22 Ocak 2021 Cuma

Aile Değerleri


İnsanlık zor bir dönemden geçiyor. İnsan özellikle zor zamanlarda aile bireylerini yanında görmeyi arzu eder. Huzurlu bir aile ortamında büyüyen çocuklar ailenin önemini ve aile olmanın değerini hissederek özgüvenini pekiştirir. Sağlam aileler toplumsal dayanışma konusunda da toplumun ayakta kalmasını sağlar, değerlerin kuşaktan kuşağa aktarılmasına katkıda bulunur. Bu yazıda aile olmayı sağlayan değerler üzerinde durulacak, mutlu aile olmanın ipuçları verilmeye çalışılacaktır.

Aile bağları kuvvetli olan bir millet olumsuz dış etkenlere karşı güçlü olur ve aile içi bağlar ne kadar güçlü olursa, aileyi oluşturan kişiler de zor zamanlarda o kadar güçlü olur. İnsan aile içinde kendini bağımsız, özgür hissederken yalnız olmadığını da bilmelidir. O kadar ki zor zamanlarında kendini ait hissedeceği, güveneceği birilerinin olduğuna inanmalı, onlara güvenmelidir.

Toplumda “Seni seven bir ailen varsa korkma” denir. Sevginin en güçlü hali ailede vücut bulur ama aile olmanın da bazı kuralları vardır. Bunlardan ilki saygı, ikincisi de koşulsuz sevgidir. Türk aile yapısında saygı aşağıdan yukarıya bir hiyerarşi gösterirken, saygı gösteren de sevilir. Bu saygı ve sevgi ilişkisi kişilerin aile içindeki konumlarını göstermekle birlikte, kişilerin aile içinde var olmasıyla daha da anlam kazanır.

Bir diğer husus ise aile bireyleri arasındaki ilişkinin iletişim şeklidir. İletişimde aile bireyleri birbirine açık davranır. Bu açıklık samimiyet ve anlama çabası ile kendini gösterir. Aileyi oluşturan herkes kendini ifade etme hakkına sahipken, aileyi oluşturan bireylerin de kendini ifade etmek isteyeni gerçekten anlama niyetiyle dinlemesi, anlatan da düşüncelerini sansürlemeden, özgürce ifade edebilmesi; bütün bunları yaparken de kendini aile içinde güvende hissedebilmesi gerekir.

Aile içi ilişkilerde eşitlik ve hakkaniyet ilkesi göz ardı edilmemelidir. Eşitlik; öncelikle zaman ile paranın ekonomik ve verimli kullanılması, fırsatların eşit değerlendirilmesi, kullandırılması anlamına gelir. Hakkaniyet ise hakkın sahibine teslim edilmesidir; yani aile içinde bireylerin kişisel haklarının kullanımında adaletli davranılması gerekir.

Aile içinde işbölümü deyince, sorumluluk ilkesi anlaşılır. Herkesin kendi rolüne uygun şekilde üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi beklenir. Okula gitmek, ödev yapmak, evin yemeğini pişirmek, temizliğini yapmak, aileye gelir sağlamak gibi sorumlulukların paylaşılması, rollerin benimsenmesi, içselleştirilmesi ve daha da önemlisi kişilerin kendi varlıklarının farkına varması ve kendini bu yolla gerçekleştirmesidir. Bu bağlamda aile bireyleri paylaşımcı olmalıdır. Bu paylaşımcılık; kazanımların hakça paylaşılması, insanların bir yandan birbirlerinin kişilik haklarına saygı göstermesi, öte yandan birbirlerinin lehine olmak üzere bazı kişisel haklarından vaz geçebilecek etik anlayışa sahip olmasıdır.

İnsan başı sıkışınca içini rahatlatacak bir çınar arar. O çınar bazen baba, bazen anne, bazen kardeştir. Bunlar yoksa yakın arkadaştır. Aileyi oluşturan bireyler bir arada mutlu olmalı ve gerek kendi kişisel alanlarında gerekse bütün aileyi ilgilendiren durumlarda karar verme ve verilen kararlara katılma hakkını kullanmalıdır. Bu da karşı karşıya kalınan sorunların birlikte değerlendirilerek çözümlenebilmesi için istişare edilmesi, karşılıklı fikir alış verişi yapılmasını, dayanışmayı gerekir. Napoleon Bonaparte’ın dediği gibi “İnsanın evi, gönlünün bağlı olduğu yerdir.”

Toplumun özünü oluşturan ailenin bireyleri dünyevi kazanımlarını paylaşır. Bu paylaşıma maddi varlıklar, şöhretler, statüler, toplumsal konumlar dahildir; bütün aile bireyleri tarafından paylaşılır ve bu özellikler aile bireylerine ve değerlerine katkı sağlar.

Wilhelm Stekel’in ifadesi ile “Aile, her türlü iyilik ve kötülüğün öğretildiği bir okuldur.” Aile bireylerini birbirlerine yaklaştıran bir diğer husus da toplumun manevi kazanımları olan inanç ve ahlâkî değerlere bağlılıktan doğan dayanışma gücüdür. Ailenin karşılaştığı olağan dışı durumlarda sabırlı ve bilinçli davranması, ölüme tevekkül ile yaklaşması, yaratılışı yaratanın insanlığa sunduğu yenilenme imkânı olarak görmesi, yaratan ilahi güce bakışı; ailenin kriz anlarında bir arada kalmasında, sıkıntılı ve acıların anlarda yaşanan duygu yoğunluğunun dağıtılmasında, teselliyi bulmasında belirleyici olur.

Bütün bu anlatılanlardan çıkarılacak sonuç olarak; çekirdek ailenin ebeveynleri, anne ve babaları, kendi yaşam felsefesini, değerlerini ve ailenin sınırlılıklarını birlikte belirlemeli ve bunları çocukları ile açıkça paylaşmalı; kendi ilişkilerinde de bu değerlere uygun hareket etmelidir. Bir babanın çocuğuna vereceği en güzel hediye, annesini sevmek olurken “en mükemmel kadın da çocuklarına; babalarının yokluğunda baba olabilecek güce sahip olandır.” (J. Wolfgang von Goethe)

Aile bir çatı altında barınan, günlük ihtiyaçlarını karşılayan, birlikte hayat geçiren insanlar değil, o çatı altında hayatı paylaşan insanlardan oluşur. Vatanımız için kan, arkadaşımız için gözyaşı dökebiliriz; ama aile olabilmek için ter dökmemiz gerektiğini unuturuz. Kuracağınız yuvada kadın şefkatin ve güzelliğin, erkek de doğruluk ve Hakk’ın temsilcisi olursa, o evde huzur ve mutluluk olur.

Not: Bu yazı Post Aktüel Gazetesi Ocak 2021 sayısında yayımlanmıştır. Mustafa Çakır (2021). Aile Değerleri. Post Aktüel Gazetesi. Ocak 2021, s. 6.


1 Ocak 2021 Cuma

Çok dillilik avantajdır

Geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızın iyi birer eğitim alması ve hayatta başarılı, üretken ve sorumluluğunun bilincinde birer vatandaş olarak atılması, hepimizin ortak arzusudur.

