3 Ekim 2017 Salı

Dil, kültür ve milli birlik

Cumhuriyet dönemi romancı, gazeteci şair ve diplomatlardan olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974) yazdığı “Yaban” adlı romanda, I. Dünya Savaşı sonrasında Porsuk Çayı’nın kenarındaki bir Anadolu köyüne yerleşen gazi Ahmet Celal’in dönemin aydınlarına sitem ettiği bir sözüne yer verilir. Beni çok derinden etkileyen bu söz, bana sanki Anadolu’nun değişik yerlerinden Avrupa’ya göçen soydaşlarımızın durumunu da anlatır: “Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı; işletemedin. Onu hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın eline bıraktın” (Karaosmanoğlu 2017, 10) der. Avrupalı Türkler, yeni bir yüzyılın ilk çeyreği, yeni bir bin yılın başlangıcında, bugün kendilerini gurbete mecbur eden yoksulluğun da cehaletin de belini kırmış; geleceğe yönelik yeni ve öngörülmemiş uzak hedeflerin peşinden gitmektedir.

Dünya’daki gelişmeler küresel güçlerin siyasi dengeleri yeniden düzenleme çabası içinde olduğunu alenen gösteriyor. Yaşananlar hiç de Türklerin lehine görünmüyor. Avrupa ülkelerinde giderek yükselen ırkçılık hareketleri, siyasi kutuplaşmalar neredeyse Türklerin Avrupa’daki varlıklarını tehdit edecek boyutlara geliyor. Ortadoğu ise süper güçlerin, ırkların, kültürlerin, medeniyetlerin karşılaşma ve çatışma sahasına dönmüş durumda. Böyle bir durumda zaman, Türklerin ayrışmasının değil; nerede, hangi coğrafyada yaşanıyor olsa da “dilde birlik, fikirde birlik, dinde birlik ve işte birlik” felsefesi için ömürlerini vakfeden İsmail Bey Gaspıralı (1851-1914) ve nice Türk aydınının bıraktığı kültürel mirasa sahip çıkmasının zamanıdır.

Kültürün en önemli taşıyıcısı ve gelecek kuşaklara aktarıcısı olan dildir. Kendi dilini iyi bilen, ikinci veya üçüncü bir dile de hâkim olur. Yaşadığı çevrede kişiler arası iletişimi güçlü, hatırı sayılan bir konumda yaşar. Dil bu nedenle kişiye özgüven veren, onu ayakta tutan bir güçtür. Bununla birlikte, Türk tarihinde anadiline gereken özenin gösterilmediği dönemler de yaşanmamış değil. Örneğin Arapça ve Arap milleti “kavm-i necip” denilerek yüceltilmiş; hatta Kur’an-ı Kerim’in Arapça olması itibarı ile neredeyse kutsanmıştır.

Geçmişte uydurma hadislerle Fars dilini “cennet dili” olarak gösterenlerin yerini İngilizce “bilim dili” diyenler almış durumda. Yani tehlike geçmiş değil; geçmişte doğu dillerine atfedilen önem, bugün batı dillerine gösteriliyor; değişik platformlarda gereksiz dayatmalarda bulunuluyor; batı dillerinden birinde kısıtlı dil bilgisi ile de olsa okuyup yazmaya çalışanlara özenti yayılıyor. Bununla birlikte, küresel iletişim dilinin İngilizce olduğu gerçeği inkar edilemezse de Türkçe bizim anadilimiz. Onu öğrenemez, öğretemezsek, özendiğimiz diğer dilleri de öğretemeyiz. Dolayısı ile önce Türkçe, sonra diğer diller…

Yurt dışında, gurbet illerde Türkçe konuşmak, okuyup yazmak daha da bir önem ve anlam kazanmaktadır. Türk olmanın göstergesi, Türkçe konuşmaktır. Bir kısım çevrelerde Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözü, Türk kavramına duyulan tepkinin bilinçli bir karşılığı olarak arka plana atılmaya çalışılsa da Batı dünyasında Türklük ve Türk dünyası kavramları güncelliğini her geçen gün artırmaktadır. Türkçe, Orta Asya ve Afrika gibi henüz bütünüyle keşfedilmemiş bölgelere ulaşan yolların kesiştiği bir dönel kavşak gibidir. Bu nedenle her geçen gün önemini artırmaktadır.

Türk kelimesi bir ırkı tanımlamak için değil; milli birliğin, dayanışmanın sembolü olarak kullanılır. Türk milleti deyince de birbirine tarih, dil, kültür ve ülkü birliği gibi ortaklıkların ve bu ortaklığa bağlı olan duygudaşların oluşturduğu topluluk akla gelmektedir. Bu topluluğun üyeleri ortak bir geçmişe, ortak değerlere sahip olup, bir arada yaşamak için adeta kendiliğinden anlaşmış; kederde ve kıvançta bir arada olmaya sözleşmiştir. Tarihi küresel güçlerin yeniden hayat bulmak için büyük bir gayret içinde olduğunu unutmadan; nerede, hangi coğrafya olursak olalım; milli birliğimizi ve kardeşliğimizi korumaya özen göstermeliyiz. Bu şuurla, yani; heyecanlarımızı, renklerimizi kaybetmeden yaşarsak; millet olma özelliğimizi kaybetmeyiz.

Millet varlığını devam ettirebilmek için kendini koruma ihtiyacı duyar. Bu ihtiyaç toplu yaşama ve onun güçlenmiş şekli olan milli birlik, yani dil, kültür, tarih birliği yoluyla sağlanır. Milli birliğimizde söz edersek, Türk Milletinin tamamı bir bütündür ve Atatürk’ün sözüyle “Millet ve biz yoktur; birlik halinde millet vardır. Biz ayrı, millet ayrı değildir”. Milletin içinde ayırıcı, bölücü ve etnik adlandırmalar gibi unsurlara yer verilmez. Bu söylemler, kadim düşmanların milletin güçten düşürülmesi için yaptığı girişimlerdir. Atatürk’ün önemle belirttiği gibi milletimizin bütün bireyleri, aynı tarihe, ahlâka, hukuka, aynı ortak kültüre sahiptir. Tüm yurttaşlar eşittir. Bu husus “geleceklerini ve yazgılarını Türk milliyetine vicdanî arzularıyla bağlamış” olan, Hıristiyan, Musevî ve benzeri bütün yurttaşlarımız için de geçerlidir. Müslim ve gayrimüslim, Türk vatandaşları arasında hiçbir ayrım yapılmaz (Dura 2016, 6).

