14 Eylül 2023 Perşembe

Türkiye’de Almanca Almanya’da Türkçe Dersi

 Türkler ile Almanlar arasında Selçuklulara kadar geri götürülebilen köklü bir ilişki vardır. Dolayısı ile Almanca da tarihin her döneminde en fazla ilgi gören dillerden biri olarak öne çıkmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğundaki yenileşme hareketleri ve Prusya ile kurulan yakın askeri ilişkiler, Almancanın popüler bir bilim, kültür ve sanat dili olarak benimsenmesini sağlamıştı. Hatta I. Dünya Savaşından önce İstanbul’da öğretmen yetiştiren bir Alman yüksekokulu kurulması fikri bile ortaya çıkmış; savaş bu fikrin hayata geçirilmesine engel olmuştur.

İnsanlık iki dünya savaşına tanıklık etmiş, acılar çekmiş ve nihayetinde yeniden ayağa kalkmak isteyen Almanya, II. Dünya Savaşından sonra ortaya çıkan işgücü açığını kapatmak için Avrupa’nın değişik ülkelerinin yanı sıra Türkiye’den de misafir işçi almak durumunda kalmış, 31 Ekim 1961‘de imzalanan işgücü kabul anlaşlaşması sonrası birçok Türk vatandaşı Almanya’ya göç etmiş; Türkiye’deki ekonomik, sosyal ve siyasal yapılanma süreçleri de Almanya’yı Türkler için önemli bir çekim noktası haline getirmiştir. Bu durumdan Almanya’daki demografik yapı da derinden etkilenmiştir. İki ülke arasında zamanla gelişen çok yönlü ilişkiler, Almancanın popüler bir yabancı dil olarak öğrenilmesi için ek bir motivasyon nedeni olmuştur.

Milli Eğitim Bakanlığı aldığı Ağustos ayında aldığı bir kararla (Tebliğler Dergisi - Ağustos 2023 – 2789-EK2, s. 1361-1362) 2023-2024 eğitim öğretim yılından itibaren geçerli olmak üzere, Türkiye’deki Anadolu Liseleri ile Fen ve Sosyal Bilimler Liselerinin ortak dersler havuzunda yer alan „ikinci zorunlu yabancı dil“ dersi uygulamasının kademeli olarak kaldırılmasına karar vermiştir. Bu karara göre; okullarda seçmeli birinci yabancı dil dersi Akademik Çalışmalar başlıklı ders havuzunda, seçmeli ikinci yabancı dil dersi de İnsan, Toplum ve Bilim başlıklı dersler havuzunda yer almaktadır (MEB TD, S. 1362). Dolayısı ile yukarıda sayılan ortaöğretim kurumlarında okutulan ikinci yabancı dil dersi „zorunlu“ olmaktan çıkarılmış, İngilizce neredeyse okullarımızda öğretilen tek yabancı dil durumuna gelmiştir.  

Bu kararın yürürlüğe girmesinden sonra başta Almanca öğretmenleri ve bunların üye olduğu Almanca Öğretmenleri Derneği, üniversitelerimizin Alman Dili ve Edebiyatı, Almanca Öğretmenliği ve Almanca Mütercim Tercümanlık bölümlerinde çalışan öğretim elemanlarının üye olduğu GERDER (Germanistler Derneği), eğitim sendikaları kararın değiştirilmesi ve liselerde ikinci yabancı dil öğretiminin zorunlu seçmeli ders (Almanca) olarak okutulmaya devam edilmesi gerektiği yönünde görüşler ortaya koymuşlardır. Türk Eğitim Sen, Eğitim Sen, Eğitim İş gibi sendikalar da yürütmenin durdurulması amacıyla Danıştay’a dava açtılar. Konu değişik mecralarda hemen bütün paydaşlar tarafından tartışılıp, MEB’nın kararını değiştirmesi gerektiği öne sürülürken ağırlıklı husus; öğretmenlerin özlük hakları, atamaya yönelik sorunlar olmakta, Türkiye’deki dil öğretimi sorununun çözümüne yönelik değerlendirmelere fazlaca yer verilmemektedir.

MEB tarafından alınan bu karar ile Türkiye'de Almanca öğretimine bir yasaklama, engelleme söz getirilmemiştir. Almancanın ülkemizde birinci zorunlu yabancı dil olarak okutulduğu devlet ve özel öğretim kurumlarının yanı sıra, eğitim öğretim dili sadece Almanca olan okullar da bulunmakta ve bu okullar faaliyetlerine hiçbir kısıtlama olmaksızın devam etmektedir. MEB Anadolu Lisesi, Sosyal Bilimler ve Fen Lisesi türündeki okullarda zorunlu yabancı dil dersi dışındaki zorunlu ikinci yabancı dil derslerini seçmeli dersler kapsamına almış, uygulamayı da kademeli olarak hayata geçirmeye karar vermiştir.

Ülkemizde zorunlu yabancı dil dersi dünyadaki genel eğilime bağlı olarak İngilizcedir. İngilizcenin yanı sıra ikinci, üçüncü bir yabancı dili öğrenmek isteyen öğrenciler, birinci ve ikinci seçmeli yabancı dil derslerini de alma imkanına sahiptir. Burada „zorunlu seçmeli ikinci yabancı dil“ dersi ile ilgili bir düzenleme yapılmıştır, ikinci yabancı dil zorunlu olmaktan çıkarılmıştır. Bu düzenleme yalnız Almanca öğretmenlerini ilgilendirmeyip, Fransızca, İspanyolca, Japonca, Arapça gibi bütün yabancı dil öğretmenlerini ilgilendirmektedir. Ülkemizde ağırlıklı olarak ikinci yabancı dil olarak Almanca öğretildiğinden,  dersin öğretmenleri ile ilgili paydaşların değişik medya kanalları üzerinden yürüttüğü çalışmalar ön plana çıkmaktadır. Öğretmenlerimizin mesleki sorumluluk ve çalışma hayatına ilişkin kişisel kaygıları ve makul sınırlar içindeki görüş ve önerileri başta MEB karar vericileri olmak üzere, bütün ilgililerce değerlendirmeye alınması ihtimal dahilinde değerlendirilmektedir.