Çocuklarımızın devam ettikleri okullarda başarılı olması, onların ileri düzeyde Almanca bilmesine bağlıdır. Türkçesi zayıf olan çocukların Almancayı öğrenmesi zor olur. Çok kültürlü bir toplum içinde sadece Almanca veya sadece Türkçe öğrenen çocukların kanatlarından biri eksik kalmaktadır. Türkçe derslerine devam eden, hem Almancayı hem de Türkçeyi öğrenen iki dilli çocukların okul başarıları tek dilli çocuklara göre daha ileri düzeydedir. İki dilli insanların beyni tek dilli insanlara göre farklıdır ve erken çocukluk döneminde çok dilli yetişmenin herhangi bir zihinsel dezavantaja yol açmadığı bilinmekte ve iki dilli yetişen çocukların Almanca öğrenmesine daha kolay olmaktadır. Dolayısı ile iki dili ve iki kültürü bilen insanların hayatta daha başarılı, insan ilişkilerinde hoşgörülü ve birlikte yaşama becerilerinin daha gelişmiş olduğu gözlenmektedir. Bunun için bazı şartların sağlanması gerekir.

Çocuğun yaşamının ilk üç yılında ailenin konuştuğu dilde iletişim becerisi kazandırılırsa, çocuk birinci dilini öğrenmiş olacaktır. Karma evliliklerde ise anne babanın her biri kendi dilinde iletişim kurmalıdır. Burada dikkat edilecek husus, kullanılan dilin mutlak surette anadili seviyesinde konuşanlar tarafından konuşulması gereğidir. Anadili Almanca olmayan velinin çocuğu ile bebeklik ve erken çocukluk döneminde Almanca konuşması bilimsel olarak doğru bulunmamaktadır.

Bir ikinci husus da velilerin ilk üç sene, çocukları ile hangi dilde konuşmaya başladılarsa o dilde konuşmaya devam etmesi önerilmektedir. Yani velilerin tutarlı davranması ve çocuğun zihnindeki dil gelişiminin sağlıklı olması için dil değiştirmemesi gerekir. Kesinlikle dikkat edilmesi gereken bir diğer konu da çocukla konuşurken bir cümle A dilinde, bir cümle T dilinde veya tek bir cümle içinde A ve T dillerini bir arada ve karışık şekilde kullanılmamasıdır.

Çocuk bir dilde konuşurken karşılığını bulamadığı bir kavramı öteki dilden alabilir. Bu durumda yapılacak iş, çocuğun bulamadığı kavramın o dildeki karşılığını söyleyerek ona yardımcı olmaktır. Bu süreçte bazen kelime yardımı, bazen telaffuz alıştırması yapılabilir. Burada önemli olan doğru stratejiyi uygulamak, eksik olanı tamamlamak ve hatalı olanı düzeltmek olacaktır. Bu yapılmadığı takdirde çocuk dil kullanımındaki rahatlık (konfor alanı) nedeniyle iki dili karışık konuşabilir. Bu durum her ne kadar aile içinde hoş görülse, anlaşılır olsa da toplumsal ve sosyal hayatta olumsuz değerlendirmelere neden olabilir.

Çocukların evde, aile ve arkadaş çevresinde edindiği Türkçe okul başarısı ve kültürel aktarım için yeterli değildir. Bunun okulda verilen Türkçe ve Türk kültürü dersi ile desteklenmesi gerekir.

Bayvera Eyaleti yerel makamları ile sürdürülen karşılıklı iyi niyet ve işbirliği ile görev bölgemizde bulunan Grundschule, Mittelschule, Realschule ve Gymnasium türü okullarda ücretsiz Türkçe ve Türk Kültürü Dersleri verilmektedir. Bu dersler Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığının deneyimli öğretmenleri tarafından verilmektedir. Öğretmenlerimiz Türkiye’de yurtdışı görevi için yapılan yazılı ve sözlü sınavların sonunda bir de yurt dışı göreve uyum eğitimi almakta sonra yurt dışında bir ülkede uzman alan öğretmenleri olarak görev yapmaktadır.

Türkçe ve Türk kültürü dersi Alman okul sistemi içinde yer alan zorunlu dersler dışında olup, derse katılım tamamen velilerin isteğine bağlıdır. Kültürel çalışma olarak değerlendirilen bu derslere düzenli olarak devam eden öğrencilere sene sonunda okul türüne göre karne veya katılım belgesi verilmekte; bazı durumlarda da karnelerine Türkçe dersini aldığı bilgisi işlenmektedir.

Türkçe dersine devam eden öğrenciler not genel ortalamasını yükseltmek istedikleri takdirde, ortaokulu nitelikli bitirme karnesi için girilen performans sınavında (Leistungsfeststellung zum Erwerb des qualifizierenden Abschluss der Mittelschule) Türkçe dersini seçerlerse, kendilerine avantaj sağlamaktadırlar.

Alman okul sistemi içinde meslek lisesini bitirip uygulamalı bilimler üniversitesinde (Fachhochschule) okumaya hak kazanan meslek lisesi mezunları (Fachhochsuchreife), eğer ikinci bir yabancı dil bildiklerini belgeleyebilirlerse ki bu dil Türkçe olabilir, bu takdirde diplomaları genel lise diplomasına (Allgemeine Hochschulreife) yükseltilebilmektedir. Böyle olunca da her hangi bir üniversite veya yüksekokula devam etme imkânı kazanılmaktadır. Bunun için de sadece Grundschule, Mittelschule değil, Berufschule, Realschule, Gymnasium türü okullarda öğrenim gören öğrenciler için açılan Türkçe ve Türk kültürü dersi veya Geç Başlanan Yabancı Dil Türkçe derslerine devam edilmesinde yarar görülmektedir.

Bu derslerin açılabilmesi için en az 12 öğrenci velisinin çocuğunun devam ettiği okulun okul idaresine bu derse devam etmek istediğine ilişkin dilekçe vermesi gerekmektedir. Derse katılmak için hazırlanan dilekçeler okul idaresinden, Türkçe öğretmenlerinden alınabilir. Ayrıca Eğitim Ataşeliğinin internet sayfasından (https://munih.meb.gov.tr) da Türkçe dersi başvuru dilekçesi indirilebilir. Veliler çocuklarının devam ettiği okulda yeterli sayıda başvuru olmaması halinde ve arzu ederlerse kendilerine yakın çevredeki bir başka okulda açılan derse de götürebilirler.

Koronavirüs döneminde yerel yönetimlerin sağlık tedbirlerine uyulmakta, öğretmenlerimiz de bu konuda hizmet içi eğitime alınarak, sağlıklı eğitim öğretim ortamı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Ayrıca gerekli hallerde uzaktan eğitime, mesafeli eğitime veya yüz yüze ve dönüşümlü eğitime (hibrit eğitim) geçilmektedir.

Unutulmamalı ki çoğu yerde velilerin ilgisizliği, çocukların isteksizliği gibi nedenlerden dolayı gerek Bavyera makamlarının gerekse Başkonsolosluğun açtığı Türkçe derslerine yeterli başvuru yapılmadığı için Türkçe dersleri açılamamaktadır. Her veli çocuğunun daha iyi bir geleceğe sahip olması için bugünden karar vermek, çocuğunun eğitimine özenli davranmak durumundadır. Çocukların kendilerine sunulan eğitim hakkından yararlanabilmesi için toplumun bütün paydaşlarının duyarlı davranması, çocuklarımızın okulu ve öğretmeni ile sürekli iletişim içinde olmasında yarar görülmektedir. Çocuklarımızın hem Almanca hem de Türkçe öğrenmesinin sağlayacağı avantajları, toplumsal ve sosyal faydaları iyi değerlendirelim.

