21 Mart 2020 Cumartesi

Ütopya veya distopya


Bu yazıyı yaşadığı çağa tanıklık eden biri olarak hazırladım. Avrupa Türk toplumuna ilişkin distopik gözlemlerimi tahlillerimi ve biraz da beklentilerimi anlatmaya çalışacağım. Sizin de hiçbir ideolojik körlüğe saplanmadan okumanızı ve yaşam biçimi olarak görmenizi diliyorum. Distopya ütopya kavramının karşılığı olarak ortaya çıkmıştır. Ütopya gerçekte var olmayan, ileriye yönelik hayali kurulan ideal toplum biçimi anlamına gelir. Distopya ise ütopyanın tam tersi olan bir toplum şeklidir.

Hiçbirimiz bu topraklara keyfinden gelmedi. Her birimizin kendine göre haklı ve geçerli bir gerekçesi vardır. Bunlar ağırlıklı olarak toplumsal, sosyal veya ekonomik yetersizliklerdi. Bir kısmımız Avrupa’ya geldikten sonra banka kredisi ile zengin olunamayacağını anladı; bir kısmımız da yaşadığı çağın gerisinde kalan insanlara güvenerek çağın gerisinden geleceğe yönelik gerçekleşmesi imkânsız hayaller kurdu. Bir kısmımız da başkasının hayallerinin peşine takılıp, kendi gerçeklerinden uzaklaşıp gitti. Her nerede yaşanırsa yaşansın, insanların kendi hayatını yaşamaktan bir araya gelmeye fırsatları olmadı.

 “Gelişmiş toplumlar, örgütlü toplumlardır” sloganının albenisine kapılan bir avuç insan da kendini “çok kültürlülük” sloganının büyüsüne kaptırarak türlü derneklere bölündü. Oysa içinde yaşadıkları toplumun bireylerinin oluşturduğu derneklerinin, dini cemaatlerinin, sosyal gruplarının belli bir felsefi derinliği; köklü bir geçmişi, kültürel arka planı var. Bizim kurduğumuz dernekler sosyal yardımlaşma ve dayanışma görüntüsü altında daha çok dini, siyasi özellikli olup görüşleri ile ayrımcı ve tutumları ile ayrıştırıcı oldular. Oysa, insan olan şöyle bir düşünebilse, başını kaldırıp çevresinde olup biteni görebilse, kendini sömürenin Batı olmadığını; bölüp ayrıştıranın da kendi içindeki cehalet olduğunu görecek. Aklını kullanmayanları bağlayan sanal zincir, sahibinin duvarları aşmasına izin vermiyor. Sanki birilerinin çıkıp “Kral çıplak!” demesi, çağı, toplumsal ve sosyal hayatı onlarca yıl önceki kültürde takılı kalan kafayla değil, günün gerekliliklerine göre aklın ve bilimsel düşünceyi rehber edinen bir kafa yapısını gerektirdiğini söylemesi gerekiyor. Avrupa Türk toplumunun aydınlanması bu yolla mümkün olur.

Avrupa Türk toplumu içinde en çok rağbet gören unsurun din olduğu herkesçe malum. Birleştirici olması gereken din burada bu işlevini yitirmek üzer. İnsanlar adeta dipsiz kuyuya düşmüş; buradan çıkmak için akıl tuğlalarına tutunmaları gerektiğini bilmiyor gibi. Hesap günü geldiğinde aklını kullanmayanlara “Siz bize ibadet etmiyordunuz” (Yunus 10/28) diyecekler. Hal böyle olunca, toplumun zihinsel olarak aklı ve bilimi rehber edinmekten başka seçeneği yok. Bunun aksi durumlarda insanlara anakronik, yani içinde bulunduğu zamanın şartlarını görmezden gelen bir dünya görüşüne hapsolarak, güncel sorunlara çözüm üretemeyeceğini, aksine mevcut yapıyı daha da şizofrenik bir hale dönüştüreceğini anlatmak gerekiyor. Bu anakronik hayat; mikro düzeyde bireyin, makro düzeyde de toplumun davranışlarını, hareketlerini, gerçeği algılayış şeklini ve düşüncelerini çarpıtarak değiştirmekte, insanın ailesi ve sosyal çevresi ile ilişkilerini bozmakta, yaşam kültürünü geliştireceğine gün be gün geriye götürmektedir. Bu olgu ne yazık ki bazı kesimlerce kültür ve kimliği koruma adı altında teşvik edilerek istismar edilmektedir.

Bilindiği üzere, yaşama kültürü gelişmemiş toplumlardaki din algısı sosyal çevreye göre şekil değiştirmektedir. Avrupa Türk toplumu da dindarlık adına hem etnik hem de sosyolojik ve teolojik açıdan içe dönük bir süreç yaşamaktadır. Dışa yönelen her adım kendi içinden çıkan engellerle karşılanmakta, ötekileştirilmektedir. Bu arada bireysel menfaatler söz konusu olduğunda, ne dinin emrettiği kul hakkı ne örf ve hukukun yaptırımları hatırlanmaktadır. Bu kesim içinden bir grup para kazanmayı becermiş olsa bile zihni taşrada kalmış olduğundan yaşadığı çevreyi anlamaktan geri kalmış; zamanla melez bir kimlik oluşturmuştur. Bunların yaşadığı çevreye gevşek bir aidiyet duygusu vardır. Onlara sadece ait olduğu mensubiyet karşılığında emeksiz cennet vaat edilmesi yetmektedir. Cennet vaatleri, “hayırda yarışma” Ortaçağ Avrupa’sında kiliselerin yaptığı gibi maddiyata, bağışa endekslenmiş görünmektedir. Luther döneminde hayır sahiplerine verilen endüljanslar gibi Avrupa Türk toplumu içinde de yapılan hayırlara vesile olduğunu gösteren belgeler tanzim edilmeye başlanmış; ibadethanelerin duvarlarına çakılan plaketler sayesinde edilen dualarda kendine yer bulmak umuduyla amel defterlerinin kapanmayacağına inanan, modern hayatın yaşam biçiminden giderek uzaklaşan bir toplum modeli ortaya çıkmaktadır. Halbuki Menteş’in de dediği gibi (2014: 500) “Ergin akılla düşünmek insanı Rabbine götürür; her şey nihai olarak Rabbine varır. Nihai hesap rabbinin huzurunda (rabbikel münteha) görülür” (Necm 53/42).

