11 Mart 2024 Pazartesi

Birlik İçinde Çokluk

 


Kültür ve kimlikle ilgili konuları yazıları yazarken, doğal olarak diller ve dillerin yaşam alanları ile ilgili konulara da değiniyoruz. Tek dilli toplumlarda dünyaya gelen göçmen kökenli çocukların ailelerinin sahip olduğu köken dilini öğrenmeleri, ailelerin de çocuklarına köken dilleri ile birlikte sahip oldukları köken diline ait kaynak kültürü aktarmakla yükümlü olduklarını anlatıyoruz. Bunları anlatırken, yeni kuşağın yetiştiği çevrede kendi içine kapalı bir hayatın tutsağı olmasını istemiyor, Türk İslam geleneğinden gelen „birlik içinde çokluk, çokluk içinde birlik“ anlayışını Batı kültürü içinde „çok kültürürlülük“ bağlamında ele almak istiyoruz. Bu karmaşık ve zor konuda, çok kültürlülüğü bir ideoloji olmaktan ziyade bir fırsat olarak görüyor, bu fırsatın heba edilmemesi için sorumluluk sahibi paydaşlara hatırlatmalarda bulunmaya çalışıyoruz. Burada sorumluluk sadece gençlere ve onların ailelerine değil, aynı zamanda azınlığın kültürünü içinde barındıran çoğunluğun, baskın kültürün bütün paydaşlarının da payına düşüyor.

Çok kültürlü yetişen bireyler; olaylara bakışları, olguları anlamlandırmaları ve değerlendirmeleri, diğer bütün paydaşlarla işbirliği yetenekleri, öteki olarak görülenlerin farklarını fark edebilme ve değerlendirebilme becerileri ile ayırt edilebilmekte ve nihayet tolerans konularında tek dil ve tek kültürün taşıyıcılarına göre daha avantajlı bir konuma gelmektedirler. Çok kültürlü yetişen bireyler toplumsal ve sosyal hayatın sadece olumlu yönlerini (anlamlandırma, işbirliği, kabul, hoşgörü, tolerans) değil, aynı zamanda olumsuz yönlerini (çatışma, reddetme, rekabet vd.) de içine alan bir yaşam döngüsü kurabilir ve yönetebilirler.

Bu nedenle dil ve kültür araştırmalarının insan ilişkilerinin ve toplumsal etkileşimlerin bütün yönlerini kapsayıcı şekilde ele alması beklenir. Bu yaklaşım, dilin sadece iletişim aracı olmasının ötesinde kültürel ve sosyal yapıları şekillendiren ve bu yapılan tarafından şekillendirilen dinamik bir unsur olduğu gerçeğini de ortaya koyar. Bu bağlamda çok kültürlü bireylerin yaşadıkları çevreye sağlayacağı kazanımlar şu şekilde sıralanabilir:

  1. Kültürel zenginlik ve çeşitlilik: Çok kültürlü toplumlar, farklı gelenekler, diller, sanatlar, mutfaklar gibi zengin kültürel mirasları bir arada barındırır. Bu durum da toplumların kültürel zenginliğini artırır.
  2. Yenilikçilik ve yaratıcılık: Farklı kültürel bakış açısına sahip bireylerin bir araya gelmesi ile yeni fikirlerin ve yaratıcı çözümlerin ortaya çıkması sağlanabilir. Çeşitli arka planlara, farklı deneyimlere sahip insanlar, sorunlara farklı açılardan yaklaşabilir ve bu da yenilikçiliği destekler.
  3. Ekonomik Faydalar: Çok kültürlü toplumlar, farklı dil ve kültürel becerilere sahip iş gücü sayesinde küresel pazarlarda rekabet etme ve farklı kesimlerden müşteri gruplarına hitap etme avantajına sahip olabilir.
  4. Dil Becerilerine Bağlı Küresel Bağlantılar: Çok dilli bir ortam, bireylerin birden fazla dili ve dolayısı ile kültürü öğrenmesine imkan sağlayacağı için küresel düzeyde daha etkili iletişim kurulmasına zemin hazırlayacaktır.
  5. Sosyal Uyum ve Empati Gelişimi: Farklı kültürlerin etkileşimi insanların empati kurma becerilerini geliştirir ve farklı yaşam tarzlarını geliştirmesini sağlar. Bu durum da toplumsal ve sosyal hayatın uyum ve hoşgörü ile sürdürülmesine katkı sağlar.
  6. Eğitim ve Öğrenim Fırsatları: Çok kültürlü toplumlar, öğrencilere de farklı kültürler hakkında bilgi edinme ve bu kültürlerle doğrudan etkileşime girme imkanı sağlar.
  7. Sosyal Çoğulculuk ve Demokrasi: Çeşitli görüşlerin ve kültürel bakış açılarının varlığı, daha çoğulcu ve katılımcı bir demokrasinin gelişimine katkıda bulunabilir.

Bütün bunların gerçekleşebilmesi için toplumun çok kültürlülüğü kabul etmesi, kültürel farklılıklara saygı göstermesi ve kültürler arasındaki etkileşimi teşvik etmesi önemlidir. Bütün paydaşlar bu şekilde farklılıklarla başa çıkma ve uyum sağlama becerilerini de geliştirir.

Çokkültürlü toplumlarda bireyler arasındaki ilişkileri zorlayan, toplumsal ve sosyal hayatın düzenine yönelik kimi tehditler de bulunmaktadır.  Bunlardan bazıları şunlardır:

  1. Ayrımcılık ve Yabancı Düşmanlığı: Farklı etnik, kültürel veya dini gruplara karşı geliştirilen veya öteden beri var olan önyargı, kalıp yargılar ve ayrımcılık, sosyal uyumu bozabilir ve toplum içinde arzu edilmeyen gerilimlere neden olabilir.
  2. Kültürel Çatışmalar: Farklı kültürel değerler ve toplumsal normlar arasındaki anlaşmazlıklar, yanlış anlaşılmalar özellikle yanlış anlaşıldığında, farklı olanın farkına saygı gösterilmeyip anlayışla karşılanmadığı durumlarda gruplar arasında çatışmalara neden olabilir.
  3. Dil Engelleri: Ortak bir iletişim dili eksikliğinde bireyler arasında dil engeli oluşabilir. Bu da sosyal ve ekonomik uyumun önüne geçen yeni sorunlara neden olabilir. Okullarda öğrenciler başarısız olabilir. Geçmişte yabancı işçilerin çocuklarının dil engeli nedeniyle „özel eğitim okullarına gönderilmeleri“ onların hem eğitim süreçlerinde istendik amaçlara ulaşamamalarına neden olmuş, hem de iş dünyasına yetişmiş bir eleman olarak katılmalarının önüne geçmişmiştir.
  4. Sosyoekomonik Farklılıklar: Çok kültürlü toplumların bazı üyeleri arasındaki ekonomik eşitsizlikler, toplumsal ve sosyal huzursuzluğa, bölünmelere neden olabilir. Özellikle dil engeli, kültürel engeller ve ayrımcılıkla birleşince, ortaya çıkan huzursuzluklar Fransa’daki „sarı yelekliler“ örneğindeki gibi toplumsal olaylara dönüşebilir.
  5. Gettolaşma, Ayrışma ve Sosyal İzolasyon: Bazı kültürel ve sosyal gruplar toplum içinde eritilemediği gibi, toplumun belli yerlerinde yoğunlaşmaya, ayrışmaya ve izole bir hayata yönelirler. Bu da toplumsal uyumu zorlaştırır, dil engellerinin aşılmasını güçleştirdiği gibi, kültürel etkileşimleri ve anlayışları da sınırlandırır.
  6. Radikalleşme ve Aşırılaşma: Toplumsal gerginlikler ve dışlanma duyguları bireylerin köktenci ideolojilere yönlenmesine neden olabilir. Bu da eğilim gösterilen yöne bağlı olarak şiddete meyleden, terörist grupların emellerine hizmet eden sorunlara evrilebilir.
  7. Kültürel Uyum Baskısı: Çoğunluk kültürün baskın olması veya belirleyici, buyurgan olması azınlık kültürlerinin özgün kimliklerini ve dillerini kaybetmesine neden olabilir. Bir öğrencinin kendisiyle aynı kültürel ve etnik kökenden olan arkadaşı ile okul bahçesinde dahi köken dilini konuşmasının yasaklanması, onun okul başarısını olumsuz etkilediği gibi, okulda disiplin sorunlarının yaşanmasına, toplumsal ve sosyal hayattan geri kalmasına da neden olabilir.
  8. Yasal ve Politik Sorunlar: Göçmenler ve azınlıklar için adil ve etkili yasal düzenlemelerin yapılmadığı, bu grupların toplumsal ve sosyal hayatın içinde olmayıp, hayatın kenarında tutulmaları ve onlarla konuşmak yerine, onlar hakkında konuşmak, toplum içindeki haksızlıkları, ileşitim kopukluklarını ve dengesizlikleri derinleştirebilir. Bunun için göçmen yasalarının buna göre düzenlenmesi gerekebilir.

Bu tehditlerin üstesinden gelebilmek için çok kültürlü toplumların hoşgörü, açık iletişim, eğitim ve yasal düzenlemelerle, ortak yaşam stratejilerini benimsemesi önem kazanmaktadır. Bu sayede farklı kültürel kökene sahip olan insanların bir arada uyum içinde yaşaması, gelecek kuşaklara ortak bir kültürel miras bırakması sağlanabilir.

Çok kültürlü toplumların kendine özgü durumu ve ihtiyaçları göz önünde bulundurulmak kaydı ile çok kültürlü özelliklerini korurken karşı karşıya kaldıkları potansiyel tehditleri aşmalarına yardımcı olacak stratejiler geliştirilebilir. Bu stratejiler şunlar olabilir:

  1. Çoğulculuk ve Esneklik: Kültürel çoğunluğu ve esnek düşünmeyi teşvik ederek, farklılıklı kültüre mensup bireylerin bir arada barış içinde yaşaması desteklenebilir.
  2. Medya ve Temsil: Medyada çeşitliliği ve kültürel hassasiyeti teşvik etmek, toplumun genelindeki anlayış ve kabulü artırabilir.
  3. Toplumsal Diyalog ve Katılım: Farklı kültürel grupların temsilcilerinin toplumsal karar alma süreçlerine dahil edilmesi, daha kapsayıcı bir yönetim oluşturulmasını sağlar. Bu da temsili bir yönetimle, „öteki“ olana da seçme – seçilme hakkı verilerek gerçekleştirilebilir.
  4. Yasal ve Politik Tedbirler: Ayrımcılıkla mücadele ve azınlık haklarını korumak için etkili yasal ve politik çerçeveler oluşturmak, toplum içindeki adalet ve eşitliği destekler.
  5. Ekonomik Fırsat Eşitliği: Toplumun bütün üyelerine eşit ekonomik fırsatlar sağlamak, sosyoekonomik farklılıkları azaltarak toplum içindeki bütünlüğü, dayanışmayı artırabilir.
  6. Sosyal Entegrasyonu Desteklemek: Farklı kültürel grupların birbirleriyle etkileşimde bulunabilecekleri sosyal etkinlikler ve platformlar oluşturularak toplum içinde entegrasyonu teşvik etmek, olumlu ve istendik sonuçların elde edilmesini sağlayabilir.
  7. Dil Eğitimi ve İletişim: Toplumda ortak iletişim dilinin öğrenilmesini teşvik ederek ve çok dilli, çok kültürlü eğitim programları sunarak farklı kültürel kaynaklardan gelen insanlar arasındaki etkili iletişimi kolaylaştırmak önemlidiri.
  8. Eğitim ve Farkındalık: Eğitim programları aracılığı ile kültürel farkındalığı ve hoşgörüyü teşvik etmek, toplumun çeşitli yönlerini anlamaya ve kabul etmeye yardımcı olabilir. Okullar, çeşitli kültürleri tanıtan ve empati becerilerini geliştiren programlar sunabilir.