Konuya bir de Almanya'da yaşayan çocuklarımıza verilen Türkçe dersleri açısından bakıldığında, şu şekilde bir durum kendini göstermektedir: Almanya’daki okullarda açılan Türkçe dersleri ağırlıklı olarak MEB tarafından gönderilen öğretmenler tarafından „Türkçe ve Türk Kültürü Dersi“ adı altında verilmekte, dersin sorumluluğu da tamamen Türk misyonuna bırakılmış durumdadır. Almanlar bu dersi zorunlu ders saatleri dışında yürütülen "kültürel çalışma" olarak değerlendirmekte, okulların zorunlu/seçimlik ders çizelgelerine dahil etmemektedir. Derse devam, dersin seçimi tamamen öğrencinin isteği, velinin tercihi ve daha çok ders açılacak okul idaresi ve derslik tahsisi yapılacak şehir idaresinin tutumuna bağlıdır. Bu etkinliğin ders olarak ele alınıp, içeriğinin yapılandırılması, öğretmen görevlendirilmesi, alan uzmanlarınca hazırlanan ders kitaplarının hazırlanıp ücretsiz dağıtılması gibi konular tamamen Türkiye'nin yurt dışındaki Türklerle ilgili politikası ile ilgili hususlardır. Alman makamlarının sürece katkısı bulunmamaktadır.  

Dersin sürdürülebilirliğinin sağlanabilmesi için veliler kendi aralarında örgütlenerek Türk dilinin ve kültürünün gelecek nesillere aktarılması için yoğun bir çaba göstermektedir. MEB’nın yetişemediği yerde YTB (Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı), Yunusemre Enstitüsü ve yerel STK’ların işbirliği ile Türkçe saati, Türkçe ve Türk edebiyatı okuma etkinlikleri gibi adlar altında bir dizi etkinlik düzenlenmekteyse de bu çabalar kurumsal bir temele dayanmadığı için uzun vadede sürdürülebilir değildir. Kimi eyaletlerdeki yerel yönetimler okullarda köken dili/ana dili destek dersi gibi isimler altında seçimlik ders olarak Türkçe dersleri açmakta ise de bu derslerin öğretmenleri Alman yerel yönetimleri tarafından atanmakta, MEB'nın ne bu dersleri veren öğretmenlerle ne de dersin içeriğinin düzenlemesiyle bir ilgisi bulunmamaktadır.

Almanya'nın pek çok eyaletindeki devlet okullarında ortaokul ve lise düzeyinde zorunlu veya zorunlu seçmeli Türkçe yabancı dil (köken dili vd) dersi, pek az okulda verilmektedir. Bu da uluslararası ve uluslarüstü anlaşma, sözleşmelerin vd göçmen nüfusa ev sahipliği yapan ülkelere yüklediği yükümlülüklerden kaynaklanan bir uygulama olduğu algısı oluşturmaktadır. Türk öğrencilerin bu dersi seçmeleri, derslerin yapılacağı okullarda derslik tahsis edilmesi gibi bir dizi açık veya örtülü engellerin aşılması gerekmektedir. Bu engellerin kaldırılması, sorunların iki ülkenin eğitim uzmanları arasında yapılacak görüşmelerle çözülmesi kısa ve orta vadede mümkün görülmemektedir. Almanya'da doğuştan Alman vatandaşlığı kazanan Türk çocuklarının okulların bahçesinde dahi arkadaşları ile Türkçe konuşmaları kimi okullarda disiplin suçu kapsamında değerlendirilmekte, konu zaman zaman basın yayın organlarında da haber konusu yapılmaktadır.

Sosyal medya platformlarında Almanya'nın Türkiye'deki diplomatik temsilcilerini de konuyla ilgili tartışmalara taraf etmeye çalışanlar olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Bu çabaların çok anlamlı olmadığı hatırdan çıkarılmamalıdır. Türk tarafı Alman muhataplarına "Madem, Almanca dersinin okullarımızdaki zorunlu ortak derslerin arasına alınmasını istiyorsunuz, Almanya'da doğuştan vatandaşlık verdiğiniz Türk çocukları için köken dili, yabancı dil gibi adlarla açılması için çalışılan Türkçe derslerinin önündeki engellerin kaldırılması konusunda işbirlikçi ve çözüm odaklı çalışmak yerine, neden çekimser davranıyorsunuz?" diye bir soru yöneltirse, Alman muhatapların ne cevap vereceklerini iyi planlamaları, düzenli olarak yapılamayan karma eğitim uzmanları toplantılarının önündeki engellerin neler olduğunu ve geçmişte alınan kararların ne zaman hayata geçirileceğine yönelik yol haritasını da Türk tarafına vermeleri müsterhamdır. 

Uluslararası İlişkiler mütekabiliyet esası üzerine kurulur. Türkiye'deki germanistlerin ve Almanca yabancı dil dersi ile ilgili diğer bütün paydaşların MEB’nın kararına karşı gösterdiği tepkilerin tarafsız bir şekilde akıl süzgecinden geçirmesi, yapılan eleştirilerin de öznel değil, nesnel ölçütlerde çözüm odaklı ortaya koyulması çalışmaları kolaylaştırıcı, ufuk açıcı bir yaklaşım olacaktır.

1 Temmuz 2023 Cumartesi

Bizim mahallenin halleri

Geçenlerde bir söz okudum; “En ateşli görünenler, en önce terk ediyor mahalleyi” demiş Fyodor Mihayloviç Dostoyevski. 1872’de yayımlanmış romanı Ecinniler’de (Demons) aynen böyle yazmış. Bunun üzerine biraz daha okuyup, araştırayım dedim.   