Farabi’nin de değindiği üzere, “Erdemlerin en büyüğü bilimdir. İnsanlar erdem sahibi olmazsa, şehir ve yöneticiler de erdemli olmaz.” Bu gerçekten hareketle, taşralı insanlar ile şehirli insanları birbirine yaklaştıracak tedbirlerin alınması ve vakit geçirmeden hayata geçirilmesi gerekir. Bu tedbirleri alıp uygulaması gereken kültürün önderleri de ne yazık ki İslam kültür ve medeniyetinde “tekasür” olarak adlandırılan süreci yaşamaktadır. Ne yazık ki kendi içimizden çıkardıklarımızın önemli bir kısmı da bu modaya ayak uydurmuş görünmektedir. Tekasür, yani insanların birbirine karşı sahip olduğu malın çokluğu ve büyüklüğünden kaynaklanan, kibirle karışık “üstünlük” duygusudur. Orta Avrupalıların kültüründe bu duygu baskındır ve bu durum özellikle ekonomik ve sosyal kriz dönemlerinde yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve İslamofobi ile daha belirgin bir şekilde kendini göstermektedir. Hâlbuki bunun yerine “hakikat, adalet, merhamet, ehliyet ve meşveret” ilkeleri benimsense, yönetim felsefesi olarak öne çıkarılsa, şehir halkını bir arada tutmak, ihtiyaçlarına çözüm üretmek daha da kolaylaşır. Moda deyişle “entegrasyon” sağlanır.

Ütopya veya distopya, hakikat veya gerçek, toplumu doğru bilgilendirmek, adalet, eşit davranmak, merhamet, insanların yaşam alanlarını Harun ile Karun misali ayrıştırmamak, ehliyet, emanetin ehil ellere verilmesi, meşveret…  Bütün bunlar toplumu yönetenlerin itibar edeceği, ortak akla ulaşmak için kullanacağı yöntemler olmalıdır. Bizim geleneksel değerlerimiz olan bu durum Batı kültüründe katılımcı demokrasidir. Katılımcı demokrasinin aktörleri olabilmek için de sosyal, ekonomik olarak sınıf atlamayı sağlayan eğitim ve eğitilmiş insan gücü şarttır.

Avrupalı Türkler; bu devran böyle dönmez. Size söylenenleri değil söylenmeyenleri duymaya, gösterilenleri değil gösterilmeyenleri görmeye; nasıl bir kurmaca dünyada yaşadığınızı anlamaya, birlik ve dirliğinizi korumaya bakın. Bulunduğunuz çevreyi daha yaşanılabilir bir yurt yapmak için daha çok çalışmalı ve yaşadığınız olumsuzlukları olumluya dönüştürmek için toplumsal ve sosyal hayatın içinde katılımcı bir anlayışla yer almalısınız. Sizin hayranlıkla izlediğiniz ve gelişmiş medeniyetin temsilcileri olarak gördükleriniz, binlerce yıllık insanlık medeniyetinin ortak mirasıdır. Siz de sahip olduğunuz kadim kültürün taşıyıcısı olduğunuzu unutmadan, geçmişten aldığınız gücü geleceğe taşıyacak iradeyi ortaya koyun.

Şehir paylaşmayı bilenlerin mekânıdır. Paylaşabildiğiniz kadar şehirlisiniz. Topluma hizmet siyasi ikbal veya geleceğe yatırım aracı olarak görülmemeli, öncelikle insanlığın ahlaki sorumluluğu olarak değerlendirilmelidir. Paylaşırken, alan eli veren ele muhtaç hale getirmemeli, yardım faaliyetleriyle de yoksula yardım etmenin ötesinde yoksulluğun kaynağının ortadan kaldırılmasına çalışılmalıdır. Aslında “Hayır olarak ne yaparsanız, gerçekten Allah onu hakkıyla bilir”(Bakara 2/215).

Gelinen noktada, Avrupa Türk toplumu, varlığını sürdürmek ve yeni baştan var olmak için, büyük inanç, düşünce, bilim, sanat, edebiyat ve eylem kahramanlarını, toplumsal liderlerini ortaya çıkarmak ve bilinçli bir şekilde onların yanında durarak destek olmak zorundadır. İnsanın ve toplumun din yorumları, kavrayış ve uygulayışları değişse de din değişmez. Türklerin içinde bulunduğu anakronik durumdan İslam değil; onun ruhundan uzaklaşan İslam anlayışı sorumludur. Mesele anakronik hayattan geleceğe yönelik hayal kurmak değil, kalbi kalbin gerçek sahibinin sevgisiyle doldurmak, onun aşkıyla diri tutmak ve hayatın gerçeklerini görmezden gelmemektir.

Kaynak:
Melih Ümit MENTEŞ (2014). Mesnevideki Bilgelik: Hz. Mevlana’nın 18 Sırrı. İstanbul: Cinius.

Bu yazı Haber Avrupa Gazetesi Mart 2020 sayısında yayımlanmıştır. Internetten de okunabilir. http://europa-journal.net/uetopya-veya-distopya/ (21.03.2020)

19 Mart 2020 Perşembe

Okulda Başarı

Uluslararası eğitim araştırmalarında yapılan başarı sıralamasında göçmen çocuklarının yeri görece olarak daha gerilerde görülüyor. Oysa bu çocukların ana babalarının da en büyük arzusu, onların kendilerinden daha iyi şartlarda yaşaması; okuyup hayatlarını kurtarması.

Hayatın içine baktığımızda başarılı olan gençlerin sayısı hiç de azımsanacak düzeyde değil. Bununla birlikte daha iyi olmaması için de bir neden yok. Bunun başarılabilmesi için ailelerin veya çocukların tek başına değil; okul, öğretmen, eğitim yöneticileri gibi diğer paydaşların hep birlikte çalışması gerekir. Yani Anadolu deyişi ile “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” misali, birlikte çalışmaya, dayanışmaya ve işbirliği yapmaya ihtiyaç vardır.

Çocuklarımızın devam ettikleri sınıflar çok dilli, çok kültürü yapılardan oluşuyor. Dolayısı ile üzerinde durulmayan, yeterince ilgi gösterilmeyen çocuklarda değerler eğitimi ve kültürel miras konularında zihin karışıklığı yaşanabiliyor. Bu çocuklara toplumdaki iyi örnekleri göstermek, onların motivasyonlarının yükselmesine yardımcı olacaktır. Örneğin çok dilli ve çok kültürlü bir sınıfta eğitim gören bir öğrencinin üzerindeki etkileri anlayabilen ve öğrencilerin kendileriyle özdeşleştirebilecekleri göçmen kökenli öğretmenlerin okullarda rol model olarak görev alması, öğrencinin okul başarısı üzerinde olumlu etki yapacaktır. Bu nedenle geleceğin meslek profilleri arasında öğretmenlik giderek önem kazanmaktadır.

