Herkes, öteki olarak gördüğünün kendi değerlerine uymasını istiyor. Bunun toplumsal ve sosyal hayattaki adını da kocaman bir etiketle, uyum diye yaftalıyor. Uyum, akşamdan sabaha sonuçlanan, “uy” deyince uyulan, emir komuta zincirine bağlı bir durum değil ki… İnsan yeni bir ortama girdiğinde önce bir duracak, etrafına bakacak, inceleyecek, görüp göreceklerini duygularının ve aklının süzgecinden geçirecek, beğendiklerini kabul edecek, aklına yatmayanları da olduğu gibi bırakacak. Uyumu hayatı boyunca gelişen bir öğrenme, kültürleme süreci olarak yaşayacak.

Uyum, hayatın seyrine göre, içinde bulunulan şartların veya beraber olunan arkadaşların kişiyi nereye çekerse o yöne gitmek olmadığı, sosyal sorumluluklara bağlı olarak şekillendiği unutulmamalıdır. Uyum için bir okula gitmek veya gitmemek, hayatın olmazsa olmazı değildir. Kaldı ki bireyin sosyal gelişim hızı, şekli ve yeni durumlara kendini uydurabilme yeteneği okula göre değil, kişiden kişiye kişisel özelliklere göre değişkenlik gösterir. Burada eğitim kurumlarının katkısı, bireyin gelişimini biçimsel olarak yönlendirmektir. Eğitim alan birey öğrenme sürecinde kendini tanır; yeteneklerinin farkına varır, sınırlılıklarını öğrenirse, süreçten beklenen istendik sonuçlar daha kolay alınır ve uyum diye tanımlanmak istenen toplumsal ve sosyal hayattaki yaşanmışlıklar olumlu olur.

Uyum sağlamak için kişinin köken dilini, kültürünü bırakması, terk etmesi gerekmez. Bununla birlikte içinde yaşanılan hedef kültüre ait dilin, örf ve adetlerinin öğrenilmesi gerekir. Öğrenmek ile öğrenilenlerin hayatın pratiğine dökülmesi farklıdır. Uyum için hedef dili (Almancayı) bir Alman kadar iyi öğrenmek, nüansları ile konuşmak, toplumsal ve sosyal hayatın içinde başarı ile yer almak için bir anahtardır. Ama uyum sağlayacağım diye kökenini, ana dilini, ana yurdunu unutmak gerekmez; aksine dil öğrenmenin kültürü de öğrenmek olduğu düşünülürse, ana dilini öğrenmenin de köken kültürü ile bağın sürdürülmesi konusunda önemli bir kazanım olacağı unutulmamalıdır. Ana dilini bilen özünü bilir; özünü bilen kendine güvenir; kendine güveni olan da karşıdakine korku veya şüphe ile yaklaşmaz. Birlikte yaşamanın, ortak değerlerin kesişim noktalarını anlar, bir davranışın arka planındaki niçin ve nedenleri bilir ve nihayet yaşadığı anın keyfini sürer.

Okul çağındaki çocukların yaşadıkları çevreye uyum sağlaması, kimlik bunalımı yaşamaması ailenin sorumluluğunda olduğu kadar, çocuğun gelişimiyle ilgisi olan bütün kurum ve kuruluşların da sorumluluğundadır. Bu sorumluluğun paylaşılması, süreç içinde ortaya çıkabilecek kimi sorunların çözülebilmesi konusunda ilgili paydaşlarla işbirliği yapılmasını gerektirir. Eğitim, aile ve sosyal işler ile ilgilenen kurumlar, bu süreçte çocuklara, ailelerine koruyucu ve destek hizmetlerini eksiksiz sunmalıdır. Bu destek aile danışma merkezleri, psikologlar ve uzman hekimler üzerinden sağlanabilir. Bu desteği Avusturyalı yerel makamlar kadar; Türk temsilciliklerinin de istihdam ettiği alan uzmanları üzerinden vermesi beklenir.

Bu kurumların başında sorumlu olanların, çocukların sosyal çevreye uyum sağlaması için onlara duyarlı davranması; çocuk ve aile ile işbirlikçi davranış modelleri sergilemesi, kişisel ikbal yerine toplumsal ve sosyal hayatın gelişimine yönelik projeleri teşvik edip hayata geçirmesi tercih edilir. Bu tutum sorunlar karşısında bunalan ailelerde duyarlık, kurumlara farkındalık ve saygınlık kazandırırken, kişiler arası ve toplumlar arası iletişimde de belirgin bir rahatlama sağlar.

Örneğin bir okul yöneticisi, okulunda öğrenim gören Türkiye kökenli öğrencilere ders dışındaki serbest zamanlarda kendi aralarında Türkçe konuşmayı yasaklayarak, ne onların topluma uyum sağlamasına ne de Almancayı daha iyi öğrenmesine katkı sağlayabilir. Olsa olsa toplumsal gerginlik yaratır; toplumda varlığı hissedilen ve yerel politikacılar tarafından daha belirginleştirilmeye çalışılan kimi ayrışmaları, kanayan yaraları derinleştirir. Bunun yerine başarıyı ödüllendirerek, öğrencilerin Türkçenin yanı sıra Almancayı öğrenmeleri de teşvik edilebilir.