 

Not: Bu yazı Post Atüel Gazetesi Aralık 2020 sayısında yayımlanmıştır.
Mustafa Çakır (2020). Çok dillilik avantajdır. Post Aktüel Gazetesi. Aralık 2020, s. 2

19 Aralık 2020 Cumartesi

Zehirli mantar

Bir süredir insana ve hayata dair konuları yazıyorum. Aslında nereye baksam insanı, hangi konuya el atsam yaratılanı görüyorum. Bu yazıda da anlatıcının gözünden hayata ve insana dair yaşanmasa anlatılamayacak gibi görünen hayatlardan alınan kesitler okuyacaksınız.

Bilirsiniz; “Ağaç yaşken eğilir” atasözü kulak ardı ettiğimiz muhteşem bir sözdür. Küçükken edinilen alışkanlıkların kalıcı olduğu, bu nedenle eğitime erken başlanması gerektiği filan anlatılır. Bu sözü biraz hayatın içinden örneklerle anlatayım. Hani “Hayatımda en mutlu olduğum günler diye saymaya başlasam, çocukluğuma giderim” derler ya, o misal. Okul öncesi dönemde annem nereye gitse, ben de peşinden ayrılmıyor; gölge gibi takip ediyordum. Annem ağıla mı gitti, peşinden gider oğlaklarla uğraşırdım.  Yaylaya mı gidilecek, ben ondan önce yola koyulur, yaylaysa yaylaya, tarlaysa tarlaya, bağa bostana, hâsılı kelam oradan oraya koşuşturur dururdum. Peşini bırakmamacasına. Bazı günler, bana görünmeden evden uzaklaşsa, adeta dünyayı ayağa kaldırırdım. Neden beni bırakıp gittiğinin hesabını sormaya çalışırdım. Hal böyle olunca kızaran domatesleri toplamaya beraber gider, dere kenarındaki Yoncalık’ta birlikte mantar toplardık. Çocuk aklımla, ben önüme gelen domatesi koparıp sepete atarken, o yeşil olanları güneşte de kızarır diye ses etmiyor, benim çocuksu hallerime gülüp geçiyordu. Mantar toplamaya gitmişsek; önüme gelen mantarı koparıp sepete attığımda ufak, ama tatlı sert uyarıyı alıyordum. Annem bana dönüp her mantar yenmez, bu zehirler; şunun sotesi, bunun çorbası olur diye mantara ilişkin bildiklerini tecrübelerini anlatır, yol gösterirdi. Bugünlerde biz buna modern dilde kültürleme veya kültürel aktarma adını veriyoruz. Eskiden hayatın içinden edinilmiş bilgi, görgü ve deneyimler bir sonraki kuşağa böyle aktarılıyordu. İçinde gizli aşikar mesajlar verilerek.

İnsan ilişkilerinde de bu böyle. Domates güneşte kızarsın derken sabrı öğretiyor, mantar zehirler diye de her gördüğüne kapılma mesajı veriyordu, kim bilir. Mantar deyince; mantar ile insan ilişkileri arasında ilginç bir benzetme yapılıyor, bugünlerde. Sosyal medya paylaşımlarında “Dostluk mantar yemeği gibidir. Zehirli veya zehirsiz olup olmadığı ancak yendikten sonra belli olur” diyorlar. İnsan yaş alıp, hayatın değişik evrelerinde beşeri ilişkiler kurmaya başlayınca, bu sözün ne denli isabetli olduğunu da bizzat deneyimliyor.

Memleketten çıkıp yeni bir çevreye girince, yani insan evladı gölgeden güneşe çıkıp kendi gölgesini oluşturmaya başlayınca, alışılmışın dışında yeni yaşam deneyimleri edinmeye başlıyor. Örneğin üniversite birinci sınıfta okurken, Marmara Adasından gelmiş, ailesi balıkçılıkla geçimini sağlayan bir arkadaşımız vardı. Balıktan iyi anladığını söyler; babasıyla, amcasıyla balığa çıktığı günleri, ilginç anıları bizimle paylaşıyordu. O günlerde trakonya balığının denizlerimizdeki en sık görülen zehirli balık olduğunu, canlıların dış görünüşüne aldanılmaması gerektiğini, en tehlikeli deniz canlılarının en güzel görünenler olduğunu anlatırdı. Sahilde yürürken yahut sığ sularda debelenirken iğneli (kuyruklu) vatoza çok dikkat etmeliymişiz. İğnesinin ayağımıza batması halinde ölümle sonuçlanacak istenmeyen durumlar yaşanabilirmiş. Biz merakla dinledikçe, keyfi yerine gelir; folya, iskorpit, balon, rina, varsam ve daha bilumum zehirli balık türleri hakkında ansiklopedik bilgiler verirdi.

Bir süre sonra yaş kemale ermeye başlayıp hayatın renkleri, çiçekleri ilgi alanımıza girmeye başladığında etrafta olup bitene daha bir ilgi ve merakla yaklaşır; her bir objenin ne anlam ifade ettiğini merak eder olduk. Mevlana’dan “gülün dostunun diken”; Victor Hugo’dan “hayat çiçekse, aşkın çiçek balı” olduğunu öğrendik. Gül ile dikenin sohbetine tanıklık ettik, biri insanları mutlu ederken, diğeri acı çekmeden sevgiye ulaşılamayacağını anlatıyordu. Temiz duygularla Muzaffer Akgün’ü dinliyor; bağa bülbül dadanmasının sırrına ermeye çalışıyorduk.

Zaman akıp geçtikçe “kirli çevrenin insanın ruhunu da kirlettiğini” deneyimledik. Öğrenci olaylarının, askeri müdahalelerin yaşandığı dönemlerde Pablo Neruda’nın “Tüm çiçekleri koparabilirsiniz, ama baharın gelmesine engel olamazsınız” sözünden kendi payımıza dersler çıkarmaya baktık. Saygıda asaleti, sevgide şevkati, hoşgörüde hürmeti, susmakta hikmeti, dostlukta minneti, aşkta sadakati gördük. Gönül kırıklıklarını Dario Moreno veya Juanito'nun şarkıları ile onarmaya çalıştık. Birinin bizi bulup biz ettiği, birilerinin de bizi bizden edeceği yanılsamasına karşı, devreye giren büyüklerden “Çöplükte yetişen gülden sakının; değer vermeyin” tavsiyesi aldık, olumsuz şartlarda yetişen çiçeklerden uzak durulması gerektiğini anladık. Derken, Cemal Süreyya’dan aşk, sevdanın engel tanımadığını öğrendik. Âşık Veysel’den de “Yüzü güzele kırk günde doyulacağını, huyu güzele kırk yılda doyulamayacağını”, varsa yoksa dış görüntü, yüz güzelliği, fizik diyenlere zamanın yüz güzelliğini tüketirken gönül güzelliğini artıracağı dersini aldık.