Çok kültürlü sınıfa devam eden çocukların kendi kültürleriyle ilgili birikimi kazanması ile özgüvenleri de gelişmektedir.  Kendi dilini ve kültürünü tam olarak öğrenemeyen çocukların toplum tarafından belirlenmiş negatif grup kalıpları ile özdeşleştirdiklerinde, bu kalıbı kırarak başarılı olma ihtimalleri zayıftır. Böyle çocukların başarı şansı olsa bile “öğrenilmiş çaresizlik” ile başarısızlığı kabullenmesi daha ağır basmaktadır. Bilimsel araştırmalar, bazı çocukların olumsuz etkileşimler altında kaldıklarında, akran baskısına maruz kaldıklarında stres altına girdiklerini ve sınavlarına odaklanmakta zorluk çektiklerini ortaya koymaktadır. Stres sarmalına giren çocuklar yaşıtlarına göre daha düşük notlar almaktadır.   Düşük not alan öğrencinin içine düştüğü olumsuz ruh hali, hem çalışma motivasyonuna olumsuz yansımakta hem de mesleki hedeflerini düşürmekte ve giderek okuldan soğumasına neden olmaktadır. Bu durumdaki çocuklarımızın öz güvenini güçlendirecek müdahalelerde bulunulabilir. Bu süreçte çocukların sınavlarından önce değerlerinin ve kabiliyetlerin farkına varmaları sağlanmalıdır. Gerekiyorsa rehber öğretmenlerden, psikolog veya psikolojik danışmanlardan, öğrenci koçlukları gibi alan uzmanlarından profesyonel destek alınmalıdır. Türkçe ve Türk kültürü dersleri de bu bağlamda çocuğun kimlik gelişimine olumlu katkılar sağlayabilir.

Çocuklara “sen yapamazsın” veya “Sen Gymnasium’da başarılı olamazsın” gibi özgüvenlerini kıracak ifadelerden kaçınılması gerekir. Çocukların bütün eğitim basamaklarında takip edilmesi ve yeteneklerine göre yönlendirilerek yetiştirilmesi, onların okul başarısını artırmak için maddi ve manevi olarak desteklenmesi gerekir. İyi bir eğitim almanın bütün çocuklar gibi göçmen kökenli çocukların da hakkı olduğu ve bütün çocukların buna değer oldukları hiçbir zaman unutulmamalıdır. Bu ülke köken ayırımı yapmaksızın bütün çocuklara eğitim hakkını vermektedir. Bu fırsatı değerlendirmek de önce ailenin sorumluluğundadır.

Evde sakin bir ders çalışma ortamının oluşturulması gerekir. Bu mümkün değilse çocukları kütüphaneler gibi daha rahat ders çalışılabilecek mekânlara yönlendirmek doğru olacaktır. Gerekirse veliler çocuklarına eşlik edebilir, çocuklar ders çalışırken, yetişkinler başka kültürel çalışmalar yapabilirler. Bavyera şehir kütüphaneleri bu konuda gerekli altyapıya uygundur ve uzman kütüphaneciler istenen eğitim desteğini vermektedir.

Çocukları eve kapatmamalı, yaşlarına uygun sosyal ve kültürel ortamlara girmeleri için sunulan fırsatlar değerlendirilmelidir. Bu sırada çevrelerinde rol model olarak alabilecekleri başarılı insanları görmek, onların gelecek için büyük hedefler koymalarında yardımcı olacaktır.

Çocuklar evde tek başına öğreniyorsa ve anne-baba da onlara derslerinde, ödevlerinde yardımcı olamıyorsa, okullarda öğretmenler tarafından dersleri zayıf öğrencilere ücretsiz verilen ek ders (Förderunterricht) ya da gençlik kulüplerinde (Freizeit- und Jugendclub) pedagoglar tarafından sunulan ücretsiz ev ödevlerinde yardım imkânlarından yararlanılabilir. Bu konuda ekonomik yetersizliği olan ailelere mali destekler de sağlanmaktadır.

Veliler çocuklarının okul başarılarını takip edebilmek için düzenli olarak yapılan veli toplantılarına katılmalı, çocuklarının öğretmenleri ile irtibata geçerek onların okul başarısı ve kişisel gelişimleri hakkında bilgi edinmeli, çocuklarına zayıf ve gelişmeye açık olan hususlarda nasıl destek olabilecekleri konusunda fikir alış verişinde bulunmalıdır. Almanca bilmeyenlerin de bu toplantılara katılması; ama bu toplantılarda çocuğun tercüman olarak kullanılmaması, okul yönetiminden tercümen istenilmesi veya bir yetişkinden yardımcı olmasının rica edilmesi gerekir. Çocuğun okul başarısı ister iyi, ister düşük olsun, bütün anne babaların veli toplantılarına katılması önerilir. Bu toplantılarda alınacak geri bildirime bağlı olarak çocuğun eğitim geleceği planlanmalı; süreçteki önemli kararlarda çocuğun görüşüne de başvurulmalı, onunla birlikte araştırma yapılmalı, kararların birlikte alınması gerekmektedir.

Çocuğun eğitimine yapılan yatırım, geleceğe yapılan yatırımdır. Çocuklarını yaşıtlarının gerisinde bırakan aile ve toplumlar geri kalmaya, düşünü kurduğu hayatın uzağında yaşamaya mahkûmdur.

--------------------

Not: Bu yazı Post Atüel Gazetesi Mart 2020 sayısında 9. sayfada yayımlanmıştır.
Mustafa Çakır (2020). Okulda Başarı. Post Aktüel Gazetesi. Mart 2020, s.9.

18 Mart 2020 Çarşamba

Dün dünde kaldı

Cumhuriyet dönemimizin yetiştirdiği önemli filozoflardan Prof. Dr. Ionna Kuçuradi’nin bir konuşmasında sarf ettiği “Yaşamak, eylemde bulunmaktır; eylemde bulunmaksa kararlar vermek, değerlendirmeler yapmaktır” sözünden yola çıkarak Avrupalı Türklere ilişkin gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.

Gördüğüm kadarı ile Avrupalı Türkler hayatlarını çatışan anlayışların, çarpışan menfaatlerin ve değer yargılarının örtük mücadelesi şeklinde sürdürüp gidiyor. Bu arada kadim kültürel değerleri hızlı bir erozyon uğrasa da yaraları kendi içinden çıkardığı bir avuç inşan tarafından sarılmaya çalışılıyor. Konuyu biraz açalım.

Bu şartlar altında ister genç, ister orta yaşlı olsun, hemen her Avrupalı Türk, çeşitli sorumluluklar üstlenmekte; bazen yüklendiği sorumluluğun altından kalkabilmek için “Bu kadarına da yürek dayanmaz” denilen bedellerin üstesinden gelmeye çalışmaktadır. Bu grubu oluşturanlar, yaşanan her ana ayrı bir anlam yükleyip, her dem bu anlamın bıraktığı dayanılmaz gönül kırıklıkları ile başa çıkma azim ve gayreti içinde hayat sürmektedir.

Hemen her şehirde birbirinden habersiz, ıssız okyanusun ortasında varlığından bihaber olduğumuz küçük birer ada misali yaşayan ve kendini milletine adamış isimsiz kahramanları; bunların kısa, orta ve uzun vadeli gelecek planlarını görüyoruz. Başardıklarının gelecekte başaracakları için ışık verdiğine tanıklık ediyoruz.