Yukarıda belirtildiği üzere; kültür, kültürlerarası ilişkiler, diller ve dillerin yaşam alanları ile ilgili konular son derece karmaşık görünmekle birlikte, köklü medeniyetlerin temsilcisi olan, birbirinden farklı geleneklerde yetişen ve farklı etnik kökenlerden gelen, farklı dilleri konuşan, gurbeti vatan edinmiş bireylerin içinde doğup büyüdükleri toplumda birinin diğerine üstün olma iddiasında bulunmayacağı bir çekim alanı oluşturulmalı ve bu durumun çok kültürlü hale gelen Avrupa ülkeleri de için bir avantaj, gelecek için bir fırsat olduğu unutulmamalı, çok dilli ve çok kültürlü yaşam özelliklerinin ırkçılığın derin girdaplarına saplanmadan „birlik içinde çokluk, çokluk içinde birlik“ felsefesi ile gelecek kuşaklara aktarılmasına özen gösterilmelidir. Böylece baskın kültürün temsilcilerinin ülkede yetişen yeni kuşağın ülkeye bağlılığını sorgulama ihtiyacı da kendiliğinden ortadan kalkacağı gibi, farklı dünyalardan gelen, farklı dilleri konuşan insanların belli kalıplarla tanımlanamayan duygu ve düşünce alemleri birbirine yaklaşır ve birbiriyle ile hiç teması olmayan insanlar, bir süre sonra aralarında gönül ve zihin dünyaları üzerinden köprüler kurarak yurt edindikleri yeni vatanları için aynı idealleri yaşatır hale gelirler. Avrupa bugün içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal krizi yerel ve yapısal unsurlara hapsederek, ırkçı-milliyetçi yaklaşımlarla değil, sahip olduğu çok kültürlü insan kaynağını değerlendirerek bütün insanlığın yararına olacak yeni evrensel değerler üreterek çözebilir.

Çok dilli ve çok kültürlü ortamlarda yaşayan genç ebeveynlerin gelecekte Türk olmanın ötekileştirilme için bir neden olacağı yanılsamasından sıyrılarak kendi varlık bilincine sahip çıkması, kültürel değerlerini yaşamaya ve yaşatmaya devam etmesi, Türkçenin gelecek kuşaklara aktarılması için azami çaba içinde olması beklenir.

Not: Bu yazıda ChatGPT4 ile yaptığım akademik tartışmanın çıktılarından da yararlanılmıştır.

Yazı; Avusturya'da yayımlanan Haber Avrupa - Europa Journal adlı aylık gazetenin Şubat 2024 sayısı için hazırlanmıştır. Yazıya https://avrupa.at/birlik-icinde-cokluk/ adresinden erişilebilir. 

11 Şubat 2024 Pazar

Dil Kültür İlişkisi

Hemen herkes Avrupa’da yetişen çocuklara köken dilinin unutturulmaması konusunda görüş belirtiyor. Yapılan toplantılarda, dile getirilen iki konunun birinde ana dili, köken dili gibi konulara değinilmekte ve dilin öneminden söz edilmekte; iş uygulamaya gelince eyleme geçenlerin sayısının istendik düzeyin altında kaldığı görülmektedir. Bununla birlikte „Siz hȃlȃ neyin kafasındasınız, bu çocuklar daha bulundukları ülkenin dilini doğru dürüst konuşamıyor, önce onu öğretin sonra köken dilini“ diye sesler de yükselmiyor değil. Türkçeyi okullarda birinci, ikinciyi geçtim, üçüncü, dördüncü yabancı dil olarak bile öğretme konusunda çekimser olan aileler, okullar, öğretmenler, siyasetçiler var. Köken dili, ana dili takviye dersi gibi adlar altında verilen dersler de „kültürel çalışma“ sınırlarında kalıyor. Hele ırkçı yaklaşımların prim yaptığı, göçmen çocuklarına köken/ana dilinin öğretilmesinin, çocukların yaşadıkları topluma uyum sağlaması yönünde önemli bir bariyer oluşturduğunu savunanların yoğun olduğu çevrelerde, köken dili Türkçeye hiç yer verilmiyor. Bu yazımı yine Wittgenstein’ın „çekiçle felsefe yapmak“ yaklaşımına benzer bir şekilde „zaten var olan bir gerçeği, felsefi alanın bilinçdışından çıkarmaya“ çalışarak yine, yeniden ana dili ve kültür konusuna ayırdım.

Çoğaltmak, neslinin devamını sağlamak üzere suya koyulan bir çiçek dalının köklendirildikten sonra toprağı ile buluşturulması ve burada gelişip hayat bulması örneğinden yola çıkarsak, yeni doğan bir çocuk da kendini kendi öz kültürüyle ilgili çevrede geliştirir, orada yeşerir, hayat bulur. Gurbeti vatan edinen Avrupalı Türklerin evlatlarının yaşadıkları çevrelerde varlıklarını sürdürebilmesi, kuşaklar boyu ayakta kalabilmesi ana dilini ve kültürünü koruması ile mümkün olabilir. Dilini kaybeden milletler, kültürel kimliklerini, inançlarını korumakta da sıkıntı çekerler. Çünkü dil; maneviyatın da aynasıdır. Din dili ve Tanrı hakkındaki „bilginin güvenilirliği“ yahut güvenilir bilgiyi merkeze alarak (Grünberg, 1978: 7) kavramları anlamlandırmak da dil üzerinden gekçekleşir. Ümmet dili veya sonradan yurt edilen topraklarda konuşulan baskın dil, kadim kültürümüzün destekçesi ve taşıyıcısı değildir.  Dilini kaybeden milletlerin dini inanç bağları da zayıflar ve milletler yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelir.

Dil sadece insanlar arasında iletişimi sağlamaz. Aksine tarih, din, örf ve adetler, hukuk sistemi, müzik, güzel sanatlar, ekonomi, ahlak anlayışı ve dünya görüşü gibi değerlerle birlikte ele alındığında dil milli kültürü oluşturur. Ortak dil yurttaşlar arasındaki sosyal akrabalık bağını pekiştirir. Bu yolla toplumsal ve sosyal hayatta birleştirici bir işlev gören dil, dışarıya karşı da ayırt edici, belirleyici bir rol üstlenir ve bu özelliği ile milli kültürün taşıyıcı omurgası olarak değerlendirilir.

Dili bozulan bir milletin tarih sahnesinde varlığını sürdürebilme ihtimali zayıftır. Bu milletlerin maddi, manevi değerleri de erozyona uğrar; düşünce, sanat ve edebiyat hayatı verimliliğini kaybeder; dil ortak iletişim görevini yerine getiremez olur. Bu anlamda yurt dışında türlü zorluklara göğüs gererek ayakta kalmaya çalışan ve kültürel çalışmalar yapan kurumların çalışmalarının görmezden gelinmemesi, aksine desteklenmesi önerilir.

Dil; bir yandan kültürü besleyip, gelecek kuşaklara aktarırken, kendisi de kültürel değerlerle beslenir. Kültürel değerler gelişip yeşerdikçe takip eden kuşaklar, uluslar arası rekabet ortamlarında bir önceki nesillere göre özgüveni daha yüksek bireyler olarak kabul görür. Dil; bu anlamda maddi kültür gibi somut olmayan kültürel mirasın aktarılmasında da önemli bir rol üstlenir; geçmiş ile gelecek arasında köprü görevi görür; toplumların münevverleri de ana dillerini öğrenme ve öğretme sorumluluğu ile çalışırken, bu misyona hizmet ederler.

Her ifadenin kendi içinde, kendi mantığına sahip olduğunu unutmadan ekleyelim ki bir dilin gücünü, söz varlığını, estetiğini, sınırlarını milletin kültürü belirler. Dil, Nermi Uygur’un dediği gibi, „bireylere kendi başına bilgi vermez, bununla birlikte bilme ve bilgiyi aktarma faaliyetinin bir aracı olarak işlev görür, kuşaklar arası aktarım yoluyla bilme edimini gerçekleştirir“ (Uygur 2008: 38). Deneyimlerle de onaylandığı üzere, ana dilini iyi kullanan kişi, ait olduğu milletin dünya görüşünü, hayata bakış açısını, felsefesini ve dahası milli kültürünü de edinmiş olur. İnsanlar, kültür içinde edindiği kavramlarla hem düşünme yeteneğini kullanırlar hem de ürettikleri, öğrendikleri kavramlarla ilişkilendirdikleri anlamlarla, göstergelerle iletişim kurar; nesneleri, olayları ve duyguları yazılı veya sözlü olarak sistematik bir dizgede bağlama göre aktarırlar. O halde dil, sadece gramer ve sözcüklerin kullanımına dayalı bir etkinlik olmanın ötesinde ontolojik alanı işgal eden bir varlık olarak da insan yaşamının her alanını yönlendirme, anlamlandırma gücüne sahiptir (Kahraman 2014: 76).

Ünül toplumbilimci, yazar, şair ve devlet adamı Ziya Gökalp (1876-1924), dili kültürün temel unsuru sayar. Ona göre dil, duygu ve düşüncenin adeta kabıdır (Bkz.: Kaplan 1982: 186). İnsan, içine doğduğu kültürel yapının kalıbına göre şekil alır. Avusturya doğumlu ünlü matematikçi, filozof Ludwig Wittgenstein (1889-1951) ise „dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır“ (Wittgenstein 2006: 15) derken insanın neyi ne kadar „anlayabileceğini“ ifade etmiştir. Burada dil birinci derecede belirleyici unsur olarak dikkat çekmektedir. Prusyalı filozof, dilbilimci, devlet adamı Friedrich Wilhelm Heinrich Alexander Freiherr von Humboldt (1769-1859) da „dil olmadan zihinsel aktivitenin olamayacağını, insanın dil olmadan kavram oluşturamayacağını“ söyler (Humboldt 1990: XVII). O halde insan „dil sayesinde kendi varlığını fark etme, insan olmanın kendisine bahşedilen yararını kullanmak durumundadır (Herder 2011: 39). Bütün bu alıntılar dilin önemine vurgu yapmaktadır.

Dil kültür ilişkisi milletlerin ulusal karakterine de ayna tutar. Özellikle atasözleri ve deyimler milletlerin ruhunu yansıtır. Kimi deyimler, farklı sözlerle ifade edilse de yaklaşık aynı anlamı ifade eder. Örneğin; İngilizler „Aşçılar çoğalınca çorba tuzsuz olur“ derken, İtalyanlar „Çok horozun öttüğü yerde güneş doğmaz“, Ruslar „Yedi ebenin olduğu yerde bebek kör doğar“, Farsiler „İki kaptan bir gemiyi batırır“ Türkler de „Horozu çok olan köyün sabahı geç olur“ derler.

Alman romantizmi ve özellikle fırtına ve coşku (Sturm und Drang) ekolünde değerlendirilen, yaşadığı dönemin en önemli dilbilimci, devlet ve siyaset adamı olarak görülen Johann Gottfried Herder (1744-1803), dil ve ulusal karakter arasında içsel bir bağlantı olduğunu söyler (aktaran Duman 2020: 428), ana dilini öğrenen bireylerin kendi köken kültürünün taşıyıcıları ile kuracağı bağ kadar içinde yaşadığı toplumsal ve sosyal çevrenin gerçeklerini de göz ardı etmemesini savunur. Humboldt’un ifadesi ile „her dilin kendi özel yapısı, düşünce şekli olduğunu“ unutmadan, insanın içinde bulunduğu toplumun yaşam alanını anlama ve anlamlandırma sürecinde bilhassa soyun uzantısı olarak „ırkçılık“ ve „dil“ ifadelerini yan yana kullanmaktan ve birbirine üstünlük kurmaya çalışmadan (Bkz. Lyons 1989) ikinci, üçüncü dili öğrenmesi/edinmesi hayatın kaçınılmaz bir gereğidir. Burada birinci dil bireyin öteden beri süregelen yaşanmışlıklarına veya halen yaşananlara tanık olmayı, olayları ve olguları anlamlandırmayı sağlarken, ikinci dil başka yaşam şartlarının anlamlandırılmasına zemin oluşturan ontolojik bir işleve sahiptir.

Yurt dışında yaşayan her bir Türkün yaşadığı çevredeki toplumsal ve sosyal hayata öğreneceği ikinci dil sayesinde katılabileceği, üretken bireyler olarak katkı sağlayabileceği, bireysel veya toplumsal kazanımlar elde edebileceği göz ardı edilmemelidir. Bu görüşten hareketle, dilin sıradan bir aracı rolü üstlendiği şeklinde bir yanılsamaya kapılmak, dilleri yarıştırmak veya ana dilinin dışında bir başka dil öğrenmeye direnç göstermek doğru bir yaklaşım değildir. Humboldt’un ifade ettiği gibi dil; ölü, durağan, sabit, belli kurallara tabi bir araç değil; aksine bir eylemdir, bir düşünce aracıdır (Weisgerber 1953: 374). Bu gerçek göz önüne alındığında dil eğitimi-öğretimi konusunun öncelikli alanlar arasına alınmasında yarar olduğu görülmektedir. Dil ile eğitim arasındaki bu bağıntı insan düşüncesi ve zihniyle örüntülüdür. Çünkü Humboldt'a göre hem dil hem de eğitim insan zihninde gerçekleşen olgulardır. Nitekim ona göre, insan dille veya dil aracılığıyla düşünür ve dil olmadan insan eğitimi mümkün değildir.