İngiliz devlet adamı Lord N. George Curzon (1859-1925) “Ülkeler, üzerinde dünya egemenliği için büyük oyunların oynandığı satranç tahtası gibidir” demişti. Bu oyundan galip gelebilmek için, milli birliğin önemi inkâr edilemez; milli birlik, bir yurdun, milletin en değerli varlığı ve gücüdür. Bu güç, maddi menfaate dayalı değil; ancak, yurttaşların birbirlerine millet bilinci etrafında bağlanması, kenetlenmesi ile gerçekleşir. Bir milletin çocuklarının birbirini tanıması, iyi geçinmesi ve birbirini sevmesi gerekir. Milletleri diğerlerinden farklı kılan özellikler; dil, kültür, tarih gibi alt birliklerin özelliklerinde saklıdır. Birliklerin yok olması, milli birliği, milletin yok olması, dolayısı ile Ahmet’in, Ayşe’nin ve pek çok bireyin teker teker yok olup gitmesidir.  Bu anlamda dil, milli birliği kuran; kültürünü ve tarihini gelecek nesillere aktaran ve milleti bir arada daha canlı tutan çimentodur.

Bütün bu birliklerin düzenlenmesi, gelecek kuşaklara aktarılması milli duygularla, karşılık gözetilmeden doğal yollarla yapılır. Bu çabanın temelinde ırkçılık yok; kültürel rekabet vardır. Kültürün yaşatılması da dilin yaşatılmasına bağlıdır. Türkler bu rekabetten galip geldiğinde rakiplerine karşı mağrur değil, müşfik ve alçak gönüllü davranırlar. Bu nedenle, Türk tarihinde ne kölelik, ne de ırk ayrımının izleri vardır. Tarih bunun sayısız örnekleri ile doludur.

Bitirirken; milli duygular ile anadili arasındaki bağ çok kuvvetlidir ve anadilinin yaşatılması, milli duyguların yaşatılması ile eş değerdedir. Birlik ve beraberliklerine sahip çıkamayan, onları gelecek kuşaklara aktaramayan milletler, birlik ve beraberliklerinin yanı sıra yaşama dair umutlarını da kaybeder. Unutulmamalıdır ki Musa olmak isteyen, Firavun’un aklına uymaz.

Bu yazı Avusturya'da aylık periyotlarla yayımlanan Avrupa-Haber / Europa Journal Gazetesi Ekim 2017 sayısı için hazırlanmıştır. Yazıya http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/oktober2017/cakir102017.jpg adresinden ulaşılabilir.

Önerilen Kaynaklar
Cihan DURA (2015). “Milli Birlik… Hemen Şimdi!...” Bilgi Yurdu Gençlik Dergisi. Yıl 9, Sayı 51. ss. 6-7.

Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU (2017). Yaban. 77. Baskı. İstanbul: İletişim Yayınları. (İlk yayın yılı: 1932. ISBN: 9789754700060)


26 Eylül 2017 Salı

Kulun hakkını yemeden Hakk’ın rızasını kazanmak

Etrafımıza baktığımızda kendine benzemeyene hoyratlık yaparak, oraya buraya sataşıp, saygısızlık ederek, hatta şiddet uygulayarak var olmaya çalışan; bireysel farklılıkları törpüleyerek kendine benzetmeye çalışıp “ötekini” ortadan kaldırmaya gayret eden birilerini mutlaka görür veya gözleriz. Bu gruba girenler için sayılan davranışlar, onların hayatlarını, varlıklarını sürdürmenin yegane amacı olmuştur. Bunları belli bir aşamadan sonra değiştirmek de mümkün değildir.

İnsanlar hayatta aradığı ilgiyi bulamamak, sosyal ve ailevî sorunlar yaşamak, her hangi bir nedenle kötü muamele görmek, kandırılmak, hakarete uğramak, aldatılmak, şiddete maruz kalmak, hak ettiğini alamamak gibi daha pek çok nedenle mazlum ve mağdur duruma düşebilmektedir. Bunlar hayatın akışında olağan dışı olmasına karşın, görülen durumlardır. Mazlum ve mağdurun, aynı davranışlarla hak arama çabasına yönelmemesi gerekir; aksi davranışlar da onun durumunu değiştirir ve bu defa onu zalim yapar. Yalanı yalanla, aldatmayı aldatmayla, haksızlığı hırsızlıkla tedavi edemeyiz. Karşı karşıya kaldığımız olumsuz davranışlar bizleri de aynını yapmaya yöneltmemeli. İntikam ateşi insanı için için kavuran, bitiren bir zehirdir.

Yoksa biz de kaybedenlerden olur, kendimizi haklı zanneder, haksızlığımızı göremeyecek kadar kötü bir duruma düşeriz de düştüğümüzü bile anlayamayız.

Bu davranışı sürdürmeye devam edenler, “Canım, ben kızınca aklıma geleni söylerim; sonra da unuturum” deyip, etrafa gülücükler dağıtmaya yeltenmemeli; hoyratlık yaptıkları insanlarla yeni ilişkiler kurmaya çalışmamalı; bu işin bir özeleştirisi, bir vicdan muhasebesi olmalıdır. Dolayısıyla akla hayale gelmeyen hoyratlıkları yapan kişiler ile kalıcı dostluklar kurulması mümkün değildir ve bir noktadan sonra bırakın dostluğu, beşeri ilişkileriniz bile biter. Bitmemesi kötüdür.

Bu durumda, bireyciler gibi, unutkanlığa sığınamazsınız; sığınmamalısınız. Hele her sözünün sorumluluğunu taşıyan insanlar arasındaysanız, sözünüzün nereye varacağını kestirebilmelisiniz. Anadolu deyişiyle, kafanızı kaldırmadan dağın ardını görecek; sözü söylemeden önce başınıza geleceği kestirecek olgunlukta olmalısınız. Bir noktadan sonra, sözü söyleyen de söz söylenen de yaşanmış olanı yaşamamış sayamaz. “Yanılmışım” diyemezsiniz; söz gelir gırtlakta düğümlenir. Gerçekten aydın olmak, kendini aşabilmek, bireycilikten sıyrılmak, halk için yanmak güçtür… Bunun için şair “sen yanmazsan, ben yanmazsam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” yakıştırmasını yapmış… Aydın olmak değil, bize erdemli, münevver, beyefendi/hanımefendi olmak yakışır.