Öğretmen okulda Türkçeyi, aileler de evlerinde Almanca konuşmayı yasaklamak yerine ihtiyacı hissedilen dil konuşulmalıdır. Bu süreçte çocukların duygu ve düşüncelerine değer verildiği hissettirilerek, onları anlamaya çalışmalı; onları hangi dilde istiyorsa, o dilde düzenek değiştirmeden konuşmaya, kendilerini özgür bir şekilde ifade etmelerine yardımcı olunmalıdır.  Bu tutum bazen bir öğrenciyi bazen de bütün öğrencileri anlamanın ipuçlarını verir veya onların ortaya koyduğu farklı dünya görüşü ve hayat tarzlarının, çok kültürlü hayatın doğru yorumlanmasının yolunu açar. Öte yandan bir dilin öncelikle konuşulması yönündeki baskı, o dilden uzaklaşılmasına yol açacağından, gerekçeli olarak anlatılmalı; zorlama yerine teşvik ve ödüllendirme sistemi tercih edilmelidir.

Bireyler toplumda bir insanı uyumsuz olarak ötekileştirip etiketlerken, aslında kendi iç dünyalarını, duygularını ve bilinçaltına yer etmiş önyargılarını da dışa vururlar. Burada sözü edilen yansıtma, bir kimsenin kendi motiflerini, duygu ve davranışlarını başkalarına atfetmesi, anlamında bilinçli olarak kullanılmıştır. Yansıtma bir kimsenin kendine ait fikirleri, duyguları veya kişisel özelliklerini başkalarına atfedilmesi ile ilgili her türlü ötekileştirmeyi de içine alan ağır bir anlam taşır. Atfetme de yansıtma gibi pasif değil, aktif ve sonucu bazen yıkıcı olabilen bir eylem, bir etiketlemedir. Bu süreçte diğerkâm olanlar, kendi menfaatini değil başkalarının hayrını düşünenler ne kadar aktif olurlarsa, sürece o denli olumlu katkı sağlarlar ve sahip oldukları birikimi karşılarındakine o denli olumlu, etkili ve başarılı bir şekilde aktararak yeni oluşumlara katkı sağlarlar. Böylece yeni ufukların açılmasına yardımcı olurlar.

Bir kimseyi anlamayı, bir sanat eserini anlamaya benzeten uzmanlar insanların başkalarını anlamak için onların fizik ifadelerini yorumlayabilmek için kendilerini arkadaşlarının yerine koyması gerektiğini, yani onları taklit etmesi gerektiğini söylemekte ve “bir kimsenin davranışını taklit etmediğimiz zaman onu anlamakta zaafa uğrarız” demektedirler. Uyumun ne olduğunun anahtarı biraz da burada gizlidir. Kendinin ne olduğunu unutmadan, gördüğünü kendine benzetmeye çalışmadan, olanı olduğu gibi görmek ve farklı olanın farkına varmaktır uyum. İster Türkün deyişiyle “Yaratılanı hoş gör, yaratandan ötürü” ister Alman deyişiyle “Leben und leben lassen” (Yaşa ve bırak yaşasın) demektir.

Söz gelimi, bir futbol oyununda, kendini oyuna kaptırmış heyecanlı ve taraf tutan seyircilerin oyuncuların hareketlerine aktif şekilde tezahüratlarla eşlik ederken, farkında olmadan grup dinamiği içinde yanındakileri de itip kakıştırdıkları görülür.

Bir sirkte gösteri yapan canbazın biri direğin tepesine çıkar, bir diğeri iki direk arasında gerilen ip üzerinde yürümeye çalışır. Bu sırada sarsılan direkle beraber, yürümeye çalıştığı ipin üzerinde öne ve arkaya sallanır. Onu izleyen kalabalık da canbazın ritmine kapılarak öne arkaya sallanır.

Siyasetçilerin, toplumsal rol modeli oluşturan kanaat önderlerinin söylemleri de tıpkı buna benzer. Vatandaş, onların olumlu-olumsuz söz ve eylemlerine kendini kaptırabilir. Bu nedenle toplumlarda rol model olan, rol model olmaya soyunan kişilerin, toplumsal ve sosyal uyumdan veya bir durumdan söz ederken kendi söz ve eylemlerinde ölçülü, tutarlı olmaları, kamuoyunu buna göre yönlendirmeleri beklenir. Aksi halde son derece saygı gören, taraftar toplayan bir liderin çıkıp bütün yabancılar, Türkler vs uyumsuzdur, şudur, budur demesi, bütün toplumun bu söze göre tavır almasına neden olur. Böylece toplumsal hayatın dinamikleri bozulur, giderek daha karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hal alır. Oysa hayat yaşarken zorlaştırılmamalı, sorunlar daha ortaya çıkmadan çözüme kavuşturularak kolaylaştırılmaya çalışılmalıdır.