Dolayısı ile dilin sadece var olanı ifade etmeye yarayan bir alan olmadığı (Uygur 2008 :68), Heidegger’in dediği gibi „insana temel insani varoluş imkanını sağlayan donanım ve güç“ (Heidegger 1998:112’den aktaran Kahraman 2014:84) ve kültürün aynası olduğu, kültür tarafından biçimlendirilse de kültürü biçimlendiren, insana özgü bir araç olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. İnancım o ki çok kültürlü bir çevrede ısrarla ana dilinin ikinci dil ile birlikte eşzamanlı öğretilmesini savunmak, geçmişe ait olanın artzamanlı bekçiliğini yapmak değil, gençleri geleceğe hazırlamaktır. Eğitimin, okul başarısının dil bilgisine bağlı olduğu, toplumsal ve sosyal olarak sınıf atlamada en güçlü enstrümanlardan biri olduğu unutulmamalıdır.

Bitkilerin kök salmak üzere bırakıldığı suda osmoz basıncı (hücrelerde su basıncı) dolayısıyla çürüme riski vardır. Usta bahçevanlar suya şeker vs. katarak yoğunluğunu artırıp, çürüme riskinin önüne geçmeye çalışmakta, yaşamını sürdürmeye çalışan bitkinin kök salmasına yardımcı olmaktadır. Usta eğitimciler ve sorumlu devlet adamları da çok kültürlü ortamlarda yetişen çocukların yaşadıkları toplumda kök salmasını sağlamak, toplumsal ve sosyal hastalıklardan korunup sağlıklı bireyler olarak yetiştirilmesi için sorumluluk almak durumundadır. Çocuklara dozunda ve uygun yöntem ve teknikler kullanılarak dil ve kültür aktarımı yapılacak ortamlar hazırlamalıdır. Toplumsal çürümenin ve tükenmişliğin, yok olmanın önüne ancak ve yalnız uygun eğitim ortamlarının oluşturulması ile geçilebilir.

Not: Bu yazı Avusturya'da aylık yayımlanan Haber Avrupa Gazetesi'nin Ocak 2024 sayısı için hazırlanmıştır. Yazıya https://avrupa.at/dil-kultur-iliskisi/ adresinden erişilebilir.

Kaynaklar:
Duman, Mehmet Akif (2020). Dilbilimin Büyükbabası Humboldt. EKEV Akademi Dergisi. Yıl: 24, Sayı: 84, 409-434.

Grünberg, Theo (1970). Anlam Kavramı Üzerine Bir Deneme. Ankara: AÜDTCF Yayınları.

Herder, Johann Gottfried (2011). Dilin Kökenleri Üzerine, Klasik Alman Dil Felsefesi Metinleri. Çev.: Gürsel Aytaç, Ankara: Phoenix Yayınevi.

Humboldt, Wilhelm von (1990). On Language. Ed. Michael Lasensky, Cambridge University Press.

Kahraman, Yakup (2014). Dil Varlığının Ontolojik Zemini. İçinde: FLSF (Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi), 2014 Güz, sayı: 18, s. 75-87

Kaplan, Mehmet. (1982). Kültür ve Dil. İstanbul: Dergah Yayınları.

Lyons, John (1989). Einführung in die moderne Linguistik. München: C.H.Beck.

„Martin, Heidegger, Pathmarks, edited by William McNeill, Cambridge University Press, 1998“

Uygur, Nermi (2008). Dilin Gücü, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Weisgerber, Leo. (1953). Zum energeia begriff in Humboldts sprachbetrachtung. Wirkendes Wort, 4, 374-377.

Wittgenstein, Ludwig. (2006). Tractatus Logico-Philosophicus. Çev.: Oruç Aruoba. İstanbul: Metis Yayınları.

 

18 Aralık 2023 Pazartesi

Türk Kimliği

 

Tarih kolektif bir hafızadır. Toplumların ortak hafızasıdır. Milletler yaşadıkları anı, sahip oldukları kazanımları ve geleceğe ilişkin tasarımlarını, öngörülerini yaşadıklarına, edindikleri deneyimlere borçludur. Geçmişini, yaşadıklarını bilmeyen, geleceği için hedef belirlemeyen milletler, açık denizde pusulasını kaybetmiş bir gemi gibi rüzgarın kuvvetli estiği yöne doğru sürüklenmeye mecbur kalır.

Avrupanın değişik ülkelerinde yaşayan Türkiye kökenli gençlere taşıdıkları „Avrupalı Türk“ kimliğinin, doğup büyüdükleri, eğitim ve kültürel süreçlerde sosyalleştikleri ortama ve bunlara bağlı olarak oluşturdukları melez bir kültürün ortaya çıkma aşamasında verildiği; Türk kimliğini tamlayan Avrupalı ibaresi kaldırıldığında geriye kalan Türk sözünün kadim bir milleti ve onun kültürünü tanımladığı unutulmamalıdır. Anthony Simith (1994, s. 32) milleti „Tarihsel bir toprağı, ülkeyi, ortak mitleri ve tarihsel belleği, kitabeyi, bir kamu kültürünü, ortak bir ekonomiyi, ortak yasal hak ve görevleri paylaşan insan topluluğu“ olarak tanımlıyor.

Bu yazıda kimi kimliklerden verilecek örneklerden hareketle, Cumhuriyet döneminde yeniden hatırlatılan Türk kimliği üzerinde durulacaktır.

Tarih boyunca Ortodoks Ruslar ile Katolik Almanlar arasında kalan, her iki millete de „öteki“ duygusu besleyen Leh milleti Katolikliğe bağlanarak benliğini korumuş; „acı çeken İsa“ ve Mesihçi „kefaret“ anlayışı ile Polonya fikrini oluşturmuştur. Acı çekme ve kefaret bu milletin ideoloji, dil ve sembolizminin ekseni konumundadır (Bozkurt, 2014, s. 399).

Ruslar; 18. yüzyıla kadar Hunlar, Avarlar, Hazarlar, Kumanlar ve daha yakın dönemlerde Moğollar ve Tatarların egemen olduğu Karadeniz’in kuzeyindeki coğrafyada uzun süre birbirinden ayrı, kendi başına bir iş yapamayan, iş yapmaya kalkanların da ağır şekilde cezalandırıldığı dağınık bir hayat sürdürdüler. Bin yıl öncesinde kuzeyin orman kuşağına yayılmış dinsiz, şehirsiz, devletsiz, hiçbir gelecek vaat etmeyen bir orman halkı olarak bilindiler. Slav kimliğinin özgün özelliği acı, düşünce, vurdumduymazlıktır (Bozkurt, 2014, s. 400)

Fransız kimliği dil, edebiyat ve kültürde düğümlenir. Fransızlar kendi dili ve kültürü üzerine dil ve kültür tanımazlar. Türkiye’deki kimi tatlı su aydınlarının da hararetle savunduğu gibi; „Bütün insanlık sanat, kültür, özgürlük, insan hakları gibi kavramları Fransızlardan öğrenmiştir. İnsanlığın evrimi Fransa’dan geçer.“

İsviçreliler; ortak vatan kavramı etrafında birleşirler. Ayrı dil, ayrı mezheplerden oluşan halkı bir arada tutan ortak duygu, aynı toprakları paylaşıyor olmaktır. Bu ülkenin günümüzdeki belirgin özelliği ise refah düzeyinin yüksek olması, dil birliği olmasa da menfaat birliği bulunmasıdır.

Avusturya’yı Almanya’dan ayıran en belirgin özellik ise; Katolik mezhebi, köklü devlet ve bürokrasi geleneği, sanat, edebiyat ve kültürdür. Avusturyalılık ruhunu ayakta tutan ise Viyana başta olmak üzere, ülkenin dünyanın sayılı kültür şehirlerine sahip olmasıdır. Avusturyalılık duygusunda Almanca belirleyici birincil öge değildir.

Türklere gelince; Türk sözü, ilk defa, Göktürk Devleti’ni kuran ve bu devletin temelini oluşturan topluluğun adı olarak Göktürk Yazıtlarında kullanılmıştır (Koca, 2013).

19. yüzyılın sonlarına doğru Fransa’ya gönderilen ve Jön Türkler olarak adlandırılan gençler hangi milletten oldukları sorusuna ne cevap vereceklerini bilememişler.  „Müslüman“ olduklarını söylemişler. „Bu sizin dininizdir; milliyetiniz ne?“ diye üstelenince, „Biz Osmanlıyız“ diye cevap vermişler. Soru „Bu sizin tabiyetiniz, yani uyruğunuzdur, milletiniz nedir?“ diye tekrar edilince, gençlerin verecek cevabı kalmamış. Anılarında „Bakın, şu karşıda oturan gençler, Ermeni olduklarını, şurada oturan genç ise Rum olduğunu söyledi. Siz Rum veya Ermeni olmadığınıza göre, milliyetiniz nedir?“ diye açıklamalı bir soruya muhatap olduğunu yazan Jön Türk, „İşte o gün Türk olduğumuz aklımıza geldi“ diye itirafta bulunmuş (Berkes, 1975, s. 205). Bu durum muhtemelen Osmanlı Devletinin (Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye) son dönemlerinde, Türk kimliğinin diğer kimliklerden aşağı görülmesi, Türklerin kendilerini Türk olarak tanıtmaktan kaçınmalarından kaynaklanmaktaydı. O zamanlardaki anlayışa göre Müslüman olmak, bu yolla Kavm-i Necib-i Araba (kutsal Arap kavmine) yakınlaşmak ve hatta soyunu Arap kavmiyle bağdaştırmak için uydurma kütük oluşturmak adettenmiş.

Okula devam eden öğrenciler, kendilerini Arapsa Arap, Arnavutsa Arnavut, Rum ise Rum olarak tanıtırken, Türk öğrenciler kendini Osmanlı olarak tanıtırmış. Padişahın nöbetçileri, bekçileri, korucuları Arnavut; ağaları siyahi; haremi Çerkez’di. Türkler toplum içinde aşağılandıkları için soylarını bir Arap soyuna bağlama çabası içindeydiler. Örneğin; Şam’da Arap milliyetçisi olan Azimzadeler, Konya’dan gelen Kemik Hüseyin’in torunlarıydı. Halep’in köklü ailelerinin kökeni de Türktü. Osmanlı İmparatorluğu’nda saygınlık azınlığa tanınmış bir ayrıcalıktı ve herhangi bir Müslüman azınlığın çocuğu olmak, Türk olmaktan daha üstün tutuluyordu (Atay, 1953, s. 132).

Falih Rıfkı Atay, Batış Yılları adlı eserinde İstanbul’da yaşayan Türk’ün durumunu şu şekilde anlatıyor (1963, s. 17): „Beyoğlu’nda bir İstanbul’lu Türk ‘Yerli’liğini kolayca hisseder. Dükkanlardan çoğu Türkçe konuşana cevap vermez, ancak ‘tenezzül’ eder. Yan sokaklardan bazılarının adları Fransızcadır ve Fransızca yazılmıştır. Türklerin Türkçe konuştukları pek duyulmaz… Türklüğünden utanan, Türklüğünü saklayan biri ‘Alafranga’dır! Kendimize Türk demezdik.“ (Öndeş, 2023) diye yazıyor.  

Atatürk vatandaşlarla yaptığı bir sohbette şunları anlatıyordu: „Orduya ilk katıldığım günlerde, bir Arap binbaşısının 'Kavm-i Necip evladına sen nasıl kötü muamele yaparsın' diye tokatladığı bir Anadolu çocuğunun iki damla gözyaşında Türklük şuuruna erdim. Onda gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük benim derin kaynağım, en derin övünç membaım oldu. Benim hayatta yegane fahrim, servetim, Türklükten başka bir şey değildir“ (M.E. Bozkurt, 1955, s. 95).