Konfüçyüs’ün ifadesiyle "Erdemli kişi, ne kadar zor olursa olsun, hizmeti öne koyar, ondan ne fayda temin edileceği daha sonra düşünülecek bir meseledir." Yoksa etrafımızda yakinen gözlediğimiz gibi, kimi editörlüğünü yaptığı bir iki kitaptan, kimi de koordinatörlüğü verilen bir programdan aldığı üç kuruşun verdiği düşsel avuntulara kapılıp, günün maddi sorunlarını hissetmezse kendini gönenmiş görür. Kimi de dünya nimetlerinden nemalanma yerine Hakk’ın rızasını kazanmış olmanın verdiği huzuru her türlü maddenin üzerinde tutar. Bunların hepsi izafidir; asıl olan, kulun hakkını yemeden Hakk’ın rızasını kazanmaktır.

Ayakta kalabilmemiz, çokluk içinde birliği başarabilmemize bağlıdır. Gökkuşağını çekici kılan çoklu renkleri bünyesinde barındırmasıdır.

Seçim sizin…

--------------

* Bu yazının düşünsel altyapısında kendisinden sayısız okumalar yaptığım değerli felsefe hocası Prof. Dr. Ahmet İnam’ın izlerini görmek mümkündür.

14 Eylül 2017 Perşembe

Geçmiş zaman olur ki

Soldan: Ablam, annem, babam, ben
(1975- Foto Arman - Bolu)
Fakir, fakat gönlü zengin, mütevazı bir çevrede büyüdüm. Aza kanaat eden, "bulduğuna şükreden, bulamayınca sabreden", güçlüklerden yılmayan, izzet-i nefsinin isteklerine mesafeli olan, gerektiğinde kan kusup "kızılcık şerbeti içtim" demekten çekinmeyen... 

Yaratanından en büyük dileği "muhannete muhtaç edilmemesi" olan, "sağ gözümü sol gözüme muhtaç etme Allah'ım" diye dua eden, zelil bir hayat sürmektense şerefli bir ölümü yeğleyen..... 

En sıkıntılı anlarında dahi muhatabına gülen gözlerle ve mütebessim bir eda ile nazar etmeyi, çalışmayı, elindekini avucundakini yoksulla-muhtaçla paylaşmayı ibadet bilen, "veren el “in "alan el “den üstün olduğuna inan.... 

En büyük korkusu "boğazından haram lokma geçmesi" olan, her daim helâl rızık/kazanç peşinde koşan, alın teriyle kazanılmamış mala-mülke itibar etmeyen, kul hakkını en büyük günah sayan.... 

Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyada "helâl rızık için" çalışan, fakat her an Rabbinin huzuruna çıkmaya hazırlıklı olmayı da asla ihmâl etmeyen.... 

"İki gün döşek, üçüncü gün toprak" diyen, minnetsiz insanlar... 

Hayatının her ânını "yaratılış gayesine uygun yaşamayı", her an muhasebe ve murakabe içinde olmayı, gaflete düşmemeyi şiâr edinmiş, mektep-medrese mezunu olmasa da irfan sahibi, "kim olduğunu, nereden geldiğini ve nereye gideceğini" aslâ hatırından çıkarmayan izanlı ve ölçülü insanlar... 

Neredesiniz, nerelere gittiniz? Çevreme bakınıyorum, sanki herkes ve her şey değişmiş; gördüklerimin hiçbirine aşina değilim... 

Ben mi değiştim bilemiyorum, lakin değerlerin aktarılamadığını toplumun giderek geleneksel yapıdan uzaklaştığını görüyor, "geçmiş zaman olur ki..." demekten kendimi alamıyorum.

Daktilonun internet bağlantısı yoktu

Okullar açıldı; aile ortamlarında da “Çocuğum ders çalışmıyor” “Tembellik ediyor” “Odasında saatlerce oturuyor” gibi konuşmaları duymak şaşırtıcı gelmiyor. Çocuk ve aile ilişkileri konusunda çalışan uzmanlar, bu konuşmayı değerlendirirken, bir dizi nedenler üzerinde duruyor ve en başa da interneti koyuyorlar.

Benim kuşağım öğrencilik yıllarında on parmak daktilo yazabiliyor olmayı bir ayrıcalık olarak görüyordu. Okullarda daktilo dersleri vardı. Bugünkü gibi uyarlanmış Türkçe-Q değil; dilimizin yapısına uygun gerçek Türkçe F-Klavye kullanılıyordu. Gerek kamu gerekse özel sektör eleman alırken, en hızlı ve hatasız yazan daktilografları tercih ediyordu. Hal böyle olunca da özel girişimciler, eğitim kurumları dışında özel kurslarda daktilo eğitimi veriliyor, eğitim sertifikalar ile belgelendiriliyordu.

Zaman içinde bilgisayar çıktı. Okullardaki daktilo dersleri temel bilgisayar kullanımına dönüştü, özel girişimciler de kurslarda daktilo yerine bilgisayar ve değişik yazılım-donanım eğitimleri vermeye başladılar. Daktilografların sertifikaları yerini artık bilgisayar kullanıcı yetkinlik belgesi olan ECDL (European Computer Driving Licence)’e bıraktı.

Başlarda masaların üzerinde ekranı, mouse ve klavyesi ile ayrıcalıklı bir yer işgal eden, büyük ve gösterişli aletler, giderek küçüldü ve mikro boyutlara geldi. Sağladığı imkânlar sayılamayacak düzeyde gelişti; telefonlar akıllandı; bilgisayarları da artık ceplerimizde taşımaya başladık. Onun sağladığı imkânlardan yararlanılmayan bir günün geçirilmesi hayal dahi edilemiyor.

Bilgisayar kullanımı ile internet ağı erişimi artık birbiri ile özdeş hale geldi. Bu birliktelik bir yandan hayatımızı kolaylaştırırken, öte yandan kullanıcılarını öğrenilmiş bir çaresizliğin içine de yönlendirmeye başladı. Geçmişte akıllara gelmeyen nice sorunlar ile başa çıkmak zorunda kalan veliler, okula giden çocuklarına arkadaş seçimleri konusunda uyarılarda bulunurken, bilgisayar başına oturanlara nasıl müdahale edebileceklerini kestiremez hale geldiler. Yani ve kendilerinin tam hâkim olamadığı bir alan olan internetin, çocuklarının hayatını kolaylaştırması bir yana onların bu yolla yanlış arkadaş edinmesine de zemin oluşturabileceğini gördüler. Çocuklar bazen ders çalışma bahanesi ile kontrolsüz şekilde bırakılınca, saatlerce tanımadığı kişilerle yazışabilecekleri bir ortamda doğru-yanlış arkadaşlar edinmeye başladılar. Yanlış arkadaşı uzun uzun anlatmaya gerek yok. Yanlış arkadaş; yanlış, toplumun benimsemediği işlerle uğraşan kişi demektir. Bunun başka bir tanımı yoktur.