İsmet Özel’in “Senin bulunduğun yerde biri ahlaksızlık yapabiliyorsa, sen de ahlaksızsın” sözünü hatırladım. Kocaman bir mıh gibi beynime çakıldı. Ardından bizim mahalleyi terk edenler gözümün önüne geldi. Gerçeklik payı var mıydı? Bilemedim. Dostoyevski'ye kalsa her ulus kendi öz benliği ile yaşar ve zaten var olan tanrısını kendi geleneklerinden esintilerle donatır. Bir süre sonra bu tanrı ulusun bir simgesi hâline gelir.

Gelin birlikte düşünelim. Önce etrafımıza şöyle bakalım; gerçek anlamda sadaka verecek birini bulmakta zorlanırken, bazı fakirleri görürüz, sadaka vermeye can atarlar. Sadaka vermekte zorlananlara baktığınızda ise bunların bedeninin, bütçelerinin değil, ruhlarının fakir olduğunu; açlıklarının karınlarında değil, bedeni ihtiyaçlarının ötesinde, daha derinlerde olduğunu anlarsınız. Bazılarımızın yemek felsefesi genelde “Olmayınca aramam, olunca dayanamam” şeklindedir. Bu anlayıştakiler bir makama, mevkie geldiklerinde gerçek açlıkları ortaya çıkar; kamuda ya da özel sektörde fırsatını bulunca dayanamayıp “malı götürür” sonra da “Bizim aldığımız rüşvet değil. Zamanında çok acı çektik, bunu da çoktan hak ettik. Hem yaptığımız ne ki ihtiyacı olanlara yardım için para topluyor, masrafı alıyoruz, haram değil bizimki”[1] diyecek duruma düşüyorlar.

“Bunun sebebi ne?” diye kafayı yorduğunuzda, insanların “Dindar çünkü fakir; fakir, çünkü dindar” sarmalından sıyrılamadığını anlıyorsunuz. Cebi üç kuruş para görenin durumu, hali, yaşam standardı birden değişiyor. Bunlardan inanç altyapısı zayıf olanların İslam diye bir dertlerinin olmadığı, bütün derdin tasanın “paranın, itibarın, makamın, şöhretin…” eksikli olduğu ortaya çıkıyor ve kendilerini beyaz Türklere kabul ettirmeye, onların semtine taşınmaya can attıklarını anlıyorsunuz.

Parası olmadığı zamanlarda günah işleyemeyen bu Müslümanların içinde bulunduğu durumu İslami hassasiyetlere bağlıyorsanız siz bilirsiniz. Bunlar; beyaz Türklerle beraberken ikindinin sadece farzını kılmak için kerahet vaktini bekliyor; İslam düşmanlarına karşı gelirken, ne hikmetse namaz kılmaya da vakit ayıramıyorlar. Lakin paraya, pula güce sahip olduklarında da ikinci evi tutup imam nikâhlı eşini yerleştirmeye can atıyorlar. Unutmayın ki gün akşamlıdır, yazın sonu hazandır.

Günlük hayatta “Kurallar işlesin, ama bana değil” derken çocuklarının tayininde tanıdık arayanlar; salgın hastalık nedeniyle yüz yüze yapılamayan sınavların uzaktan eğitime geçilmesiyle kameranın görüş açısı dışındakilerin desteğini alıp sınıf geçtikten sonra ortalığı bayram yerine çevirenler; toplumsal ve sosyal hayatın hemen her alanında hak edilmeyen ayrıcalıkları talep edenler... Hepsi bizim mahallenin, beyaz Türklere özenen sonradan görmeleri “Ömer görmüyor ama Allah görüyor” diyen nesli anlatan, ama dindarlığı sözde bırakıp ideallerinden uzak düşmüş insanlar mı bu topluma sahip çıkacak? Buna okuyucular karar versin.

Modernizmin insanı nasıl yalnızlaştırdığını, bencilleştirdiğini, kimliğimizi dönüştürdüğünü, geleneklerimizi yok ettiğini konuşan bir toplum içinde dile getirelim; kendi gerçeğimizle yüzleşelim. Bunu yaparken de geç kalmayalım. Annesi başörtülü, babası dindar ailelerin çocukları Türk kültüründen nefret etsin diye uğraşmayın. İnsanları bırakın kendi inanç hallerine… Yeni kuşak gençlerde saygı kalmadı, ahlak zayıfladı, öğrenci sorumsuz, gelin küstah, torun asi gibi söylemleri birbirinin peşi sıra sıralayıp çocuklara “Katarina Blum’un Çiğnenen Onuru” veya bilmem neyi okutmak yerine önce Yunus’u, Mevlana’yı anlatın. Anlatmazsanız, gelecek neslin kaybolmasının vebali sizindir. Nurettin Yıldız bir paylaşımında “Herkesin gündelik dünyasının peşinde olduğu bir vasatta sen günleri, yılları aş ve asırların çatısından bak dünyaya” diyor. O dünya Yunus’un Mevlana’nın felsefesinde çoktan kurulmuş, anlayana…

Para kazanalım, kalkınalım, garanti işimiz, başımızı sokacağımız iki göz evimiz, altımızda modelli bir arabamız olsun; bitsin şu fakirlik, adaletsizlik diye devinirken, bazı temel değerleri yok etmeyelim; etmişsek de ne çare. Yurt dışından Türkiye’deki iktidara yakın görünme ile kapısından giremeyeceği kurumlara, hayal edemeyeceği ortamlarda teveccüh görenler; bundan 20 sene önce ne durumda olduklarını, bugün neyin peşinde koştuklarını ve şu an neyi yaşadıklarını iyi düşünsünler. Sizden sonra gelecek yeni nesil, sizin bugün nasıl yaşadığınızın göstergesi olacak. Bugün kızdıklarınız da aslında dün yaşadığınız gerçeklerinizdir. Biraz durup düşünmek, vicdan muhasebesi yapmak lazım.