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde, yeni kurulan devlette teba olmanın yerini birey olma „yurttaş“ olma bilinci geliştirilmeye, Türklük bilincinin oluşturulmasına çalışılmıştır. „Ezik Osmanlı kimliğine karşı, isyancı bir kimlik özelliği“ (Bozkurt, 2017; s. 421) olarak Türk kimliği kabul edilmiştir. Bu yeni kimlik Bozkurt’a göre „Türk kimliğinin yabancı baskılarına ve kimlik ezilmesine karşı dirilişidir“ (2014: s. 421). „Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Türkiye halkına „Türk Milleti“ denir. „Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep aynı cevherin damarlarıdır. Bu damarlar, birbirini tanısın. Türk milletinin toplumsal düzenini bozmaya yönelik çabalar boğulmaya mahkûmdur. Türk milleti kendinin ve memleketinin yüksek menfaatleri aleyhine çalışmak isteyen bozguncu, alçak, vatansız ve milliyetsiz beyinsizlerin saçmalamalarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak ve onlara hoşgörü gösterecek bir topluluk değildir.“ (Şehirli, 2000, s. 122) ifadeleri de bu Türk kimliğinin canlandırılması, özgüvenin pekiştirilmesi yönünde atılan adımların yansıması olarak değerlendirilebilir. Türklük; bir ideal, bir ülkü, bir dünya görüşü ve nihayetinde toplumsal ve sosyal hayatı düzenleyen bir değerler dizgesidir.

Dünyanın neresinde, hangi şartlar altında olursa olsun, hiçbir Türk evladı Akdeniz’den başlayarak, yalnız Orta Asya’da Altay Dağları değil, Moğolistan sınırına kadar, Türklerin kahramanlıklarla dolu mazisini unutmasın.  Tarih, milletlerin mücadele alanıdır. Milletleri anlamak, tarihin dilinden anlamayı da gerektirir. Dünyanın kendisine saygı göstermesini isteyen kişi, önce kendi kendi benliğine ve milletine saygı duymalı; bu durumu hissî, fikrî ve fiilî olarak, bütün davranış ve hareketleriyle ortaya koymalıdır. Avrupalı Türkler yaşadıkları baskın kültür içinde, kendi kültürel farklarını koruyup kollayarak muhafaza ederken kendini „öteki“ kültürün değerlerine kapatmak yerine, onları tanımaya çalışmalı, farkı fark ederek, farklı olana saygı duymalıdır. Bu yaklaşım, bireyin kendi kültürel farklarını ve millet olarak varlığını sürdürmesine yardımcı olacaktır. Türkiye ile Türkler ile arasına mesafe koymak isteyenler olabilir. Bunlara Simith’in millet tanımında yer alan kavramları ve kendilerini bu kavramlarla ne derece ilişkilendirebildikleri hatırlatılmalıdır.

Avrupalı Türklerin kimliklerini muhafaza edebilmeleri, gerçekten kim olduklarını bilmek, millet olarak özelliklerini tanımak için tarih öğrenmelerine ve Türkçe ile kadim kültürlerini korumalarına, ve bunları gelecek kuşaklara doğru ve yalın bir şekilde aktarmalarına bağlıdır. Onuru ve haysiyetine düşkün;  yetenekleri yüksek olan Türkler; demokrat ve sorumluluklarını bilen, bulundukları çevrede kullanılan dilleri de öğrenmek suretiyle topluma verimli ve üretken bireyler olarak katkı sağlayarak uyum sağlama kabiliyetine sahip bir millettir. Bazı kesimlerin Türk kimliğini görmezden gelerek, Türk milletini „ümmet“ yaklaşımı içinde eritmeye, diğer milletlerden olan dindaşlarla birlikte hareket etmeye yönlendirmesi, eğitimsiz din görevlileri vasıtası ile dinin siyasete alet edilmesi, farklı dil ve kültür ortamında yetişen Türk gençlerine karşı yapılacak hatalardan biridir. Tarih Türklere Araplarla ümmet paydasında buluşulamayacağını ve Araplarla birleşerek güçlü bir kuvvet olunamayacağını öğretmiştir. Türklerin dini değerler ve ümmet uğruna bazen Doğu cephelerinde, bazen Batı cephelerinde savaşarak can verdiği yıllar geride kalmıştır. Türk milletine menfaatlerini, benliğini unutturacak, milli duyguyu yok edecek, fânî dünyaya kıymet verdirmeyen yaklaşımlar; sefaletler, zaruretler, felaketler hissolunmaya başlayınca aklı ve bilimi devre dışı bırakıp yaşananların „Takdir-i İlahi“ olarak değerlendirilmesi, hakiki mutluluğa öldükten sonra ahirette kavuşulacağını vaat eden dini anlayış, Avrupalı Türklerin millet olma bilincinin önündeki önemli tehditlerden biri olarak dikkati çekmektedir. “Biz Türküz; tam manasıyla Türküz. İşte o kadar. Bize iyi Müslüman olmak kafidir. Asya için ve Avrupa için bizim kanunumuz aynıdır. Dostlara sahip bulunmak; istiklal-i tamımızı muhafaza etmek, her şeyi Türk cephesinden mütalaa etmek. Bu realist görüştür.“ (Karal, 1981, s.129)

Türk olduğunu söylemek, milletini sevmek ırkçılık değil; milli kimliğin ifadesi, özgüvenin dışa vurumudur. „Biz daima hakikatı arayan, onu bulunca ve bulduğuna kani olunca açıkça söylemekten kaçınmayan insanlar olmalıyız.“ diyen Atatürk’ün bir sözüyle bitirmek istiyorum. „Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.“ (İnan, 1959, s. 297).


Not: Bu yazı Avusturya'da yayımlanan Haber Avrupa Journal Gazetesi'nin Aralık 2023 sayısı için hazırlanmıştır. Yazının basılı metnine ve ses kaydına anılan yayının www.avrupa.at sayfasından erişilebilmektedir.


Kaynaklar:

Atay, Falih Rıfkı (1963). Batış Yılları. İstanbul: Dünya Yayınları.

Atay, Falih Rıfkı (1970). Zeytin Dağı. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi.

Berkes, Niyazi (1975).  Türk Düşününde Batı Sorunu. Ankara: Bilgi Yayınları.

Bozkurt, Fuat (2014). Türk İmgesi: Tuttum Aynayı Yüzüme. İstanbul: Kaynak Yayınları.

Bozkurt, Mahmut Esat (1955). Yakınlarından Hatıralar. İstanbul: Sel Yayınları.

Çakır, Mustafa (2020). „Ezelden Ebede Türk“. Kırmızılar. https://www.kirmizilar.com/ezelden-ebede-turk/

İnan, Afet (959). Atatürk’ten Hatıralar ve Belgeler. Ankara: T.İş Bankası Yayını.

Karal, Enver Ziya (1981). Atatürk’ten Düşünceler, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi.

Koca, Salim (2013). „Tarihte Türk Adı“. Türk Yurdu. Nisan 2013 - Yıl 102 - Sayı 308, www.turkyurdu.com.tr

Öndeş, Osman (4 Eylül 2023). „Mustafa Kemal Paşa ile İstanbul’dan Samsun’a“. Deniz Ticaret Gazetesi. https://www.denizticaretgazetesi.org/

Simith, Anthony (1994). Milli Kimlik. İstanbul: İletişim Yayınları.

Şehirli, Yücel Atila, (2000) “Atatürk Milli Birlik ve Beraberlik” Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı; 46, C.16, Mart 2000, s.117-131.

21 Kasım 2023 Salı

Tarihe bir not

İnsanlar gibi bazen insanlık da kırılıyor, eğilip bükülüyor, türlü gruplara bölünüyor, parçalara ayrılıyor. Bir ayı aşkın bir süredir Ortadoğu’da ve aslında Gazze’de gökten yağmur değil, ölüm yağıyor. Tarih kitaplarında anlatılan ve Müslümanlara karşı dini motifler öne sürülerek siyasi, sosyal ve ekonomik nedenlerle yapılan Haçlı savaşları şekil değiştirmiş yeniden yaşanıyor. Bu kriz durumunu gelecek kuşaklara anlatmak, yeni ve kalıcı bir barışın habercisi olmak umuduyla, açık kaynaklardan derlediğim haberler ve kişisel yorumlarımla tarihe not düşmek istedim.


Her şey, bir sabah, 7 Ekim sabahı, Hamas'ın silahlı kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları‘nın, İsrail'in "Filistinlilere ve Mescid-i Aksa başta olmak üzere Müslümanların kutsal değerlerine yönelik saldırılarına karşılık verme” ve „İsrail’in elinde bulunan birkaç Filistinliyi kurtarma“ gerekçesiyle başladı. Her iki taraf da savaş hukuku tanımayan bir mukateleye (karşılıklı kırıma) girişti. İsrail sahip olduğu orantısız imkanları kullanarak misliyle karşılık verirken, kesintisiz bir ayı aşan zaman dilimi içinde milyona yakın Filistinliyi yerinden, yurdundan etti. Birleşmiş Milletlerin açıklamasına göre o meş’um saldırıların başladığı günden bu yana on bir bin insan hayatını kaybetti; her on dakikada bir çocuk melek oluyor.

Gazze’ye yönelik saldırılarını aralıksız sürdüren İsrail’in öncelikli hedefleri arasında ibadethaneler, El-Ehli Baptist ve Türk-Filistin Dostluk hastanesi, Şifa Hastanesi ve okullar yer aldı. Kimi yorumculara göre, Filistinlilere karşı adeta yok etme politikası yani soykırım uygulanıyor. Gazze'de iletişim ve internet yok, binlerce yaralı ile sivilin bulunduğu mülteci kampları hedef alınıyor. Özellikle bir grup İsrailli doktor Şifa Hastanesinin "Filistinli silahlı grupların" üssü olduğunu iddia ederek bombalanmasını istemesi, katliamları meşrulaştırmaya yönelik stratejiler olarak değerlendiriliyor. 40 okul, 16 hastane ve onlarca sağlık ocağı kullanılamaz hale geldi. Bütün Gazze şehri Open-Air-Prison (açık hava hapishanesi) haline döndü.

Katoliklerin ruhani lideri ve Vatikan Devlet Başkanı Papa Franciscus, "Filistin ve İsrail'deki devam eden ciddi durumu düşündüğünü" belirterek, ateşkes çağrısında bulundu. Hollanda, Londra, Kanada, Brezilya, Türkiye olmak üzere pek çok ülkede sağduyunun sesi olan insanlar tarafından İsrail’i kınayan gösteriler düzenleniyor. Avrupa Birliği'nin (AB) eski kıdemli Orta Doğu diplomatı James Moran, "İsrail'in eylemlerini 'kendini savunma' olarak görmüyorum" diye açıklama yaparken, AB konuya mesafeli bir pozisyon alıyor.

Filistinli sivil halka yönelik saldırılar aralıksız devam ederken, pek çok ülke ve uluslararası kuruluşlar Avrupa’daki yakın tarihin bıraktığı isleri temizlemek istercesine İsrail’in işlediği savaş suçlarını desteklemeye devam ediyor. Milyonlarca insan ölümle yaşam arasındaki ince hatta yaşam mücadelesi verirken İsrail’i eleştirenler, „İsrail düşmanı“, inisiyatif sözcüleri „ırkçı“ yahut „antisemit“ olarak işaret ediliyor. Almanya Başbakanı Olaf Scholz, Mannheimer Morgen Gazetesine verdiği mülakatta "Almanya'da Yahudilere saldıran herkes, hepimize saldırıyor demektir" diyerek, ülkede yaşayan herkesi „Yahudileri korumaya“ davet ediyor. "Antisemitizmi kabul etmeyeceğiz. Çok net yasalarımız var. İsrail bayraklarını yakmak cezai bir suçtur. Masum insanların ölümünü alkışlamak cezai bir suçtur. Yahudi karşıtı sloganlar atmak suçtur." ifadesini kullanıyor.

Bir insanlık dramına dikkat çekilirken Yahudi düşmanlığı yapılmıyor. Yahudilere söz söyleyen yok. İsrail Devletinin uyguladığı ve uluslararası hukuk kurallarına uymayan, insanlık dışı savaş stratejisi eleştiriliyor. Yaşanan olumsuzluklara dikkat çekenler, tepkilerin odağına alınıyor. Örneğin; Carrefour, Mc Donalds ve Burger King İsrail askerlerine yardım paketi göndermesine karşı çıkmayanlar; babası Filistinli olan Bella Hadid‘in “Hiçbir yerde, hiçbir zaman, özellikle de 2023'te, bir hayat diğerinden daha değerli olmamalı. Özellikle etnik kökenleri, kültürleri veya saf nefretleri nedeniyle” diyerek görüş belirtmesine tahammül edemiyorlar. Fransız moda markası Dior, marka yüzü olan Bella Hadid yerine hemen İsrailli manken May Tager’ı tercih ediyor.