Olumsuzluklar karşısında aklın yerine ani tepkilerin ve aceleci davranışların hâkim olması anlaşılabilecek bir durum olmakla birlikte tercih edilmemesi gereken bir tutumdur. Karşı karşıya kalınan zorlukların üstesinden sakin, duru bir akılla ve kulaktan dolma değil, bilimsel tutuma dayalı bilgiyle gelinebileceği unutulmamalıdır.

Pozitif düşünceyi, akla dayalı bilimsel bilgiyi kullanacak yeni neslin yetiştirilmesi için ilk başta en önemli görev ve sorumluluk aileye, sonra da okula, dolayısı ile öğretmenlere düşer. Bunun altyapısını hazırlamak ise yerel ve ulusal yönetimlere.

Kaldı ki ötekini anlamak ve yaşananları sağduyu ile değerlendirebilmek için önce niyet, ardından bilgi ve çaba gerekir. Karşılaşılan zorluklar ne kadar büyükse, bunların üstesinden gelmiş olmanın verdiği hazzı yaşamak da o denli gurur ve mutluluk vericidir.

Yurt dışında yetişen çocuklarımızın ve gençlerimizin yaşadıkları çevreye uyum sağlamalarını kolaylaştırabilmek, kendilerini ötekileştirilmiş, dışlanmış hissetmemeleri için öncelikle özgüvenlerinin pekiştirilmesi üzerinde durulmalıdır. Bu da dil ve tarih bilincinin yerleştirilmesi ile mümkün olabilir.

Batılılar kendi çocuklarına önce kendi kişisel, maddi menfaatlerini korumayı öğretirler. O çocuklar büyüdükleri zaman kendi kişisel menfaatlerini, “insan hakları” olarak algılar ve öteki olarak gördüklerine “insan hakkı” adı altında zulme varan baskılar uygulayabilirler.

Çocuklarımızın özgüvenlerini geliştirirken, onların yaratıcılıklarını ve eleştirel düşünme yeteneklerini de geliştirecek ortamların oluşturulması gerekir. Gençler her türlü olumsuz şartların yarattığı psikolojik baskının üstesinden edinecekleri bilimsel bilginin yanı sıra “kul hakkı” diye şekillenen maneviyata dayalı güç ve kuvvetin desteğini de alabilecek altyapıya sahip olmalıdır. Bununla birlikte ulusal bilinç, edep ve estetik zevkler açısından da onları geliştirecek sosyal ve kültürel çevrelerin hazırlanmasına çalışılmalıdır.

Mehmet Öz (2016, s. 4).’ün Türkiye’deki gençlere önerdiği gibi, yurt dışında yaşayan soydaşlarımızın da “Aklını başkalarına emanet eden bir güruha değil, aklı ve ruhuyla hareket eden, kendi olabilen ve aynı zamanda milletine mensubiyet şuuru yüksek bireyler yetiştirmesi esas gaye olmalıdır”. Bu süreçte de bize yani ailelere ve eğitimcilere düşen görev mazeret bildirmek değil, olası sorunlara çözüm üretmek, bunları hayata geçirebilmek için mücadele etmek olmalıdır.

Bugün Avrupalıların yabancılar söz konusu olduğunda herhangi bir olumsuzluk yaşanmasa bile zihinlerinde hissettiği olumsuz çağrışımlar, toplumsal ve sosyal hayatın kurgulanmasındaki sorunların dışa vurumudur. Yaşanan olumlu olumsuz her olay, toplumlara tutulmuş birer boy aynasındaki yanımadır. Unutulmamalıdır ki aynanın bir yüzü parlaksa öbür yanı karanlıktır ve ortak gelecekte bir arada huzur içinde yaşayabilmek için sorunların derinliğini gösteren karanlık yüzün sırlarına da vakıf olmaya çalışılmalıdır.

Not: Bu yazı "Haber Avrupa" Aralık 2016 ve Ocak 2017 sayıları için hazırlanmıştır. Dergiye sosyal medya hesaplarından ulaşmak mümkündür. 
https://tr-tr.facebook.com/haberavrupa.europajournal/

Kaynak:

Öz, Mehmet (2016). Durum Değerlendirmesi ve Geleceğe Bakış. İçinde: Türk Yurdu. Kasım 2016, Yıl 105, S. 351, ss. 3-5.

27 Kasım 2016 Pazar

Merhabayı unutma

Bu satırların yazarı 70’li yılların ikinci yarısından bu yana Avrupa ülkelerini geziyor. Türlü amaçlarla, türlü kimliklerle... Demem o ki bazen bir işçi çocuğu olarak, bazen bir üniversite öğrencisi olarak, bazen de bir akademisyen kimliği ile. Bu süreçte gözlediğim, günlüklerime aktardığım kimi konuları paylaşıyorum.  