Anne baba hayatın türlü dertleri ile başa çıkmaya çalışırken, çocuklar da ya televizyon karşısında ya da odalarında veya evin bir köşesinde bilgisayar başında saatler geçiriyor. Bu durum ilk başlarda önemsiz gibi görünse de gerekli tedbirler alınmadığı takdirde, geleneksel aile yapısının bozulmasına neden olabiliyor. Şöyle ki bir çatının altında yaşayan insanlar zamanla birbirine yabancılaşmaya başlıyor. Çocuk aile içinde yalnızlığa itildikçe, her türlü oyalanma ve vakit geçirme aracı olarak bilgisayar ve interneti görüyor. Bu durum zaman içinde içinden çıkılmaz bir hal alıyor; karışık bir sarmala dönüyor. Huzur ve güven kalmıyor. Oysa mutlu aile; birbiriyle paylaşımda bulunan, ruh sağlığı yerinde, birbirlerine karşı anlayışlı davranan insanların oluşturduğu bir gruptur ve mutlu çocuklar da bu mutlu ailelerde yetişir. Bu aileler de toplumun çekirdeğini oluşturur.

Mutluluk ne ki diyebilirsiniz. İnsanlar mutluluğu bazen uzaklarda, kendi dışında ararlar. Bazen de duyguların bir dizi maddi ihtiyaçların karşılanmasıyla elde edileceğini düşünürler. Bunlara ulaşamayınca da kendilerine sanal dünyalar yaratarak mutlu olmaya çalışır, kendilerini mutlu olduklarına inandırmaya gayret ederler. Oysa mutluluk, bazen küçük bir teşekkür ile ilişkili, bazen de küçük bir gülümsenin ucundadır. Mutluluk, hemdem olabilmektir.

Çocuğu mutlu etmek için her istediğinin yerine getirilmesi gibi bir yaklaşım doğru değildir. Ayrıca her akşam birbiri ile didişen, birinin ötekine bağırıp çağırdığı bir aile ortamında da mutluluğun, bir anlık huzurun yeri olamaz. Böyle bir ortamın tutsağı olan çocuk, içine kapanacak, tedirgin olacak; aradığı huzuru ve mutluluğu kendi oluşturduğu sanal dünyada arayacaktır. Bu sanal dünya internet üzerinden oluşturulan arkadaş zinciri, oyun grupları ve benzerleri ile oluşabilir; gerçek dünyada kontrol edilemeyen bir sosyal çevrede de olabilir.

Bir toplumun bireyleri kendi çocuğunun mutlu olmasını istiyorsa, komşunun çocuğunun da mutlu olması için çalışması gerekir. Bunun için de çocukların toplumsal ve sosyal hayatın içinde özgür yaşayacağı, sanal “online” hayatın, özel ders ve sınavların oluşturduğu olumsuz koşulların dışında bir hayat kurulmalıdır.

Gün be gün ağırlaşan hayat şartlarına rağmen yaşadığı her bir günü bir sonraki güne aktarmaya çalışan veya bir önceki günün telafisini yapma umut ve gayreti içinde yaşayan mutsuz ailelerin çocukları da mutsuz, başarısız ve umutsuz oluyor. Kendilerini kapattıkları odalarında güzel bir söze veya latif bir davranışa duydukları özlemle yaşıyorlar. Zehir gibi zekâsıyla, üstün başarılar beklediğimiz bu mutsuz ve huzursuz çocuklar, kendilerini bilgisayar üzerinden hapsettikleri sanal dünyada boş ve olumsuz uğraşılar arasında kaybolup gidiyor; var olan potansiyelleri sıradanlaşıyor, cılızlaşıyor ve kuruyup gidiyor. Bu yolla kaybolan gençler değil, toplumun geleceği de bundan nasibini alıyor.

Uygun sosyal ortamları hazırlamak kaydı ile çocuklarımıza bilgisayarda, internet üzerinden sanal oyun oynamanın eğlence değil, vakit kaybı olduğu; sokak oyunlarının, arkadaş ve aile ortamlarının sağladığı geleneksel değerleri kendi hayatımızdan örnekle anlatmak, kendi içinde bulunduğumuz tembelliği kırmak ve rol model oluşturmak gerekiyor. Çocuklar, yetişkinlerin sanal dünyada gördüğü olumsuzlukları ve tehlikeleri kendileri için tehdit olarak algılayamayabilir, kendini gördüğü sanal ortamın cazibesine kaptırabilir. Bu nedenle, çocuğun sanal ortamda ne yaptığı, ne izlediği ve bunların ne kadar etkisinde kaldığı takip edilmeli ve çocukla gerçek hayata dair, örnek olaylar üzerinden paylaşımlarda bulunulmalıdır.

Çocukların aklı, fikri işlenmemiş, nadasa bırakılmış bir tarla gibidir. İşlenmeyen tarlada nasıl yabani otlar çıkar, etrafı sararsa; boşluğa düşen, zihni de hedeflerinden şaşmış bir çocuğun zihnini de olumsuz düşünceler işgal edecektir. Boş, hedeflerinden sapmış zihin; patlamaya hazır bir bomba gibidir. Dünyadaki olumsuzlukların önemli bir kısmı da bu şekilde yoldan çıkmış ve toplumda kabul görmeyen kişi veya grupların duygu ve düşüncelerinin somut bir şekilde yansımasıdır.

İlkbahar mevsimi gibi olan ilk gençlik çağında kendini bulma çabası içindeki ergen gençlerin hazan rüzgârına kapılan yaprak gibi amaçsızca oradan oraya savrulmasına, akan bir su gibi olumsuz ortamlara akmasına izin verilmemeli; onlara belli idealler, hedefler gösterilmelidir. Unutulmamalıdır ki gençlerin bu dönemde deneyimleyeceği her bir olumsuz davranış, hayatlarında kalıcı izler bırakabilir.