Avrupa’da sadece diplomatlar, devlet adamları değil, sıradan insanlar bile korkuya dayalı inşa edilen ve yargısız infazın mübah görüldüğü yaşam alanlarında, kendi arkadaş çevresinde konuşmaya, sağduyunun, doğrunun ve haklının sesini yükseltmeye çekiniyorlar. Batı medyasında çalışan ve İsrail karşıtı görüşleri ifade eden birçok yazar ve editör işten çıkarılıyor. Sporcular sivil halka yapılan orantısız güç kullanımına karşı seslerini yükseltirse veya yazdıkları bir destek mesajı ana akım medyanın savunduğu ve halka manipüle ettiği görüşlerle uyuşmazsa kulüpleriyle ilişikleri kesiliyor. ABD ve Fransa'da da İsrail yanlısı kanunlar hazırlanırken, Eski ABD Devlet Başkanı Obama, verdiği bir mülakatta günah çıkarırcasına, Filistin-İsrail çatışmasında hiç kimsenin elinin temiz olmadığına vurgu yapıyor ve herkesin ‘bir dereceye kadar suç ortağı’ olduğunu söylüyor. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, ise "Kanun ve kurallardan bahsedecek olursak, teröristlerin olduğu yerde kural yoktur." diyerek aslında Batılı, iki yüzlü bakış açısını ortaya koyuyor. Ukrayna’da öldürülen sivillere karşı ayağa kalkan Avrupalıların öldürülen onca Filistinli sivili ve özellikle çocukları görmezden gelmesi, akıl ve mantıkla açılanabilir gibi değil. Kimileri konuyu dini boyuta taşıyarak, yaşanan bu durumdan mistik bir anlam çıkarıp „Armageddon yaklaşıyor. Kıyamet alametleri çoktan tamamlandı.“ şeklinde apofenik söylemler gevelemeye başladı. Sanki bir yerlerde bir senaryo yazılmış, Filistin’de sahneleniyor.

Türkiye ve Türklerin Filistinliler ile ilişkilerine bakınca, bu savaşın bizi neden ilgilendirdiği konusuna da değinmekte yarar var: Aslına bakarsanız, Filistinliler hemen her dönemde kendilerini Türklerin karşısında konumlandırmaktadır. Yıl 1915; kanal harekatında halife'nin çağrısına karşı çıkan ve katılmayan Filistinliler, Türk askerine cephe gerisinden saldırmış ve Türk askerini iki ateş arasında bırakarak 14.000 askerimizin şehit, binlerce askerimizin de esir olmasına sebep olmuştur. Arapların ihanetlerinin yardımıyla 1918 yılında 16. Tümenin 48. Alayındaki İngilizlere esir düşen 15.000 mehmetçiğin Seydibeşir Kuveysna Osmani Useray-i Harbiye Kampında kör edilmeleri de ayrı bir yazının konusunu oluşturmaktadır.

Yakın tarihe gelince; 1989 senesinde Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat, "Ermenistan'ın haklı davasını destekliyoruz" açıklamasını yaptı. Bu vesileyle, Karabağ işgaline ve Ermeni katliamlarına destek verdi. Devlet Başkanı Mahmut Abbas da Ermenistan’da sözümona soykırım anıtına çelenk bırakmaktan geri durmadı.  2009 senesinde aynı Mahmut Abbas, Güney Kıbrıs'a gitti ve burada "Kıbrıs'ta Türk askeri işgalcidir" açıklamasını yaparak Rum tezlerini desteklediklerini gösterdi. 2020 senesine gelince; Türkiye'nin „mavi vatan“ tezine karşı cephede yer alarak Eastern Mediterranean Gas Forum dahilinde, Yunanistan, Mısır, Kıbrıs Rum Kesimi ve İsrail ile birlikte hareket etti. Aynı yıl Çin'in Uygur Türklerine yaptığını zulmü görmezden gelerek Çin'in Uygur Türkleri politikasına destek verdi ve buradaki soydaşlarımızın terorist olduklarını belirtti. Filistin Devleti Türkiye’nin başlattığı Barış Pınarı Harekatı’na da karşı çıktı ve Türkiye’yi kınadı. Liste uzayıp gidiyor. Lakin herkes unutsa tarih unutmuyor. Burada aziz milletimize hatırlatılması gereken husus; Filistinliler ile Türklerin arasında öyle zannedildiği gibi bir kardeşlik hukuku yoktur.

Türkiye’nin Filistinlilere destek olmasının nedeni; Peygamber Efendimizin (s.a.s) miraç yolculuğunda Kudüs‘teki Mescid-i Aksa'da tüm peygamberlere imamlık yapması, Mescid-i Aksa'nın Müslümanların ilk kıblesi olması ve anılan coğrafyada yaşayan halklarla yüzyıllar öncesine giden ortak bir tarih, yakın kültürel ve sosyal ilişkilerin bulunmasıdır. Bu hakikatten yola çıkarak Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile 1975 yılında resmi ilişki kurmuş, aradan geçen zaman içinde 15 Kasım 1988'de sürgünde kurulan Filistin Devleti'ni ilk gün tanıyan ülkeler arasında yer almıştır.

Türkiye’nin Filistin-İsrail anlaşmazlığıyla ilgili olarak iki devletli çözüme yönelik, yerleşik BM parametreleri temelinde ve müzakereler yoluyla adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm getirilmesini, bu çerçevede 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan, coğrafi bütünlüğe sahip, bağımsız ve egemen bir Filistin Devleti’nin kurulmasını savunmaktadır. Türk Kızılayı, TİKA, AFAD gibi kuruluşlar aracılığı ile kalkınma yardımları yapılmakta, kalıcı ve sürdürülebilir projeler hayata geçirilmektedir.

Son yaşanan krizde de Türkiye’nin tutumu „geleneksel hümaniter dış politika“ çerçevesinde „her zaman ve her koşulda mazlumun yanında durma“ ilkesiyle devam etmektedir. Birleşmiş Milletlerdeki konuşmasında Filistin halkını savunan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dün olduğu gibi bugün de "Gazze'de işlenen katliamların durdurulması boynumuzun borcudur" diyor ve ilave ediyor „Gazze’de gözükenden çok daha fazlasını yapıyoruz, yapmaya da devam edeceğiz“. Nitekim benzer görüşleri Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Birliği tarafından ortaklaşa düzenlenen 8. Olağanüstü İslam Zirvesi'nde de dile getirmiştir.

Türkiye; İsrail-Filistin arasında nihai barışı tesis edebilmek amacıyla diplomasinin bütün imkanlarını kullanmaya devam etmektedir. Nitekim, Türkiye Dışişleri Bakanı Fidan, ABD'li mevkidaşı Blinken ile Ankara’da yaptığı görüşmede de Gazze'de acilen ateşkes istedi. ABD de takip eden günlerde İsrail’i uyarma ihtiyacı hissetti. Birleşmiş Milletler’deki Gazze’de acil ateşkes talebi oylamasında ise 121 ülke İsrail’in ve beraberindekilerin karşısında pozisyon aldı. Oylamada 45 ülke çekimser kaldı. 14 ülke ise İsrail’den yana tavır takındı. „Bunu hiç unutma evlat! Batı hiçbir zaman medeni olmamıştır ve bugünkü refahı, devam edegelen sömürgeciliği; döktüğü kann, akıttığı göz yaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur“ diyen Alia İzzetbegoviç’i bir defa daha haklı çıktı.

Bütün değerlerin çatıştığı bir süreçte verilen sorumsuz siyasal mesajların sıradan vatandaşlar üzerinde bıraktığı olumsuz etkiler göz önüne alınmalı, ırkçılık yapanlara, savaşı destekleyenlere tolerans gösterilmemelidir. Pareidolia etkisine kapılıp tarihte Musevilere yapılan insanlık dışı uygulamalar nedeniyle bugünkü İsrail devletinin Filistinlilere uyguladığı insanlık dışı savaş stratejilerine yeni anlamlar yüklemekten kaçınılmalı; akan kanın durdurulması, masum sivillerin günlük hayata dönebilmeleri için kanla yazılıp ateşle oynanan oyuna son verilmeli; Kerameti kendinden menkul kimi siyasetçilerin Papa II. Urbanus veya fanatik Keşiş Pierre l'Ermite rolüne soyunma sevdasından bir an önce vaz geçmesi gerekmektedir.

Bir uyarı daha yapmak istiyorum. Arap milliyetçiliğinin, özgürlük ve bağımsızlığının bir tezahürü olarak ortaya çıkan, Panarabizm ideolojisinin sembol renklerini taşıyan Filistin bayrağıyla sokaklara dökülmek, mehmetçiği Gazze‘ye savaşmaya göndermek isteyenlere itibar edilmemelidir. İnsanlık tarihi incelendiğinde, anlık öfkelerin ne derece büyük yıkımlara neden olduğunun örnekleri açık şekilde görülmektedir. Öfkesini yenebilme erdemini gösteren, kriz dönemlerinde kitleleri olumlu mesajlarla yönetip yönlendirme becerisine sahip devlet adamlarına her zamankinden daha fazla ihtiyaç olduğu aşikardır.

Başkomutan M. K. Atatürk’ün dediği gibi „Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir.“

 

Not: Bu yazı Haber Avrupa Journal’in Kasım 2023 sayısı için hazırlanmıştır. Yazının basılı biçimine http://avrupa.at/tarihe-bir-not/ adresinden, ses kaydına ise https://youtu.be/TvKEPwQ9AVc adresinden erişilebilmektedir. 

Arafta geçen hayatlar


Ata yurdundan göçen, gurbeti vatan edinen insanlarımızın önemli bir kısmının Türkiye’den ayrılmasıyla ilgili öykülerinin altında daha iyi bir gelecek, insanca yaşama ideali yatıyor. Kimi birkaç sene, kimi birkaç ay deyip gittiği yoldan dönemedi. İçlerinden Türkiye’de gemileri yakıp bir daha geri dönmemeyi planlayanlar bile pek çoğu Türkiye ile bağlarını koparmamış, memlekete küçük bir yatırım yaparak, yurt dışında işler ters giderse, sığınacak son bir liman arayışına girmişler.


Gelinen gurbet bir süre sonra vatan olunca, aile birleşimi ve çekirdek aileden geniş aileye geçiş dönemleri başladı. Kimi evladının yeni vatanda tanıştığı bir başka gurbetçinin evladıyla evlenip yuva kurmasına rıza gösterirken, kimi de memleketten tanıyıp bildiği bir yakınının evladını evlat bilip, Yüksel Özkasap’ın türkülerinden dile getirdiği „Almanya’ya, acı vatana“ gelin veya damat olarak getirdi. Getirdi getirmesine de Türkiye’de yetişen gençlerle yurt dışında yetişen gençlerin kurduğu çekirdek ailelerde her zaman istenen, arzu edilen huzur ve mutluluk havası esmedi, ayrık otları yeşerdi.

Bu defa sözümüz, gençlerin bu şekilde kurduğu, daha doğrusu kurmaya çalıştığı düzen üzerine.

Yurt dışında yaşayıp istikbalini kazanma çabası içinde türlü iş kollarında çalışan Türklerin sosyal hayatı, ekonomik gelir düzeyleri dışarıdan bakınca Türkiye’de yaşayanlara görece olarak  daha iyi görünüyor. Türkiye’de yaşayanlar için de yurt dışı bir hayal ülkesi. Avrupalı Türklerin izin sezonundaki yaşam tarzları, memleketteki yakınlarında da bir özentiye, bir özleme dönüştü. Bilinmeyene, yeni bir hayata duyulan özlem, albenisi bol hayatın bir parçası olmak, daha iyi şartlarda yaşamak adeta bir tutkuya dönüştü. Bu tutku ile bazı aileler evlilik çağındaki çocuklarını yurt dışında yaşayan bir tanıdıklarının evlilik çağındaki çocuğu ile baş göz etmenin yolundan geçtiğini düşündüler.

Yurt dışında yaşayanlar da içinde bulundukları dar sosyal çevrenin etkisi ile Türkiye’den tanıdık, bildik birinin evlilik çağındaki evladı ile kendi evladının hayatını birleştirmenin doğru bir seçenek olduğuna inandılar. Akıllarına bu yattı… Tanımadıkları, bilmedikleri bir yabancıdan kendi dost, akraba çevresindeki daha iyidir diye düşündüler. Türkiye’den evlilik yoluyla gelemeyenler ise yaşadıkları çevrede kurulan derneklerin toplantılarında, düğünlerde, toylarda gençlerin bir araya gelmesi, tanışmaları için zeminler oluşturdular.