Bazen de hangi amaca hizmet ettiği belli olmayan bir yolda, günübirlik menfaatler peşinde, hazan yaprakları gibi oradan oraya savrulan, kırık bir aşk masalı gibi yarım kalan hikâyeleri, hayalleri ve dahi bunların sahiplerinin gökyüzünde kayan yıldızlar gibi meçhule yaptığı yolculuğa tanık oluyoruz.
Kendini toplum lideri olarak görenlerin arasında bir “adanmışlık” sözü almış başını gidiyor. Bu adanmışlık, bazen bir inanca, bazen bir düşünceye, bazen bir ideolojiye saplantı halinde bağlanmakla da kendini gösteriyor. Kendini adayanlara bakıyorum, bazıları “Halka hizmet, Hakk’a hizmet” diyor; hüsnüniyetle toplumun maruz kaldığı olumsuzluklara karşı bedenini, servetini siper etmeye çalışıyor. Yaşadığı olumsuzlukları başkalarının da yaşamaması için Akif’in  “Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın” mesajının ruhuna uygun olarak yaşam biçimi olarak benimsiyor; uğradığı haksızlıklar karşısında, haklarını önemsemeyen veya haklarını aramaktan korkanların ürkek tutumu karşısında duydukları yürek yangınını Necip Fazıl’ın “…alın yazım, yokuşlarda susamak” diyerek Şevket Süreyya Aydemir gibi “suyu aramaya” çıkıyor ve nihayetinde buldukları ile yetinmeye çalışıyorlar. Kısa günün karı bazen yetiyor, bazen yeni başlangıçlar için motivasyon nedeni oluyor. Bunların içinde yaşadığı toplumdan beklentisi, Yavuz Sultan Selim Han'ın Divanında dediği gibi, "Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine"[1]. Bunlar, insan olmanın birinci unsuru olan vahdeti, adeta bu toplum hizmetinde arıyorlar.

Her insanın hür ve özgür olarak, insanca yaşayabilmesi için, önce insanın sahip olduğu farklılıkların görülmesi, her bir farkın değerlerinin farkına varılması gerekiyor. Bu değerlerin ayrıştırılması yerine, birleştirilmesi ve sahiplerine kol kanat gerilmesi arzu ediliyor. Bu değerleri anlayamayan, sıradanlaştırmaya çalışanlara karşı verilen mücadelenin zorluklarını bile bile yola çıkmak ve bu gerçeği bütün güçlükleri ile yenmek için de bir bedel ödemek gerekiyor.

Toplum içinde toplum liderliğine soyunanların da geçmişin başarıları ile avunmayı bırakıp, gelecek için neler yapılması gerektiği üzerinde kafa yorması gerekiyor. Öngörüleri olmayanların kör bir nostaljiyi inada dönüştürüp, bugünün gerçeklerini yok saymaya, görmezden gelmeye çalışması, “güneşin balçıkla sıvanmaya kalkışılması” gibidir. Bunların hayatın daha ilginç alanlarında yeni uğraşılar ve hobiler edinmesinin demini Nazım Hikmet şu sözüyle anlatıyor: “Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun.” Evet, bunların içi rahat olsun. Zaman kendi seyrinde akıp giderken, görüşler ve algılar da dönüşüyor; kendini yeniliyor.

İnsanlara, şu veya bu kökene ait olduğu için değil, sırf insan olduğu için, insan türüne ait en temel insan haklarını kazandırmak için gayret göstermek gerekir. Birleşerek yasal haklarını elde etmeye, mevcut kazanımlarını korumaya çalışan insanların taleplerine kulak vermek, bu insanlara karşı duyulan bir vicdan ve insanlık borcu olmalıdır. Öznel menfaatleri uğruna kişileri, kurumları harcayan, mağduriyetleri veya ihtiyaçları ticari kazanıma dönüştürmeye çalışanların toplumsal ve sosyal hayatın gerçekleriyle ilgili sorunları olabileceği göz ardı edilmemelidir. Aynı şekilde kişi, kendi gelişimini sosyal ve ekonomik olarak tamamlamış; günlük hayatın albenisine kapılmış bir şekilde gününü gün edip, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyorsa ve çevresindeki haksızlıklara sessiz kalıyor, yardım çağrılarına kulak kapatıyorsa, bu insanların savunduğu değerlerin de gözden geçirilmesi zaruri bir ihtiyaca dönüşüyor. Bu tutum, kişiler açısından doğru olsa bile, bireysel menfaatleri korumak amacıyla çıkılan yolda genel menfaatlerin korunamayacağının unutulmaması gerekiyor.   

Avrupa Türk toplumu içinde erdemden konuşan, ama sıra erdemli davranmaya gelince, ifadesi değişip menfaati karşı tarafa geçince duraklayan insanların tutumu da göz ardı edilmemelidir. Yaşanan olumsuzlukları kendi kişisel çıkarları da öyle gerektirdiği için önemsemeyen insanların tutumu karşısında rahatsızlık duyanların tek seçeneği, içinde yaşadığı şartlar ne olursa olsun, insanca ve insana yakışır bir şekilde yaşama tutunmaktır. İnsanca yaşamanın şartları ise insanın, daha doğrusu kişinin kayıtsız şartsız “ana değer” olduğunu kavramak ve bu durumu gözden kaçırmadan yaşam kurmaya çalışmak olmalıdır. Dünyadaki varlığımız; sorumluluklarımız, sabrımız ve gayretlerimiz kadardır.

Mevlana C. Rumi ile bitirelim; "Dün dünde kaldı cancağızım. Bugün yeni şeyler söylemek lazım!"

Not: Bu yazı Europa-Journal / Haber Avrupa Şubat 2020 sayısı için hazırlanmış olup, https://www.yumpu.com/de/document/view/63100060/haber-avrupa-europa-journal-februar-2020 adresinden erişime açıktır.


[1] Yavuz Sultan Selim: “Fazl-u hakk u himmet-i cünd-î Ricalullah ile - Dil- sûhteri merg, Dilirân-ı merg-zâr eylemektir niyetim.”Yani; benim amacım, insanı verimli ağaç kadar hür, varlık sahiplerine de verimli bir orman hayatı yaşatmaktır.

26 Ocak 2020 Pazar

Değişime direnme


İnsanlar çok uluslu ve çok kültürlü bir toplum yapısına ne kadar direnirse dirensin M.Ö 535-475 yılları arasında Efes'de yaşamış olan filozof Herakleitos dediği gibi, “Değişmeyen şey değişimin kendisidir. Zaman insanları, toplumların yapısını da değiştiriyor; her yeni durumun mevcut yapıya uyumundan söz ediliyor.

Bu süreç zaman zaman siyasal tartışmalara neden olan uç görüşlerin ortaya atılmasının da önüne geçemiyor. Ev sahibi “misafirlerin” baskın kültüre, yahut yönlendirici kültürün günlük yaşam standartlarına uymasını, yaşantı olarak da toplumsal olarak dönüşmesini beklerken, şehrin banliyölerine hapsolmuş insanlar kendini değiştirmek yerine, geçmişe duyduğu özlemle geldiği yeri dönüştürmeye çalışıyor. Bu da zaman zaman çatışmalarını kaçınılmaz hale getirebiliyor.