Hayatın gerçeklerinden kopuk, kendi sanal dünyalarında özgür bir hayatı benimseyen gençler, internet üzerinden kurdukları sanal ilişkileri gerçek hayata aktardıklarında da hayal kırıklıkları yaşayabilirler. Bu nedenle, okula giderken arkadaş seçimi konusunda uyarılana gençlerin, bilgisayar ortamında da arkadaş seçerken bilinçli olması gerekir. Bilinç, insanı tehlikelerden koruyan bir kalkandır. Hiçbir kötü arkadaş iyi planın içinde olmaz. Arkadaş uçurumun kenarına gelmiş kişileri kurtarabileceği gibi, aşağıya da atabilir. Arkadaş, arkadaşının sözünden çıkmaz. Ergenlik dönemlerinde arkadaşlarının etkisi ile içkiye, sigaraya başlayan gençler, yine internet forumlarında uyuşturucu ve madde bağımlılığına kapılabilir. Bunun arkasında yine arkadaş seçimi ve internet tutkusu bulunmaktadır. İnternette kötü niyetli kişilere ve onların oluşturduğu olumsuz grupları haber veren de arkadaştır. Gencin gerçek hayattaki arkadaşı iyi ise, kendisi de iyi ve mutlu; kötü ise kendisi de kötü ve mutsuzlardan olur.

Olumsuz aile içi iletişimler ve yanlış tutumlar gençleri toplum dışına iter. Antisosyal gruplar bu şekilde oluşur. Bazı aileler, çocuklarının bu grup içinde yer almasından kendileri için olumlu pay çıkarsa da bu durum tasvip edilecek bir yol değildir. Antisosyal grupların dikkat çeken özelliği, toplumsal ahlak normlarının dışında davranması, aksi ve şiddet yanlısı davranış sergilemesidir. Çevrelerinde bulunan ve kendi özelliklerinde olanlarla arkadaşlık ederler. Ergenlik döneminde başlayan bu davranışlar, tedavi edilmediği takdirde ileri dönemlerde yaşam biçimine dönüşür ve kriminal bir yapıya evrilir. Bu kişilerin bir diğer özelliği de saç modelleri, ayakkabı ve kıyafetlerinin de alışılmışın dışında bir tarza sahip olmasıdır. Karşı cinsten olanların bu tarzlarından hoşlandığı gibi bir algıya sahiptirler. Bunların bu şekilde davranmaları tasvip edilmese de kendilerinin “çizgi dışında” olduklarını kabul etmezler.

Böyle bir ortamda yaşayan gençler, internet ile olan ilişkisini sınırlandıramadığında, ortaya önemli bir sorun çıkabilmektedir. Bunlardan biri de ders çalışmamaktır. Bu konuya gelecek yazılardan birinde ayrıca yer vermek isterim. Ancak şu kadarını belirteyim ki hafıza ve zekâ oyunları çocuğun beyin fonksiyonlarını geliştirdiği için, internet ortamında yer alan bu oyunlara etkili bir zaman planlaması ile izin verilmesinde yarar görülebilir.

İnsanlar artık daktilonun şeridinin mürekkebine değil; bilgisayarın, tabletin, akıllı telefonun ekranına bakar oldu. Yani internet bağlantısı olmayan daktilo gitti; yerine türlü çeşit bilgisayar geldi. Bu değişiklik insanların hayatına yeni ufuklar açarken, öngörülmeyen sorunları da beraberinde getirdi. Unutulmamalıdır ki değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Bize düşen; bu durumdan yakınmak yerine, değişen çağın gereklerini yerine getirmeye çalışmak ve oyunu kuralına göre oynamaktır.

------
Bu yazı Avusturya'da aylık periyotlarla yayımlanan Avrupa-Haber / Europa Journal Gazetesi Eylül 2017 sayısı için hazırlanmıştır. Yazıya http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/september2017/cakir092017.jpg adresinden ulaşılabilir.

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Benim de öğretmenlerim oldu

Temmuz başında yazdığım ve yeni ders yılının başladığı bugünlerde paylaşmayı uygun gördüğüm bu yazıda, geçmişe yolculuk ederek yaşadıklarımın bir kısmını anlatmak ve yeni kuşak için derlediğim kırıntılardan oluşan, bölük pörçük anılarımı sıralamak istedim. İstedim ki hayat her daim toz pembe değil. İniş ve çıkışları var.

Benim de öğretmenlerim oldu, hayatımda iz bırakan.
Benim de öğretmenlerim oldu, attıkları sopalar Karadeniz’e köprü olan.
Benim de öğretmenlerim oldu, her pes ettiğim an, hayata yeniden başlama şansı veren.
Benim de öğretmenlerim oldu, yüreğinin sıcaklığını hissettiren.
Benim de öğretmenlerim oldu, kendi inanmadıkları doğruları, bana değer diye anlatan.

Bugün geçmişe dönük hatıraları yeniden yaşamak istemiyorum. Sıklıkla hatırlanmaya değer anlarım olmadı, acıdan ve gönül kırıklıklarından başka. Üzerime giydiğim kapkara önlük, bazen kapkara bir yazgıyı kapatmaya çalıştı bazen de yaşıtlarım arasında sıradanlaşmama yardımcı oldu. Yaz kış giydiğim “laylon” ayakkabılar, kimi zaman yamalı ama yıkanmış, kırışıkları "yatak ütüsü" ile açılmış pantolonlar bugünkü gibi moda değildi. Üzerimde anamın sevgiyle ilmek ilmek ördüğü ve beni zemherinin ayazında, ağustosun sıcağında sıkı sıkıya saran kazaklarım vardı; öyle allı pullu montlar, kabanlar hak getire...

İlkokulu Sivrihisar'a gidene kadar, dört sene köydeki birleştirilmiş sınıflarda okudum. Bir grup ders yaparken, diğer grup küme çalışması ile oyalanırdı. Her bir sınıf da kendi içinde alt kümelere ayrılmıştı. Küme dediysem tembeli, çalışkanı ayrı ayrı oturtulan... Kiminin yakasındaki kırmızı kurdele bazı öğrencilerin ait olduğu seçkin, çalışkanlar grubunu gösterirken, kiminin yüreğinden akan kanın rengini, acıyı ve nihayet benimle aynı kaderi paylaşanların sınıfını, ait olduğu grubunu gösteriyordu. Ben ilk yıl grubun içinde en zor öğrenen, en tembellerden ve en fazla dayak yiyenlerin birincisi oldum. Herkesin elindeki okuma kitabı bir yana, benim elimdeki Canlı Alfabe bir yanaydı. Hece hece okusam da bitmek bilmiyordu. Onun sayesinde okuma yazmayı mayıs ayında, yani alfabe bitip okuma kitabına geçince söktüm. Alfabeyi bitirmekten mi yoksa yediğim dayaktan mı bilemiyorum, gözyaşları içinde elime aldığım okuma kitabını sular seller gibi okumaya başlamıştım. Bu duruma öğretmen bile inanamıyor; kitabın ileri sayfalarından örnek parçaları da okutup, beni sınıyordu. Evet, nihayet okumayı sökmüştüm. O günden sonra, sokakta gördüğüm gazete parçasını, evdeki Saatli Maarif Takvimimin yaprağını, manavdan aldığım kesekağıdını, velhasıl ne bulduysam okumaya başladım.

