17 Nisan 2016 Pazar

Hemşerim nerelisin?

İnsanlar doğumundan itibaren Türk, Alman, Fransız veya Eskişehirli, Bolulu gibi bir kimlikle anılıyor; elinde olmadan bir dilin, bir kültürün içine doğuyor; o dili ve kültürü taşıyanlara mensup birey olarak adlandırılıyor. Hatta nereli olduğu, hangi etnik kökene ait olduğu da doğduğu yer ile ilişkilendiriliyor. Bir konuşma sırasında, birine “Hemşerim nerelisin?” diye sorarken de bu aidiyet ve sosyal dayanışma kültürü ile bağ kurmak, sosyal ilişkiler zincirine bir halka daha eklemek amaçlanır. Yetmez. Bireyin hangi inanca mensup olduğu; hangi dili konuştuğu; hangi etnik kökeni taşıdığı gibi daha pek çok soru bireyin dışında gelişen, ama bireyin bütün hayatını derinden etkileyecek boyutlarda şekil alır. Bunların hepsi, bireyin kimliğini oluşturur.

İnsan bazen çok bunaldığında bu kimliği ben oluşturmadım; elimde olmadan oluşan, öznesi olmadığım bu çevrede yaşananlardan, yine elimde olmayan nedenlerden dolayı taşıdığım bu kimlikle ilişkilendirilen olumsuz özelliklerden de ben sorumlu değilim demek ister. İster istemesine de kurtulamaz, tıpkı gölgesinden kurtulamadığı gibi. Hatta beğenmediği, benimsemediği, ama içine doğduğu, kendisine mal edilen bu kimliğin içinde pek çok toplumsal ve sosyal özellikler kazanabilir. Farkına varmadan yaşam biçimine de dönüştürür.

Birey olarak her birimizin toplumla kurduğumuz sosyal ilişki, toplumun çekirdeğini oluşturan ailemizle ve onların bize sağladığı çevreyle başlar. Dolayısı ile bize aile ve içinde yaşadığımız toplum tarafından öğretilenlerin bütünü, bizim ulusal, etnik, dini vd. kimliğimizi oluşturur.

Evimizde, ailemizin konuştuğu dil de birinci dilimiz olur. Bu kavramı annemizin konuştuğu dil ile ilişkilendirilerek, anadili olarak da adlandırılır ki bu ayrı bir yazının konusu olur. Ailemizin sahip olduğu değerler, dünya görüşü sosyalleşme ve kültürleme sürecinde bize de geçer. Onların içinde bulunduğu sosyal çevrenin taşıdığı kültürel değerleri, gelenek ve ananeleri, dünya görüşünü yaşayarak, deneyimlerden geçerek öğrenir, ediniriz. Bizi biz yapan kimliğimizi oluşturan, nakış gibi işleyen değerleri, hayatta kullanacağımız bilgileri ilk önce aileden alırız. Bu bilgiler kendimizi tanımamıza, kim olduğumuzu bilmemize ve bir toplumun ferdi olarak sosyal hayatta yön ve yol bulmamıza yardımcı olur.

Kimliğimiz, yaşadığımız coğrafya, ailemiz ve onun etkileşim halinde olduğu çevreyi de kapsayan hayat biçimi, dünya görüşü ve konuşulan dil aracılığı ile somut olmayan kültürel değerlerin aktarılması sonucu ete kemiğe bürünür. Dünyayı, olayları ve insanları yakın çevreden başlayıp dış dünyaya kademe kademe açılan pencerelerden görürken, içine doğduğumuz kültürün bakış açısına ters düşmeyiz. Bu bakış açısı bireylerin kişiliklerinin de içine doğdukları kültüre göre şekillenmesini sağlar. Baskın kültürün sahip olduğu ortak hafıza, gelenek ve ortak değerler örtüşürken, bireyler de birbirine yaklaşmaya, kaynaşmaya ve toplumsal dayanışma ağını kurmaya başlar. Hatta bu benzeşmeyle birlikte toplumsal güven duygusunun oluşması sağlanır. Bu toplumsal güven gereksinimi gurbet elde yeterince karşılanamazsa, gettolar şeklinde vücut bulur…

Bireyler içine doğduğu aile ve toplum tarafından uğradığı kültürleme sürecinin yanı sıra, formal eğitim süreçlerinden de geçerler. Bu süreçler toplumun renklerinin gelişmesine ve benzerlik-farklılık ilişkilerinin yeniden kurulmasına yardımcı olur. Toplum, kendinden farklı düşüneni dışlarken; doğal süreç içinde ortaya koyulan farklı düşüncelerle yeni bakış açıları kazanıp, gelişmenin kapısını aralar.
Burada kimliğin yanı sıra bir başka kavram daha ortaya çıkıyor: Kişilik. Levent Bayraktar (1) bunu şöyle açıklıyor: “Kişilik, kimlik temeli üzerinde yükselen, fakat asıl benimizi inşa eden, şahsi, bizi biz yapan değerlerin ve var oluşun ta kendisidir. Yani kişilik, bu kimlik iklimi içerisinde kendimizi oluşturduğumuz, kendimize kendimiz için kurduğumuz dünyamızın bir kavramıdır.” Dolayısı ile kimlik toplumsal ve dış dünyamızı oluştururken, kişiliğimiz bireysel ve iç dünyamızı oluşturur; sonuçta, kişiliğe dönüşmüş bir kimlik ortaya çıkar.

İnsan, bu özelliğiyle toplumsal hafıza ve kimliğin yanı sıra, kendi iç dünyasını oluşturan bir iç dünyanın, yani kişiliğinin oluşturduğu bir sarmal içinde yaşar. Bu yaşantı süresince kişi olarak sınırsız özgürlüklere sahip olduğunu düşünürken, kimlik olarak da bizi sınırlayan toplumsal ve sosyal rollerin tutsağı olarak yaşar. Kimlik bizim dış dünyamızı, kişilik de iç dünyamızı ilgilendirir. Bu dünya arasındaki denge ve ilişkiler zincirinin başarı ile kurulması ve sürdürülmesi de bireyin kendi iç dünyasını geliştirirken, çevresi ile de sağlıklı iletişim kurması ile mümkün olur.

Bireyin bu iki dünya arasında kuracağı sağlıklı ilişki, onun toplumsal bir varlık olarak gelişmesine de katkı sağlar. Bu gelişimle birlikte, sosyal çevresinde de olumlu etkiler oluşturur; çevrenin gelişimine de katkı sağlar.

Aile ve yakın çevre bireyin içine doğru kapalı toplumdur. Bu toplum, kişiye birinci dilini, kültürünü, manevi değerlerini, tarihini, toplumsal hafızayı ve kolektif bilinci aktarır ki ihmal edilmemesi gerekir. Bu durumu içinde su dolu kaynayan bir kazana benzetirsek, toplum sürekli bir devinim içindedir. Kazanı kaynatan ateş, bireyin sahip olduğu bireysel birikim, yani kişilik özellikleridir ve toplumu harekete geçiren, durağanlıktan kurtaran asıl dinamik de budur.

Bu nedenle içine doğduğu kültürel ortamdan farklı kültürel değerlerle kuşatılmış yeni bir dünyayı keşfe çıkan, yenilikler peşinde koşan, ötekinin dilini ve değerlerini öğrenerek dışa açılmayı isteyenler hor değil, hoş görülmeli; olumlu özellikleri desteklenmelidir. Bunlar dış dünyada olup biteni merak ederken, kendilerine yeni çevrelerde yeni bir hayat kurmaya çalışırken, etrafına uyum sağlamaya gayret ederken, kültürel bozulma, değerlerin aşınması gibi kaygılarla önleri kesilmemeli, ötekileştirilmemelidir. Kimlik ve kişilik çatışmasını aşarak varoluş imkânını oluşturmaya çalışan, içine doğduğu varoş/getto kültürünü aşmaya çalışan bu bireyler, uzun yola çıkarken, yola çıktıklarını yolda buldukları ile değiştirmediği sürece, toplum liderleri olarak görülmeli, ötekileştirmek yerine, desteklenmelidir. Yurt dışında yaşayan vatandaşlardan, bulundukları sosyal çevreye uyum sağlamaları istenirken de bu kast edilmelidir.