Avrupalılar tarih boyunca kendinden görmediğini, sırf farklı olduğu için dışlamış, onları bazen düşman olarak bazen de öteki olarak göstermiş, zaman zaman türlü cefalar çektirmiştir. Ayrıntıya girmeye gerek yok, Avrupa tarihini bilenler bilir. Buna rağmen bu “ötekiler” tutucu, tutuk, ezik, bağnaz ve kendi içine kapanık bir hayat sürmek isteyen “yerlilerin” arasındaki gelişimlerini sürdürmüş, toplumsal ve sosyal hayatın her alanına nüfuz ederek, Avrupalıların gelişmesine katkı sağlamıştır. Bugün bir Avrupa uygarlığından söz edilebiliyorsa, bunun arka planında geçmişte yaşananlardan çıkarılan dersler, farklı olanın bir zenginlik olarak görülmesi, farklı olanın yeni bakış açıları sunması vardır.

Günümüzde de zaman zaman suçlanan, seçim arifelerinde ülkeden “kovulma fermanlarına” maruz kalan yabancılar veya yurttaş olduğu halde yabancı olarak görülenler, hayatın hemen her aşamasında ötekileştirilmelerine karşın bir yandan kendilerine güvenen yurttaşlar olarak gelişimlerini devam ettirirken, öte yandan da topluma sundukları olumlu katkılarla saygın yurttaşlar olarak ayakta kalmaya devam ediyorlar. Yani kuvvetli esen fırtınalar içinde sessiz kalan, sükûnetini muhafaza etmeyi başaranlar çalışkan insanlar, mesleki başarılarından da söz ettirebiliyorlar.

Her biri ayrı bir başarı öyküsü olan bu çalışmaların sahiplerinin aslında ortak bir özelliği var. Bunlardan ilki bu satırların yazarının da çoğu defa ortaya koyduğu gibi, çok sayıda bilimsel araştırma ile de ortaya koyulmuş. Ana dili hâkimiyeti ve köken kültürüne olan bağlılık. Ana dili eğitimi ile öğrenci başarısı arasında doğrusal bir ilişki olduğunu pek çok bilimsel araştırma ortaya koymuş. Ana dilini iyi bilen öğrenciler, bilmeyenlere göre hem derslerinde hem de iş hayatlarında daha başarılı oluyor. Köken kültürünü muhafaza edenler de içinde yaşadıkları toplumda ortaya koydukları ürünlerin yaşadıkları kültüre göre “özgün” ve “örnek” olmasını sağlıyorlar.

O halde, Türk Milleti’ndenim diyen her insan, gurbette de olsa, her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe öğrenmeli; evinde çocuklarına Türkçe öğretmeye, onlarla Türkçe konuşmaya azami özen göstermelidir. Türkçe konuşamayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia etse de buna inanmak doğru olmaz. Çünkü dil geçmiş ile gelecek arasında, gözle görülmeyen, ama varlığı da hissedilen kuvvetli bir kültürel bağ; gelecek kuşakların Türk kimliği ile tanınabilmesi için güvenlik sigortasıdır.

Ana dili geleneklerimizi, göreneklerimizi yaşatır. Öteki olarak etiketlenilen bir toplumun içinde erimemenin, yok olmamanın teminatıdır. Gelecek kuşakların, taze fidanların can suyudur. Bu canlara verilen suyun, ham hamasetten arındırılmış olmasına özen gösterilmelidir. Bu nokta özellikle yabancı kültürün baskın olduğu ortamlarda daha da önem kazanmaktadır. Esaslı bilgiye dayanmayan milliyetçiliğin ırkçılığı; sağlam inanca, köklü bilgiye dayanmayan ve aklın süzgecinden geçirilmeyen dindarlığın da bağnazlığı getireceği unutulmamalıdır. Yakın geçmişe duyulan saygı ve özlemin, Cumhuriyetin temel değerleriyle çatıştırılmadan, moda olduğu için değil, geniş bir bakış açısı ile ihtiyaç olduğu için verilmesi gerekir.

Ana dilini ‘doğru-düzgün’ konuşamayan çocuklar ilerleyen yıllarda, yetişkin konumuna geldiklerinde sosyo-kültürel sorunlarla karşı karşıya geliyorlar. Dil ile dolaylı aktarımı yapılamayan, eksikliği hissedilen maneviyatın arayışına yöneliyor; radikal inanç gruplarının istismarına açık hale geliyorlar. Bu süreçte suça karışanların, toplumsal kabul görmeyen davranış biçimlerini sergileyenlerin sayısı giderek artarken, aile içi iletişim azalıyor ve giderek kopuyor; değerler çatışması yaşanıyor. Birinci kuşak ile üçüncü, dördüncü kuşak arasındaki bağın her geçen yıl giderek zayıfladığı görülüyor. Birinci, ikinci kuşak torunlarıyla sağlıklı iletişim kurmakta zorlanıyor. Okullarda uluslar üstü anlaşmalar nedeniyle verilen, ama velilerin gerekli önemi vermediği Türkçe hızla unutuluyor. Böylece yetişen her yeni kuşağın aile bağları ile ana yurtları ile ilişkileri de zayıflıyor. Evli çiftler arasında boşanma oranı hissedilir şekilde yükseliyor.  