Öğretmenim oldu maşa ile döven, öğretmenim oldu, okumanın toplumsal sınıf atlamanın en etkili silahı olduğunu öğreten. Bu minval üzeri, her sabah bir koltuğumun altında okul çantam, öbüründe sınıfın ortasındaki sobaya atıp içimizi ısıtacak bir parça odunla yola düştüm. Bazı günlerde derse geç kaldığımız için kara tahta başında bir ders saati boyunca tek ayak üzerine dikilme cezası veren; cetvelin ince tarafıyla ellerimize kızartana kadar vuran.

Öğretmenlerim oldu, ayakkabımıza yapışan, elbisemize sıçrayan çamuru bahane edip dersten çeşme başına gönderen. Zemheri ayında üzerindeki çamuru çeşmeden akan buz gibi suyla, tırnakları sızlayana kadar ovuşturup, iyice temizlenmeden sınıfa almayan...

Öğretmenim oldu, benim de rol model olarak gördüğüm; rüyalarıma giren, hayallerimi süsleyen. Kuş uçmaz, kervan geçmez orman köyünde, bürokrasiye uzak, Allah’a yakın bir yerde, her gün iki dirhem bir çekirdek misali tertemiz giyinen; ütülü pantolonu, kolalı gömleğini, kravatını ve birbirinden güzel yaka mendiliyle geldiği derste hem zihnimizi hem de yüzümüzü aydınlatan…

Öğretmenim oldu, bize köylü, maraba demeyen… Her bir çocuk için maaşından artırdığı parayla, çarşı pazar esnafından aldığı destekle formalar, toplar alıp köy yerinde kiremit tozu, tuğla parçası ile spor sahası hazırlayıp, voleybol takımları kurup kızlı erkekli kıyasıya maçlar yaptıran. Köy çocuklarını minibüslerle il içi turnuvalara, gruplara götürüp hayatı öğreten. Spordan arta kalan zamanlarda çarşı pazar gezdiren, her şeyden önemlisi kapalı spor salonlarında yapılan okullar arası turnuvalarda alkışlattırıp, onlara başarı duygusunu tattıran.

Öğretmenim oldu, her yeni öğretim yılı başında “Kız çocukları okumaz” diye evlatlarını eve hapseden babaların evlerini kapı kapı dolaşıp onlara dil döken, başarılı çocukları devlet parasız yatılı sınavlarına götüren…

Öğretmenim oldu, “Bu hergeleyi sınıfta bırak, okumasın” diyen densizlere karşı dik duran. Savrulan tehditlere pabuç bırakmayan... Sabır çanağı taştığında “Defol!” diye bağırdığında, “Tef de dümbelek de sen ol!” diye küstahça karşılık bulan.

Öğretmenim oldu, yüreğim sıkışıp, baba hasretinden ağladığım günlerde şevkatle saran; bugün bile tarif edemediğim acıları dağıtan.

Öğretmenim oldu, en gayretli anlarımda azarlayıp, içimde açan çiçeği solduran. “İçimdeki sevinci, üflenmiş mum gibi söndürüp, yerinde bir kara is bırakan.”[1]

Öğretmenim oldu… Cumhuriyeti sevdiren, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın, şucu-bucu olmaktan daha makbul olduğunu bildiren. En büyük ödülün Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olmak ve onun onuru ile yüklediği sorumluluğu muhannete muhtaç olmadan, alnı ak, başı dik olarak yerine getirebilmek olduğunu öğreten.

Öğretmenim oldu, hasta olduğumda, sağlık memuru gibi yanımda ilk müdahaleyi yapan.

Öğretmenim oldu, köy yerinde masaları dizip tiyatro sahnesi, çarşaflardan perde, sıralardan seyirciler için oturak yapıp, öğrencilerine yılsonu müsameresi yaptıran. Onlara verdiği küçük, ama anlamı büyük rollerle, onların her birini toplum önünde konuşmaya cesaretlendiren.

Hatta öyle öğretmenler gördüm ki her birinin ortak özelliği tartıştığı meselenin esasını gözden kaçırdığı halde, iddialarını desteklemeyen kimi olguları kanıt gibi sunan; kendisi gibi düşünmeyen kişilerin ortaya koyduğu argümanlara karşı tezle cevap vermek yerine, bu kişilerin kişiliklerine saldıran ve nihayet bu yolla muhatabını itibarsızlaştırarak öne sürülen argümanların geçersiz olduğu yönünde bir algı yaratmaya çalışan. Ama ben “Âcizler için imkânsız, korkaklar için müthiş gözüken şeylerin kahramanlar için ideal” olduğunu unutmadan, her yeni güne yenilenerek yeniden başladım.

Bugün bana hayattaki en büyük hayalimi sorsalar, “Kimsenin kimseyi kıskanmadığı, mala-mülke tamah edilmeyen, paranın hüküm sürmediği; bilime, kültüre ve yeni olan her şeye merakın olduğu bir ülke” isterim. Bu ülkenin mimarlarının da nitelikli öğretmenler olacağını eklerim.

Son olarak, gençlere ne tavsiye edersin derlerse de, bir dönem çalışma odamın da duvarını süsleyen ve Atatürk’ün “Büyük olmak için kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, ülke için gerçek amaç ne ise onu görecek ve o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Fakat sen buna karşı direneceksin, önüne sonsuz engeller de yığacaklardır; kendini büyük değil küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana büyük derlerse bunu söyleyenlere güleceksin” sözünü altın harflerle çerçeveletip baş uçlarına asmalarını, başkaca bir söze de kulak asmamalarını söylerim.




[1] Memduh Şevket Esendal’ın Ülkeye Dönüş adlı öyküsünün giriş kısmındaki benzetme.