Babasından kalan on dönüm tarlayı pay etmesini beceremeyenler; “Atatürk’ü, Cumhuriyeti” tartışmaya başlatmadan önce biraz durup düşünsünler. Sonra dinini, Türkiye’nin tarihini öğrensinler. Süleyman Demirel: Eğer bana Cumhuriyet nedir, diye sorarsınız. Size cevabım şudur: Cumhuriyet benim işte! İslamköy'den çıkmış bir köylü çocuğunu cumhurbaşkanı yapan, Cumhuriyet'tir. Cumhuriyet budur. Bunu Büyük Atatürk'e borçluyuz." derken bir gerçeğe dikkat çekiyordu. Hala ikna olmamakta ısrar edenler, “Bir ilme bütünüyle vakıf olmayanlar, o ilmin kusurlarını göremezler” diyen Gazalî ile “Mealle Müslümanlık olmaz” diyen Cemil Meriç’in sözlerini hatırlasınlar. Olmadı, ona buna sataşmadan önce dönüp kendi şecerelerine baksınlar.

İsmet Özel, “İslamcılardan bir halt olmaz!” derken haklı mıydı, bilemiyorum; lakin bu görüşe “İtiraz edecek neyimiz var?” diye etrafa bakarken, çok şükür ki içimizde hala harama bulaşmamış, kul hakkına girmemiş, namazı, orucu, zekâtı, sadakası anlamını yitirmemiş; ibadetleri içi boş ritüellere dönmemiş samimi Müslümanları görüyor, derin bir rahatlama hissi duyuyorum. Toplumu kurtaracak olanlar da günahın da sevabın da sahicisini bilen; ahlakın başörtüsünde, giyim kuşamda olmadığının ayırdında, ülkesini ve dünyayı iyi analiz edip anlayan, kendi gerçekliğinin farkında ve yaşamın içinde olan kadınlar ile iyi giyimli, iyi eğitimli, değerlerine bağlı, güzel kadından da iyi yaşamdan da hoşlanan erkekler olacak.

Avrupa Türk toplumunu yine bu toplumun içinden çıkan rafine zevklere sahip yeni kuşak ileri hedeflere taşıyacak.



[1] Aziz Kemal Nafi. Bizim Kumaşın Kalitesi Düşük Çıktı.  https://www.magaradergisi.com/mansetler/1479-bizim-kumasin-kalitesi-dusuk-cikti.html (27.09.2020).


Nefes almaya devam etmektir hayat

 

Bazı insanlar vardır, gördüğünüzde yüzünüze bir gülümseme, içinize bir ferahlık gelir. Dikkat ettiniz mi bilmem, bu tür insanların sayısı giderek azalıyor. Bu defa toplumsal, sosyal, siyasal ütopyalardan ve bunların gerçekliğinden bahsedeceğim.

İngiliz feminist yazar, romancı, eleştirmen Virginia Woolf (1882-1941) "Zarif ve görgülü ruhlar bu dünyaya ait değildir" demiş. O misal, her geçen gün hayatı güzel ve yaşanılır kılan güzel insanlardan biri veya birkaçı hayattan kopup gidiyor, ya kendi köşesine çekiliyor, toplumdan uzaklaşıyor ya da sonsuz aleme irtihal ediyor… Çoğu insanın umrunda olmadan, kimsenin ruhu duymadan.

Kırsaldan kensel hayata göçler, ekonomik şartların giderek ağırlaşması, insanların birbirine yabancılaşması ve hayatta kalma, hayatlarını idame ettirme kaygısı bir kısım insanın muvazenesini kaybetmesine neden olabiliyor. Bu insanlar hayatlarında kin ve nefreti reddedip sevgiyi, tahammülü benimsemek yerine, entelektüeliteden yoksun, muazzam bir sevgisizlik ve ötekini anlamayı reddetme haleti ruhiyesiyle, içindeki ummanda kopan fırtınada boğulmamak, hayatta kalmak, gemiyi salimen limana ulaştırmak için çabalıyor; bunun adına da yaşamak diyorlar, denirse... Oysa kin ve nefretin hiçbir olumlu  mirası görülmemiş tarih boyunca, aksine her ne varsa yakılmış, yıkılmış… İnsanlar ayrışmaya, birbirini ötekileştirmeye başlamış, ne gam. Kalabalıklar içinde yalnız ve birbirine yabancı kalanlar, birbirinin derdiyle hemdert olmayan, haliyle hemhal olmaya zaman bulamayan insanlar anlaşılmaz bir aymazlık içinde oradan oraya savrulurken, bir olmanın, birlik olmanın, ortak amaçlar etrafında elde edilen kazanımlarını unutmuş; modernitenin dayattığı bireyselleşmeyi, büyük şehrin kalabalığı içinde yalnızlaşmayı yaşam biçimi olarak değerlendirir olmuş. Var olmak, kendi olmak için kendi doğrusunu ısrarla savunanların sesi daha gür çıkmaya başlamış. Uğur Mumcu’nun deyimiyle; „Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olarak“ orta yerde dolaşan egemenlerin sözü geçer akçe olmuş; haklının ve hak edenin değil…

Bu hercümerç içinde herkes kendini haklı ve kendi yaptığını doğru görmeye başlamış; Sanki Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910) Anna Karenina’yı bugünler için yazmış diyesi geliyor insanın. „Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir“ diyor Rus yazar. İnsanlar ne kadar mutlu, ne kadarı mutsuz belli değil; hayat ve geçim gailesi bellerini bükmüş; dün ile yarın arasındaki zaman diliminde geleceğe hazırlık yapmak yerine geçmişin hatalarını telafi etmekle meşgul.