Bu konuyla ilişkili olarak, ana dili eğitiminin yetersizliği Avrupa’daki gençlerin inançlarına, maneviyatlarına olumsuz yansıyor. Türkçe anlayamadığı hutbeyi imamdan Almanca okumasını isteyen gençlerin sayısı belirgin şekilde artıyor. Dikkatle incelendiğinde, bu gençlerin Almanca dil düzeylerinin de istendik düzeyin altında olduğu, kendilerini her iki dilde de yeterince ifade etmekte zorluk çektikleri görülüyor.

Öte yandan, Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenliler elinde olmayan ve kontrol edemedikleri dış etkenlere karşı da ayakta durma, varlıklarını sürdürebilme mücadelesi vermek zorunda kalıyorlar. Yaşadıkları ülkelere bağlılıkları sorgulanıyor; onların iki ülke arasındaki sıkışmışlıkları siyasi ikbal hırsı güden bazı politikacıları her geçen gün daha cüretkâr, daha pervasız ve daha acımasız bir hale dönüştürüyor. Bu durum toplum içinde “farklı” olana karşı hoşgörüyü zayıflatırken, farklı olanın farkının ortadan kaldırılmasına yönelik kampanyaların giderek güç kazanmasını sağlıyor.

20. Yüzyılın medeniyet projesi olarak ortaya çıkan ve giderek kuruluş amacından sapan Avrupa Birliğinde bugün kabul edilmiş 23 resmî dil var. Bu dillere ilave olarak birlik içerisinde 175 göçmen dili ve 60 bölgesel ve azınlık dili konuşuluyor. Üye ülkelerin tamamı 1992 yılında Avrupa Konseyi’nde kabul edilen Avrupa Bölgesel Diller ve Azınlık Dillerini Koruma Anlaşması’nı kabul etti. Anlaşma söz konusu dillerin öğretimi için gerekli bütçenin ayrılmasını da öngörüyor. Ancak bilhassa son 10 yıl içerisinde ana dili eğitimine verilen devlet desteği kimi ülkelerde ya tamamen kaldırıldı ya da ihtiyacı karşılamaktan uzak rakamlara çekiliyor. Bu durum 1900’lü yıllarda kalan ve Avrupa yerel dillerini yok etmek için uygulanan politikaları çağrıştırıyor.

Avrupa’da Türkçe ana dili eğitiminin önündeki en büyük engellerden biri bulunulan ülkedeki politikalar ise diğeri de Türk ailelerin bilinçsizliği. Birçok aile geçmişte olduğu gibi günümüzde de ana dili eğitiminin çocuklarının yaşadığı ülkenin dilini öğrenmesine engel olacağını sanıyor. Oysa bilimsel çalışmalar bunun tam tersini söylüyor. Ana dilini iyi öğrenen bir çocuk hem yaşadığı ülkenin dilini hem de diğer üçüncü dilleri daha kolay öğreniyor. Toplumda adeta önceki kuşaklardan miras olarak devralınan “cahil Türk” algısının yer yer içselleştirildiği görülüyor. Bu kısır döngünün kırılması için el birliği ile çalışılması, okul-veli-öğretmen üçgeninin iyi kurulması ve sağlıklı işletilmesi gerekiyor.

Türk kültürünün yeni kuşağa aktarılması konusunda yetersizlikleri olan, geliştirilmesi gereken bir diğer konu da Türk televizyonlarının Avrupa’ya yayın yapan kanalları. Buralarda daha çok paket yayınlar, reklam, şans oyunu ve doğrudan satış odaklı yayınlara yer veriliyor. Türk dili ve kültürüne yönelik yayınlar neredeyse yok denecek kadar az. Oysa cazip programlarla dil ve kültüre katkı sağlayacak yayınlar yapılabilir. Bu yayınlarda Türkiye ile Avrupa birbirinden farklı alanlarda karşılaştırmalı olarak anlatılabilir. Farklı yayın kuşaklarında Avrupa uygarlığının ortaçağdan itibaren ortaya koyduğu, her yeni kuşakla birlikte geliştirerek üstüne koyduğu rönesansı, aydınlanmayı, türlü çeşitli düşünce akımlarını, edebiyatı, felsefeyi, müziği, sosyolojiyi kesintisiz bir tarihsel kronoloji içinde karşılaştırmalı olarak, kuru hamasi söylemlerin batağına saplanmadan, özenle aktarmak mümkün olabilir. 