Hayatta sevenin hoşuna, çekemeyenin zoruna gitse de söylenenin aksine zamanın ilaç olmadığını, doğumu bir damla su, ölümü bir avuç toprak olan insanın ne kadar unutkan olduğunu; aşıkken, karşısındakinin kusurlarını ve zaaflarını göremediğini öğrendik. Kimi zaman da üzüldüklerimizde hayır vardır deyip, Rabbim kimsenin karşısına eş diye nasip etmediğini aşk diye çıkarmasın diye şükürler ettik. Geleneklerimizi yaşatacak, kültürümüzü sonraki kuşaklara aktaracak ama her şeyden önemlisi sevgi ile ayakta kalacak, sadakatle korunacak; adına da aile denecek kurumu aradık. Atalarımızın “Asil azmaz, bal kokmaz; kokarsa yağ kokar, onun da aslı ayrandır” tavsiyesi ile de gençlik heyecanı içinde yaşanan kimi ciddiyetsiz şartlardan, ciddî sonuçlar alınamayacağını, dikkatli olunması gerektiği dersini çıkardık. 

Sonuçta hayatta bizi önce sınayıp sonra not veren öğretmenimizin deneyim olduğunu, onun da Joseph Roux’nun ifadesi ile “kazanılan bilgiden çok, kaybedilen beklentilerden oluştuğunu” gördük. Sadece malumat olmayan bilginin ise Albert Einstein’ın deyişi ile “deneyimlerle kazanıldığını, bilmenin yolunun deneyimlemekten geçtiğini” insanın nihayetinde “yanarak kul olduğunu” öğrendik. Bunun adına da hayat dedik. Öyle...


Not: Bu yazı Europa Journal (Haber Avrupa) Gazetesinin Aralık 2020 sayısında yayımlanmıştır. http://europa-journal.net/zehirli-mantar/ (19.12.2020)

21 Kasım 2020 Cumartesi

Diliniz kimliğinizdir

Dil, genel bir ifade ile insanların ihtiyaçlarını, duygu ve düşüncelerini anlatmaya yarayan bir araçtır. Yazılı, sözlü, işaret vb. alanlarda içinde yaşanan kültüre göre gelişim ve değişim gösterir.

Günümüzde bir dilin güçlü olması veya bir başka dile göre daha üstün görülmesi; o dilin anlatım gücüyle ilişkili olmaktan ziyade, o dili kullananların sosyal, ekonomik ve siyasal güçleriyle ilişkilidir. İngilizcenin uluslar arası dil olmasının arka planında aslında bu özellikler vardır. Her kültürün taşıyıcısı kendi sosyal çevresinde günlük ihtiyacını karşılayabilecek söz dağarcığına sahiptir. Arapça konuşanlar deve, Eskimo dilini konuşanlar da kar ile ilgili onlarca farklı kelime türetmiştir. Bu çoklu anlatım o dilin zenginliğinden ziyade dili kullananların ihtiyaçlarının karşılanmasıyla ilgilidir.

Genellikle tek dilli geleneksel hayat biçiminin hüküm sürdüğü dönemlerde kullanılan ilk ve genellikle tek dil bireyin anadili olarak tanımlanıyordu. Bu kavram; bireyin annesinin ve buna bağlı olarak doğuştan getirdiği, içine doğduğu kültürün dili olarak kabul görmekte ve anadili olarak tanımlanmaktadır. Hayatın döngüsü içinde dillerin ve kültürlerin iç içe geçmesi nedeniyle, bilimsel alanda kullanılan kavramlar da değişim göstermiş; daha çok birinci, ikinci, üçüncü dil kavramları kullanılmaya başlanmıştır. Bu sıralamada iki dilli ortamlarda yaşayan ve iki ayrı dili konuşan bireyler için iki dilli tanımı yapılmakta; anadili de bireyin annesinin konuştuğu dilden ziyade, kendini en rahat ifade edebildiği dil olarak tanımlanmaya başlanmıştır. Bireylerin ikiden fazla dili konuşması durumunda da çok dillilik kavramı ortaya çıkmış; hatta çok dillilerin birden fazla anadilinin olup olmadığı tartışmaları gündeme gelmiştir.

Uluslararası dolaşım ve göç hareketleri ile bireylerin farklı dilsel ve kültürel çevrelerle etkileşime girmesine bağlı olarak anadili yerine, bireyin geldiği ülke ve kökeni ile bağlantı kurularak anadili yerine köken dili kavramı da kullanılmaya başlanmıştır. Örneğin Türkiye’de tek dilli ortamlarda yaşayanlar için Türkçe anadilidir. İki veya çok dillilik kuramına göre yapılan sıralamaya göre birinci dildir. Türkçeden sonra öğrenilen ilk yabancı dil; genel dil sıralamasında ikinci dildir. Bu bağlamda Türkiye’de öğrenilen Almanca yabancı dildir. Birey Türkiye’de değil de Almanya’da yaşıyorsa, Türkçeden sonra veya Türkçenin yanı sıra öğrenilen daha doğrusu edinilen Almanca ikinci dildir. Almanya’ya göç edenlerin çocuklarının evde konuştuğu birinci dil olan Türkçe bize göre anadili, yaşadıkları baskın kültürün taşıyıcılarına göre köken dilidir.

Diller arasında gidip gelmelerin yoğun olduğu süreçlerde, karşılaştırma yapılması da kaçınılmaz olmaktadır. Bazen bir dile yeterince hâkim olunamaması, o dilin zenginliği veya ifade gücüne ilişkin eksik ya da hatalı değerlendirmeler yapılmasına neden olabilmektedir. Örneğin; akrabalık ilişkileri açısından bakıldığında Türkçe ile Almanca arasında belirgin bir fark olduğu görülmektedir. Bu fark ne Türkçenin zenginliğini ne de Almancanın yetersizliğini gösterir, aksine dillerin ve kültürlerin farklı özelliklerini ortaya koyar. Almanca dayı ve amca kelimelerine karşılık Onkel; teyze hala kelimelerine karşılık olarak da Tante kullanılır. Türkçede bu kavramları birbirinden ayırmak için kullanılan bağlamın yanı sıra kimi zaman örneğin amca için Onkel väterlicherseits, dayı için Onkel mütterlicherseits gibi başka kelimelerle açıklama yapılması gerekebilir. Kayınbirader ve enişte kelimeleri Almancada Schwager ile karşılanırken, baldız ve görümce kelimelerine karşılık bir kavram bulunmamaktadır.

Hangi dil olursa olsun, dilin gücünü anlatırken ihtiyaçlara bağlı olarak üretilen kelimelerden ziyade, o dilin betimleme, anlatma becerisinin öne çıkarılması gerekir. Duygu ve düşüncelerin aktarılması yalın bir şekilde yapılabilir. Ancak konuşan kişinin ifadesine yükleyeceği derinliği, abartıyı, yoğunluğu ya da şiddeti ifade edebilmesi ancak deyimlerle mümkün olabilir. Öfkelenmek, kızmak, küplere binmek aynı türden duyguları anlatır. Şeyh Galip’in “Onlar ki kelama can verirler” dizesi bunun yalın bir örneğidir. Bunlar da dilin kültürel yönünü ortaya koymaktadır. Türkçe bu anlamda geçmişten geleceğe uzanan köklü ve unutulmaması gereken bir kültürün taşıyıcısıdır ve Türkçe konuşan her bir bireyin konuştuğu dil kültürünü ve kimliğini ortaya koyar. 

Çok dilli ortamlarda tek dilli yaşamak yerine, iki dili de çok iyi öğrenmek gerekir.  Toplumsal ve sosyal ortamlarda kabul görmek için Almanca, geçmişle gelecek arasında bağ kurabilmek için Türkçe. Unutmayın; diliniz kimliğinizdir.