Toplumsal ve sosyal hayatın içinde başkasının „günahları“ içine düştüğü özel durumlar ne kadar kolay yargılanabiliyor; ötekini eleştirirken insan ne kadar da acımasız oluyor. Herkes kendi hesabına bir özeleştiri yapmadan kendi masumiyetine, haklılığına inanıp işaret parmağıyla ötekini göstermenin verdiği sonsuz hazzı yaşarken. diğer parmakların sözün sahibini gösterdiğini unutuyor. Oysa „Hiç kimse sınanmadığı bir günahın masumu değildir“. Birileri ötekinin durumunu gözleyip beylik laflar edip, fikir üretip, ahkam keserken; günün birinde aynı duruma düşmeyeceğinin garantisi varmış gibi davranmasın. -Mış gibi yaşayıp giden yığınların suskunluğu, memnuniyetin veya masumiyetin ifadesi olarak algılanmasın.

Bilimsel açıdan değerlendirildiğinde kendine saygısı ve güveni eksik olanların kendilerini haklı görme ve üstün olduğunu kabul ettirme eğilimlerinin daha sık rastlanır olduğu görülmüş. Bu insanlar kişilik yapısı olarak analiz edildiğinde; narsistlerin kendilerini kabul ettirebilmek, büyüklüklerini kanıtlamak ve karşısındakileri aşağılamak eğiliminde olduğu; paranoidlerin kendi kuşkularını doğrulamak için bahaneler bulduğu, obsesiflerin ise her şeyi denetim altına alarak haklılıklarını kanıtlama peşinden koştuğu kaydedilmiş. Oysa insanoğlu hesap sormadan önce hesap vermeyi, başkasını eleştirmeden aynada kendine bakmayı yaşam biçimine dönüştürmelidir.

Bu bir yaklaşım biçimidir ve insanın kendi zayıf noktalarını bilmesi kadar yüce bir özellik yoktur; birinin öteki olarak gördüklerinin gözünde kendisinin itibarsız görüleceği kaygısını bir yana bırakması gerekir. Hayatını „el ne der“ diye değil, „ben ne istiyorum“ diye yaşamalı, kendine ve çevresine zehretmemelidir. Aslında toplumda kişiler arasındaki iletişim kanalları sağlıklı işletilse, insanların incir çekirdeğini doldurmayan meseleleri mutsuzluk kaynağı olarak görmesi ortadan kalkar. Dahası kendini bazen haklı veya bazen mağdur olduğunu düşündüğü hususlarla ilgili olarak karşı tarafın bakış açısını görme imkanı bulur. Böylece zıtlaşmalar, kırgınlıklar ve onarılması güç sorunlar ortaya çıkmadan önlenmiş olur. Bunun tersi durumlarda iletişim kanalları kapanır ve mutsuzluk kaynakları bir ömür tedavi edilmeden sürer gider, kısır bir döngüye dönüşür; yaşanan anlık durumlar, hayat boyu karakteristik özellikler kazanır.

İnsanoğlu olumsuz duygulardan arınmak için anlamsız bir şekilde, haklı çıkma, ötekine galip gelme, üstün olma inadını terk etmeli; kimi zaman da haksız çıkmış olmanın üzerinde bırakacağı olumsuz ruh halini tatmalı, sorunun çözümünü zamana yaymalı, biraz da hayatla inatlaşmadan yaşamaya çalışmaladır.

Olumsuz duyguların, davranışların nedenine inilirse, karşıdakini haksız çıkararak kendini üstün görenlerin, suçlayanların tutum ve davranışları karşısında ortaya çıkabilecek aşağılanma düşüncesinin yarattağı öfkeye tutsak olma hali de ortadan kalkar.

Anlamsız düşünce ve zıtlaşmalar başladığında karşıdakinin kendini savunucu tutumu veya kışkırtıcı üslubuna karşıllık vermek yerine, konuyu sonraki zaman diliminde yeniden değerlendirmeyi denemek bir seçenek olarak düşünülebilir. Haklı olduğunuzu hissetmenize, bilmenize rağmen haksız görülmeniz, dünyanın sonu değildir ve her yeni anın yeni bir başlangıç için verilmiş bir fırsat olduğu göz ardı edilmemelidir.

Insan bir tartışmada haklı olduğunu öne sürerken, içinde bulunduğu şartları ve üslubu da dikkatten kaçırmamalıdır. Gücün ve kuvvetin etkisini unutmamalıdır. Kufe’ye yolu düşen bir Hz. Ali taraftarının yaşadığı rivayet edilen bir olayda Emevi hanedanının kurucusu Muaviye tarafından söylendiği anlatılan sözden ders çıkarmalı; güçlü olanın koyduğu hükmün geçerli olduğu unutulmamalıdır. Bu durumda ısrarla „devenin dişi değil, erkek olduğunu“ [1] öne sürerek haklı olduğunuzu savunmak yerine, konuyu bir de karşı tarafın bakış açısıyla değerlendirip, karşı karşıya kalınan durumu anlamaya çalışmak gerekir. Haklı olduğunuz konusunda ısrarcı olmak, karşı tarafın savunmasını güçlendirecek, kimseye bir fayda sağlamayacaktır. Çünkü hükmün esaslarını koyanlar geçmişte olduğu gibi günümüzde de egemen olanlardır. Böyle bir durumda sakin bir şekilde kendi görüşlerinizi ifade edin, ama karşıdakinin de kendisini haklı görmesine bir parça izin verin. Aslolan insanın vicdan muhasebesi yaptığında kendini haklı görmesi, buna inanması ve günü huzur içinde tamamlamasıdır. Eskiler bu duruma ilmi siyaset benzetmesi yapmıştır. Konunun demokrasi veya cumhuriyet ile ilgisi yoktur. Zira sanıldığının aksine cumhuriyet çoğunluğun dediğini yapma, demokrasi ise çoğunluğu ikna etmedir, Aristo’nun deyimiyle işi bilenlerin işbaşında olduğu bir yönetim şekli değildir. Cengiz Aytmatov’un ifadesi ile „Gün gelir ve anlar ki insan, yaşadığı her şey yalandır. Geriye vaz geçemediği bir aşk ve kabullenemediği bir yalnızlık kalır“