Türkiye’den gelin veya damat getirme fikri her zaman hayal edilen sonucu vermese de dilimize „ithal“ gelin veya „ithal“ damat kavramını yerleştirdi. Bu süreçte sadece gurbete çıkan gençler değil, memlekette bırakılan aile ile birlikte Aşık Mahzuni Şerif’in yüreğinden dile geldiği şekliyle; „Alamanya sana giden dönmüyor.// Gelmiyor, dönmüyor, bilmiyor, gülmüyor“ diye yeni gurbet türküleri çalınıp söylendi.

Gençler bir yandan birbirlerini tanımaya çalışırken, öte yandan hayatın iniş ve çıkışlarına birlikte göğüs germeye çalıştılar, kendileri yurtlarını, yuvalarını kurmaya gayret ettiler. İşler ters gittiğinde, yani bıçak kemiğe dayandığında ise ayrılıklar kaçınılmaz oldu. Türkiye’den gelenler, uyum sürecinin zorluklarını yaşarken, aileyi oluşturan bireylerin bilerek ve isteyerek olmasa da yaptığı hatalar ayrılıkların nedenini oluşturdu.

Eşler arasında yaşanılan bu zorlu süreçte tarafların birbirine diklenmeden dik durması; ilişkilerde hile, taktik, üstün çıkma duygusu yerine akıl ve mantık yürütülmesi; gerekiyorsa aile danışmanlığı veya hukuki danışmanlık alınması düşünülebilir. Kurulan çekirdek aileye üçüncü şahısların müdahaleleri sorunları büsbütün içinden çıkılmaz hale dönüştürebilir. Unutulmamalıdır ki aile milleti ayakta tutan, toplumun çekirdeğini oluşturan önemli bir sosyal kurumdur ve ailenin sağlığı, milletin geleceği için de önemlidir.

Geçmişte Türkiye’den evlilik yoluyla gelen yahut getirilen delikanlılar, geçmişten gelen geleneksel aile ilişkileri sarmalında kendilerine biçilen rolün altından kalkmakta zorlandılar. Dil bilmedikleri gibi gurbete çıktıkları ilk senelerde aileyi geçindirecek yeterli gelire de sahip olmadıkları için eşlerine, eşlerinin ailelerine maddi, manevi bağımlı hale geldiler. Bu durum damatların eşlerinin gözünde güçlü erkek, güçlü karakter etkisini kaybetmelerine, zamanla değer, itibar kaybına uğramasına neden oldu.

Evlenen erkekler için söylenen „Kadını kendi hayatına dahil edeceksin. Kadının hayatına dahil olmayacaksın.“ sözü bu evliliklerde geçerliliğini yitirdi. Kadının, ailesinin hayatına dahil olan „damat“ Türkiye’de sahip olduğu niteliklerin yurt dışında bir hükmü olmadığını görüp hayal kırıklığına uğradı. Türkiye’den getirilen „gelin“ kızların durumu da çok farklı değildi. Bunlar da yabancı bir ülkeye gelin giderek mental olarak yabancı bir çevreye girdiler. Burada sosyal çevreye uyum sağlamakta zorlananlar, eşleriyle duygusal bağ kuramadılar, mental çatışmalar yaşadılar.

Hele gidilen ülkenin dilini bilmiyorsa, kendini geliştirecek sosyal ortamlardan uzaksa, gelin gittiği eve hapsoluyor, evde adeta yardımcı işçi gibi kullanılmaya başlanıyordu. Zaman içinde eşlerin birbirlerine duyduğu saygı ve sevgi, üçüncü şahısların da etkisiyle iyiden iyiye zayıflıyor, aile içi şiddet kapalı kapılar ardından eş dost sohbetlerine, yabancı polise yansımaya başlıyordu.

Tarafların aile bütünlüğü içinde eşlerini yüceltmesi, üçüncü şahıslar nezdinde küçük düşürmemesi; birbirlerini itibarsızlaştırmaması gerekir; zamanlı zamansız yapılan karşılıklı ithamlar ve mental çatışmalar aile birliğine zarar verir. Hayat dizilerdeki gibi toz pembe olmasa da entrikalarla da dolu değildir. Orta yolu bulmaya çalışmak, gereksiz üzüntülere, sıkıntılara mahal vermeden makul bir çözüm üretmek için tarafların karşılıklı çaba göstermesi gerekir. Mutluluğun önüne engel koymak veya mevcut engelleri kaldırmak üçüncü şahısların işi değil; bizzat aile birliği içinde eşlerin karşılıklı çabalarıyla, dayanışmaları ve zorluklara birlikte göğüs germeleri ile mümkün olur.

Karşılıklı olarak, daha iyi yaşam koşulları sağlamak düşüncesi ile başlayan evliliklerde, taraflardan biri mevcut şartlardan daha iyi yaşam koşulu bulduğunda ötekini terk eder. Bu ayrılıklar, Türkiye’den gidenin veya yurt dışında yetişenin iyi veya kötü olmasından değil, tarafların sahip olduğu dünya görüşü ve değer yargılarının farklılığından, hayattaki maddi beklentilerinin örtüşmemesinden kaynaklanır. Burada geçerli kural basit; paran veya gücün varsa tercih edilirsin. Erkek veya kadın olsun, taraflar evlilik kararını verirken, karşı tarafın fiziksel özelliklerini, maddi durumlarını öncelerse, zaman içinde daha iyi ve daha çekici biriyle karşılaşırsa ona ve onun yaşam tarzına meyleder; yeni ortamda yeni heyecanlar ve kim bilir belki de huzur arar.

Eşler arasında kördüğüm halini alan ikili ilişkiler bir düzene oturtulamazsa, aile içi huzursuzluk tarafları gölge gibi takip eder. Bu durumda evlenmek kadar ayrılık da hayatın gerçeği olur. Taraflar bir süre bedenlerini memnun ederken, ruhlarının ızdırabının içlerini kemirmeye başladığını fark eder; bunun sonunda ifade edilemeyen, çözüme kavuşturulamayan sorunlar psikolojik, psikosomatik rahatsızlıklar şeklinde kendini gösterir. Eşlerden biri tam mutlu olacağına inandığı, peşinden koştuğu hayalleri yakaladığını düşünürken, diğeri artık hayallerini, beklentilerini karşılamayan evlilikten bir an önce kurtulmanın yollarını arar. Artık çözüme kavuşmayan yaşanmışlıklar, kişinin gölgesiyle ilişkisi misalinde olduğu gibi, ömür boyu peşini bırakmaz.

Mutsuz evliliklerin daha başında yanlış bir anlayış, ham bir hayal üzerine kurulduğu maddi beklentilerin karşılanamadığı zaman, ayan beyan ortaya çıkar. Gençler mutlu bir yuva kurmak isterken bir kalpsizin tuzağına yem olduğunu görür. Tom Robbins’in dediği „… yalnızlığı geçene kadar sizinle olan, sonrasında kendi yoluna bakan insan tipine“ bulaşmaya değmez. Gençleri yurt dışından zengin (?) biriyle değil de gönül dünyasından, onların gönlünün beğendiği biri ile evlendirmenin aile içi huzur için daha önemli olduğu unutulmamalıdır.

Cennet hayal edip cehenneme çevirdiğimiz hayatı; aklı başka yerde, kalbi başka yerde biriyle, arafta, iki arada tüketmeye, acı çekmeye değmez. Cemil Meriç’in deyişiyle „Fazladan izahat, lisanen kabahattir.“

Not:
Bu yazı Avusturya'da aylık yayımlanan Haber Avrupa Gazetesi'nin Ekim 2023 sayısı için hazırlanmıştır. Gazeteye http://avrupa.at/3d-flip-book/Oktober2023/ adresinden erişilebilir. 

17 Eylül 2023 Pazar

Türkiye’de Almanca Almanya’da Türkçe Öğretimi

 


Türkler ile Almanlar arasındaki münasebetlerin Selçuklulara kadar geri götürülebilen uzun bir tarihi geçmişi vardır. Osmanlılar ile Prusya arasındaki ilişkilerin ilki ticari ağırlıklı dostluk anlaşmasının imzalanması ile başlamış olup Alman ulusal birliğinin kurulduğu 1870 yılından sonra da devam etmiştir. Osmanlı Devletinin siyasi, ekonomik ve toplumsal sorunlarının yoğun olduğu dönemde tahta çıkan ve Rusya karşısında yenilgiye uğramış bulunan Sultan II. Abdülhamid (1876-1909) büyük devletlere karşı güveni sarsılması nedeniyle de güçlü ve sanayileşmiş bir ülke olan Almanya ile ilişkilere ağırlık vermişti. Almanya’nın dostluğunun kazanılması amaçlanıyordu. Almanya da imparator II. Wilhelm döneminde Almanlar Osmanlı coğrafyasını zengin bir hammadde kaynağı ve geniş bir pazar olarak görmüş, ilişkilerin geliştirilmesine yönelik faaliyetlerde bulunmuştu. Balkan Savaşlarından sonra ise Almanya ile askeri ilişkilerimiz yoğunlaşmış, I. Dünya Savaşının kaybedilmesi ile ilişkiler kesintiye uğramış, Ulusal Kurtuluş Savaşından sonra imzalanan Lozan Antlaşmasının ardından Türkiye Cumhuriyeti ile Weimar Cumhuriyeti arasında 3 Mart 1924’te bir dostluk antlaşması (Bkz. Ayşe Aydın. DOI NO: 10.5578/jss.54087) imzalanmış ve yeni bir dönem başlamıştır.  II. Dünya Savaşı döneminde de ilişkiler Türkiye’nin Almanya’ya açık destek vermemesi ve Almanya’nın ağır bir yenilgi alması nedeniyle bir süre kesilmiştir.

Savaştan sonra ortaya çıkan işgücü açığını kapatmak için 31 Ekim 1961‘de imzalanan işgücü anlaşlaşması sonrası birçok Türk vatandaşı Almanya’ya göç etmiştir. Ayrıca iki ülke arasındaki çok yönlü ilişkiler Almancanın her dönem popüler bir yabancı dil olarak öğrenilmesini sağlamaktadır. Gerek Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli Türkler, gerekse Türkiye’de yaşayan Almanlar Türkçe ve Almancanın her iki ülkede de öğrenilmesi, öğretilmesi konularını sıkça gündeme taşımaktadır.

Türkiye’de Almancanın yabancı dil olarak öğretilmesine yönelik bir çalışma yapıldığında; Almancayı resmi devlet dili olarak kullanan Batı Avrupa ülkeleri (Almanya, Avusturya, İsviçre, Liechtenstein, Lüksenburg) ile sadece ekonomik ilişkiler değil sosyal, kültürel ve siyasal ilişkilerimiz açısından da Almancanın yabancı dil olarak öğrenilmesi bir ihtiyaç olarak görülmekte, vatandaşlarımızın bu yönde bir talebi olduğu değerlendirilmektedir. Bu talebi karşılamak için de Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlerde öğretim dili Almanca olan kamu ve özel öğretim kurumlarının (ilkokul, ortaokul, lise) yanı sıra, Almanya’da henüz mütekabili açılmamış ve Türkiye’deki faaliyetleri yerel mevzuata uygunluğunun tartışmalı olduğu değerlendirilen, Almanya Federal Cumhuriyeti Yurtdışı Eğitim Kurumları Merkezi (Zentralstelle für das Auslandsschulwesen (ZfA) tarafından desteklenen altı okul ve bu okullara bağlı eğitim kurumları da ülkemizde faaliyet göstermektedir. Bu okullara Alman Büyükelçilik Okulları da denilmekte ve ağırlıklı olarak dışişleri personeli ile Türkiye’de mukim Alman vatandaşlarının çocukları devam etmektedir. Eğitim öğretim dili Almanca olan bu okulların yanı sıra ülkemizdeki devlet veya özel öğretim kurumlarının önemli bir kısmında Almanca birinci veya ikinci zorunlu-seçmeli yabancı dil olarak 2003-2004 eğitim öğretim yılından bu yana Anadolu Liseleri, Fen Liseleri ve Sosyal Bilimler Liselerinde okutulmaktadır.

Alman Dışişleri Bakanlığı tarafından koordine edilen ve Yurtdışı Eğitim Kurumları Merkezi, Goethe-Enstitüsü, Almanya Kültür Bakanları Konseyi’nin Pedagojik Değişim Hizmeti Birimi ve Alman Akademik Değişim Servisi (DAAD) tarafından uygulanan PASCH-Projesi (Geleceğin Ortakları) kapsamında da Türkiye’de 100’e yakın okulda Almanca dersleri verilmektedir.