Not: Bu yazı Duygu'lu Yaşam ve Sağlık Dergisi'nin Ağustos 2020 sayısında yayımlanmıştır. 
Çakır, M. (2020). Diliniz Kimliğinizdir. Neuro-Psychiatrisches Zentrum Riem. (Hrsg): Duygu'lu Yaşam ve Sağlık Dergisi.  Ağustos 2020. ss. 10-11. 

Hayat sonraları sevmez...

Aile insan hayatında çok önemlidir; adeta hayatımızın anlamıdır. Günümüzün gelişmiş iletişim araçları uzakları yakın etse de insan sevdiğini canı isteyince sarılıp kucaklayamadıktan sonra, uzaklar yakın olmuş neye yarar.  Jean-Luc Godard’ın deyişiyle “Artık sadece iletişim araçları var, iletişimin kendisi yok.”  İletişim insandan insana olduğun sürece haz verir. Aile bu anlamda sarılıp koklayabileceğin insanların olduğu, sun’i muhabbetten uzak, sevgiyle yeşeren bir sosyal ortamdır.


Aile, içinde herkesin aynı düşüncede olması yerine, bireylerin farklı düşünce ve kanılarını özgürce dile getirdiği ve bu farklılıklardan rahatsız olmak bir yana, fertlerin kişisel gelişimlerine katkı sağlanan sosyal ortamlardır. İleri sürülen farklı görüşlere katılmasak bile sahibine anlayışlı yaklaşmak gerekir. Anlayış, her derdi çözen anahtardır. Michel Foucault “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa, orada kimse yok demektir.” diyerek, herkesin aynı düşünmesi yerine farklı düşüncelerin ufuk açıcı olduğuna dikkat çeker. İnsanlar huzuru aile içinde bulur. Bazen, özellikle ergenlik dönemindeki gençlerin zihninden geçenlerle yaşadıklarının örtüşmemesi, onları iki farklı dünya arasında serseme çevirip; yorgun, bitap düşürse de aile mefhumundan vaz geçmeye yöneltmemelidir. Bu duygu ortadan kalktığında insan kendini “Dost mu kaldı artık. Herkes menfaatinin peşinde koşar olmuş. Ne olduğuna değil, ne verdiğine bakar olmuş” diye bir yanılsamaya kaptırır. Aile biter; aile bittiğinde toplum biter.

Değerini tam olarak bilemediğimiz zamanlar olsa da her şartta yanımızda kalan, bizi sadece biz olduğumuz için seven ve karşılıksız kabul eden, ne olursa olsun bizi terk edip gitmeyen de ailemizdir. İnsan aile içinde mutlu olur yahut öyle olmalı. Aile olmak zor, aileyi yaşatmak ve ayakta tutmak daha zordur. Sabır ister, ilgi istir, sevgi ister, hoşgörü ve kabulleniş ister. Aile denilince bir başka çarpar insanın kalbi. Buna rağmen en çok da aileye karşı duygular saklanır. Aile içinde birbirimizi sevdiğimizi söylerken çokça cimri, içimizdeki öfkeyi anlatmada bonkör davranırız nedense. Mutluluğu dışarıda aramak yerine bizi sarıp sarmalayan ailemize dönmeyi nedense geç aklederiz. Charles Bukowski’nin tespitine göre, “mutsuz insanlar yorgun olur; hiçbir şey yapmak istemezler.”  Oysa hatalarımızı hoş gören, dışarıda karşılaştığımız kuvvetli fırtınalarda ayaklarımızın yerden kesildiği anlarda, huzuru ve güveni aradığımız güvenli limanımız ailemizdir.  

Aile içinde mutluluk güven duygusuna bağlıdır. Karşılıklı güven çok önemlidir. Bu duygunun bebek gibi ilgiye, bakıma ihtiyacı vardır. Kaybolduğunda  “Hayatta kimseye güvenmeyeceksin, babana bile…” demek durumunda kalır insan. Victor Hugo’ya göre. “… kime iki defa güveneceğini hesaplamalı insan.” ve insanlara ikinci bir şans verilmesi gerekir.

Paulo Coelho tam da bu anda “Hatalarım orijinal olmalı. Eğer öncekilerin tekrarıysa, hiçbir ders çıkarmamışım demektir.” derken; Arthur Schopenhauer da “Dünyanın en yoksul insanı, paradan başka hiçbir şeyi olmayandır.” deyip, hayatta yegâne servetin para olmadığını hatırlatır. Aile bireylerimiz bizi sadece biz olduğumuz için sever ve kabul eder. Bu nedenle aile olmak dünyanın en zor ama en güzel hissidir. Bu duyguyu ancak gerçek bir aile olduğunuz zaman hissedebilirsiniz. Ne kadar muhteşem bir duygunun içinde yaşadığınızı ve bu duyguyu hayatınızın sonuna kadar asla kaybetmek istemeyeceğinizi duyumsarsınız. Bu duygu maddi menfaatlere bağlı değildir. Nazım Hikmet’in “Cebimde yoktu, yüreğimden verdim.” sözü bu paylaşıma güzel bir örnektir.

Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş da “İnsanın sevdiğini kaybetmesi, dişini kaybetmesi kadar ilginçtir. Acısını o an yaşar, yokluğunu ömür boyu.” diyerek insan ilişkilerinde sevilenin önemini anlatır. İnsan ilişkilerinde “gerek yokken yanında, ihtiyacın olduğunda uzakta” olanı değil, Tolstoy’un dediği gibi, “hayatına girdiğinde hayatını aydınlatanlara” öncelik vermek lazım, hayatından çıktığında rahatlatanları değil.

“Bazı insanlarla konuşmak, sorunlarla yüzleşmek zordur; mutlaka sen haksız çıkarsın. Çünkü onların galip gelecekleri ikinci bir yüzleri daha vardır.” diyen Bernard Shaw’ı haklı çıkarmak zorunda olmasanız da insanın bazen yaşadıkları ile yüzleşmesi gerekebilir. Aile içinde gerekli gereksiz tartışmalardan uzak durmak da hayatın huzuru ve saadeti için gereklidir. Dünyada iyilik ve kötülük birbirini dengeleyen iki terazi kefesi gibidir. Burada dengeyi bozan iyiler veya kötüler değildir. Hayat Albert Einstein’ın gözlemine göre, “seyirci kalıp, hiçbir şey yapmayanlar” yüzünden tehlikeli bir yere dönüşüyor. O nedenle, aile olabilmek, bazen hakem olmayı, uzlaştırabilmeyi de becerebilmektir.

Platon der ki “Düşünceli olun, çünkü karşılaştığınız herkes hayatta en az sizin kadar zorlu bir mücadele veriyor.” Aile içinde sorunu değil, huzuru aramalı insan, küçük şeylerde derdi değil, mutluluğu görmeli. Cemal Süreyya’nın dediği gibi; insan “Deniz gibi berrak coşkulu, alabildiğine mavi, umut dolu” olmalı.  Goethe’yi haklı çıkarırcasına, “İster kral, ister köylü olsun; dünyanın en mutlu insanı evinde huzur olandır.” Evde huzur bulmak için aile olmayı, her bir bireyin diğerine sımsıkı sarılmayı öğrenmesi gerekir. Aile içinde insanların birbirinden saklısı gizlisi olmaz. Çocukluğumuzda severek okuduğumuz Pinokyo’yu hatırlayın. “Tahta diye küçümsenen Pinokyo’nun yalan söylerken burnu uzuyordu. Şimdiki insanların yüzü bile kızarmıyor” diyen Paulo Ceolho’nun hakkını vermek lazım. 