Kültürlü, demokratik, birlikte yaşamayı başarmış insanların olduğu yerde insanların birbirine kin ve nefret yerine saygı ve tahammül göstermesi olağandır. Bu yerde insanları ileri götürenin demokrasi değil, kapital olduğunu görmezden gelmeyin. İyi insanların topluma birer nimet olarak bahşedildiğini unutmayın. Nadir de olsa, bu insanların diğerlerinden farkı, yani meziyeti; kendi zaaflarının farkında olmaları, kusurlarını görebilmeleri, gerektiğinde hataları ile yüzleşerek toplumun insanlara yapıştırdığı etiketin dışında, gerektiğinde hayata ve insanlara yeni bir kimlikle bakabilmesi, hayata yeni baştan başlayabilmesidir.

İngiliz yazar ve toplum eleştirmeni Charles Dickens (1812-1870)’ın „İki Şehrin Hikayesi“ adlı eserinde söylediği gibi; „İçinde bulunduğumuz zaman zamanların hem en iyisi hem en kötüsü. İnsanlar bilgeliğin ve aptallığın çağını yaşıyor. Devir hem inanç hem kuşku devri. Işığın da asrı, karanlığın da. Hem umut baharı, hem umutsuzluğun kışı. İnsanlar hem her şeye sahip, hem hiçbir şeyleri yok.“

Kendi yolunu açarken, başkasının yolunu bilinçli olarak kapatmaya çalışan bencillerin dünyasında ideallerine tutsak insanların yorgun çehrelerini aydınlatan zoraki gülümsemeler, gerçekte heder olup gitmiş bir hayatın, sahip olunan iç huzurunun yanılsamasıdır. Bu insanlar çaresizliğin pençesinde kendilerini savunmak için yiğidin harman olduğu, her bir yiğide çevrilen üçkağıdın armağan olduğu, hakkıyla çalışanların cezalandırıldığı yerde „kader“ diye söylenip yollarına devam ediyorlar. Unutulmasın ki "insanlar yalnızca kendilerinin hissetmediği acıları çekenleri teselli edebilirler." Eşitsizliklerin olduğu, biri düşse de seyretsek diye avuçlarını oğuşturanların çokça olduğu bir yerde yaşayan herkes bir doğrunun kendisi olduğu yanılmasamasıyla yaşayan ve kendi sanal gerçeğinin arkasına gizlenmiş, adeta tiyatro sahnesine dönen dünyada kendine biçilen rolü oynamaya devam ediyor. Gücün demokratik olmadığı, bilginin adil paylaşılmadığı zamanlarda "mutlu insanların, mutsuz insanlara borcu olduğu“ hatırlardan çıkarılmasın. İnsan olabilmek için çalışan herkesin Ionescu’nun dediği gibi „içimizde uyuyan canavarı“ yola getirmeye bakması yeterli. Alain Touraine‘in (1925-2023) önerdiği üzere; „toplumsal, sosyal, siyasal ütopyaların rahatlatıcı sakinliğini terk edip, toplumsal ilişkilerin rahatsız edici ama gerçek hareketini“ görelim ona göre göre yol ve yön çizmeye bakalım.

İngiliz şair ve eleştirmen Edith Sitwell (1887-1964), modernizmin kurucu figürlerinden biri olarak kabul edilen yazar Virginia Woolf  ile bir yarım gün geçirdikten sonra, „Onunla konuşmaktan zevk aldım, ama yazdıkları hakkında hiçbir şey düşünmedim“ diyor; hayatta birilerinin yazıp söylediğini birileri kaale almayabilir. II. Dünya Savaşının yıkımını en iyi anlatanlardan biri olan Alman şair, oyun ve öykü yazarı Wolfgang Borchert (1921-1947) de “Biz topu yuvarlayanlarız ve kendimiz o yuvarlanan topuz. Ama aynı zamanda o yuvarlanan topla devrilen lobutlarız. Ağır topların üzerinde gürüldediği saha da kalbimiz” derken hayatın yükü altında ezilmeden yaşamayı salık veriyor.

Aslında ne o ne de şu; nefes almaya devam etmektir hayat.

Not: Bu yazı Haber Avrupa'nın Haziran 2023 sayısı için hazırlanmıştır. Makale http://avrupa.at/nefes-almaya-devam-etmektir-hayat/ okunabilir veya dinlenebilir.


[1] Öykü 07.06.2023 tarihinde https://www.malumatfurus.org/muaviyenin-disi-deve-hikayesi-ve-kose-yazarlarimiz/ adresinden alınmıştır: Bir gün Hz. Ali’nin taraftarlarının yoğun olduğu Küfe’den, bir Arap, devesiyle Şam’a gelmiş. Şam sokaklarında dolaşırken biri ona yanaşmış:
– Ver o dişi deveyi bana! demiş. Tartışma büyümüş, Küfe’den gelen adam, “Bu deve benimdir, üstelik dişi değil, erkektir” diye itiraz etmişse de anlaşamamışlar. Konu Muaviye’ye yansımış.
Halk meydanda toplanmış… Muaviye, Küfe’den gelenle Şam’da deveye sahip çıkan yerliyi dinledikten sonra, kararını açıklamış:
– Bu dişi deve Şamlınındır!
Sonra toplananlara dönmüş ve sormuş:
– Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?
Cemaat hep birlikte bağırmış:
– Şamlınındır!
Küfeli şaşkın bir vaziyette devesinin ardından bakakalırken, Muaviye onu yanına çağırmış:
– Ey Küfeli, dinle! Sen de ben de biliyoruz ki, bu deve senindir ve dişi değil, erkektir. Ama sen Küfe’ye dönünce gördüklerini Ali’ye anlat ve de ki: “Ey Ali, Muaviye’nin, dişi deveyi erkekten ayırt edemeyen, o ne derse evet diyen 10 bin adamı var! Ayağını denk al!”