Dipnot:
1) Levent Bayraktar (2016). “Kimlik ve kişilik üzerine” Türk Yurdu. Yıl: 105, Cilt: 36/68, Sayı 343/704, Mart 2016, s. 20-22.
Okuma önerileri:
Bozkurt Güvenç. İnsan ve Kültür. 4. Basım, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1984.
Mustafa Çakır. Die Rolle von Kultur und Identität beim Erwerb des Deutschen als Zweitsprache. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayını, 1990.
Not:
Bu çalışma Europa-Journal Nisan 2016 sayısı için hazırlanmıştır. Gazeteye şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/maerz2016/cakir042016.jpg (son erişim: 14.04.2016).

24 Mart 2016 Perşembe

Dalından düşen yaprak kurur

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), 1986 yılında başlattığı “linguapax” projesi bağlamında 2000 yılından itibaren her yıl 21 Şubat günlerinin “Anadili Günü” olarak kutlanmasını önerdi. Bu yolla bireylerin köken dilleri ile bağlantılarının kopmaması, köken dilinin yaşatılmasını ve bireylerin geçmişleri ile gelecekleri arasında bağ kurulmasını sağlayacak bir dizi tedbirlerin alınması konularına dikkat çekilmek isteniyordu.

Okuduğumuz kaynaklarda “Ana dili ikinci bir dil için anahtardır” hatırlatmasını sıkça duyar; bu dile özellikle dikkat çekildiğini görürüz. Türk Dil Kurumu sözlüğünde de anahtar için “kilidi açıp kapamak için kullanılan araç, açar, açkı, miftah, dil” şeklinde bir tanım verilmiş olduğunu görürüz. Bir dilci olarak sözlükte verilen açıklamanın çoğu defa aranan anlamın karşılığı olmadığını görür; sözlükte varsa ikinci, üçüncü anlamlara bakarız.

İki dilli sözlüklerde durum biraz daha farklı olur. Türkçe-Almanca hazırlanmış iki dilli bir sözlükte “dil” kelimesinin karşısında birinci anlam olarak “Zunge” verilir. Bunun insan bedeniyle ilgili olmayan, günlük hayatta iletişim için kullanılan “dil” kelimesinin karşılığı olmadığını biliriz ve sözlükteki ikinci anlam olarak verilen “Sprache” kelimesini kullanmayı tercih ederiz. İlk anlamı kullanan öğrencilerin de girişim/aktarım hatası yaptığını söyleriz.

Özellikle çeviri derslerinde, yeni başlayanlar için Almanca kurslarında dilden çeviri (T-A) yapan öğrencilerimiz, ilk yıllarda birinci anlamı tercih eder ve bunun sonucu olarak girişim hatası yaparken, yıllar geçtikçe veya kurlar ilerleyip yeni dil deneyimleri kazandıkça, bağlama göre kelimenin ikinci, üçüncü anlamlarına da bakılması gerektiğini görürler. Çeviri uğraşısını bilimsel bir çalışmaya, mesleki bir kariyere dönüştürmeye karar verenler ise kullandıkları sözlüklerin daha geniş hacimli/kapsamlı olanlarını seçerler. Bu aşamada turist sözlükleri yerini akademik sözlüklere bırakır. Sözlüklerdeki birinci, ikinci, üçüncü vd. anlamlara bakmanın yanı sıra sözlüklerdeki dile çeviri (A-T) karşılıkları ile yetinilmez, bir de dilden çeviri (T-A) için verilen karşılıklara bakılır. Aranan kelimenin erek dildeki en uygun karşılığı bulunmaya çalışılır. Yapılan bu çalışmadan elde edilen sonuç tatmin edici olmamış, zihinlerdeki soru işaretleri giderilmemişse, bir kere de üslup/biçem sözlükleri açılır. Aranan kelimelerin karşılıkları ve kullanım şekilleri bağlam içinde araştırılmaya başlanır. Karşılığı aranan bir teknik terimse, özel alan sözlüklerine, yani teknik terimler sözlüklerine müracaat edilir; söz konusu olan deyimse deyimler sözlüğüne bakılır. Mutlaka bulunan karşılığın bağlama oturup oturmadığı kontrol edilir. Bu çaba bazen saatler, bazen de günleri alabilir. Hâsılı kelam, bir dili öğrenmek, o dilden veya o dile yazılı veya sözlü çeviri yapmak zor, zahmetli ve sabır isteyen bir uğraştır.

Başarılı bir çevirmenin, eskilerin deyimiyle mütercim-tercüman olabilmek için işin olmazsa olmazını, eskilerin gramer bilgisi dediği, yenilerin dilbilgisi dedikleri kurallar manzumesini de mümkünse istisnaları ile birlikte öğrenmesi gerekir. Aksi halde yapılan çevirilerden istendik sonuçların alınması kolay olmaz. Bu bağlamda mütercimin yazılı, tercümanın sözlü çeviri yapanlara dendiğini hatırlatmaya ve aradaki farkı ayrıntılarıyla açıklamaya gerek yok sanırım.

Bir dilin inceliklerini anlayabilmek, anlamlar arasındaki farkları çözümleyebilmek, satır aralarında verilen mesajları doğru anlayabilmek için ilgili dilin söz dağarcığına hâkim olmak gerekir. Bunun için de çok okumak gerekir. Çeviri için bu da yetmez. Kelime bilgisinin yanı sıra yapı bilgisini, söz dizimini ilgilendiren hususların da iyi bilinmesi gerekir. Bu birikim işin profesyonellerinin mesleki hata yapmasını engeller; günlük hayat kurulan iletişim sorunsuz olacağından, hayat kolaylaşır.

Gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında yaşayan öğrencilerin akademik metinleri rahatlıkla çözümleyip anlaması dil bilgisinin sağlam olmasına bağlıdır. Dil bilgisi okul başarısının göreceli olarak artmasını sağlar. 

Bu bağlamda şunu söylemek isterim ki doğru öğrenilmiş birinci dil ikinci, üçüncü dili öğrenmek için anahtar dil görevini üstlenir. Yeni öğrenme alanları için altyapıyı oluşturur. Özellikle iki dilin konuşulduğu eğitim, kültür ve sosyalleşme alanlarında ikinci dilin tercih edildiği ortamlarda birinci dilin eksikliği kendini hissettirir; birey ikinci dilde karşılık bulamadığı kavramları birinci dilde arar. Birinci dil eksikse, iki taraflı yarı dillilik tehlikesi ortaya çıkar.

Karışık evliliklerde çocuğun iki dilli bir hayata hazırlanması için de ebeveynlerden birinin ısrarla iyi bildiği köken dilini, anadilini kullanması, diğerinin de iyi bildiği ikinci dili kullanması önerilir. Çocuğu ile köken dilini konuşan anne veya baba, pek çok dilsel maceranın yaşanacağı bir geleceğe yoluculuk eder. Aile kendi köken dilini ihmal ederse dile, kültüre ve öze yabancılaşma başlar. Değerler eğitimi ve aktarımı kesintiye uğrar. Yabancılaşma diğer sosyolojik ve kültürel süreçlerle birleşirse bireyin köküyle, milletiyle bağı kopar; süreç asimilasyona kadar devam eder. Bireyler bu kültürleme sürecinde, ait olmak istediği kültürün taşıyıcıları tarafından kabul edilmeyip dışlandığında, kendi kültürünün taşıyıcılarından da uzaklaştığı için yalnızlaşır, arada kalır; bunalır. Kendi varlık nedenini sorgulamaya başlar. Geçmişten geleceğe uzanan süreçlerde yaşadığı arada kalışlar, zihinsel bulanıklığa, psikolojik sorunlara neden olur. Dolayısı ile köken dili, anadili, ne derseniz deyin, bireyin sağlıklı bir hayata başlayabilmesi için anahtar rolü oynar.


Dalından düşen yaprak kurur; kökünden kopan âdem yok olur.

Not:
Bu çalışma Europa-Journal Mart 2016 sayısı için hazırlanmıştır. Gazeteye şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/maerz2016/cakir032016.jpg (son erişim: 24.03.2016).