Kendisi değişmeyip, çevreyi dönüştürmeye uğraşanların bu tutumunun altında yatan neden ise yeniliğe karşı duyulan korkudur. Bu korkunun iki boyutu vardır. Korkulardan ilki farklı olana duyulan tepki, ikincisi de değişime gösterilen dirençtir. Farklı olan, öteki olarak görülen, korkunun kaynağıdır; değişime gösterilen dirençtir. Değişim ise antropolojik açıdan bakıldığında kültürleme sürecidir. Kültürleme sürecinde öteki kültürün ögelerini benimseme ve beğenilen yönlerini kendi yaşam biçimine uygulama istikrarsızlık, bozulma, hatta kültürel beka sorunu olarak görülebilmektedir. Bu endişeler bireyi kendi varlığını sürdürebilmek için içine kapatır; kabuğuna çekilmesine neden olur. Bu durumdaki birey de kendini korumaya aldığını düşünür. Bunun dışındaki davranış şeklinin varlığını tehdit ettiğine inanır. Yani bu davranış modelleri bireyin ya da azınlık toplumların hayatta kalma güdüsünün dışa vurumu olarak da değerlendirilebilir. Kültürleme sürecinin sonu, eğer bilinçli bir strateji uygulanmazsa, baskın kültürün içinde erimeye kadar gidebilir.
Kültürleme sürecinde, birey kendi varlığının yanı sıra ötekinin varlığını da kabul eder, benimser ya da benimsemez, ama saygı gösterirse uyumdan söz edilmeye başlanır. Uyum ile vurgulanmak istenen bireyin kendine ait değerlerden vaz geçmesi değil; şehirlileşmesi, farklı olanla bir arada yaşaması ve kendini yeni şartlara göre eğitmesi; davranışlarını olumlu yönde değiştirmesi; öğrendiği yeni bilgileri aklının ve vicdanın süzgecinden geçirerek benimsemesi ve yaşam biçimine dönüştürmesidir. Dil öğrenmek, eğitim almak, komşuluk ilişkilerini tesis etmek gibi örnekler verilebilir.

Taşra kültürünün taşıyıcıları için kendini değiştirmek zordur; hatta sonun başlangıcıdır; tehdit unsurudur. Onun sorunu kendi alışkanlıklarını sürdürmektir. Bunun için de yaşadığı çevreyi kendine ait kapalı bir alana dönüştürür. Bu içe dönüş bireysel olabileceği gibi particilik, ideolojik, tarikatçılık, cemaatçilik, mezhepçilik, dincilik, sınıfçılık vd. üzerinden de yapılabilir. Bu kapalı alan duyguları bir süre sonra ırkçılığa dayalı hamaset ve farklı olana karşı nefret söylemi ile beslenirse tehlikeli boyutlara ulaşabilir; ırkçılıktan arınma, bedensel ve zihinsel kirlerden arınmadan daha tercih edilebilir olanıdır.

Farklılıkları bir arada uyum içinde yaşatmak şehri yönetenlerin önemli bir sınav alanıdır. Kent kültürünü oluşturan insanlar farklılıklara tahammül ettikleri, saygı gösterdikleri ve saygı gördükleri ölçüde gelişir. Kamusal alanda birbirinin farklılıklarına saygı duyan insanlardır şehirleri yaşanılır kılan. Şehirleri yaşanılır kılmak için risk alan, emek veren insanlara, toplum liderlerine gereksinim vardır. Daha da önemlisi bütün bunları yapacak insanların sağduyusu, ortak aklıdır önemli olan. Bu açıdan bakıldığında, uyum; dışarıdan, belli bir kesimin yönlendirmesi, talep etmesi ve şehir hayatını belli kalıplara uydurmaya çalışması ile değil, içten gelen bir arzu ile sağlanır.

Ortak hayatın, şehir kimliğinin ve ortak aklın oluşturulması için her bir vatandaşın şehir gönüllüsü, iletişim elçisi ve şehir yöneticilerinin danışmanı olması beklenir. Sorumluluk, liyakat sahibi olan insanlardan “ortak şehir aklı” oluşturmak için toplum gönüllüleri oluşturulmalıdır. Bu grup siyasi, ideolojik, dini, etnik ve sınıfsal duvarları kaldırmak üzere gerektiğinde risk alabilen bireylerden oluşmalıdır.

Bir şehirde yaşayanların ortak sorumluluklarından biri de sormak ve sorgulamaktır. Yaşadığı çevrenin sorunlarını görmezden gelmek, duyarsız davranmak, yaşanılan şehre ihanet etmek değil; taşralı kayıtsızlığıdır. Hemşehrilere ve kendine saygısızlıktır. Taşralılıktan kurtulamayan, zihinsel dönüşümünü gerçekleştiremeyen biri şehir hayatını benimseyemez. Şehirli olabilmenin ilk şartı, şehirli gibi davranmaktır. Şehirli gibi davranmanın birinci şartı da yaşanan şehri “benimsemek” olmalıdır. Şehirli ortak duyguda paydaştır. Taşralının “kamusal alan” duygusu zayıftır; bu nedenle gördüğü alanı sahiplenir. Şehrin en güzel parkında kendi zevki için mangal yakarken, etrafa verdiği rahatsızlığı fark etmez; çöpünü, yediği içtiği yerde bırakmak, sigara izmaritini sokağa atmak, ortak kamusal alan bilincinin gelişmemesindendir.

Şehirli biri sokak mobilyasına zarar veren vandalları görünce engel olur; şehri benimsemeyen de ortaya çıkan görsel kirliliğe ve ekonomik kayba göz yumar, gördüğüne kayıtsız kalır.

Şems-i Tebrizi ile bitirelim; “Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?”
---



Not: Bu yazı Europa-Journal / Haber Avrupa Ocak 2020 sayısı için hazırlanmış olup, http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/januar2020/cakir012020.jpg adresinden erişime açıktır.

24 Ocak 2020 Cuma

Demokrasi Eğitimi

Bu yazıda demokrasi ve eğitimden söz edeceğim. Meramımızı anlatmak için önce kavramları açıklayalım. Demokrasi; halk (δῆμος, dimos) ve iktidar (κράτος, kratos) kelimelerinden kaynaklanır ve halkın egemenliği anlamına gelir. Türkçeye de Fransızcadaki démocratie kelimesinden girmiş ve demokrasi olmuş. Günlük hayatta da bu anlamıyla kullanılmaya başlanmış. Bazen insan hakları ile bazen de yönetim organizasyon konuları ile ilişkilendirilmiş.

Demokrasi bir yönetim biçiminin adıdır ve bu yönetim “siyasal denetimin doğrudan doğruya halkın ya da düzenli aralıklarla özgürce seçtiği temsilcilerinin elinde bulundurduğu, toplumsal ve ekonomik durumu ne olursa olsun, bütün vatandaşların eşit sayıldığı bir yönetim biçimi” olarak tanımlanır.