Diken batar diye

 

Bugüne kadar yazdıklarım aslında içinde bulunduğum bir ruh halinin tasviriyle birlikte etrafıma ışık tutmak, her biri bir farkındalık oluşturma amacına yönelikti. Bu ruh halimin gazetelerde okuyucular ile paylaşılması; yaşadıklarımın, hissettiklerimin hayatta ne işe yarayacağını gösterebilen birer örnek olması açısından önemliydi benim için. Hayattan edindiğim deneyimleri aktarırken, yazdıklarımı bilimsel olarak da temellendirmeye çalışıyorum. Çocuklarımıza Türkçe öğretelim; onları eğitim öğretim süreçlerinde yalnız bırakmayalım derken; ailenize sahip çıkın derken hep orta ve uzun vadede bizleri bekleyen toplumsal ve sosyal sorunlara dikkat çekmeye çalışıyorum… Sadece bu gazetenin sayfalarından paylaştıklarım, birkaç kitap dolusu sessiz çığlığa dönüştü sanki.

Bütün yazılarımda farklı inançlardan, farklı entelektüel uğraş alanlarından gelen, birbirinden farklı kültürel çevrelerde yaşayan insanların geçmişten günümüze kadar getirdiği, geleceğe taşımaya gayret ettiği, kaybolup gitmeye yüz tutan kültürel değerleriyle, somut olmayan kültürel mirasımızla ilgili konulara sahip çıkmaya, ihtiyaç sahiplerine yol ve hedef göstermeye çalıştım. Her bir yazıyla adeta bir ‚toplum gönüllüsü‘ rolü üstlendim.

Bu yazıyla gündeme getirdiğim konulardan bazılarınız rahatsızlık duysa da vicdanımın sesini sizinle paylaşmak istedim. Okuduklarınızın her hangi bir polemiğin, tartışmanın içine girmeden, hüsnüniyetle değerlendirilmesini diliyorum.

Biliyorsunuz Ramazan ayını idrak ediyoruz. Bu yazı yayımlandığında nasip kısmet olursa Bayram günlerini de yaşayacağımızı umuyorum. Herkes kendince dini hassasiyetlere sahip ve buna göre bir yaşam sürüyor. Kimse kimsenin namazının, orucunun, niyazının hesabında değil. Bu defa oruçlu bir günün hikayesini ve yaşadıklarımı, gördüklerimi, etraftan dinlediklerimi ve nihayetinde vicdanımın çağrıştırdıklarını paylaşıyorum.

Her gün sahura kalkıyoruz, yahut kalkmamız öneriliyor. Bundan maksat; insanların iyiliğe, doğruluğa, paylaşmaya niyet etmesi, nefsine dur diyecek iradeyi geliştirmesidir. İnsanlar bu niyetle sahura kalkınca, sabah namazını da imsak vaktinde kılmaya başladı; artık kimse orucun olması gereğinden daha uzun veya daha kısa tutulduğunu tartışmaya gerek duymuyor. Bu konular yeterince tartışıldı, bir sonuç alınamadı. Diyanet imsak vaktiyle birlikte yeme içmenin kesileceğini, ezanın okunup namazın kılınabileceğini duyurdu. Dolayısı ile siyah iple beyaz ipin birbirinden ayrıldığı seher vaktini beklemek, o vakte kadar yiyip içmek birer nostaljiye dönüştü.

İstiklal Marşımızda geçen "Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli / Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli." dizeleri dini duygularımızın kültürümüzle ne denli iç içe olduğunu gösteriyor. Öyle ki eskiler günde beş vakit okunan ezanın her birinin farklı makamlarda okunduğunu anlatır, her bir vaktin insanın gün içindeki haleti ruhiyesine ne şekilde temayüz ettiğini söylerlerdi. Anlatılanlara göre; sabah saba, öğle uşşak, ikindi rast, akşam segah yatzı hicaz makamanında okunurmuş. Ezan okuyacak olanlarda da „musiki ilmine vakıf, makam ve terennümlerde mahir ve güzel sesli olması“ şartı aranırmış. Günümüzde bu şartları taşıyanların yeterli olmadığı ve yer yer merkezi ezan uygulaması yapıldığı görülüyor. Merkezi uygulama olmayan yerlerde ise ‚ezanı okuyana da dinleyene de Allah sabırlar versin‘ denecek durumlar yaşanabiliyor. Okunan ezanlarda her türlü musiki dışı süslemeleri, ses kaymalarını duymak; adeta her bir icrada yeni bir ezan formu işitmek mümkün. Yahya Kemal‘in "Ta ki yükselsin ezanlarla müeyyed namın / Galib et, çünkü bu son ordusudur İslam'ın." dizeleri örneğinde ezan ile zafer arasında kurulan manevi bağın bu yorumlarda aranması, nafile bir çabaya dönüşüyor sanki.

Türklerin Anadolu Selçuklularının, Anadolu Beyliklerinin ve Osmanlıların geliştirdiği 1800’ün üzerindeki makama sahip sanat musikisinin 500’ün üzerinde kaydının olduğu, kaynaklarda bunlardan günümüze ulaşanlardandan 40-50’sinin revaçta olduğu belirtiliyor. Türk Sanat Musikisinin bin yılı aşan tarihi Farabi’ye kadar götürülmekte, İbn-i Sina’nın „Şifa“ adlı eserinde ise musikinin ruhsal enerji boyutu ve hastalıklardan tedavisinde kullanımı kapsamlı bir şekilde anlatılmaktadır. Müziğin insan ve bitkiler üzerindeki olumlu olumsuz etkileri bilimsel olarak da kanıtlanmışken, Türk insanının duymaya alışık olmadığı tınılarda, Arap aksanıyla ezan okunması vatandaşın üzerinde manevi duyguları uyandırmaya yetmiyor. Toplumlar gelenekleri ve kültürleri ile yaşar. Türkler İslam dinini içselleştirmiş, asırlar boyu bu dinin bayraktarlığını yapmışlar; Arap kültürünün esiri veya muhibi olmamıştır. Günümüzdeki özentinin Türk kültürüne uymadığı, bünyeye uymayan bu akımın uzun vadede kabul görmeyeceği aşikardır.