23 Şubat 2016 Salı

Göçmen Türkler ve Edebiyat

Göç, insanlık tarihi kadar eski bir toplumsal olgudur. Dolayısı ile içinde bulunduğu olumsuz şartlardan kurtulmak için arayış içinde olan kişiler, coğrafi olarak mekân değiştirmenin ötesinde gittikleri yerlere kültürlerini götürmektedir. Yerleştikleri yeni çevrenin kültürü ile de doğrudan etkileşime girince de yeni ve çoğu defa alışılmadık olan bir kültürle karşı karşıya olduklarının farkına varmaktadırlar. Bu kültürü benimseyenler olduğu gibi, toptan reddeden veya kısmen kabul edenler de olmaktadır. Hatta karşı kültürü benimsemese veya ret etmese de olduğu gibi kabul edenler de görülmektedir. Yeni yerleşim birimlerini mesken tutanlar, köken kültürlerini yeni kültürel ögelerle bağdaşık hale getirmeye başlayınca da yeni bir melez bir kültür ortaya çıkmakta; köken kültür dönüşmekte, köken kültürü ile erek kültürün etkileşimi sonucu yeni bir kültürel form ortaya çıkarmaktadırlar. Yani bir bedende iki kültür yerine bir bedende melez kültür taşınmaya başlanmaktadır. Göç ile birlikte ortaya çıkan bu karşılıklı alış veriş kültür ve sanat hayatına da yansıyınca, sözlü edebiyat dönemlerinin “göç destanları” evrilerek hem tema/izlek belirlerken hem de retorik oluşturmada bir malzeme olarak kullanılmaya başlanmıştır (Bkz.: Akgün 2015).

Çokça tekrar edildiği üzere, Almanya ile Türkiye arasında 30 Eylül 1961 tarihinde imzalanıp, 1 Ekim 1961 tarihinden itibaren yürürlükte olan işgücü anlaşmasının üzerinden yarım yüzyılı aşan bir zaman geçti (Aydın 2014). Bu süre zarfında yaşanılan sosyal ve kültürel çevre, toplumsal etkileşim, hayatın anlamı, din ve ölüm gibi konular yeni hayat şartlarına bağlı olarak yeni bakış açıları ile harmanlandı. Girişte sözü edilen göç olayı, bazen bir sazın tezenesinden yüreklerdeki yangını dile getiren türkü olup söylendi; bazen de bir şiir veya bir hikâye olup sayfalar dolusu yazılı eserlere dönüştü.

Türkiye’den göçenler tarafından “Köln Bülbülü” olarak adlandırılan Yüksel Özkasap da göçün ilk dönemlerinde ortaya çıktı. WDR Türkçe yayınlarında, Sofya, Budapeşte radyo istasyonlarının Avrupalı Türklere yönelik istek programlarında “Almanya’ya mecbur etti yoksulluk beni” diye adeta “şad olup gülmedim dünyada” diye çığlık atanların sesi oldu; pek çok ozan sözlü edebiyatın destan veya türkü formundan yararlanırken, Türkiye’de kalanların yürek burkan dramları da Ali Ercan gibi söz ve saz ustaları tarafından bozlaklarda, türkülerde “Yârim Almanya’nın yolunu tuttun; gördün güzelleri beni unuttun” şeklindeki dizelerde dile getiriliyordu.



Daha resmi anlaşma imzalanmadan çok önceleri başlayan işçi göçü ile ortaya çıkan ve 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile yeni bir hal alan yurtdışı göçü ile ortaya çıkan ilk edebiyat ürünlerinin nasıl adlandırılacağı konusunda başta Almanlar olmak üzere uzmanlar karar vermekte güçlük çekiyordu. Yazılıp söylenen eserler ilk dönemde ağırlıklı olarak kimlik eksenliydi ve Anadolu motifleri doğal olarak merkeze alınıyordu. Fakir Baykurt, Yüksel Pazarkaya, Dursun Akçam gibi entelektüeller Almanya’da Anadolu kültürünün yaşatılmasına yönelik bir çabayı sürdürürken, eserlerinde de ağırlıklı olarak Almanya’da bulunup Türkiye’yi yaşayan insanların dünyası anlatılıyordu. Onlara göre Almanya’da çalışan Türkler her sabah Türkiye’den Almanya’ya gidiyor; her akşam da Almanya’dan Türkiye’ye dönüyorlardı.

Almanya’dan Türkiye’ye izine gelen “gurbetçi” veya o zamanların yaygın ifadesi ile “Alamancı” algısı ile Türkiye’de de Almanya konulu eserler ortaya koyulmaya başlanmıştı. Bunlardan Geride Kalanlar (1975), Geriye Dönenler (1986) adlı öyküleri ile Gülten Dayıoğlu ve Türk edebiyatında bir ilk olan ve yol hikâyesinin anlatıldığı Fikrimin İnce Gülü (1976) ile Adalet Ağaoğlu ilk olarak akla gelenlerdir. Roman Mercedes Mon Amour (Sarı Mercedes) adıyla sinemaya uyarlanmış; pek çok ödül almıştır.

Almanlara gelince, Almanlar ikinci dünya savaşı sırasında işgal ettikleri ülkelerden getirdikleri yaklaşık 7,5 milyon yabancı işçi (Fremdarbeiter) deneyiminden sonra (Photong-Wollmann 1996, s. 29), bu defa ülkeye çalışma amacıyla gelen yabancılara ne ad vereceğini kestiremediği gibi, eserlerine de ne diyeceğini, onları nasıl adlandıracaklarına karar veremediler. Diplomatik ve içeriği özel anlam yüklü olan “konuk/misafir” kelimesi seçildi. Bunların üzerinden ortaya çıkan edebiyata da zaman içinde sırasıyla konuk işçi edebiyatı (Gastarbeiterliteratur), azınlık edebiyatı (Minderheitsliteratur), gurbetçi edebiyatı (Ausländerliteratur), yabancı edebiyatı (Literatur der Fremde), göçmen edebiyatı (Migrantenliteratur), kültürlerarası edebiyat (interkulturelle Literatur), kültür aşırı edebiyat (transkulturelle Literatur) gibi adlar verdiler. Hatta kimi Alman edebiyat bilimciler, “Bunlar da edebiyat mı?” deyip ortaya koyulan eserleri ötekileştirip sıradanlaştıran tavırlarla önce küçümsemeye, sonra da itibarsızlaştırmaya çalıştılar. Zaman içinde de çağdaş Alman edebiyatının bir parçası olarak görmeye başladılar.

Türkiyeli edebiyat bilimcilere gelince, bunların bir kısmı Alman meslektaşlarının etkisinde kalmakla birlikte, ağırlıklı olarak edebiyat bilimi kuramları çerçevesinde nesnel bir şekilde ele almaya çalıştılar. Bunlardan Nuran Özyer (1994, s. 99) Almanya’da yazan Türkler tarafından ortaya koyulan edebiyatı konuk işçilerden oluşan yazarların, entelektüel göçmen yazarların, entelektüel konuk işçilerin ve konuk işçilerin çocukları olan genç yazarlar kuşağının yazdığı edebiyat olmak üzere, dört dönemde ele aldı. Diğer araştırmacılar da Türklerin ilk dönemdeki üretimlerini “Almanca yazılmış Türk edebiyatı” yeni dönemdeki eserleri de çağdaş Alman edebiyatının içinde yer alan “öteki-özgün” çalışmalar şeklinde değerlendirmeye başladılar (Örn.: Ackermann 1983).

İlk dönem eser veren kimi yazarların Almanca dil bilgisi sınırlıydı, Türkçe yazıyordu; Türkçe düşünüp, Almancaya çeviriyordu. Emine Sevgi Özdamar gibi Almanca yazan kimi yazarlar da işledikleri konunun yanı sıra, anlatımda kullandıkları dil ve üslubun Almanların alıştığı ölçünlü dilden sapması ile dikkati çekiyordu. Kimi zaman da yayınevlerinin siparişi üzerine özgün Anadolu kültürünü içeren eserler yazılıyordu. Başarılı bir tiyatrocu olan ve eserlerini Almanca yazan Renan Demirkan’ın “Üç Şekerli Demli Çay” (Schwarzer Tee mit drei Stück Zucker) ile okuyucularla buluşmasının böyle olduğu (?); başarılı görülünce de Ağustos 1995’te “Sakallı Kadın” (Die Frau mit Bart) adlı ikinci kitabı çıkardığı söylenir. Her iki eser de okuyucu karşısına Türkçe çevirileri ile çıktı ve Türkiye’de de beğeni aldı (Bkz.: Özbakır 2000).