Emanetleri ehline veriniz

“Allah, emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında adaletle hükmetmenizi emreder” (Nisa 57)

Geçtiğimiz günlerde haber kaynaklarına düşen ilginç bir tartışma/yakınmayı okudum. İktidar partisine mensup veya bu camiaya sempati besleyen bir grup, kamu kurumlarına yönelik istihdam politikası bağlamında “İslamcı olanlar atılıyor; yerlerine İslamcı olmayanlar getiriliyor” şeklinde özetlenecek bir serzenişte bulunmuşlar. Aslına bakarsanız çok da gerçekçi olmayan bu yakınmalardan rahatsız olan Sayın Cumhurbaşkanımız da “Bir siyasi partinin çalışmalarında İslamcı olmak ya da olmamak şeklinde bir ayrım yapmak zaten yanlış. Biz tekkeye mürid aramıyoruz” diyerek, yapılan mugalatalara noktayı koymuş.

Kişisel gözlemlerime ve hayattan edindiğim deneyimlere göre, kurumların zaman içinde oluşturduğu “kurumsal kültür, kurumsal hafıza, kurumsal teamüller, ilkeler” giderek göz ardı ediliyor; kamu kurum ve kuruluşlarında zaman zaman yeniden yapılanma adı altında sırat-ı müstakimden sapmalar yaşanabiliyor. Kurum içi dinamikler, bazı eğilimleri memnun etme, tanıdık-ahbap ilişkilerinin bekası uğruna bozulabiliyor. Bazen göreve yeni başlayan bir ekip, işe “bizden” olmayanları tasfiye ederek başlıyor. Konu odaklı değil, kişi odaklı hareket edilebiliyor. Oysa kamu kurumlarını en iyi yönetenler, gelecek kuşaklardan ödünç alınan makam ve mevkilerin sahipleri, yani “liyakat” sahibi olanlardır, “bizden” olanlar değil. Bu görüş, hemen her ortamda açıklıkla beyan ediliyor; ancak uygulamaya geçirilmesi her zaman, her şartta mümkün olamayabiliyor.

Yöneticilerin, -teşbihte hata olmaz derler- kapı önündeki dalkavuklarla zaman geçirmeyi, oyalanmayı bırakıp işin efendilerini muhatap alması, ağırlıklı olarak konu odaklı düşünüp icraata geçmesi, köklü kurumlarda tarih içinde oluşan değerlerin zamanla pekişmesine ve o kurumlarda çalışanlarda aidiyet duygusunun oluşmasına; onların iyi, etkin ve verimli çalışmasına katkı sağlar. Bu duygunun yitirilmesi ve çalışanların “şucu" veya "bucu" şeklinde etiketlenmesi yahut "bizden/ekipten olmaması” gibi bir ayırıma gidilmesi, sadece çalışanlara değil; toplum vicdanına, kamu kurum ve kuruluşlarına da zarar verir.

İcraat makamlarındaki etkili ve yetkili zevatın; dürüst, ilkeli, vatanını milletini seven herkesi ayırım yapmaksızın kucaklaması gerekir. Devlet ve millet olmanın gereği ve sırrı buradadır. Bu özelliklerin tek bir akımın üyelerinin veya duygudaşlarının bakış açıları ile ihata edilmesi halinde, ülke çoğulcu bakış açısını ve dinamiklerini kaybeder; ayrışma ve bölünmeler başlar. 

Kurumsal hafıza ve kurumsal kültür ortadan kaldırıldığında, kurumların başına geçen her yeni lider orayı adeta “kendisinin” malı, mülkü gibi görür; sahiplenir. Yapılan her bir icraatın ilk ve kendi eseri olduğu vehmine kapılır. Değerlerin çatıştığı, liyakat, etkinlik, verimlilik, hesap verebilirlik gibi kavramların “bizdenliğin” gerisine düştüğü kurumlarda üretkenlik düşer. “Bizdenlik” anlayışı işin kendi doğrularını benimseyen, yine kendilerinin belirlediği, çoğulcu veya katılımcı anlayışa karşı çıkan, sadece “davaya sadık" ve sorgulamadan biat eden insanları "tek doğru tercih" olarak görmeye başlar; “öteki” olarak tanımlananlar da “yanlış” sınıfına ayrılır, sıradanlaştırılır, verimsizleştirilir. Bu yaklaşımın bir adım sonrası geçmişin, geçmişte yaşandığı var sayılan olumsuzlukların rövanşını alma, "öteki" olarak görüleni ortadan kaldırma gayretine evrilir. Niyâzî-i Mısrî’nin Her bir nebî her bir velî zilletle erdi menzile dediği dizedeki gibi, kimsenin kimseyi ayrıştırmaya; aynı gök kubbeyi, aynı keder ve tasayı paylaştığı yurttaşları hele "Türkün ateşle imtihan edildiği" bir dönemde zillete düşürmeye hakkı yoktur. Kaldı ki kimse de nebi olma peşinde değildir. Çünkü "öteki" ile "beriki" olarak yaftalanan insanlar da bizim insanımız; Cemil Meriç’in dediği gibi bunlar, “aynı kaynaktan fışkırdılar”.

İktidar sahiplerine düşen, liyakat sahiplerini şu veya bu şekilde etiketlemek değil; iğreti bir esvap gibi üzerlerinden düşen haysiyetlerini giymelerine yardımcı olmak; olanları yaşadığı toplumun üvey evlatları haline getirmemek; bulundukları araftan çıkmalarına yardımcı olmaktır. Hiçbir çıkarın, çıkar gruplarının allayıcısı pullayıcısı olmayan, zor yetişen ve beklenmedik zamanlarda ortaya çıkan münevverlerini, mütefekkirlerini yok sayan bir milletin evlatlarının geleceğe güvenle bakması da beklenemez.

Uzun sözün kısası; lafa gelince, herkes Müslüman. Dostlar, birlikte rahmet vardır; ayrılık azap. Zaman, toplumun kurumsal hafıza ve teamüllerinin bir an önce güçlendirilmesi; ayrışma yerine bir olma, iri olma, diri olma zamanıdır.

Muhabbetle kalın!

Karne Hediyesi

Okullar tatile giriyor. Öğrencilerimizin farklı alanlara olan ilgisi, dönem boyunca derslerine gösterdiği ilgi, özen karnelerine de yansıyor. Bazı aileler çocuklarının gösterdiği çabayı bahane ederek onlara “karne hediyesi” veriyor; bazı aileler de yoğun geçen dönem boyunca özel hayatını yaşamaya fırsat bulamayan çocuklara önceden sözü verilmiş, kararlaştırılmış bir “ödül” veriyor.