Demokrasi söz konusu olduğunda hemen herkes kendi bakış açısına, dünya görüşüne göre bir tanım yapma, öteki olarak gördüğünü eleştirme çabasından kurtulamamış; toplumsal ve sosyal hayatta adeta kendi başına buyruk yaşamı tercih ederken, karşı çıkanlara da “Memlekette demokrasi var” sözü dillere pelesenk olmuştur.

Demokrasi ile yönetilen ülkelere bakıldığında, pratikte birbirinden ayrılan modeller görülür. Bu da demokrasi anlayışının farklılıkları olarak görülebilir. Demokrasinin türleri arasında “başına buyrukluk” yoktur. Bir yanda egemenlik yetkisini doğrudan halka veren bir demokrasi; öbür yanda egemenlik yetkisini halkın temsilcisinde gören temsil sistemi uygulanırken referandum, halk vetosu ve halk teşebbüsü gibi uygulamalara da demokrasi denir.

Eşit oy sistemine dayalı “katılım” ve “temsil” gelişmiş demokrasilerin özelliklerini belirleyen iki önemli unsurdur. Hangi şekilde olursa olsun, seçimlerde aday olma, oy kullanma ve demokratik hakların kullanılması konusunda bilinç oluşturma eğitimle gerçekleşir. Bu konuda da eğitim şarttır.

Demokratik hayatın olmazsa olmazlarından olan seçimlerde aday olma, oy kullanma, kazananı tebrik etme gibi olguların içselleştirilmesi gerekir. Seçilenlerin oluşturduğu grubun içinden çıkan ve çoğunluğa sahip grup üyelerince oluşturulan organlar toplumun bütün kesimlerince kabul edilen saygın birer demokratik kurumlar olarak, yine toplum adına çalışır. Bu kurumlar vatandaşların tamamının iradesini temsil etmese de çoğunluğun iradesini temsil eder. Çoğunluğun iradesini temsil eden yönetimler de azınlıkta kalanlara karşı hak ve adalet ölçülerinde hareket ederler. Bazen seçmenlerin seçme ve seçilme hakkını kullanmaması veya bu hakka ilgi göstermemesi, siyasal bilgisizlik veya bilinçsizlik, unutkanlık ve umursamazlık gibi bir dizi nedenlerden dolayı gerçek demokrasi ideal ölçülerden uzaklaşır. Bir yerde demokratik haklardan söz ederken, konunun aktif ve pasif yönlerinin bir arada ele alınması ve arz talep boyutuyla sorgulanması gerekir. Yani seçimde oy kullanmayanların seçim sonrası dönemde oluşturulacak yönetimlerin toplumsal, sosyal, ekonomik vb. beklentilerini, taleplerini karşılayıp karşılamadığını sorgularken, kendilerinin seçim öncesi pozisyonlarını da gözden geçirmeli, seçimlerde oy kullanma hakkının kullanılmasıyla ilgili olarak da seçilmişlerden ne istediğine yönelik bilinçli ve kararlı bir tutum sergilemelidir.

Bu bilinç oluşmayınca baskın kültür içinde daha çok “yabancı” etiketiyle yaşayan “vatandaşlar”, bazen seçme ve seçilme hakkını önemsemediği ve kendi hak ve çıkarlarını savunacak temsilcileri yönetim kademelerine seçmediği için baskın kültür içinde istediği kazanımları elde edemeyebilir.  Yabancılar da normal öğrenciler ile engellilerin bir arada öğrenim gördüğü kaynaştırma sınıfına devam eden, toplumsal ve sosyal olarak “normal” öğrencilere “uyum” sağlaması beklenen öğrenciler gibi muamele görmeye devam eder. Sınıfın öğretmeni de “uyum sorumlusu” gibi kimin ne yapması gerektiğini iyi örnekler üzerinden anlatmaya çalışır. Bu kısır döngüden ancak eğitim yoluyla çıkılır. Eğitim ve bilinç oluşturulduğunda, herkes “uyum sorumlusu” ve toplum lideri olarak görev yapacak pozisyonlara gelebilir.

Avrupalı Türklerin yaşadıkları çevrede söz sahibi olabilmesi ve kendilerini ifade edebilmeleri için, önce toplumsal ve sosyal olarak demokratik hayatın kurallarını benimsemesi ve en temel hakları olan seçme ve seçilme hakkını kullanması; ezberlenmiş rolleri ve modası geçmiş siyasi görüşleri yarıştırmaktan vaz geçmesi gerekir. Bu hakların alınabilmesi için de hangi kesimden olursa olsun, zıt görüşlerin çatıştırılmasını bırakmak doğru olur. Ezberlenmiş görüşlerin çatışmasından kavga çıkar; birey doğru bilgiye sahipse, yaşadığı topluma sosyal, kültürel, politik ve ekonomik katkılarda bulunabilir. Bunun için sorunlar çeşitli disiplinlerin ışığı altında, aklın ve bilimin yol göstericiliğinde analiz edilmeli; karşılaşılan sorunlara demokratik kanallardan çözüm aramaya çalışılmalıdır. Bu bilincin oluşması eğitimle olur. Eğitim birbirini tutmayan ezber bilgilerin aktarılması ile değil, devamlı ve sürdürülebilir bir gelişmeye yardım edecek ortamlarda yapılır. Bu ideal gerçekleştirilirse, Avrupalı Türkler köken kültüründen getirdiği değerlerle, örnek yaşama biçimleriyle içinde yaşadığı kültürün sosyal dokusuna katkıda bulunarak, yeni olaylar ve olgular karşısında bile içinde yaşadığı topluma yeni açılımlar ve bakış açıları kazandırabilir. Her iki toplumun sahip olduğu değer yargıları zamanın şartlarına göre ortaya çıkan yeni durumlara göre evrilir; ortak Avrupa ideallerine uygun yeni bir kültürün oluşması sağlanır.

Halil Cibran’ın insanlara seslendiği gibi; “Yeryüzü sizlere meyvelerini vermektedir; eğer avuçlarınızı nasıl doldurabileceğinizi bilirseniz, elinize geçecek olanla yetinebilirsiniz.”

Not: Bu yazı Post Atüel Gazetesi Ocak 2020 sayısında yayımlanmıştır. Mustafa Çakır (2019). Demokrasi Eğitimi. Post Aktüel Gazetesi. Ocak 2020, s.20. 