Almanların ilk dönemde ortaya koyulan edebiyata gösterdiği ilgi, eserlerin “özgün ve otantik” olmasından ve yukarıda değinildiği üzere Anadolu’yu odak noktasına almasından kaynaklanıyordu. Bu ilgi eski ağırlığını sürdürmese de günümüzde devam ediyor.  Şinasi Dikmen, Saliha Scheinhardt, Aras Ören, Aysel Özakın, Nevzat Üstün, Bekir Yıldız, Fethi Savaşçı, Akif Pirinççi gibi daha pek çok yazar Alman edebiyatı içinde anılıyor.

Aras Ören, “Biz bavulumuzda dilimizi getirdik. Küçük hediye olarak kültürümüzü ve sanatımızı da ve bunlarla bu toplumu biraz değiştirmek istiyoruz” diyerek açıklanmakta güçlük çekilen konuya açıklık getiriyor (Bkz.: Zengin 2010, s. 331).

Türkiye’deki edebiyat bilimcilerden Gürsel Aytaç (1991, s. 155.) ise konuyu şöyle özetliyor: “Kültür farklılıklarını görmek, yaşamak ve dikkatleri bu alanlara çekmek, yaygın bir eğilim. Kimlik problemi olarak nitelenen konunun çeşitlemeleri bol. Özellikle Almanya’daki ikinci kuşak denilen Türklerin iki kültür dünyasıyla sürekli alışveriş içinde olması söz konusu. Türk kültürü ana-babalarının, ailenin sürdürdüğü hayat üslûbunda egemenken, «dışarda» Alman kültürüyle yüz yüze olan gençler bunlar. Yazdıklarında bu azınlık, kimlik v.b. problemler ön sıradaysa da salt evrensel, salt insana ilişkin konuların dile geldiği de oluyor.” Aytaç’ın bu değerlendirmesi günümüzde de geçerli olduğu düşünülebilir.

İkinci kuşak yazarlara gelince, bunlar ülkedeki yaşamın artık gelip geçici olmaktan çıktığının farkında olduklarından, uyum eksenli eserler ortaya koymaya başladılar. Nilüfer Kuruyazıcı (1992, s. 9) bu durumu şu sözlerle kayda geçiriyor: “Artık ikinci kuşak yazarlar, yalnızca egzotik bir ülkeden geldikleri, Doğu’yu anlattıkları için değil de tüm bu verileri Batı kültürüyle birleştirdikleri ve özellikle de Batı kültür dizgesinden daha değişik bir kültür bireşimi oluşturdukları için ilgi çekiyorlar bugün.”

Artık sadece Almanca yazan ve Türkçe ile bir bağı olmayan Feridun Zaimoğlu, Selim Özdoğan, Akif Pirinççi gibi üçüncü kuşak yazarlar ise evrensel motifleri kullanmaya, yaşadıkları ülkenin değerlerini gündeme almaya başlamışlar; Almanca yazarak hedef kitle olarak da erek kültürün taşıyıcılarına yönelmişlerdir.

Adı, durumu ve özelliği her ne şekilde tanımlanırsa tanımlansın, Alman edebiyatı ile Tanzimat döneminden sonra ortaya çıkıp gelişen Türk edebiyatı arasında bir tür köprü olan bu edebiyat, Almanya’daki baskın kültürün taşıyıcılarına Anadolu kültüründen esintiler sunmaya devam ediyor. Bu esintiler özellikle 2008 yılındaki Frankfurt Kitap Fuarı organizasyonunda Türkiye’nin konuk ülke olarak temsil edilmesine “dünya görüşüme ve politik duruşuma aykırı” (Bkz. Milliyet-Online 2008) diye karşı çıkanlara rağmen giderek güçleniyor; Türkiye’de üretilen edebiyat eserleri de aynı şekilde giderek artarak kabul görüyor.

Yazıyı Almanya’da 23 yılını “gurbetçi” olarak geçiren ve Almanya’daki Türk edebiyatının unutulmazlarından, büyük ozan Neşet Ertaş’ın insanlığa verdiği barış mesajı ile bitirelim: “Haktır canlıların yapısı, kimsede yoktur tapusu, son durak gönül kapısı, kırdıysan varma kardaş.”

Not: Bu yazı, Almanya'da periodik olarak yayımlanan edebiyat, kültür ve sanat dergisi "Yeni Dergi" Mart-Nisan 2016 sayısı için hazırlanmıştır.

Kaynaklar:

Ackermann, I. (Yay.). (1983). In zwei Sprachen leben. Berichte, Erzählungen, Gedichte von Ausländern. München, Zürich: Piper.

Akgün, A. (2015). Türk Edebiyatı Bağlamında Edebiyat-Göç İlişkisi ve Göçmen Edebiyatları Üzerine Bir Değerlendirme. Göç Dergisi. Cilt 2, Sayı 1, URL: http://www.tplondon.com/dergi/index.php/gd/article/view/19 (son erişim: 11.02.2016).

Aydın, F. (Ed.). (2014). Uluslararası İşgücü Anlaşmaları. Ankara: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Yayın No: 07. (ISBN ISBN: 978-605-4971-05-3), URL: http://www.casgem.gov.tr/dosyalar/kitap/10/dosya-10-3818.pdf (son erişim: 11.02.2016).

Aytaç, G. (1991). Edebiyat Yazıları II. Ankara: Gündoğan.

Cengiz, S. (2010). Göç, Kimlik ve Edebiyat. Zeitschrift für die Welt der Türken. Vol.2, No. 3, s. 185-193. URL: http://dieweltdertuerken.org/index.php/ZfWT/article/viewFile/174/s_cengiz (son erişim: 11.02.2016).

Kuruyazıcı, N. (1992). Alman Okurlar ve Türk Göçmen Yazınına Yeni bir Bakış. Hürriyet Gösteri. Kasım 1992.

Milliyet-Online (2008). Frankfurt tartışması bitmiyor. http://www.milliyet.com.tr/-frankfurt--tartismasi-bitmiyor--pembenar-detay-kultursanat-975260/ (son erişim: 11.02.2016).

Photong-Wollmann, P. (1996). Literarische Integration in der Migrationsliteratur anhand der Beispiele von Franco Biondis Werken. Siegen, Univ., Diss., 1996. URL: http://www.ub.uni-siegen.de/pub/diss/fb3/1999/photong/photong.pdf (son erişim: 11.02.2016).

Özbakır, İ. (2000). Almanya “Konuk İşçi Edebiyatı”nın Bir Türk Temsilcisi Renan Demirkan’ın “Üç Şekerli Demli Çay”ında Kimlik Problemi. Türklük Bilimi Araştırmaları IX, s. 211-222. URL: http://docplayer.biz.tr/10518844-Almanya-konuk-isci-edebiyati-nin-bir-turk-temsilcisi-renan-demirkan-in-uc-sekerli-demli-cay-inda-kimlik-problemi.html (son erişim: 11.02.2016).

Özyer, N. (1994). Edebiyat Üzerine. Ankara: Gündoğan.

Zengin, D. (2010). Türk- Alman Edebiyatına Tarihsel Bir Bakış ve Bu Edebiyata İlişkin Kavramlar. Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Bahar (12), s. 329-349 URL: http://hutad.hacettepe.edu.tr/index.php/hutad/article/viewFile/121/87 (son erişim: 11.02.2016).

21 Şubat 2016 Pazar

Biz profesörler

Geçtiğimiz günlerde bir program izledim. Üniversitelerimizin bilimsel açıdan içine düştüğü durum tartışılıyordu. Fatih Altaylı, Haber Türk kanalında Prof. Dr. İlber Ortaylı ile Prof. Dr. Celal Şengör'ü konuk etmişti. Yıllardan beri söylediklerimizi bir başka öğretim üyesi Prof. Dr. İlhan Arsel'in kitabını yazdığı hususları kendi bakış açılarından ortaya koydular. İlgi ile izlenen programın bir iki tekrarı ve yeni bölümleri yayımlandı.