Kısaca özetlenen çerçevede Türkiye genelinde yaklaşık 14 Milyon öğrenci İngilizceden sonra ikinci yabancı dil olarak Almanca öğrenmektedir. (Bkz.: F. Akdoğan, DaF in der Türkei. Info DaF 30, 1 (2003), 46-54). Aynı şekilde özel dil kurslarında da yabancı dil Almanca yoğun talep görmeye devam etmektedir. Almanya’da yükseköğrenim görme veya bu ülkede iş, aş edinme, Almanca konuşulan ülkelerin birinde bir istikbal sahibi olma gibi nedenler Almancaya olan talebi artırmaktadır. Almanya’nın uluslararası ve uluslarüstü sözleşmelerin hilafında aile birleşimi vizeleri için talep ettiği yabancı dil Almanca şartı da ayrı bir dil öğrenme gerekçesi oluşturmaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığı aldığı yeni bir kararla (Tebliğler Dergisi - Ağustos 2023 – 2789-EK2, s. 1361-1362) 2023-2024 eğitim öğretim yılından itibaren geçerli olmak üzere, Türkiye’deki Anadolu Liseleri ile Fen ve Sosyal Bilimler Liselerinin ortak dersler havuzunda yer alan ikinci zorunlu yabancı dil dersi uygulamasının kademeli olarak kaldırılmasına karar vermiştir. Bu karara göre; seçmeli birinci yabancı dil dersi Akademik Çalışmalar başlıklı ders havuzunda, seçmeli ikinci yabancı dil dersi İnsan, Toplum ve Bilim başlıklı dersler havuzunda yer almaktadır (MEB TD, S. 1362). Dolayısı ile okullarda ikinci yabancı dil dersi zorunlu olmaktan çıkarılmış, İngilizce neredeyse tek zorunlu yabancı dil durumuna dönüşmüştür. Almanca İlköğretim okullarında olduğu gibi ortaöğretim okullarında da seçmeli yabancı dil olarak öğretilmeye devam edilecektir.

Türk yükseköğretim sistemi içinde başta Almanca öğretmeni yetiştirilen Eğitim Fakülteleri (16 program) olmak üzere alan eğitimi verilen Fen-Edebiyat Fakültesi, Edebiyat Fakültesi, İnsani ve Sosyal Bilimler/ İnsan ve Toplum Bilimleri Fakülteleri bünyelerinde Alman dili ve edebiyatı (13 program), Almanca mütercim ve tercümanlık (8 program) gibi programlarda lisans, yükseklisans ve doktora düzeylerinde germanistik eğitimi verilmekte, birçok üniversite de Almanca modern diller grubu içinde seçmeli yabancı dil dersi olarak sunulmaktadır. (Bkz.: YÖK-LİSANS ATLASI: yokatlas.yok.gov.tr).

Almanya’daki Türkoloji ve Türkçe öğretimi çalışmalarına gelince; bu ülkede Türkçenin yabancı dil olarak öğretimi çalışmaları köklü bir geçmişe sahiptir. Türkoloji ve Türkiyat çalışmaları tarihsel olarak, “Şarkiyat çalışmaları” şeklinde adlandırılan bir disiplinin içinde gelişmiştir (Bkz.: Christoph HERZOG’dan çeviren Faruk Yaslıçimen: Almanca Konuşulan Ülkelerde Türkiyat ve Şarkiyat Çalışmalarının Gelişimi Üzerine Notlar, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 8, Sayı 15, 2010, 77-148).  Henüz Almanya, Avusturya gibi ülkelerin yerinde krallıklar, arşidüklükler, dükalıklar, prenslikler vd. gibi idari yapılar mevcutken de bugünkü Almanya ve Avusturya’yı kapsayan topraklarda imparatorluklar hüküm sürerken de Almancayı ortak dil olarak konuşan bir millet vardı vardı. Bugünkü anlamda devlet yapıları henüz oluşmamış olsa da bu topraklarda yaşayan topluluklara Osmanlı literatüründe „Alaman/Nemçe“ denilmekteydi. Osmanlıların Almanca konuştuğu gibi, Nemçeler de Türkçeyi yabancı dil olarak konuşuyordu.

Günümüze gelince; Almanya başta olmak üzere, pek çok Avrupa ülkesinin okul sistemi içinde Türkçe öğretimine istendik düzeyde destek verilmediği görülmektedir. Birçok ülkede, eyalette ilköğretim okullarındaki ana dili dersleri kaldırılmakta veya göreceli olarak azaltılmaktadır. Derslerin sorumluluğu göçmenleri gönderen ülkelere devredilmekte, dersler okul programlarından çıkarılarak „kültürel çalışma“ olarak değerlendirilmektedir. Göçmen çocuklarına köken dillerinin öğretilmesiyle ilgili uluslararası ve uluslarüstü anlaşmalar, sözleşmeler, Avrupa Konseyi başta olmak üzere birçok kurum ve kuruluş tarafından alınan kararlar ilgili ülkelere yükümlülükler getirmesine rağmen, ana dili öğretimiyle ilgili kazanımlar giderek gerilemektedir. Türkçe de okullarda zorunlu ders olmaktan çıkarılınca ilgili ülke temsilciliklerince açılan ve katılımın isteğe bağlı olduğu dersler olumsuz olarak etkilenmekte, ülkede yetişen her yeni kuşak Türk çocuğu bir öncekine göre daha az Türkçe dil becerisine sahip olmaktadır. Türkçenin okullarda ikinci veya üçüncü zorunlu seçmeli yabancı dil olarak öğretilmesine yönelik girişimlerden de sonuç alınamamaktadır. Örneğin Hessen Eyaletinde Arapça, Çince, Portekizce „dünya dili“ olarak görülüp okul programlarına alınırken, Türkçe dersine yer verilmiyor. Bavyera Eyaletinde de ilk ve ortaokullarda Türkçe dersine yer verilmezken, liselerde pek fazla işlevi olmayan seçmeli yabancı dil Türkçe dersi açılıyor. Türkçenin ilkokuldan üniversite düzeyine kadar formal okul sistemi içinde „köken dili“, „ana dili“, „ana dili Takviye dersi“ veya „ikinci/üçüncü seçmeli yabancı dil“ olarak açılması ve sürdürülebilir olması yerel yönetimler ile sivil toplum kuruluşlarının (Veli ve öğretmen dernekleri/feredasyonları vd) işbirliği ile yerinde alınacak tedbirlerle çözüme kavuşturulabilir.

Alman yükseköğretim sistemi içinde 2022 yılı itibarı ile 423 yükseköğretim kurumu bulunmakta ve  Türkçe birçok yükseköğretim kurumunda diğer modern diller (İngilizce, Fransızca vb.) gibi AB kredi transfer sistemi (ECTS) kapsamında kredilendirilen bir yabancı dil dersi olarak değil, ağırlıklı olarak  üniversitelerin yabancı diller merkezlerinde açılan „yabancı dil kursu“ olarak sunulmakta ve devam edenlere karne yerine „katılım belgesi“ verilmektedir. Bu belgelerin not durum belgelerinde yer alması veya sınıf geçmeye etkisi bulunmamaktadır. Buna gerekçe olarak da Türkçenin İngilizce dil becerisi sınavı  TOEFL vd. gibi uluslararası geçerliliği olan ve Avrupa dil sınavları derneği ALTE (The Association of Language Testers in Europe) tarafından kabul edilen (Q-mark) standart bir seviye belirleme sınavının olmaması gösterilmektedir. Türkçe sınavlarıyla ilgili çalışmalar Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülmektedir. Bu eleştirilerin önünü kesmek için Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) tarafından yabancıların Türkçe dil beceri düzeylerini belgelendiren uluslararası geçerliliği olan standart bir düzey belirleme sınavı yapması elzemdir. Yunus Emre Enstitüsü de ALTE tarafından kabul edilen bir yabancı dil Türkçe seyiye tespit sınavı sınavı yapmaktadır.

Almanya yükseköğretim sistemi içindeki öğrencilerin yaklaşık % 90’ının öğrenim gördüğü 271 üniversitenin bağlı olduğu Almanya Rektörler Konseyi (HRK - www.hrk.de) de Almanya Yükseköğretim Program Atlası oluşturmuştur (www.hochschulkompass.de). Burada yabancı dil Türkçe dışında, Türkoloji ile ilgili olarak önlisans, lisans ve lisansüstü düzeylerde 24, Türkçe öğretmenliği ile ilgili olarak da on ayrı yükseköğretim programı olduğu anlaşılmaktadır.

Almanyada Türkoloji ile ilgili çalışma yapan enstitülerden bazılarında doğrudan Türkoloji eğitimi yapılırken  bazılarında da, İslâm araştırmaları, Ort  ve Yakın Doğu Çalışmaları veya Orta Asya çalışmaları ile ilişkilendirilen bilim dallarında eğitim verilmektedir. Meselâ, (Berlin-Brandenburgische Akademie der Wissenschaften  (BBAW), Turfanforschung) Berlin Brandenburg Akademisi Turfan  Araştırmaları’nda, özellikle eski Uygur Türkçesi üzerine çalışılırken, (HumboldtUniversität zu Berlin Seminar für Mittelasienwissenschaft) Berlin Humboldt  Üniversitesi Orta Asya Çalışmaları Enstitüsü’nde Orta Asya çalışmaları; Heildelberg ve Jena’daki enstitülerde ise İslâm araştırmaları çerçevesinde Türkoloji  ile ilgili çalışmalar yapılmaktadır. (Bkz.: Bülent Gül, Türkbilig, 2006/11: 56-117)

Almanya ile kurulan „köklü“ ilişkiler, „tarihi dostluk“ 21 Kasım 1898 tarihli Berlin Merkezli Die Welt am Montag gazetesinin başyazısında Friedrich Schrader tarafından şu şekilde tanımlanmıştır: “Almanya’nın Hindistanı [yani, sömürgesi] yalnızca Türkiye olabilir. /.../ Sultan, dostumuz olarak kalmalı; tabii onu bir gün zevkle mideye indireceğimiz düşüncesini aklımızın bir yerinde hep saklı tutmalıyız. Dostluğumuz önce elbette tamamiyle fedakârca görünmeli. Türklere demir yolu ve liman inşalarında yardım edelim. /.../ Hasta adam tekrar sağlığına kavuşturulacak, iyice tedavi edilecek öyle ki istirahat uykusundan uyanınca artık tanınamayacak halde olacak. Yani adamakıllı sarışın ve mavi gözlü bir Alman gibi görünecek. Sevgi dolu kucaklamamızla ona öyle bir Alman suyu enjekte ettik ki artık nerdeyse bir Alman’dan ayırt edilemez durumda. Türkiye’nin tabiî mirasçısı bu şekilde olabiliriz/olacağız, üstelik bunu Türkler kendi elleriyle yapacaklar.“ (Bkz.: Şenlik, A. Ş. 2021). Ana Hatlarıyla Almanya Türkolojisi. Ankara, Kırklareli: SAGE & RumeliYA. SAGE: ISBN 978-605-184-355-1).

Almanya’nın geçmişteki bu ve benzer üstenci bakış açısında önemli bir değişiklik olmadığı, geçmişin „hasta adamının“ ayağa kalkmasının istenmediği dönemler dikkatlerden kaçmamaktadır ve bu bakış açısı ikili ilişkilerde de belirleyici, bazen de zarar veren bir hal almaktadır. Almanların ülkede yaşayan Türklerin zaman içinde Alman toplumu içinde eriyerek (asimilasyona uğrayarak) Almanya’nın bir parçası olacağına ilişkin beklentileri devam etmektedir. Almanya doğumlu da olsa, Türkiye kökenli, Türk mentalitesine bağlı öğrenciler okullarda ayrımcı, ırkçı tutumlara maruz kalmaktadır. Türkçenin eğitim kurumlarında kredili ve sınıf geçmede etkisi olan bir ders olarak kabul edilmesi bir yana, öğrencilerin zaman zaman okulların bahçesinde arkadaşları ile Türkçe konuşmaları bile cezalandırılmalarına neden olmakta, ders kitaplarında Türkiye ve Türk toplumunu hakir gösteren konulara yer verilmekte, yakın tarihteki tartışmalı konular öğrencilere ödev konusu olarak verilmektedir. 