Bitirirken şu belirteyim ki Avrupalı gençlerimize akademik bakış açısıyla baktığımda karamsar değilim, iflah olmaz bir iyimser de olmadım. Demek istediğim, 1980’li yılların çalkantılı dönemlerinde bir süre Almanya’da Avrupalı Türkler ile bir arada, gönül gönüle yaşamış olan Cem Karaca, birbirlerine “Guten Tag!” diye Almanca selam veren Türk gençlerinin yukarıda özetlenen durumunu çok iyi gözlemiş ve “Merhabayı Gençler” diye adlandırdığı değerli albümündeki “Almancılar” şarkısı ile büyük sükse yapmıştı. Evet, “merhaba” tek bir kelime, ama yurt dışında yaşayanların bir olmasını ve iri olmasını sağlayan önemli bir anahtardır.

Bu yazı Haber Avrupa Kasım 2016 sayısı için hazırlanmıştır. Kaynağa http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/november2016/cakir112016.jpg (27.11.2016) adresinden ulaşabilirsiniz.

15 Kasım 2016 Salı

CRI TÜRK FM - Mustafa Çakır Röportajı - Manşet Programı (08 Kasım 2016)

CRI TÜRK FM  (Çin Devlet Radyo Televizyon Kurumu) Türkiye Almanya ilişkilerinin son durumuyla ilgili olarak yaptığımız mülakattan satır başları:

Her yeni güne alışılmadık duygularla başlıyoruz. Her bir yeni gün, bir zamanlar İstanbul’da çıkan “halka ve olaylara” Tercüman adlı günlük gazetenin alt başlığındaki sloganı çağrıştırıyor: “Her sabah dünya yeniden kurulur; her sabah taze bir başlangıçtır.”

https://soundcloud.com/criturkfm/mustafa-cakir-roportaji-manset-programi-08-kasim-2016
Son yıllarda bu taze başlangıçlar hiç de hayra alamet başlangıçlar gibi görünmüyor. Türkiye’de ilginç olaylara tanık oluyoruz. Nedenini bilemediğimiz, aklımızın almadığı olaylar birbirini izliyor. Bir kesimin, “yıllarca dışlanan, tepeden bakılan, adam yerine koyulmayan, adeta sömürülen, köylü, çoban, baldırı çıplak, makarnacı, kömürcü, cahil gözüyle bakılan en alttaki insanların toplum içinde ayağa kalkmasından son derece rahatsız olmaya başladığı” görülüyor. Bir başka kesimin de dün canım, ciğerim dediği; birinin ötekinin derdiyle dertlendiği günleri geride bıraktığı; karşıt kutuplara geçtiği görülüyor.

Adeta, dünün doğruları, bugünün yanlışları olarak anlatılıyor. Vatandaşın kafası karışmış; geçim derdinde. Başka bir günün aydınlık sabahına merhaba demek istiyorsunuz; ne mümkün. O gün güvenlik güçlerine kurulan kalleş pusularda hayatını kaybeden askeri, polisi, kamu görevlilerinin olduğunu öğreniyor veya dinliyorsunuz; terörün her türlüsüne lanet olsun demekten başka bir çıkar bulamıyorsunuz. Kimin neyi paylaşmak istediğini soruyor, sorguluyor, cevabını bulamıyorsunuz. Okuduklarınız, kendinizce yaptığınız analizleriniz iç ve dış bağlantıların safları sıklaştırdığını haber veriyor sanki…
Belleği geleneksel dostluk söylemi ile doldurulmuş vatandaşlarımız, Türkler aleyhinde gündeme getirilen söz veya eylemleri duyunca zihinlerinde ciddi soru işaretleri oluşmakta, hayal kırıklıkları yaşayabilmektedir.

Her fırsatta ülkesini Batı'ya, Almanya’ya şikâyet eden ve algı operasyonlarının altına imza atan bir grup var. Bu bağlamda, millete hizmet edenler ile milletin oluşturduğu katma değerlerden nemalanmaya çalışanlar ayrı sevdaların peşinde olduğu; menfaat sahipleri kol kola görülüyor. Batılı açısından kim haklı, kim mağdur anlamak adeta mümkün değil.

Türkiye, 20. yüzyıl boyunca küresel iletişim sahnesinde suskun bir ülke oldu. Hakkında olumlu olumsuz pek çok şey konuşuldu; ama bu kadim ülke suskunluk zincirlerini kırıp tarihi gerçekleri ortaya koyup, suçlamalara cevap verme gereği duymadı. Türkün sessizliğini görenler, bu durumu suçluluğun dışa vurumu olarak değerlendirip, “durumdan kendilerine vazife çıkarmaya” yeltendiler. Tıpkı Bayan Merkel ve kimi Avrupalı yandaşlarının yaptığı gibi…

Gerçekten Türkiye’yi mesken tutan Suriyelileri “muhacir” olarak görüp, onlara “ensar” olmaya çalışıyoruz; bir yere kadar lokmalarımızı da paylaşıyoruz; ama Batılı bu durumda da bir eksik arıyor, Türkiye’nin imdat çığlıklarını duyan “medeni” Avrupalının yardım sesi çok cılız çıkıyor. Akdeniz, çaresiz insanların can pazarı halinde. Kimi bu çaresiz insanların üzerinden para kazanma; kimi de insanlık dersleri vermeye telaşında.