Yaşadığımız toplumsal-siyasal olaylar, akademisyenleri yeniden ön plana çıkardı. Ortaya koydukları pro-kontra görüşleri sıkça tartışılmaya başlandı. Dinimize ve peygamberimize yönelik eleştirilerine katılmasam da farklı bakış açıları sunması, eleştirel düşünceyi öncelemesi nedeniyle İlhan Arsel (1920-2010)'i okurum. Yıllar yıllar önce okuduğum bir kitabından akademisyenlerle ilgili olarak aldığım, bugün için de güncel diyebileceğimiz şu notu bilginize sunmak isterim:

“Biz profesörler, aldatıcı dış görünüşümüze karşın, iç alemimizde bilgisizliklerle, yetersizliklerle, bencilliklerle, haset ve çıkarcılıklar ve küçük hesaplarla, vasat insan kertesini aşamamış kimselerizdir. Asistanlarımızı, fakülteye veya ülkeye yararlı olmaları için ya da üstün yeteneklere ve karakterlere sahiptirler diye seçmeyiz. Kendi kişisel ihtiyaç ve angaryalarımıza yatkınlık esasına göre seçer, bizi gölgede bırakmasınlar diye genellikle düşük zekâ ve bilgi düzeyindekilerin ön plana çıkması için elimizden geleni yaparız... Asıl yaptığımız, yapmamız gerekenden çok farklı olarak, her yıl hemen hemen aynı şeyleri tekrarlamak, öğrenciyi kendimiz gibi ezbere yönlendirmektir...” (İlhan Arsel 1987 s.5)

Evet, biz akademisyenler biraz böyleyiz. Kendimizi işimize verme konusunda kimi zaman yetersiz, kimi zaman da isteksiz bulunuyoruz. İçimizdeki pek çok kifayetsiz muhterisler, uzmanlık alanları dışında heveskarı olduğu alanlarda ahkam kesmeyi seviyor.

Gün, İlhan Bey'in kitabını yeniden okuma günü...


İlhan ARSEL. Biz Profesörler. İstanbul: Met-Er Matbaası, 1987.


Stresi bırak yaşamaya bak

Bundan önceki yazılarımda akran baskısından söz etmiştim. Yazıları okuyan kimi öğrencilerim, arkadaşlarım bu durumun okul hayatının sıradan olayları olarak görüldüğünü örnekleri ile anlattılar. Hatta bir okul yöneticisi “Hocam, gençler çok acımasız olabiliyor” diyebildi

Bu yazıda da aynı konuya devam etmek istiyorum. Çünkü gerek yurt içinde gerekse yurt dışında yaşayan ergenler veya yetişkinler, hayatlarını maruz kaldıkları psikolojik baskılar nedeniyle çok yönlü bir stres altında sürdürmektedir. Yaşanan olumsuz koşullardan etkilenenler ve stresle başa çıkma konusunda yeterli direnci gösteremeyenler, grup içindeki saldırganların doğrudan hedefi olmakta; hayatları arzu edilmeyen, önceden hesapta olmayan yönlere doğru evrilmektedir. Bu süreçte çevre desteğinden mahrum kalan mağdurların en azından stres ile başa çıkabilme tekniklerini öğrenmesi, içinde bulundukları olumsuzluklardan kurtulmalarına yardımcı olacaktır.

Stres, kısaca bireyin kendini çevresindeki tehdit unsurlarına karşı çaresiz hissetmesi durumu olarak özetlenebilir. Birey yaşadıklarını değerlendirip, üzerinde durmaya değer görmüyorsa, olup bitenler onun için her hangi bir stres kaynağı olmaz; buna karşın yaşananlar bireyi tehdit ediyor ve bunlarla mücadele edilmesi gerekiyor gibi bir algı oluşturuyorsa, stres başlar. Bu duygu hissedilmeye başladığı andan itibaren de birey yaşadığı olumsuzluklar ile başa çıkabilmek için kendince bazı stratejiler, davranış modelleri geliştirir ve uygulamaya koyar. Bu süreçte bir bakıma kendi gücünü de sınar. Yaşadıklarının üstesinden geldiğine inandığında ise stres kaynağı ile birlikte ortadan kalkmış olur. Dolayısı ile bireyin süreçte ne yaşadığından ziyade, yaşadıklarını nasıl hissettiği ve kendi iç dünyasında nasıl değerlendirdiği önemlidir.  Aynı ortamı paylaşan iki kişiden biri yaşananlardan dolayı üzerinde duygusal bir baskı hissederken, bir diğeri olayları son derece olağan karşılayabilmekte ve rahat olabilmektedir. Bunların arasındaki farkın nedeni ise bireylerin karşı karşıya kaldıkları durumu duygusal olarak algılama biçimlerinden kaynaklanmaktadır.

Stres altındaki bireylerde hızlı kalp atımı, terleme, baş ağrısı, baş dönmesi, omuz ağrısı gibi bir dizi davranışsal durumlar gözlenebilir. Bu etkiler kısa süreli olup, bireyde kalıcı hasar bırakmaz. Örneğin, sözlü sınav öncesi, bir iş görüşmesine giderken bu sayılan belirtilerden biri veya birkaçı görülebilir. Bunlar geçici tepkiler olduğundan psikolojik ve fiziksel hastalık kaynağı olmaz.

İş ve okul hayatında karşılaşılan güçlüklere bağlı olarak yaşanan stresin, psikolojik baskının azaltılması, soruna dönüşmemesi için bireylerin stresle başa çıkma tekniklerini öğrenmesi, önemli bir kazanım olmaktadır. Çünkü olumsuz durumla karşılaşan bir birey, en azından ne yapabileceğini, hangi durumlar karşısında nasıl karşılık vermesi gerektiğini önceden bilebilir; bu bilgi donanımı bireyin gücünü artıracak bir kazanımdır ve yaşadığı veya muhtemelen yaşayacağı olumsuzlukla arasına mesafe koymasına yardımcı olur.

Stresle başa çıkabilme stratejilerinde dikkat edilmesi önerilen bir diğer husus, saldırganın gözde büyütülmemesi ve bütün hayatına engeller koyacakmış gibi algılanmamasıdır. Mağdur olan kişi kendini çaresiz ve karşı koyacak güçten yoksun hissettikçe stres de artar.

Stres ile baş edebilmek için bireyin karşı karşıya kaldığı taleplerin kendi kontrolü dışındaki paydaşlardan veya değişkenlerden geldiğini anlaması ve kendi sahip olduğu donanımı geliştirmesi gerektiğinin farkına varması önemli bir aşamadır.  Örneğin, okula giden bir öğrenci için birbiri ardına yapılan ve yıl içinde hiç bitmeyecekmiş gibi gelen sınavlar ve yılsonunda bir üst eğitim kurumuna yerleştirilme gibi belirsizlikler önemli bir stres kaynağı oluşturabilir. Bununla birlikte eğitim sisteminin önemli ve kaçınılmaz bir parçası olan sınavların tamamen ortadan kaldırılması mümkün olmayacağına göre, öğrencinin sınavları kabul etmesi ve kendini eğitim sürecinde hedeflenen sonuca göre ayarlamaya çalışması, ilgi alanından çok akademik gereksinimlere odaklanması gerekir. Hatta stresin belli miktarda yaşanması, başarıya ulaşmak için gerekli olduğu da akıldan çıkarılmamalıdır. Bu süreçte öğrencilerin, velilerin okul hayatından beklentilerini yeniden gözden geçirilmesi, öğrencinin sınavları algılamasındaki hatalı tutumlarının farkına varılması, bireysel kaynakların ve hazır bulunuşluk düzeylerinin geliştirilmesine katkı sağlayabilir.

Stresle başa çıkabilmek için duygu odaklı, problem odaklı ve sosyal destek almaya dayalı davranış modelleri vardır. Duygu odaklı davranışta, stresin yarattığı gerilimden kurtulmak amaçlanır ve sorun bazen küçümsenir, bazen görmezden gelinir; ötekiler suçlanır; birey kendine kızar; sorunu başkalarının çözmesini bekler veya kendine problem oluşturan ortamlardan kaçınır. Problem odaklı davranışta ise birey ilk önce kendine problem oluşturan durumu tanımlar, sınırlarını çizer ve gücünü, aklını kullanarak yaşadığı olumsuzluğun üstesinden gelmeye çalışır. Bu yaklaşım sorunu çözebilir; çözülemediği durumlarda da bireyin kendi iç huzurunu sağlayacak ara çözümler okul yönetimi ile işbirliği yapılarak geliştirilmeye çalışılır. Sosyal destek alma konusundan da bireyin başa çıkamayacağı olumsuz durumlarda yardım verebilecek etkili kişilere, alan uzmanlarına yönelme anlaşılmalıdır.