Dikkatinizi çekmiştir. Hediye ve ödül şeklinde iki ayrı kavram kullandım. Bunun nedenini şu şekilde açıklamak isterim: Bazı aileler çocuklarının okul başarılarını belli ödül şartına bağlayarak, onları öngördükleri hedefe ulaşmaları halinde ödüllendiriyor. Ödül, alan uzmanları tarafından “bir koşula bağlı olarak verilen ve verilen kişi tarafından cazip görülen bir obje ya da etkinlik“ (Bolat 2017: 18) olarak tanımlanıyor. Örneğin çocuğunuza “Karnendeki bütün notların pekiyi olursa sana bir akıllı telefon alacağım” derseniz, bu ödül oluyor. Buna karşın içinizden geldiği için akıllı telefon verirseniz, bu ödül değil, hediye oluyor.

Ödül ile hediye arasındaki fark Türk Dil Kurumu veya Kubbealtı etiketli, yaygın kullanılan sözlüklerde şu şekilde verilmiş: “Bir başarı, iyi ve güz bir davranış karşısında verilen mükâfat” veya “yarışmalarda kazananlara verilmek üzere ortaya konan şey”. Hediye ise sevgi ve saygı ifadesine karşılık geliyor ve hediyeleşmede bir karşılık gözetilmiyor.

Konuyu biraz daha açalım. Bir kişi fabrikada bir ay boyunca çalışıyor ve bu emeği karşılığında maaşını alıyor. Kişinin aldığı maaş ödül değil; bir aylık emeğin karşılığıdır. Bu süre içinde işveren çalışanına “Bu ayki üretiminizi iki katına çıkarırsanız, size şu kadar para vereceğim” derse, maaşına ek olarak kazandığı para ödül sayılır ve çalışanın performans ödülü olarak kayda geçer.

Ödül sadece maddi anlamda verilmez. Çocuklarımızı cesaretlendirme, takdir etme, sosyal ortamlarda övme gibi davranışlar sergilememiz de ödül kapsamında değerlendirilir.

Gerek maddi ödül, gerekse sosyal ödül bağımlılık ve onay görme ihtiyacının tatmin edilmesi nedeniyle ödül alan kişilerde bağımlılık yapar. Belli şartlara bağlı olarak verilen ödül çocuk için zararlıdır. Özellikle öngörülen hedefe ulaşamayan çocuk, ödülü alamadığı takdirde kendini değersiz hisseder ve psikolojik açıdan yıpranır. Dolayısı ile ödül ile hediye arasındaki ince ayırıma dikkat edilmesi gerekir.

Bu durumda yapılacak iş, çocuğa yaşadığı aile ortamında kendisine gösterilen sevginin şarta bağlı olmadığının hissettirilmesi ve derslerine çalışmasının onun asli sorumluluğu olduğu ve bunun ödül vermeyi veya almayı gerektirecek bir davranış olmadığıdır. Çocuk derslerine çalışması gerektiğini dışarıdan bir zorlamayla değil de içinden gelerek, sevdiği için yapması gerektiğini öğrenmelidir. Bunun için de kendisine iyi örnekler gösterilebilir. Bu iyi örnekler, rol modeller gösterilirken de mukayese yapmaktan kesinlikle kaçınılmalıdır.

Çocukları ödülle iş yapmaya alıştırırsanız, ödül ortadan kalktığında, alışkanlıklar eski durumuna döner, yani ders çalışma durumu ortadan kalkar. Dolayısı ile ödül ile bir sonuç almaya çalışmak sürdürülebilir bir çaba değildir.

Ödül karşılığı iş yapma alışkanlığa dönüşür, bağımlılık yapar. Çocuklara sürekli ödül vererek ödev yaptırmak, ders çalıştırmak mümkün değildir. Çocuk bir süre sonra verilen ödülü kanıksayacağından, takip eden süreçte yeni başarılar üzerine daha büyük ödül almak isteyecektir. Bu durum insan beyniyle ilişkili bir süreçtir. Detaya girmeyeceğim, ama şunu belirteyim, uzmanlar buna “hedonistik adaptasyon” adını veriyorlar.

Çocuğu ödüle alıştırmanın bir diğer sakıncası da çocuk dış motivasyonla iş yapmaya alıştığı için kendiliğinden harekete geçerek karar verme, girişimci olma becerisini ve yeteneğini kaybetmeye başlar. Bu da çocuğa ve dolayısı ile topluma zarar verir. Lider özellikli bireyler olmaktan çıkıp; yönetilmeye, talimatla iş yapmaya yatkın bireyler haline gelirler.

Ödül insanları kontrol altına almak için kullanılan bir manipülasyon aracı haline gelirse, insanlar kendi iradesiyle değil de dışarıdan telkinle bir iş yapıyorsa, zamanla yaptığı işten soğur. Ödülün türü ve derecesi yükselmezse küçük çocuk ders çalışmaktan; yetişkin hale gelip çalışmaya başladığında da yeni bir araştırma raporu yazmaktan usanır.

Bütün bu tehlikelere rağmen, çocuklarımızı ödüle alıştırmak oldukça sık yapılan bir hatadır. Okulda öğretmen başarılı öğrenciyi erken teneffüse çıkarırken, iş yerinde de patron başarılı bulduğu çalışanına tatil veya ek ücret öder.

Küçük yaşta normal olarak kendiliğinden yapması gereken ödeve karşılık ödül almaya alışan çocuk, büyüdüğü zaman da aldığı ödülün tanımını kendi yapar. İşverenden ek prim ister. Hangi yaşta olursa olsun ödül, bireyin normal şartlarda yapması gereken işe karşılık aldığı rüşvetin kaynağı haline gelir.
Çocuklara sorumluluklarını yaptıkları için değil, onlara değer verdiğinizi göstermek için hediyeler alın; sorumluluklarını yerine getirmeleri için ödül vermeye gerek yoktur.

Kaynak:

Özgür Bolat: Beni Ödülle Cezalandırma. 62. Baskı. İstanbul: Doğan Kitap, 2017. ISBN 978-605-09-3702-2.

Bu yazı Avusturya'da aylık periyotlarla yayımlanan Avrupa-Haber / Europa Journal Gazetesi haziran sayısı için hazırlanmıştır.
Yazıya http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/juni2017/cakir062017.jpg adresinden ulaşılabilir.

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...