Bu arada, dış görünüşünüz neye benzerse benzesin, nezaket sizi dünyanın en güzel insanı yapar. Hz. Ali’nin de buyurduğu üzere, “Unutmayın ki güzel bir karakter; güzel bir yüzden daha uzun ömürlüdür.”

Kinsun, “İnsanı farklı yapan, affettikleri, güçlü yapan sabrettikleri, kendisi yapan vazgeçtikleridir.” der. Bu nedenle insan ne istediğini, neyi ne zaman isteyeceğini, sınırlarını iyi çizmelidir. Bazen bütün bunları anlamak, yaşamaktan, tecrübe etmekten geçer. Bazen de her şeyi olduğu gibi kabul edip, olayları akışına bırakmak, zorlamamak lazım gelir; kim bilir?

Son olarak, aileyi ayakta tutan kadındır, annedir. M. Doğan Cüceloğlu’nun ifadesi ile “Annen yoksa, kimsen yoktur.”  Paulo Coelho der ki “Hayat bazen insanları, birbirleri için ne kadar çok şeyi ifade ettiklerini anlasınlar diye ayırır.” Annenin, kadının kıymeti de ancak ortadan kaybolduğunda anlaşılır. Her şeyi vaktinde değerlendirmek lazım gelir. Hayat yaşanması gerekenleri sonraya bırakmaz; planları bekletmez; ertelemez; akıp giden çaydaki su gibidir. Suyu dinleyin, ona karışın. Hayatın sonraları hiç sevmediğini, Heraklitos’un dediği gibi, “aynı suda iki kere yıkanılmayacağını” unutmayın. Ailenizin kıymetini bilin, birbirinizi sevin, sayın. Yaşarken sevginize sağır, yüreklere ağır olmayın. Olmayın ki ne ömürlere ne gönüllere yük olun.

Mark Twain’in dediği gibi; “Hayat öyle kısa ki tartışmalara, özür dilemelere, kıskançlıklara, hesap sormalara zaman yok. Sadece sevmek için bir an var” O an da bu an. 

Sevgiyle kalın.


Not: Bu yazı Haber Avrupa - Europa Journal Kasım 2020 sayısında yayımlanmıştır. https://www.yumpu.com/de/document/view/64920560/haber-avrupa-europa-journal-november2020 veya http://europa-journal.net/ailenizin-kiymetini-bilin/ (21.11.2020).

20 Kasım 2020 Cuma

Sevgi emek ister

Geçenlerde bir video izledim. Konuşmacı “Eşinize öyle davranın ki eve koşarak gelsin”[1] diyordu. Düşündüm de postmodern bir hayatın içinde acaba içimizden kaçımız eve koşarak gidiyor. Yoksa gün be gün “koşarak” evden kaçıyor muyuz? Bugün bu konuya, aile içi iletişime, sevgiye, saygıya değinmek istedim.


İnsanlar görece olarak gençken gelecek için bazı hayaller kurar. Bir yandan aldığı eğitimle istikbalini kazanmaya çalışır, öte yandan kendini toplum içinde konumlandıracak iyi bir yuva, aile kurmaya bakar. Geleneklerimizde “beşik kertmesi” adeti çok gerilerde kalsa da, ailelerin gençlerin bir araya gelmesine, tanışmalarına zemin oluşturarak, birbirlerini tanımalarını, geleceğe yönelik köprülerin kurulmasına vesile olmasına “görücü usulü” eş seçme denir. Bu gelenek halen devam etmektedir. Bu uygulama giderek terk edilmeye, gençler tarafından “eski moda” olarak görülmeye başlansa da uzman görüşleri, aile terapistleri bu yöntemin hala işe yaradığını gösteriyor. Buna mukabil gençler de bu kendi sosyal çevrelerinde gözlerine ve gönüllerine hitap eden ötekini bulabiliyor, anlaşarak yeni bir hayat kurabiliyor. Bu anlayış da modern yaşamın bir parçası olarak değerlendiriliyor. 

Gençler ayaklarını yerden kesildiği dönemlerde “Şarkılar seni söyler, dillerde nağme adın”[2] gibi şarkılara, kızlar “aynalı körük olmazsa, ben gelin gitmem”[3] türündeki türkülerle içlerindeki duyguları yansıtırken, işler sarpa sardığında sevilenin yokluğu üzerine söylenmiş türlü şarkılar, türküler gündeme geliyor. Çiftler birbirlerine olan bağlılıklarını, aşkı sevdayı kendi sosyal çevrelerine uygun kültürel motiflerle dışa vuruyorlar. “Gündüzüm seninle, gecem seninle”[4] derken de “Her yerde sen, her şeyde sen[5]” derken de uzaktaki sevgiliye “Senin kokunu bilmem. Benim ciğerlerime sadece yokluğun doldu” derken de bu böyle.


Hayaller ile gerçekler uyuşmadığı zaman; pişmanlıklar, hayal kırıklıkları da şarkılar, türküler yoluyla dile gelir, destan olur. Yıldıray Çınar’ın söylediği “Geldi geçti benim ömrüm. Ömrüm kadrini bilmedim. Bir kuş gibi uçtu ömrüm. Ömrüm kadrini bilmedim.”[6]  türküsünü dinlerken pişmanlıklarla dolu, tekrarı mümkün olmayan yaşanmışlıklar bir film şeridi gibi akıp gider. Elbette bütün bunlar boşuna söylenmemiş. Hayatın imbiğinden süzülerek damıtılmış, özgün kültürel ögeler olarak kuşaktan kuşağa aktarılmaya devam ediyor. Bütün bunlar toplumsal ve sosyal hayattan çeşnisi gibi görünse de aslında bir toplumun, bir devletin yapısının oluşmasına da etkili oluyor.

Çağ açıp çağ kapayan, küçük bir beylikten cihan imparatorluğuna giden yollardan geçen güçlü bir milletimiz, kadim bir kültürümüz var. Bu kültürün çekirdeğinde her daim ailemiz, ailenin çekirdeğinde de karşılıklı sevgi ve saygı. Hal böyle olunca; dünya milletler sahnesine güçlü bir devlet olarak çıkmış, ülkeler arasındaki siyasi ilişkilerden ziyade halklar arasında kurulan karşılıklı beşeri ilişkilerde gönülleri kazanmışız. Çoğu kere zor kullanmadan uluslararası gündemi belirlemiş, davranış kurallarımız uluslararası ilişkilerde rol belirleyici olmuştur. Devletlerin ulusal çıkar kavramlarını kökten değiştirme gücü de dediğimiz bu yaklaşım, günümüzde uluslararası ilişkilerde kültürel yolla kurulan gönül köprüleriyle elde edilmeye çalışılmaktadır. Güçlü devletler, kadim kültürler kendi kültürel değerlerini ve ideolojilerini diğerlerine sevgi ve saygı ile benimseterek aktarmaya başlamışlar. Buna da milletlerin, devletlerin yumuşak gücü adı verilmiş.