Öğrencilerin okulda, çalışanların iş yerlerinde maruz kaldıkları baskılar nedeniyle tükenmişlik içine girmemesi için günlük hayatın stresleri ile baş edebilmeyi öğrenmeleri gerekir. Bununla ilgili olarak, bireyler kendilerince bazı tedbirlere başvurabilirler. Bunlar kısaca şu şekilde özetlenebilir:
  •  Zamanı iyi yönetmek ve amaçların farkına varmak,
  • İnsanlarla beraber olmak ve kendini sosyal ilişkilere kapamamak,
  • Arkadaş çevresinde bağımlılık ilişkisine girmemek,
  • Zevk alınan faaliyetlerde bulunmak,
  • Birey olarak neler hissettiğinin farkına varmak ve bunları ilişki kurulan diğer kişilere uygun bir şekilde dile getirmek,
  • Belirsizliklerle yaşamayı kabul etmek,
  • Uyku ve beslenmeye dikkat etmek,
  • Spor yapmak.

Burada sayılan ve tamamen bireyin kendiliğinden alabileceği bu küçük tedbirler, günlük stresin üstesinden gelinmesine yardımcı olur. Günlük hayatın baskısı kimi zaman olumsuzluklara odaklanmamızı sağlasa da hayatın yaşamaya değer güzelliklerini gözden kaçırmamaya çalışmak, daha mutlu ve huzurlu bir geleceğe yol alınmasını sağlar.

Konuyla ilgilenenlere okuma önerisi:

Poussard, J.M. ve Çamuroğlu, M. İ. (2015). Psikolojik Taciz: İş Yaşamında Gerilim. Ankara: Akılçelen Kitaplar. ISBN 978-605-5069-81-0 

Not:
Bu çalışma Europa-Journal Şubat 2016 sayısı için hazırlanmıştır. Gazeteye şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.europa-journal.net/

10 Aralık 2015 Perşembe

Gar önünde yaşanan trafik kargaşası üzerine

Türkiye’nin birincil sorunu bence toplumsal suskunluğumuz. Bazıları buna sabır diyor, bazıları tevekkül. Temel değerlerimizin giderek aşınması, sorunların dayanılmaz olması ve hayatımıza doğrudan etki eden daha pek çok durum karşısında vurdumduymaz tutumumuzu sürdürüyoruz. Hâlbuki yazmamız; söylememiz lazım.

Ben sıradan bir yurttaş olarak oluşturduğum bu sanal ortamda “dünden sonra, yaşadığımız güne dair tespitlerimi, yarından önce” yazıya dökerken, bulunduğumuz çevreyi daha yaşanılır hale getirmeye çalışanları da bir ölçüde uyarmaya çalışıyorum. Hem böylece yaşadığımız yakın çevreden başlayıp halka halka genişleyerek, topluma ve sorunlarına ilgi gösterip, bizi yetiştirenlere karşı olan görev ve yükümlülüklerimizi bir parça yerine getirmeye çalışıyorum.

Geriye doğru baktığımda, burada Eskişehir’de Eskişehirlilerin yaşadığı trafik sorununa ilişkin epey yazı yayımlamış olduğumu görüyorum[1]. Kimi okuyucular geçmişte trafik konusunda sivil toplum gönüllüsü olarak yaptığım akademik ve toplumsal çalışmalardan haberdar olmadığından bu konuda yazı yazıyor olmamı sorguluyor olabilirler. Olsun. Yaşadıklarımdan edindiklerim bana yol gösteriyor. Stefan Zweig’ın “Dünün Dünyası” adlı eserinde ortaya koyduğu ve benim de hayatta benimsediğim yaklaşıma göre “aydın insan çağının tanığıdır”; aynı zamanda onu değiştiren, yönlendiren ve toplumu güdüleyen bir görev ve gösterime sahiptir. Dolayısı ile ben de gördüklerimi yazıyor; bildiklerimi paylaşıyorum. Zaten bilimsel etik anlayışı da bilmediğini öğrenmeyi, bildiklerini de öğretmeyi öngörüyor.

Bu yazımda Eskişehirlilerin yaşadığı trafik sorunlarından en belirgin olanlarından biri üzerine görüş ve önerilerimi sunacağım. Biliyorum ki görmesini bilen gözler için bu şehrin sorunları saymayla bitmez. Konu gar binası önündeki trafik yoğunluğunun giderilmesi hakkında olacak.

Bilindiği üzere bir şehirde zaman zaman yapılan kimi trafik düzenlemeleri bir kısım vatandaşın hayatını kolaylaştırırken, bir kısmın hayatını daha karmaşık hale getirebiliyor. Eskişehir’deki trafik akışı da uzunca bir süre tartışılıyor. Altyapı yetersizliği, trafik lambalarının yeşil dalgaya ayarlanamaması, tramvayların güzergâhı ve lastik tekerlekli araçlarla eşgüdümün sağlanamaması, sürücülerin ve yayaların trafik kurallarına yeterince riayet etmemeleri ve daha diğerleri.

Konuyu uzatmadan herkesin gördüğü, yaşadığı soruna gelelim.

Kızılcıklı Mahmut Pehlivan Caddesi, Mustafa Kemal Atatürk Caddesi istikametinden İsmet İnönü 1 Caddesine doğru tek yönlü olarak işliyor. Araçlar da caddeye sağlı sollu park edebiliyorlar.

İstasyon Caddesi de Kızılcıklı’ya alternatif olarak İsmet İnönü Caddesi girişinden itibaren M. Kemal Atatürk Caddesi istikametine tek yönlü iken bu uygulamaya son verildi ve cadde iki yönlü olarak trafiğe açıldı. Bundan sonra zaten sıkışık olan trafik Kızılcıklı Mahmut Pehlivan Caddesi kavşağındaki trafik lambasından itibaren M. Kemal Atatürk Caddesi - İstasyon Caddesi bağlamında gar geçişinde adeta kördüğüm haline geldi.

İsmet İnönü 1 Caddesi istikametinden istasyon caddesine gelen araçlar, Dumlupınar İlkokulu önünden İstasyon Caddesi’ni geçip M. Kemal Atatürk Caddesi istikametine devam ederken, Kızılcıklı Mahmut Pehlivan Caddesi kavşağındaki lambalara kadar büyük bir yoğunluk yaşanıyor. Aynı şekilde Porsuk Bulvarı ile M. Kemal Atatürk Caddesi üzerinden gelen araçlar, İstasyon Caddesi üzerinden İsmet İnönü 1 Caddesine geçmek üzere gar istikametine doğru yöneldiklerinde, karşı İsmet İnönü 1 Caddesi yönden gelen araç trafiği özellikle gar binası önünde kilitleniyor.  Bu trafik yoğunluğu yüksek hızlı trenlerin geliş saatlerinde gar önünde park eden özel araçlar ile ticari taksilerin üç, dört sıra park etmesi, yolun geliş-gidişlerinin de tıkanmasına neden oluyor.

İnanıyorum ki İsmet İnönü 1 Caddesi üzerinden şehre gelen sürücüler Espark AVM önündeki dönel kavşaktan İstasyon Caddesi istikametine zorunlu olarak yönlendirilmek yerine, dileyen sürücülerin bu kavşaktan Kanatlı AVM önüne kadar devam edebilmesi ve Kızılcıklı Mahmut Pehlivan Caddesi üzerindeki iki yönlü araç parkının kaldırılarak, caddenin iki yönlü trafiğe açılması halinde, İstasyon Caddesi üzerindeki trafik yoğunluğu ortadan kalkabilecektir.

Öte yandan, Kızılcıklı Mahmut Pehlivan Caddesi iki yönlü trafiğe açıldığında, M. Kemal Atatürk Caddesi üzerinden gelen sürücüler zorunlu olarak İstasyon Caddesi üzerinden değil, diledikleri takdirde Kızılcıklı Mahmut Pehlivan Caddesi üzerinden Nayman Sokağı geçerek Cengiz Topel Caddesi’ne ve oradan Üniversite Caddesi/Bulvarına devam edecek veya Kanatlı AVM önünden İsmet İnönü 1 Caddesi üzerinden Tepebaşı istikametine devam edebilecektir.  Hal böyle olunca da Gar önündeki yoğunluk ortadan kalkacaktır.