Bir başka gün, gazetelerden Ege Denizi’ne açılan, Yunanistan adalarına çıkmak, oradan da Avrupa ülkelerine gitmeyi hayal eden Suriyeli mültecilerin botlarının Yunan sahil güvenlik teknelerindekilerce patlatıldığını ve geri dönmeye zorlandıklarını okuduk. Haberlerde insanların bu yolla Avrupa sevdalarından vaz geçmelerinin sağlanılmaya çalışıldığını okuduk. Balıkçılar can pazarına dönen denizden insan bedenlerini sayarak toplarken, çağdaş, medeni Avrupalı dostlarımızın, kendi aralarında yaptıkları istişarelerde, bu insanların Türkiye’de tutulmasının yollarını tartıştığını öğrendik.

Avrupalı Türkiye’nin her yeni gün bir krizden ötekine savrulmasını adeta elini ovuşturarak seyrediyor. Medeniyet dediğimiz tek dişi kalmış canavarlar, çaresiz insanlara yardım etmek bir yana, bir yandan Türkiye’nin verdiği mücadeleye “aferin” çekiyor; güzel sözlerle gönlümüzü almaya çalışıyor, öte yandan kirli savaşın etkisiyle ekonomisini düzeltmeye çalışıyor. İnsanlık, bazen iki ülkeyi ayıran sınırdaki tel örgülerin altında aç, susuz dipçik yerken, bazen bir aracın kapalı tentesinde can verirken, bazen de Akdeniz’in soğuk sularında yeni bir hayat peşindeyken batan, batırılan botlarda, sandallarda, insan tacirlerinin elinde çoktan boğulmuş.

Yani tam da Romalı komedi yazarı Titus Maccius Plautus (MÖ 254–184) tarafından yazılan Asinaria (Eşeklik) adlı güldürüde geçen homo homini lupus durumları yaşanıyor. İnsanların bir kısmı uzayın derinliklerini keşfetmeye çalışırken, bizim coğrafyamıza yakın bir kısmı cehaletin pençesinde ortaçağ karanlığına geri dönüyor; tarifi imkansız acılarla boğuşuyor.

Bayan Merkel’in Türkiye’yi ve Türkleri sevme gibi bir zorunluluğu yok. Bununla birlikte, ülkesinde yaşayan ve sayıca önemli bir kısmının Alman vatandaşı olduğunu çok iyi bildiği yaklaşık üç milyon Türkiye kökenli insana, sadece Türkiye’den geldikleri için değil ama insan oldukları için saygı göstermesi; bunların onurlarının, Alman toplumu içindeki geleceklerinin kişilerin siyasi ikballerinden daha önemli olduğunu unutmaması gerekir.

Öte yandan deneyimli bir politikacı olarak ülkedeki yoksunluk ve yoksulluk nedeniyle sürekli ötekileştirilen ve hedef gösterilen yabancıların, göçmenleri maruz kaldığı saldırgan politikalara tepkisiz kalmamalı; geçen dönem başlatılan meclis araştırma komisyonu çalışmalarını devam ettirerek somut sonuçlara ulaştırmalıdır.

Almanya’nın son yıllarda verdiği mesaj, işbirliğine açık değil. Hâlbuki Alman toplumu aldığı göçle hızlı bir şekilde çoğulcu bir topluma dönüşüyor ve bu durum birlikte yaşamanın asgari ölçütü olan ötekileştirmemeyi gerekli kılıyor. Ülkede bulunan göçmenlerin de aynı gök kubbe altında yaşadığı ve kader birliği ettiği diğer vatandaşlar gibi siyasetin kirlenmeden, mevcut sorunlara çözüm üretmesini beklediğini düşünmesi; yeni dönemde daha sorumlu bir politika izleyerek “insanları işkembeleri yoluyla avlamayı”[1] amaçlayan halkçı politikalardan vazgeçmesi gerektiğini uygulamaları ile göstermesi gerekir.