Bir devletin yumuşak güce sahip olması; kendi gücünü başkalarının gözünde meşru hâle getirebilmesi anlamına gelir. Ecdadımızın cihan hâkimiyeti kurduğu zamanlar pek çok ülkeyi savaşmadan kazanması, yumuşak gücü sayesinde olmuştur. Bu yumuşak güç; “insan sevgisini” temel alan örnek aile hayatı, sosyal ve kültürel yaşam biçimi, kurduğu beşeri ilişkilerdeki özelliğiyle etkili olmuştur. Bu gücün olumlu yansıması da örneğin Avrupa kara kıtasında onlarca yıl süren savaşlardan, dini ve siyasi baskılardan bunalan halkın, kendi inançlarını rahat yaşayabileceği, barış ve huzur ortamına inandığı Osmanlı yönetimini kendi kurtuluşunun çözüm ortağı olarak görmüştür. Dolayısı ile geçmişten günümüze sağlam bir aile hayatı olan Türkler, her türlü inceleme ve araştırma konusu yapılmıştır. Türklerin aile hayatı bir zamanların Fransa’sında Turquerie (Türk modası) olarak yansımış; günümüzde de pek çok bilimsel araştırmanın konusu olmuştur.

Yazıyı bitirirken Gülay’ın “Ayrılık da sevdadandır”[7] şarkısı kulaklarımda çınlıyor. Üstat Necip Fazıl’ın “Durun kalabalıklar! Bu cadde çıkmaz sokak! Haykırsam kollarımı makas gibi açarak…” sözü aklıma geliyor. Sevgi emek ister. Aksi halde kanadı kırık kuşa dönersiniz. Her nerede yaşanıyorsa yaşansın; Türküler hayattır; Türkün yaşadığı coğrafyalarda bizi anlatır. İş işten geçmeden, sevdiğinize sevdiğinizi söyleyin. Evlerinize, sevdiklerinize koşarak gelin. Geç kalırsanız; gözyaşınız derya olsa, bülbülün güle figan etmesi, derdinize çare olmaz. “Her kuşun yuvası, yaşamaya hevesi”[8] olduğu gibi sizin de bir yuvanız, evininiz, gönlünüzün bir sultanı olsun. Bir ömür yataksız yorgansız geçmeyeceği gibi, sevgisiz bir ömür sürmek de kalabalıklar içinde yalnız yaşamaktır. Ailemizi, kültürümüzü yaşatıp, gelecek kuşakların varlığını teminat altına almak için sevginize sevdiklerinize sahip çıkın. Yolunuz aydınlık, sevenleriniz yanınızda olsun.


Not: Bu yazı Post Aktüel Bayern'in Kasım 2020 sayısında yayımlanmıştır. 

[1] Saliha Erdim’in videosuna 15.11.2020 tarihinde  https://www.youtube.com/watch?v=mbGzQRaBK8A erişilmiştir.

[2] Muzaffer İlkar’ın Nihavend makamındaki Şarkılar Seni Söyler Dillerde Nağme Adın adlı bu şarkısının Melihat Gülses tarafından yorumuna 15.11.2020 tarihinde https://www.youtube.com/watch?v=VVLX530tS-Q adresinden erişilmiştir.

[3] Sevcan Orhan’ın yorumuyla seslendirilen bu Yozgat türküsüne 15.11.2020 tarihinde https://www.youtube.com/watch?v=0T_F3zA6diY adresinden erişilmiştir.

[4] SuatSayın’ın TRT sanatçısı Ayşen Birgör tarafından seslendirilen şarkısına 15.11.2020 tarihinde https://www.youtube.com/watch?v=M7GPUyyvJqE adresinden erişilmiştir.

[5] TRT sanatçısı Ayşen Birgör tarafından seslendirilen Ekrem Güyer’in nihavend makamındaki şarkısına 15.11.2020 tarihinde https://www.youtube.com/watch?v=tFk84kkoGN0  adresinden erişilmiştir.  

[6] Erzincan yöresine ait bu türküye 15.11.2020 tarihinde https://www.youtube.com/watch?v=DQ6tnfOgCX0 adresinden erişilmiştir.

[7] Söz ve müziği Tunay Bozyiğit’e ait bu türküye 15.11.2020 tarihinde https://www.youtube.com/watch?v=R63IZhPOb9U adresinden ulaşılmıştır.

[8] Söz ve müziği Seyfi Doğanay’a ait olan ve Emel Taşçıoğlu’nun yorumladığı Ömrüm (Güz Mü Geldi Rengin Soluk) adlı şarkıya 15.11.2020 tarihinde https://www.youtube.com/watch?v=IXh1fTNSD3Y adresinden erişilmiştir.

26 Ekim 2020 Pazartesi

Duyguların dili de Türkçe

Geçenlerde bir söz okudum. “Hz. Adem ve Havva'dan bu yana, bilinmez kim yaşadı en güzel aşkı, kimi çığlık oldu dilden dile, kimi sulakta boğuldu kimi kuyu dibinde.” Sonra bir başkası içindeki yürek yangınını “Nasibimize aşk düşer inşallah!” diye dua ederek söndürmeye çalışıyordu. Birden aklıma “Güle sorma, o bilmez aşkı sevdayı” diyen Erol Sayan’ın saba makamındaki şarkısı aklıma düştü. “Ben burada yetişen gençlerin yerinde olsaydım, acaba bütün bunları Almanca nasıl söylerdim?” diye düşündüm. Onca yıl Almanca tahsil etmiş biri olarak, Türkçenin ifade ve anlatım gücü karşısında nutkum tutuldu, nefesim kesildi. “Tanrım, bizi bu şarkılardan mahrum etme” deyiverdim.

Türkçemizin gücüne bir kere daha hayran oldum. Nasıl olmayayım; âşık maşukuna “Gidip de yorulma çok uzaklara, Sen ‘sen’i gel, benim içimde ara!” diye seslenirken söz söyleme sanatının zirvesine çıkmış. Almanya’da yetişen çocuklarımız sevdiklerine bu duyguları anlatmaya kalkarlarsa, korkarım işleri hiç de kolay olmayacak.

İnsanoğlu yaşadığı duyguları dışa vurmak, boğazındaki düğümleri çözebilmek için en az bir dili çok iyi bilmeli. Hayatın bizi getirdiği bu topraklarda hem ana yurda hem de yurt edinilen yere karşı sorumluluklarımız var. Dolayısı ile çocuklarımızla birlikte yurt edindiğimiz bu yeni vatanda bir yandan evlatlarımız Almanca öğrenip bize göre daha iyi eğitim alsınlar; kısacası “Adam olsunlar!” diye çırpınıyor, öte yandan da kadim kültürümüzü unutmasınlar; farklı kültürler içinde eriyip kaybolmasınlar diye çabalıyoruz. Çocuklarımızı okuldan arta kalan zamanlarında yağmur yağmış, güneş açmış, hiç üşenmeden camilere, cem evlerine, özel kurslara, özel derslere taşıyıp duruyoruz. Avuç dolusu para harcıyor; Anadolu deyimiyle “Yemeyip yediriyor, giymeyip giydiriyoruz”. İyi yetişsinler diye yoluna yol olduklarımızdan bazıları bir yolunu bulup kendileri yok olsalar, Türk toplumuna karşı en etkili muhalefeti yapsalar da yaklaşık 60 senelik göç tarihinde Türkiye’yi ve Türk insanını en özgün özellikleri ile anlatmak için ilk günkü heyecanını kaybetmeyenler, kendilerinden önceki kuşakların açtığı yolda mücadele etmeye devam ediyor; kültürler arasında köprüler kurmaya, gönüller yapmaya çalışıyorlar.