Aynı şekilde Üniversite Bulvarı ile İsmet İnönü Bulvarı da Siloönü Sokak veya bir başka alternatif ile İbis Hotel önünden birleştirilebilir. Böylece Hem İsmet İnönü Caddesi, Cengiz Topel-Üniversite Bulvarı bağlantısı ve hem de İstasyon Caddesi M. Kemal Atatürk Bulvarı bağlantısı rahatlayabilir.

Burada üzerinde durmak istediğim bir diğer konu da DDY’nın özel otobüs şirketleri ile yaptığı anlaşmalara bağlı olarak, Ankara veya İstanbul istikametinden gelip otobüs ile komşu illere devam etmek isteyen yolcuların durumudur. Yolcu almak üzere gelen otobüslerin gardan ayrılırken M. Kemal Atatürk Caddesi üzerine çıkmadan, doğrudan Demirsoy Sokak üzerinden geçip Porsuk Bulvarı güzergâhına devam etmesi ve böylece Porsuk Bulvarında oluşan trafik yoğunluğuna karışmadan Basın Şehitleri Caddesi veya Ali Fuat Güven Bulvarı üzerinden devam etmelerine imkân sağlanacaktır.

Bir diğer konu da Kızılcıklı Mahmut Pehlivan Caddesi-M.Kemal Atatürk Caddesi-Porsuk Bulvarı dörtyol kavşağındaki trafik lambalarının düzenlenmesi ve gar istikametinden gelen dolmuş, otobüs gibi toplu taşıma araçlarının Porsuk Bulvarına döndükten sonraki gelişigüzel durmaları ve yolcu-indirip bindirmeleri hususudur. Porsuk Bulvarı üzerinden gelen araçlar için yanan yeşil ışıkta üç-dört araç geçebilmektedir. Kavşak içindeki durak, trafiği aksatmaktadır. Burada yolcu indirip bindirmek için duran araçlar, akan trafiğin kilitlenmesine neden olmaktadır. Yoğunluğun ve tıkanıklığın azaltılabilmesi için durağın Devlet Hastanesi Zübeyde Hanım Yerleşkesi yanına cep yapılmak suretiyle daha ileri alınması sağlanabilir.

Gar önündeki trafik yoğunluğunda yolcu karşılamaya gelen vatandaşların özel araçlarını park edecek mahal bulmakta zorluk çekmeleri de bir diğer faktör olarak göz önüne alınabilir. Ara sokaklardaki “özel otoparklar” çalışma ruhsatları ile ilişkili olarak kapatılınca, ana cadde üzerinde bir yoğunlaşma görülmektedir. Ticari taksiler için ayrılan park alanının öngörülenin 1,5 katı kadar uzatılmış olduğu görülmektedir. Bunun yanı sıra gerek ticari taksiler gerekse özel araçlar gar binası önünde dört sıraya kadar bekleme yapmakta ve trafiğin kilitlenmesine neden olmaktadır.
Ticari taksiler ayrı bir yazı konusu olmakla birlikte, yeri gelmişken belirteyim: Taksilerin tepe lambalarında yer alan “Taksi” yazısının, son dönemde “Taxi” şekline dönüşmeye başladığı; kimi araçların “sarı” renklerinin de değişik tonları almaya başladığı dikkati çekmektedir. Bunların trafik kontrollerinden nasıl geçtiğini merak etmiyorum.

“Avrupa kenti olma” sloganı ile çağdaş hayattan kesitler sunan şehir yönetiminin, ilgili birimlerinde burada gündeme getirilen görüş ve önerilerin kayda değer görüleceği umuduyla…



[1] Eskişehirli sürücülere yasak yok... (7 Ekim 2009). http://m-cakir.blogspot.com.tr/2009/10/eskisehirlilere-yasak-yok.html
Eskişehirlilerin şehiriçin ulaşımı (4 Şubat 2009). http://m-cakir.blogspot.com.tr/2009/02/eskisehirlilerin-sehirici-ulasm.html
Eskişehirlilerin trafik sorunlarına ilişkin (4 Nisan 2010). http://m-cakir.blogspot.com.tr/2010/04/eskisehirlilerin-trafik-sorunlarna.html
Eskişehirlilerin trafik sorunu (25 Kasım 2013). http://m-cakir.blogspot.com.tr/2013/11/eskisehirlilerin-trafik-sorunu.html

2 Aralık 2015 Çarşamba

Okullarda akran zorbalığı

Çocuklar ve gençler, birbirleri ile en güzel ve en özel anlarını eğitim hayatında paylaşır; yaşanan kimi ortak anların hatırasını da ömür boyu taşırlar. Bu yaşanmışlıklar, gelecekte yaşanacak zaman dilimi ile geçmişte kalan anılar arasında bazen kalıcı dostluklar, bazen de unutulmaz gönül kırıklıkları şeklinde iz bırakır. Hiç kimse, bir ilişkiye başlarken geride gönül kırıklıkları bırakmak niyeti taşımaz; bununla birlikte ilişkilere karşılıklı özen gösterilmez, arkadaşlık ve dostluğa değer verilmezse insanın doğasında var olan saldırgan davranışlar, kızgınlık ve öfke durumları kontrol altına alınamaz. Bunların dışa yansıması ile yaşanan olumsuzluklar ve kişiler arasında yaşanan şiddet ilişkilere zarar verdiği gibi, hiç de arzu edilmeyen, telafisi imkânsız sonuçlara da neden olabilir.

Bilimsel olarak "okullarda akran zorbalığı" diye tanımlanan durumlar okul çağındaki çocuk ve gençlerin ilişkilerine ve hayatına zarar verebilmektedir. Çünkü okul çağındaki çocukların özellikle ergenlik veya gelişim dönemlerinde birbirlerine karşı takındığı olumsuz tutumlar, gerekli koruyucu ve önleyici tedbirler ihmal edilirse, kalıcı sorunların ortaya çıkmasına ve gençlerin bu sorunlardan ciddi şekilde etkilenerek ömür boyu sorunlu bireyler olarak yaşamasına neden olabilir.

Okullarda akran zorbalığı denildiğinde, öğrencilerin birbirlerine karşı tekme ya da tokat atması; itmesi, çekmesi, dürtmesi; birbirlerini dövme tehdidinde bulunması; korkutması, sözle sataşması, alay etmesi, dalga geçmesi, küçük düşürmeye çalışması, öğrencinin ailesine hakaret edilmesi, hoşa gitmeyen isim takılması, hakkında söylenti çıkarıp türlü iletişim kanalları üzerinden yayılması, arkadaş gruplarından dışlayarak yalnız bırakılması, oyun, kulüp çalışmaları ve diğer etkinliklere alınmaması veya engel olunması, karşıdakinin kendini kötü hissetmesine neden olacak sözler söylenmesi gibi davranışlardan birini veya birden fazlasının hedef olarak seçilen öğrenciye karşı uygulamasıdır.

Öğrencilerin sınıfta, koridorda, okul çevresinde, öğrenci servislerinde, iletişim araçları ile (telefon, internet gibi) mahallerde hedef seçtikleri öğrenciyi aşağılama ve küçük düşürme gibi eylemleri sürdürülmesi az rastlanan bir durum olmaktan çıkmıştır.

Anadolu’da ebeveynlere, çocukların tartışmasına müdahil olunmaması önerilir. Çünkü gençler ve çocuklar arasında yaşananlara müdahil olmak olayların daha da büyümesine neden olacaktır. Bunun yerine, çocukların kendi sorunlarını kendilerinin çözmesini beklemek önerilmektedir. Böylece, çocukların yaşananlar sonucunda kendi sınırlarını, haklarını ve taleplerini fark edeceği; anlaşma yapmayı öğrenecekleri varsayılmaktadır.