26 Aralık 2019 Perşembe

İş işten geçmeden


Herkes çocuğuna sahip olduğu imkânların en iyisini sunmaya çalışıyor. Kendince “yemeyip yedirmeye, giymeyip giydirmeye” çalışırken de “çok iyi” bir anne veya baba olmaya gayret ediyor. Bu süreçte oynanan anne veya baba rolü, “çocuğun istediği” anne veya baba rolü mü? En iyi anne veya en iyi baba rolünü yerine getirirken en güzel giysilerin veya en pahalı oyuncakların alınması değil konu. Yanı sıra çocukla ilgili birbirinden güzel gelecek hayalleri de kuruluyor. Bu kısa yazıyla, kurulan hayallere ulaşabilmek için kaçınılmayan maddi fedakârlıkların yanı sıra anne veya baba olarak yerine getirilmesi gereken bazı ufak davranışlar söz konusu edilecek.

Çocuklar için kurulan hayalleri gerçeğe dönüştürmek için çıkılan yolda yer yer molalar verip dinlenmek, geride bırakılan başarılar ile gelecek için koyulan ulaşılabilir hedeflerin gerçekçi bir bakış açısıyla gözden geçirilmesi, değerlendirilmesi hem çocuğa hem de aileye iyi gelir. Gerçekçi olmayan, ulaşılamayan hedefler, sahibini hayal kırıklıklarıyla, telafisi emek gerektiren bir yola götürür. Dolayısı ile yolculuğa çıkmadan önce nasıl hazırlık yapılırsa, çocukların geleceğine yönelik planlama yaparken de aynı titizlikle gerçekçi bir yol haritası oluşturmak gerekir.

Hazırlıklar tamamlanıp yola çıkılırken, yol arkadaşlarının yani öğretmenlerin ve okulun iyi seçilmesinde sayısız yarar vardır. Çünkü çocuğu kurulan hayallere ulaştıracak en önemli yardımcı öğretmenlerdir. Onlar iyi iletişim kurulduğunda, doğru seçilmiş birer yol gösterici, faydalı birer rehberdir. Çocuğun okul başarısını takip ederken, veliler olarak onlarla yakın, yapıcı ve sorunlara çözüm odaklı bir ilişki kurmakta sayısız yararlar vardır. Öğretmenlerle kurulacak olumlu ilişkiler, çocuğun okul başarısının yönetilmesi için de yol göstericidir.

O nedenle veli toplantıları öğretmenle kurulacak en kestirme yoldur. Öğretmenle görüşmeye gitmeden önce iyi bir hazırlık yapılmasında yarar vardır. Bu hazırlık, çocuk okuldan geldikten sonra, verilen ev ödevlerinin takibi, işlenen konuların ve çocuğun akademik gelişiminin takip edilmesi ve anlaşılmayan konuların, öğretmene yöneltilecek soruların not alınması şeklinde dönem boyunca yapılabilir.

Bu demek oluyor ki çocuğun okul başarısının gelişim sürecinin takip edilmesi gerekir. Çocuğun okul başarısını ya da başarısızlığını abartmamak, başka çocuklarla kıyaslama yapmadan takip etmek, sorunlar akut hale dönmeden tedbir almak gerekir. Başarı bir çocuğun başladığı nokta ile geldiği nokta arasındaki olumlu farktır. Başkaları ile kıyaslanan çocuğun psikolojisi bozulur; duygu dünyasında git gel yaşar. Başkaları ile yarıştırılan çocuk, yetişkin olduğunda da yarışmayı bırakmaz. Yarışmacı zihniyet, yaşam biçimine dönüşür. Yetişkin olduğunda ya arabasının modelini yarıştırır, ya aldığı maaşı yarıştırır; gerçekçi ve ulaşılabilir hedefler koyulmayınca veya yarışmaktan yorulup bitap düşünce, geriye kalan yaralı bir ruhun teslim aldığı yarım kalan hayatlar olur.

Öğretmenle yapılan veli görüşmesinde ele alınması gereken bir diğer konu da okulun veliden veya öğrenciden beklentilerinin tam olarak ne olduğudur. Çocuğun öğrenme sürecinde olumlu bir gelişme var mı? Çocuk öğrenmeyi öğrenmiş mi? Bu durumun takip edilmesi ve öğretmenle istişare edilmesi gerekir. Öğrenmeyi bilmeyen çocuğun okul başarısı yaşıtlarına göre göreceli olarak geriden gelir. Bavyera okul sistemi içinde öğrencinin çalışma ve öğrenmeye yönelik tutumu (Lern- und Arbeitsverhalten) da önem verilen hususlardan biridir.

Çocuğun aile çevresi dışına çıktığında öğretmenleri ve arkadaşları ile ilişkileri de özellikle takip edilmesi gereken durumlardan biridir. Okul başarısı derken sadece derslerden aldığı notlar değil; toplumsal ve sosyal hayatın içindeki hal ve gidişatı (Sozialverhalten) da önemlidir. Aile içinde paşa olarak yetiştirilen çocuğun, toplumsal hayatta yurttaş olmakta zorlanmaması için gerekli tedbiri almak; başta ailenin, sonra da okulun ve öğretmenin görev ve sorumlulukları arasındadır. Okul idaresi, öğretmen ve veli işbirliği sorunlu çocukların topluma kazandırılabilmesi için bu noktada önem kazanmaktadır.

Öğrencinin ilkokula kayıt yaptırdıktan sonraki ilk üç yıl boyunca gelişimi yukarıda sayılan hususlar üzerinden gözlenir ve karneye not değil, gözlem ve değerlendirme sonuçları yazılır. Takip eden 3. ve 4. sınıflarda Almanca, Matematik, Hayat ve Yurttaşlık Bilgisi derslerinden alınan notlar sınıf geçmeye ve bir üst eğitim kurumunun belirlenmesine etki eder. Bu derslerden alınan notların ortalaması 2,33 olması halinde Gymnasium (üniversite veya akademik eğitime hazırlayan ortaokul ve lise), 2,66 ise Realschule (mesleğe hazırlayan üst eğitim basamağı), 3,00 ise Mittelschule türündeki okula yönlendirilir. Genel olarak not ortalaması 2,00 olan öğrencilerin velisi ile Mayıs veya Haziran ayında bir toplantı yapılır ve çocuğun gideceği üst eğitim kurumu belirlenir. Nihai karar aileye bırakılır.

Bu aşamada veli olarak çocuğun gelişimi izlenmeli, özel notlar tutulmalı ve veli görüşme saatlerine hazırlıklı gidilmelidir. Yapılan görüşmede her bir kritik sorunun cevabı öğrenilmeye çalışılmalıdır. Bu görüşmede gündeme getirilen sorular, öğretmene hesap sormak şeklinde değil de çocuğun başarısını yönlendirmek için öğretmenin görüş ve önerilerinden istifade etmek için yapıldığı unutulmamalı; bu duygu öğretmene hissettirmeli, ilişkiler bu mantık üzerine kurulmalıdır.