Anadolu’ya binlerce yıl yaşamış, düğüm düğüm halı, ilmek ilmek kilim gibi çağlar ötesine dayanan kadim kültürümüzün taşıyıcısı olan ana dilimiz Türkçe, Avrupa ülkelerinde sadece konuşup anlaşmaya değil; aynı zamanda toplumun geçmişini, bugününü ve yarınlarını da güvenceye alan sigortası, bizi biz yapan, ortak bir paydada buluşturan etkili bir araç haline gelmiştir. Bu kadim dili ve dolayısı ile kültürü öğren(e)meyen çocuklarımız, Almancayı da tam olarak öğrenemez; bir kanadı kırık kuş gibi, her daim bir yerlerde, adını koyamadığı bir şeylerin eksikliğini yüreğinde hisseder. Türkçe öğrenmenin, Türkçe konuşmanın Almanca öğrenmeye engel olmadığı bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır. “Bir lisan, bir insan” diye çağlar ötesinden seslenen atalarımızın sözüne kulak verelim ve çocuklarımıza hem Türkçeyi hem de Almancayı öğretmekten vaz geçmeyelim. Çok dilli insanların gelecek vizyonu ve başarı şansları tek dillilere göre daha parlaktır. Avrupalı Türklerin çok dilli olmaları, yaşadıkları bu topraklar için de önemli bir kazanımdır. Uyum uğruna tek dilliliğe dönülmesi, göçmenlerin köken dillerini ve dolayısı ile kültürlerini bırakması halinde, Avrupalılar da sahip oldukları, ancak çoğu kere görmezden geldikleri zenginliklerinden çok şey kaybettiklerini, -kim bilir?, belki de iş işten geçtikten sonra fark edeceklerdir.

Çocuklarımıza anadilini doğru dürüst öğretemezsek, yarın bu çocuklar içinde kopan fırtınayı, aşkı, sevdayı nasıl anlatacak; sazın teli, sözün özü kaybolduğunda duygu ve düşüncelerini nasıl dışa vuracak? Hiç düşündünüz mü? Elimizi vicdanımıza koyup biraz düşündüğümüzde, biraz özeleştiri yaptığımızda, Türk toplumunda yer yer görülen aile içi iletişimsizliklerin, geçimsizliklerinin bir kısım nedeninin dil ve kültür aktarımındaki yetersizliğimizden, ana dili bilincinin giderek yok olmasından kaynaklandığını göreceğiz. Duygularımızı anlatabilmek, kendimizi ifade etmek için yurt bellediğimiz bu topraklarda konuşulan dilleri bildiğimiz kadar, ana dilimize de hâkim olmalıyız. Şair Bedri Rahmi Eyüboğlu öğrenilmesi gereken dil birden fazla olmalı diyor ve ekliyor;  

“En azından üç dil bileceksin / En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin / En azından üç dil / Birisi ana dilin / Elin ayağın kadar senin / Ana sütü gibi tatlı / Ana sütü gibi bedava / Nenniler, masallar, küfürler de caba / Ötekiler yedi kat yabancı”

“En azından üç dil bileceksin / En azından üç dilde / Canımın içi demesini / Kırmızı gülün alı var demesini / Nerden ince ise oradan kopsun demesini / Atın ölümü arpadan olsun demesini / Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini / İnsanın insanı sömürmesi / Rezilliğin dik alası demesini / Ne demesi be / Gümbür gümbür gümbür demesini becereceksin”

Şiir uzayıp gidiyor… Çocuklarımız bunları bilmezse, toplumumuz da kültürel açıdan bir adım ileri gidemez. Toplumların gelişimi için yeni yetişen çocukların eğitim ve kültür düzeyinin mevcut kuşakların önünde olması gerekir. Aksi halde toplumlarda çöküşler, değer yitimleri ve kimlik krizleri başlar.

Çocuğumuza Türkçeyi öğretirken kadim kültürümüzü de aktarırsak, kimi zaman “Ben şimdi uzakta hasret içindeyim, sen yoksun yanımda”, diye içli şarkılar dinleyip hüzünlenir, kimi zaman da “Neşeli gençleriz biz çibidibidip çibidibidipdip, yaşamayı severiz” şeklinde uzayıp giden coşkulu şarkılarla seviniriz. Türkçe ise yaşamaktan zevk aldığımız bu yolculukta en kadim dostunuz olmaya devam eder.

Dertleri zincir yapıp birbirine eklediğiniz, “Bu hayatın yükünü taşıyamıyorum artık” dediğiniz anlarda, can simidiniz yine Türkçedir. Bir an hayatınızdaki her şeyin kötüye gittiğini hissettiğinizde, her şeyi içinize atmaktan tükendiğinizi, takatinizin kalmadığını hissettiğinizde, belki de sizi çok iyi anlıyorum diyenlerin dahi sizi anlamadığını anladığınızda, en yakınınızdakine yabancılaşıp ortamdan uzaklaşma, terk-i diyar etme ihtiyacı hissettiğinizde, gözyaşlarınızı herkesten gizleyip içinize akıttığınızda, bütün bunları dışarıya belli etmemek için yaratana sığınıp, içten dua ettiğinizde güç kaynağınız yine Türkçedir.

Çevreye “Ben iyiyim!” mesajı vermek durumunda kaldığınız anlarda, biri gelip yanı başınıza oturup “Haydi dostum!” deyip yardım elini uzattığında; sorunlar tam anlamıyla çözülmese bile sizi rahatlatan Anadolu insanının yüreğinden kopup gelen, ana dilinde söylediği türküler, bozlaklar, şiirler, şarkılar Türkçe olacaktır. Denemesi bedava. Dileyen Avrupalı Türklerin yaptığı, buram buram Anadolu kokan düğünlere gitsin, kendi gözleri ile tanıklık etsin. Orada göreceğiniz hemen her şey Anadolu kültürünün dilden dile, kuşaktan kuşağa aktarılan, aktarıldıkça damıtılmış, değerlerden değer üretilmiş birer sembol, somut olmayan kültürel bir mirastır. Geçmişten alınıp, geleceğe borç olarak ödenmesi gereken bu kültürel miras, dille yaşar. Bu geçmişten ödünç alınan bu mirası yaşatmak için “Bunlar benim!” diyebilecek özgüvene ve cesur yüreğe sahip olmak; bu duyguyu en iyi şekilde anlatabilmek için de hem Türkçeyi hem de Almancayı iyi bilmek gerektiği unutulmamalıdır. Çok dilliliğin avantajını sizi anlamayana, öteki görene hak ettiği cevabı verirken duyduğunuz mutluluğu ve huzuru iliklerinize kadar hissedeceksiniz.

Şair boşuna en az üç dil öğrenmeyi tavsiye etmiştir. Bunlardan ilki anadilimiz Türkçe, ikincisi yurt edindiğimiz ülkenin dili üçüncüsünü siz iyi bilirsiniz. Bitirirken sözü Şair Eyüboğlu’na bırakalım: “En azından üç dil bileceksin / En azından üç dilde / Ana avrat dümdüz gideceksin” ki haksızlıklar karşısında “dilsiz şeytan” rolüne bürünmeden ben de varım diyebilesiniz.

O halde, dilimiz kimliğimizdir, ona sahip çıkalım! 

Not: Bu yazı Haber Avrupa Ekim sayısında yayımlamıştır. URL: http://europa-journal.net/duygularin-dili-de-tuerkce/

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...