Bir diğer husus da ülkedeki göç ve uyum tartışmalarında hemen her taşın altından çıkan Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın konuya ilişkin politikalar belirlenip uygulanırken yer alacağı pozisyonu belirlemesi ve çoğulcu toplum anlayışını sınırlayan “yabancılara en yabancı ülke” imajını ortadan kaldırması gerekir. Bunun için de İslamcılık korkusuyla Müslümanların mercek altına alınması, dini gereksinimlerini yerine getirmeleri konusunda gerekli kolaylıkların sürdürülmesi ve sünnetin yasaklanması yönündeki tartışmaların Müslümanlar ve Yahudiler tarafından nasıl algılandığının iyi analiz edilmesi, hatta hiç tartışmaya açılmamasında yarar vardır. Siyaseti siyaset, dini din olarak kabul etmek gerekir. Eğer bu durum günlük hayatta pratiğe geçirilebilirse, halklar arasındaki işbirliği de dün olduğu gibi, bugün de, yarın da siyaset üstü huzur ve güven bağlamında tesis edilir. Bu durum, iki ülke arasındaki siyasi ilişkileri hem de halklar arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine katkı sağlar. Kaldı ki bu tür popülist politikaların tarihte Almanlara nelere mal olduğunu bütün dünya gibi Alman dostlarımız da gayet iyi biliyorlar. Bu nedenle, popülizmin bulaşıcı illetinin yaşandığı Fransa’daki Pujadizm veya Löpenizm’e bakarak Almanya’yı bu illetten bir an önce kurtarmaya bakmalılar.

"Milletvekilleri tutuklanmıyor. Teröre destek veren, terör propagandası yapan, ifadeye çağrıldığı halde gitmeyenler hakkında işlem yapılıyor. Partiler yaşamalıdır ama kimse terör faaliyetlerinin arkasına saklanmamalıdır" Bakın İspanya'nın doğusundaki Katalonya özerk yönetimindeki Berga kasabasının kadın belediye başkanı Montse Venturos, ayrılıkçı girişimleri ve mahkeme çağrısına kayıtsız kalması nedeniyle gözaltına alındı. Türkiye'yi seçilmişleri içeri tıkmakla suçlayan batı ise birebir aynı olan İspanyol Başkan konusuna sessiz kaldı.

Geçmişte yaşadığı kimi olumsuzluklara rağmen Almanya’yı hala bir hayal ülkesi, “dost ve “müttefik” olarak gören kadim Anadolu’nun evlatları “kötü adın çirkinliğinin harften, deniz suyunun acılığının kaptan olmadığını” ayırt eden bir kültürel mirasın bekçisidir. Her iş iyi niyetle, güzel düşüncelerle yapılınca amacına ulaşır, yeter ki niyetler iyi, hedefler belirgin olsu. Bugün de kendini Almanların “tarihi dostu” ve “müttefiki” olarak gören bu milletin çocukları ile bütün dünya âleme “kötü adın çirkinliğinin harften, deniz suyunun acılığının kaptan olmadığını”  gösterecek güce ve olgunluğa sahiptir. Yaşananların farkındadır.

"AB artık PKK konusundaki çeşitli kurumların çifte standartlarına bir düzen getirmelidir. Belçika'daki bir mahkemenin PKK'yı terör örgütü olarak tanımama kararı, doğrudan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne saldırıdır. PKK'yı terör örgütü olarak kabul etmeyen bir mahkeme kararı, meşru devletlerle bir terör örgütünü eşit saymaktadır. Bu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne, BM şartına ve hepimizin altında imzası olan bütün uluslararası sözleşmelere aykırıdır. Bu asla kabul edilemez. Böyle bir çifte standart olmaz. DEAŞ söz konusu olduğu zaman bütün dünyayı ayağa kaldıracaksınız ama PKK söz konusu olduğunda sempati moduna geçeceksiniz. Bu asla kabul edilemez."

Yeni dönemin Türk Alman ilişkileri için yeni işbirliklerine ve aydınlık günlere başlangıç olması herkesin ortak dileği. Bilindiği üzere, Merkel geçmiş iktidar dönemlerinde Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye yerine ayrıcalıklı üye yapılarak birliğe üye değil, sanki köle olmasını önermişti. Merkel’in bilmediği özelliklerimizin de olduğunun farkındaki sağduyulu politikacılar ilk başlarda bu öneriye pek itibar etmediler ve Türkiye, tam üyelik için tarih aldı, ama zamanla rüzgâr tersten esmeye başladı.

Eskiden bir şehirde Haset mi haset birisi yaşarmış. bu yüzden komşuları ile arası açık. Yöneticinin kulağına gitmiş ve o kişiyi çağırmış. Sana ne dilersen onu vereceğim ama bir şartım var. Aynı şeyin iki katını da komşuna vereceğim demiş. Hasetin talebi bir gözünün çıkarılması olmuş. Maksat komşunun iki gözü çıksın mantığı. Pek çok çevre, pek çok ülke Türkiye'ye karşı, 'Maksat komşunun iki gözü çıksın' mantığıyla bir husumet politikası yürütüyor. 'Türkiye ayağa kalkmasın, Türkiye belini doğrultmasın, muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkmasın'. İsteseniz de istemesiniz de biz muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkacağız.

Yayının podcasti:
https://soundcloud.com/criturkfm/mustafa-cakir-roportaji-manset-programi-08-kasim-2016



[1] Popülizm ile ilgili olarak bkz.: Umberto Eco (Çev. Cemal Karaağaçlı). “Avrupa Popülizmin Tehdidinde” Türk Edebiyatı. 369, 112471/2004/07, s. 19.

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...