Okullarda yaşanan akran zorbalığı bu durumdan farklı özellikler taşımaktadır ve zamanında müdahale edilmesi gerekir. Çünkü bazı hassas yapılı, içe dönük, kaygılı, çekingen çocuklar zorbaca davranışlara maruz kaldıklarında bu durumdan olumsuz etkilenmektedir. Çünkü bu çocuklar bu durumlara nadiren karşı koyabilmekte, anne-babalarına bağımlı olmaları nedeniyle, yaşadıkları olumsuzluklarla karşı koyamamaktadır. Bu durum onlarda korku ve endişe, okulu sevmeme ve okula devam etmeme, okuldan kaçma, kaygı, kızgınlık ve çaresizlik duygusu, bazı kronik hastalıkların oluşması, özgüvenin azalması gibi sonuçlar doğurabilir. Hatta bazı durumlarda öğrencinin eğitim hayatına son vermesi gibi arzu edilmeyen durumlara kadar varan sorunlar da yaşanabilir.

Çocuklarının kırılgan yapısının, yaşadığı sorunların farkına varmayan veya varamayan kimi aileler, çocuğunun yarım kalan eğitim hayatı ile ilgili olarak yaptıkları değerlendirmelerde “çocuk okula gitmedi, okuldan kaçtı, sonunda da okuldan soğudu, okulu bıraktı” gibi gerekçeler üretir. Hâlbuki akranlarının baskısından bunalan çocuk, kaynağı okul ve arkadaşları ile ilişkilendirilebilen ciddi sıkıntılar yaşamış ve bu sıkıntılar nedeniyle, okul fobisi diye tanımlanan bir psikolojik rahatsızlık yaşamıştır. Bu nedenle okula devam edemeyen, devamsızlık yapan öğrencilerin özenle takip edilmesi, devamsızlık nedenlerinin de okulda görevli uzman rehberlik öğretmenleri vasıtasıyla kayıt altına alınması, okul-öğrenci-veli görüşmeleri ile devamsızlığın altında yatan gerçek nedenin ortaya çıkarılması gerekir. Ailelerin akut durumlarda aile danışma merkezlerinden, psikologlardan veya duruma göre psikiyatri kliniğine başvurarak uzman hekimlerden profesyonel destek alması önerilmelidir.

Ailelerin bu süreçte psikolojik bakımdan oldukça zor bir dönemden geçeceğini, kendilerini veya çocuklarını suçlamak yerine sabırlı davranmalarını hatırlatmakta yarar var. Ayrıca kendini güçsüz, sorunları ile başa çıkamayacak kadar çaresiz, arkadaş ve aile çevresinde değersiz, okula devam edemediği için akademik açıdan başarısız, işe yaramayan bir birey olarak gören çocukların da yaşadığı sorunla yüzleşmelerine, onların güçlendirilerek gerçek hayata döndürülmelerine yardımcı olmak gerekir.

Bu süreçte yoğun bir duygusal incinme yaşayan çocuğun sıkıntılarını ortadan kaldırmak için verilen destek hizmetleri ona değerli olduğunu hissettirmek, arkadaş çevresiyle ilişkilerini gözden geçirmesine yardımcı olmak gerekir. Bu süreçte okul, veli ve öğrenci üçgeninin iyi kurulması; öğrenci mahremiyetine özen gösterilmesi gerekir. Öte yandan çocukların ilgi alanlarına göre katılmaktan keyif alacağı sosyal, kültürel etkinliklere katılmasını sağlamak onun toplumdan izole bir yaşam sürmesi yerine, sosyalleşmesine de katkı sağlayacağı için teşvik edilmelidir. Her bir etkinliğin özellikle okul ile ilişkilendirilmesi, çocuğun okul ile ilişkisini koparmak bir yana daha da pekişmesine katkısı olacaktır. Bu süreçte okuldan ayrı kalınan süre ile okula dönüş süresinin yakından ilişkili olduğu unutulmamalı; öğrencinin mümkün olan en kısa sürede normal eğitim öğretim hayatına dönmesi sağlanmaya çalışılmalıdır.

Uzman görüşüne göre, özellikle gelişim veya ergenlik diye adlandırılan dönemde arkadaşlarına karşı olumsuz, yıkıcı tutum sergileyen ve “akran zorbası” olarak tanımlanan çocukların da gözlem altına alınması; bu çocukların sergilediği olumsuz davranışların altında yatan psikolojik nedenlerin öğrenilebilmesi ve bunların kalıcı davranış modellerine dönüşmeden profesyonel destek verilerek düzeltilmesi gerekir.  Bu öğrencilerin akranları içinde her ne şekilde olursa olsun, popüler olma veya saygı kazanma ihtiyacını bu yolla karşılamaya çalıştığı, öğrenme yaşantısı ile ilgili olumsuz deneyimler edindiği, toplumsal, sosyal ve aileden kaynaklanan bir dizi nedenin öğrencinin şiddete başvurmasına yol açtığı unutulmamalıdır. Bu öğrenciler görülen yalnızlık, içe dönme, şiddet uygulama, disiplin problemi yaşama, okul araç gerecine zarar verme isteği, küçük olaylara şiddetli tepki verme şiddet ve zorbalığın belirtileridir. Bunların benlik saygıları düşük, özgüvenleri eksik, başkalarını ve olayları kontrol etme isteği baskındır. Bunların diğer özellikleri arasında arkadaşlarını kıskanma ve yenilgiyi kabul edememe, ebeveynleri tarafından fiziksel ve psikolojik şiddete uğraması, ihmal edilmesi, arkadaş edinememesi, dışlanması, aile desteği ve yakınlığının olmaması gibi durumlar da sayılabilir. Okulda şiddetin önüne geçilebilmesi bakımından, diğer arkadaşlarına zarar veren tutumları geliştiren öğrencilerin her birine diğer öğrencilere göre ayrıcalık tanınmaması, sınırlarının belirlenmesi ve istikrarlı bir tutum geliştirilmesi de gerekir. Ayrıca ergenlik dönemindeki gençler arasında yapılacak kıyaslamanın, gençler arasında ayrışmaya, rekabete ve belki düşmanlığa yol açabileceği unutulmamalıdır. Gençlerin olumsuz davranışlarının düzeltilmemesi ve yaşam biçimine dönüşmesi halinde, bunların yetişkinlik dönemlerinde de uyumsuz ve sorun oluşturan durumlarla karşılaması ve adli vakalara karışmaları kaçınılmaz olacaktır.

Okula devam etmeyen öğrencilerde görülen diğer özellik de öğrencilerin arkadaş çevresinde edindiği olumsuz alışkanlıklarla ilgilidir. Hangi sosyal çevreden olursa olsun, öğrencilerin hayatın belli dönemlerinde dış etkilere açık olduğunu unutmadan, onlarla kurulan bağı otorite üzerine değil, sevgi çatısı altında sürdürmeye özen gösterilmelidir. Arkadaş çevresi en sıradan görünen ve aslında ciddi bir madde bağımlılığının başlangıcı sayılan sigara içme alışkanlığından tutun, alkol ve uyuşturucu bağımlılığına kadar götürebilecek tehlike ve tehditlerle doludur. Önemli olan, çocuk ve gençlerin bu duruma karşı bilinçlenmelerini sağlamak ve olumsuz durumlarda kendilerini savunma mekanizmalarını güçlendirmeye çalışmak gerekmektedir.

Sonuç olarak, gençler arasında yaşanan ilişkiler, artık basit ergen muhabbetleri olmanın ötesine geçmektedir. Bu nedenle onların hayatını baskı altına almadan, onları hayatın günlük rutini içinde izlemek; birbirlerine karşı geliştirdikleri davranış, tutum ve hitaplarının kabul edilebilirlik sınırlarına göre düzenlemelerine yardımcı olmak ve gençleri zararlı alışkanlıklardan korumak gerekir.

Okuldaki akran şiddetinin önüne geçilebilmesi, öğrencilerin zararlı alışkanlıklardan korunabilmesi için okul, aile ve öğrenci arasındaki iletişim kanallarının sürekli açık tutulmasında, okuldaki ders dışı faaliyetlere katılmakta yarar vardır. Öğretmenlerin ve diğer okul personelinin, öğrencilerin, sosyal çevrenin ve özellikle ailelerin, her ne pahasına olursa olsun, çocuklarına ilgi göstermekten kaçınmaması; aile bireylerinin birbirini sevgiyle kucaklaması ve duygularını paylaşırken de cimri davranması gerekir.

Not:
Bu çalışma Europa-Journal Aralık 2015 ve Ocak 2016 sayıları için dizi yazı olarak hazırlanmıştır. Gazeteye şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.europa-journal.net/

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...