Türklerin Türkiye’de Almanca öğrenmek istemesi, Almanya’ya büyük bir sempati beslemesi, Almanya’da yaşayan Türklerin de iletişim dili olarak Türkçeyi kullanmaktan vaz geçmemesi, çocuklara ilkokuldan itibaren bütün eğitim basamaklarında Türkçenin ana dili, köken dili, yabancı dil olarak öğretilmesi konularında ısrarlı bir tutumla talepte bulunmaya devam etmesi ve Türkçenin Alman kültürü içinde çok dilliğin, çok kültürlülüğün bir parçası olarak bir zenginlik olarak kabul edilmesi her iki ülkenin yararına olacak pek çok sonucu da beraberinde getirecektir. Çok dilli ve çok kültürlü çocukların iki ülkenin geleceği için önemli bir kültürel sermaye olacağı unutulmamalıdır. Bu nedenle iki ülke arasındaki eğitim kültür konularındaki ilişkilerin esaslı bir yaklaşımla ele alınması, mevcut kültür anlaşmasının güncellenmesi, yürürlükteki ikili anlaşma ve protokollerin hayatın içinde işlerlik kazanabilmesi için iki tarafın mütekabiliyet çerçevesinde gerçekçi ve çözüm odaklı yaklaşımlarla çalışması elzem görünmektedir.

Not: Bu yazı Haber Avrupa Gazetesi Eylül 2023 sayısında yayımlanmıştır. Yazıya http://avrupa.at/tuerkiyede-almanca-almanyada-tuerkce-oegretimi/ adresinden erişilebilir. 

14 Eylül 2023 Perşembe

Türkiye’de Almanca Almanya’da Türkçe Dersi

 Türkler ile Almanlar arasında Selçuklulara kadar geri götürülebilen köklü bir ilişki vardır. Dolayısı ile Almanca da tarihin her döneminde en fazla ilgi gören dillerden biri olarak öne çıkmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğundaki yenileşme hareketleri ve Prusya ile kurulan yakın askeri ilişkiler, Almancanın popüler bir bilim, kültür ve sanat dili olarak benimsenmesini sağlamıştı. Hatta I. Dünya Savaşından önce İstanbul’da öğretmen yetiştiren bir Alman yüksekokulu kurulması fikri bile ortaya çıkmış; savaş bu fikrin hayata geçirilmesine engel olmuştur.

İnsanlık iki dünya savaşına tanıklık etmiş, acılar çekmiş ve nihayetinde yeniden ayağa kalkmak isteyen Almanya, II. Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan işgücü açığını kapatmak için Avrupa’nın değişik ülkelerinin yanı sıra Türkiye’den de misafir işçi almak durumunda kalmış, 31 Ekim 1961‘de imzalanan işgücü kabul anlaşlaşması sonrası birçok Türk vatandaşı Almanya’ya göç etmiş; Türkiye’deki ekonomik, sosyal ve siyasal yapılanma süreçleri de Almanya’yı Türkler için önemli bir çekim noktası haline getirmiştir. Bu durumdan Almanya’daki demografik yapı da derinden etkilenmiştir. İki ülke arasında zamanla gelişen çok yönlü ilişkiler, Almancanın popüler bir yabancı dil olarak öğrenilmesi için ek bir motivasyon nedeni olmuştur.

Milli Eğitim Bakanlığı aldığı Ağustos ayında aldığı bir kararla (Tebliğler Dergisi - Ağustos 2023 – 2789-EK2, s. 1361-1362) 2023-2024 eğitim öğretim yılından itibaren geçerli olmak üzere, Türkiye’deki Anadolu Liseleri ile Fen ve Sosyal Bilimler Liselerinin ortak dersler havuzunda yer alan „ikinci zorunlu yabancı dil“ dersi uygulamasının kademeli olarak kaldırılmasına karar vermiştir. Bu karara göre; okullarda seçmeli birinci yabancı dil dersi Akademik Çalışmalar başlıklı ders havuzunda, seçmeli ikinci yabancı dil dersi de İnsan, Toplum ve Bilim başlıklı dersler havuzunda yer almaktadır (MEB TD, S. 1362). Dolayısı ile yukarıda sayılan ortaöğretim kurumlarında okutulan ikinci yabancı dil dersi „zorunlu“ olmaktan çıkarılmış, İngilizce neredeyse okullarımızda öğretilen tek yabancı dil durumuna gelmiştir.  

Bu kararın yürürlüğe girmesinden sonra başta Almanca öğretmenleri ve bunların üye olduğu Almanca Öğretmenleri Derneği, üniversitelerimizin Alman Dili ve Edebiyatı, Almanca Öğretmenliği ve Almanca Mütercim Tercümanlık bölümlerinde çalışan öğretim elemanlarının üye olduğu GERDER (Germanistler Derneği), eğitim sendikaları kararın değiştirilmesi ve liselerde ikinci yabancı dil öğretiminin zorunlu seçmeli ders (Almanca) olarak okutulmaya devam edilmesi gerektiği yönünde görüşler ortaya koymuşlardır. Türk Eğitim Sen, Eğitim Sen, Eğitim İş gibi sendikalar da yürütmenin durdurulması amacıyla Danıştay’a dava açtılar. Konu değişik mecralarda hemen bütün paydaşlar tarafından tartışılıp, MEB’nın kararını değiştirmesi gerektiği öne sürülürken ağırlıklı husus; öğretmenlerin özlük hakları, atamaya yönelik sorunlar olmakta, Türkiye’deki dil öğretimi sorununun çözümüne yönelik değerlendirmelere fazlaca yer verilmemektedir.

MEB tarafından alınan bu karar ile Türkiye'de Almanca öğretimine bir yasaklama, engelleme söz getirilmemiştir. Almancanın ülkemizde birinci zorunlu yabancı dil olarak okutulduğu devlet ve özel öğretim kurumlarının yanı sıra, eğitim öğretim dili sadece Almanca olan okullar da bulunmakta ve bu okullar faaliyetlerine hiçbir kısıtlama olmaksızın devam etmektedir. MEB Anadolu Lisesi, Sosyal Bilimler ve Fen Lisesi türündeki okullarda zorunlu yabancı dil dersi dışındaki zorunlu ikinci yabancı dil derslerini seçmeli dersler kapsamına almış, uygulamayı da kademeli olarak hayata geçirmeye karar vermiştir.

Ülkemizde zorunlu yabancı dil dersi dünyadaki genel eğilime bağlı olarak İngilizcedir. İngilizcenin yanı sıra ikinci, üçüncü bir yabancı dili öğrenmek isteyen öğrenciler, birinci ve ikinci seçmeli yabancı dil derslerini de alma imkanına sahiptir. Burada „zorunlu seçmeli ikinci yabancı dil“ dersi ile ilgili bir düzenleme yapılmıştır, ikinci yabancı dil zorunlu olmaktan çıkarılmıştır. Bu düzenleme yalnız Almanca öğretmenlerini ilgilendirmeyip, Fransızca, İspanyolca, Japonca, Arapça gibi bütün yabancı dil öğretmenlerini ilgilendirmektedir. Ülkemizde ağırlıklı olarak ikinci yabancı dil olarak Almanca öğretildiğinden,  dersin öğretmenleri ile ilgili paydaşların değişik medya kanalları üzerinden yürüttüğü çalışmalar ön plana çıkmaktadır. Öğretmenlerimizin mesleki sorumluluk ve çalışma hayatına ilişkin kişisel kaygıları ve makul sınırlar içindeki görüş ve önerileri başta MEB karar vericileri olmak üzere, bütün ilgililerce değerlendirmeye alınması ihtimal dahilinde değerlendirilmektedir.

Konuya bir de Almanya'da yaşayan çocuklarımıza verilen Türkçe dersleri açısından bakıldığında, şu şekilde bir durum kendini göstermektedir: Almanya’daki okullarda açılan Türkçe dersleri ağırlıklı olarak MEB tarafından gönderilen öğretmenler tarafından „Türkçe ve Türk Kültürü Dersi“ adı altında verilmekte, dersin sorumluluğu da tamamen Türk misyonuna bırakılmış durumdadır. Almanlar bu dersi zorunlu ders saatleri dışında yürütülen "kültürel çalışma" olarak değerlendirmekte, okulların zorunlu/seçimlik ders çizelgelerine dahil etmemektedir. Derse devam, dersin seçimi tamamen öğrencinin isteği, velinin tercihi ve daha çok ders açılacak okul idaresi ve derslik tahsisi yapılacak şehir idaresinin tutumuna bağlıdır. Bu etkinliğin ders olarak ele alınıp, içeriğinin yapılandırılması, öğretmen görevlendirilmesi, alan uzmanlarınca hazırlanan ders kitaplarının hazırlanıp ücretsiz dağıtılması gibi konular tamamen Türkiye'nin yurt dışındaki Türklerle ilgili politikası ile ilgili hususlardır. Alman makamlarının sürece katkısı bulunmamaktadır.  

Dersin sürdürülebilirliğinin sağlanabilmesi için veliler kendi aralarında örgütlenerek Türk dilinin ve kültürünün gelecek nesillere aktarılması için yoğun bir çaba göstermektedir. MEB’nın yetişemediği yerde YTB (Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı), Yunusemre Enstitüsü ve yerel STK’ların işbirliği ile Türkçe saati, Türkçe ve Türk edebiyatı okuma etkinlikleri gibi adlar altında bir dizi etkinlik düzenlenmekteyse de bu çabalar kurumsal bir temele dayanmadığı için uzun vadede sürdürülebilir değildir. Kimi eyaletlerdeki yerel yönetimler okullarda köken dili/ana dili destek dersi gibi isimler altında seçimlik ders olarak Türkçe dersleri açmakta ise de bu derslerin öğretmenleri Alman yerel yönetimleri tarafından atanmakta, MEB'nın ne bu dersleri veren öğretmenlerle ne de dersin içeriğinin düzenlemesiyle bir ilgisi bulunmamaktadır.

Almanya'nın pek çok eyaletindeki devlet okullarında ortaokul ve lise düzeyinde zorunlu veya zorunlu seçmeli Türkçe yabancı dil (köken dili vd) dersi, pek az okulda verilmektedir. Bu da uluslararası ve uluslarüstü anlaşma, sözleşmelerin vd göçmen nüfusa ev sahipliği yapan ülkelere yüklediği yükümlülüklerden kaynaklanan bir uygulama olduğu algısı oluşturmaktadır. Türk öğrencilerin bu dersi seçmeleri, derslerin yapılacağı okullarda derslik tahsis edilmesi gibi bir dizi açık veya örtülü engellerin aşılması gerekmektedir. Bu engellerin kaldırılması, sorunların iki ülkenin eğitim uzmanları arasında yapılacak görüşmelerle çözülmesi kısa ve orta vadede mümkün görülmemektedir. Almanya'da doğuştan Alman vatandaşlığı kazanan Türk çocuklarının okulların bahçesinde dahi arkadaşları ile Türkçe konuşmaları kimi okullarda disiplin suçu kapsamında değerlendirilmekte, konu zaman zaman basın yayın organlarında da haber konusu yapılmaktadır.

Sosyal medya platformlarında Almanya'nın Türkiye'deki diplomatik temsilcilerini de konuyla ilgili tartışmalara taraf etmeye çalışanlar olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Bu çabaların çok anlamlı olmadığı hatırdan çıkarılmamalıdır. Türk tarafı Alman muhataplarına "Madem, Almanca dersinin okullarımızdaki zorunlu ortak derslerin arasına alınmasını istiyorsunuz, Almanya'da doğuştan vatandaşlık verdiğiniz Türk çocukları için köken dili, yabancı dil gibi adlarla açılması için çalışılan Türkçe derslerinin önündeki engellerin kaldırılması konusunda işbirlikçi ve çözüm odaklı çalışmak yerine, neden çekimser davranıyorsunuz?" diye bir soru yöneltirse, Alman muhatapların ne cevap vereceklerini iyi planlamaları, düzenli olarak yapılamayan karma eğitim uzmanları toplantılarının önündeki engellerin neler olduğunu ve geçmişte alınan kararların ne zaman hayata geçirileceğine yönelik yol haritasını da Türk tarafına vermeleri müsterhamdır. 

Uluslararası İlişkiler mütekabiliyet esası üzerine kurulur. Türkiye'deki germanistlerin ve Almanca yabancı dil dersi ile ilgili diğer bütün paydaşların MEB’nın kararına karşı gösterdiği tepkilerin tarafsız bir şekilde akıl süzgecinden geçirmesi, yapılan eleştirilerin de öznel değil, nesnel ölçütlerde çözüm odaklı ortaya koyulması çalışmaları kolaylaştırıcı, ufuk açıcı bir yaklaşım olacaktır.

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...