Yıl içindeki veli öğretmen görüşmesinin amacı da çocuğun akademik ve sosyal gelişiminin öğretmen ile velinin birlikte değerlendirmesi ve varsa öğrencinin eksiklerinin birlikte tespit edilerek, önceden tedbir alınmasıdır. Dolayısı ile veli görüşmesi saati, hem öğretmene he de veliye çocuğun gelişimini değerlendirmek için verilmiş bir fırsat olarak görülmelidir. Bu görüşmelerde ne öğretmenin ne de velinin birbirine şirin görünme gibi bir derdi yoktur; aksine konuşulanlardan karşılıklı çıkarılabilecek olumlu dersler vardır. Konuşmada ele alınan konular ve eleştiriler kişisel olarak algılanmamalı ve çözüm odaklı düşünülmelidir. Veliler ile öğretmenin karşılıklı görüş alış verişi için bir araya gelmesinden amaç birbirlerini suçlamak değil; çocuğun gelişimi için olası sorunlara önceden çözüm üreterek tedbir almaktır ve bu ilişkiyi sürdürülebilir tutmaktır. Bu görüşmelere dil engeli nedeniyle katılmak istemeyen velilere, önceden haber vermeleri halinde tercüman desteği verilmektedir.

Çocukların gelecek aydınlık günleri için yemeden içmeden mahrum kalınıyorsa, yoklar var edilmeye çalışılıyorsa; iş işten geçmeden, karar verin ve sorunun değil; çözümün bir parçası olun. Eğitime yatırım yapın.

Not: Bu yazı Post Atüel Gazetesi Aralık 2019 sayısında yayımlanmıştır.
Mustafa Çakır (2019). İş işten geçmeden. Post Aktüel Gazetesi. Aralık 2019, s.20.

14 Aralık 2019 Cumartesi

Öldürmeyen güçlendirir


Yurt dışında yaşayan Türkler zaman zaman yaşadıkları ülkeye ne kadar bağlı oldukları, bu ülkeyi ne kadar sevdikleri konusundaki sorulara muhatap oluyorlar. Hazırlıksız yakalananlar, kendilerini eve gelen misafirlerin “Anneni mi yoksa babanı mı daha çok seviyorsun?” türünden yönelttiği sorulara muhatap olan çocuklar gibi hissediyorlar.

Böyle sorulara cevap vermek her babayiğidin harcı değil. Çünkü sevgi ve güven duygularının gelişimi, karmaşık ve uzun bir süreç içinde oluşur. Örneğin sokağa çıkan bir kimse kendini ne kadar güvende hissederse; okula giden bir çocuk kendine ve kültürel değerlerine ne ölçüde saygı duyulduğunu deneyimlerse, yaşadığı çevreyi benimser, deneyimlerini içselleştirir ve orayı kendine yurt olarak görür. Sevgi dili kendini yeniden üreten insansal bir varoluş biçiminin dışa vurumudur. Güven ise bu süreci deneyimleyen insanın varoluşunun doğal sonucudur. Bu bağlamda baskın kültürün taşıyıcılarının yabancılarla ilgili olarak hemen her fırsatta dile getirdiği sevgi, sadakat ve aidiyet ile ilgili sorularına cevap ararken, aralarında yaşayan ötekiler ile kurdukları sosyal iletişimin insani boyutlarını da samimiyetle gözden geçirmelidir. Sosyalleşme bir süreçtir;  insanın beklenti ve gereksinimlerine dönük olduğu ölçüde olumlu seyreder. Karşılıklı ilişki içindeki bireyler birbirlerini tanımak, bir yere ait olmak, bağlanmak vb. gereksinimlerinin giderilmesi ile karşılıklı güven duygusu gelişir; bu duygu zamanla bir sevgi katalizörü haline gelir.

Bu duyguların geliştirilmesi, güvene dayalı karşılıklı ilişkilerin sürdürülebilmesi için okulda öğretmen sınıf ortamının; siyasetçi ise toplumun psikolojik dokusunu oluşturan sevgi ve güven duygularının mimarı olmalıdır. Özellikle seçim dönemlerinde sıkça başvurulan ötekileştirme söylemleri, özellikle burada sözü edilen güven duygusunu zayıflatmakta, köken kültürüne duyulan özlemi ve kaynak ülkeyle olan bağı pekiştirmektedir. Yani “öldürmeyen güçlendirir”.

Sevgi ve güven duygusunun gelişmesi için ilişkilerin karşılıklı sevgi ve güvene dayalı olması,  kurulan ilişkilerin, kazanılan olumlu deneyimlerin, bireyin yaşadığı çevreye aidiyet duygularını da geliştirip, pekiştirmesi yadırganmamalıdır. Bu bağlamda eğitim, toplumu oluşturan bütün paydaşların birinci önceliği olmalıdır. Eğitilmiş insan; insanı ve hayatı sever; sevgi ve dostluğu bir armağan gibi algılar; üretkendir.

Üretkenliğe gelince; bu kavram zihinsel ve duygusal süreçlerin özgürleşmesini tanımlar. Yaşamı dönüştürmeyi ve iyileştirmeyi amaçlayan bütün insansal çabaların en soylusu, eğitimdir. Bu yüzden, hem öğretmen hem de politik hayata yön verenler, eğitimin sınırsız imkânlarından yararlanarak, hayatı uygarca yorumlama ve toplumu geleceğe hazırlama yeteneğine sahip olmalıdır. Öğretmenin bir rol model olabilme yeteneği ise yaşamı yorumlama ve yansıtmada göstereceği tutarlılığa, kararlılığa bağlıdır. Başarılı bir öğretmen, kendini sürekli geliştirmeyi amaçlamalıdır. Yalnız bu gelişme süreci, sadece kuramsal bilgileri değil, günlük yaşamın psikolojik gerçekliğini de kapsayan, özgün ve doğal bir duyarlılığı içermelidir (Aydın 2013, s. 9).

Burada sözü edilen siyasetçi kavramına gelince, bu kavramın toplumsal hizmet üretimini gerçekleştirmek için doğal kaynak, sermaye, emek gibi üretim faktörlerini bir araya getirip faaliyete geçiren ve girişimlerinin sonucu doğabilecek tüm riskleri üstlenen kişi olarak tanımlanması gerekir.

Alman filozof Nietzsche “Derisini değiştiremeyen yılanlar ölmeye mahkûmdur” der ve ekler “Bu durum, düşüncelerini değiştiremeyen zihinler için de geçerlidir.” Zaman ayrışmanın, ötekileştirmenin değil; birlik ve beraberlikle ortak geleceğe hazırlık yapmanın zamanıdır.
---------------

Ayhan AYDIN (2013). Sınıf Yönetimi. 16. Baskı. Ankara: Pegem Akademi. ISBN 978-605-5885-08-3

Not:

Bu yazı HABER AVRUPA - EUROPA JOURNAL NOVEMBER / ARALIK 2019 sayısı için hazırlanmıştır. Yazının tamamına http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/ dezember2019/ cakir122019.jpg adresinden ulaşılabilir.

Argo Kullanımı

  Türkçede küfürle karışık sevgi, övgü ifadeleri vardır. Görünüşte çok masum gelen, üzerinde düşününce de derin anlamlar içeren kelimeleri b...