Temelinde Allah’ı çokça anarak teslimiyetin dışa vurulduğu bir arınma biçimi olan namazın camilerde cemaatle eda edilmesi zamanla yapılan bir yarış halini almış durumda. Teravih namazının her gün kılınıp kılınmayacağı, kaç rekat kılınması gerektiği tartışılmaya devam ediledursun; geleneklerimize göre Enderun usulü olarak tabir edilen teravih namazında Kur’an hicaz, segah, isfahan, uşşak ve acemaşiran makamlarında tilavet edilirmiş. Bize, kültürümüze özgü olan bu makamlar sayesinde namaza geç gelen kimse, namazın kılındığı makamdan hocanın kaçıncı rekatı kıldırdığını anlayabilirmiş. Bu geleneği yaşatan camilerimiz, din görevlilerimiz olmakla birlikte, kimi camilerde eğilip doğrulmaktan hocanın ne okuduğunu anlamanın, okunanı takip etmenin imkanı kalmıyor. Hele namazda Fatiha’dan sonra okunan zamm-ı surelerin seçilmesi, bir ayetin ikiye bölünüp, tek bir cümleyle birkaç rekatın jet hızıyla kıldırılması cemaati camiden, namazdan, dinden-imandan uzaklaştırıyor. Oysa seçilen ayetler rahmet ve tesbihat ayetleri olsa, insanın huşu içinde ibadet etmesi sağlansa, namaz aralarında Buhurizade Mustafa Itri Efendi’nin eserleri gibi kültürümüze, hayatımıza nüfuz etmiş bestelerin yerine, dini motifli arabesk türküler söylenmese. Ramazan-ı Şerif’e ulaşılmaktan duyulan mutluluğun terennüm edildiği ilahiler okunsa, son günlerde Allah’tan rahmet ve merhamet niyaz edilen ilahilere geçilse; namaz zikirler eşliğinde kılınsa…  Yaşlı, hasta insanların tere karıştığı, camiye de cemaate de söylenip saydırdığı bir akşam cimnastiği yerine, cemaatin camiye gelmeye teşvik edildiği ve camiye gelenlerin huzura erdiği, huşu ile yapılan bir ibadet halini korusa… O vakit namaz, teslimiyetle birlikte bir arınma biçimine dönüşür.

Televizyonlara bakıyoruz. Hemen her kanalda yayımlanan sahur ve iftar programlarında bilimsel temelden yoksun geçmişe duyulan kuru, yavan bir özlem var. Katılımcılar duygudan yoksun, yahut kendilerini ifade etmekte yetersiz, programlar dini içerikli musiki narakaratları ile karışık bir havada devam edip gidiyor. Bu programlarda nostalji yapmak yerine günümüzün ihtiyaçları üzerinde durulsa, gençlere dini İslam anlatılsa. Ramazan ayları birilerini maddi açıdan gönendirme ayı olmaktan çıkarılsa. Gel, gör ki akla zarar düşüncelerin, değerlendirmelerin sonu gelmiyor.

Bazen din görevlilerinin de kendilerine çeki düzen vermesi gerektiğini, cemaate çağın gerisinden değil ötesinden hitap etmesi gerektiğini düşünüyorum. Din görevlilerinin ekseriyetinin kendilerini mesleki açıdan geliştirmeleri bir yana kişisel imaj açısından da yenilemelerinde, toplumsal ve sosyal dönüşüme uyum göstermelerinde yarar olduğu kanaatindeyim. Herkesin sakal bırakma zorunluluğunun olmadığı gibi, sakal bırakmanın da sakal tıraşını bırakmak anlamına gelmediğinin, sakalın da sünnete uygun şekilde bakımının ihmal edilmemesi gerektiğini savunuyorum. Müslümanların, kanaat önderlerinin aşırıya kaçmadan Resulullah‘ın (SAV) „Allah nimetini kulunun üzerinde görmekten hoşlanır“ tavsiyesini göz önünde bulundurması gerekir. Cemaatin de „Ey Ademoğulları! Her mescide gidişinizde güzel giysilerinizi giyin… „ (Araf, 7/31) buyruğuna uygun hareket etmeyi ilke edinmesi kim bilir ne hoş olur...

Müslümanlar “İşleri aralarındaki danışma ile yürür” (Şûrâ 42/38) denilmektedir. Oysa vatandaşın ihtiyacı ve görüşü sorulmaksızın, hemen her fırsatta bir gerekçe ile kendilerinden maddi yardım talep edilmesi, toplanan bağış ve yapılan harcamaların layüsel olması, vatandaşların zihninde istihfam yaratmaktadır. Belli bir stratejik planlamaya ve ihtiyaç analizine dayanmayan kimi plansız yatırımlar, Osmanlı Padişahının Anadolu’ya asker toplamaya çıktığında vatandaş Memet Ağa’nın verdiği cevabı hatırlatacak duruma gelmiştir.

Genç kuşağın giderek dinden uzaklaştığı gündeme getirilerek tehlikeye dikkat çekiliyor. Kültürel evrim insanın bir geçeğidir ve unutulmamalıdır. Gençlerin dinden uzaklaşması, yukarıda kısmen özetlenmeye çalışılan ve kültürümüzün içinde yaratılan olumsuzluklardan, dini eğitimin yanlış yorumlanıp ehil olmayan kişilerin bireysel tasarruflarıyla karmaşık ve içinden çıkılması zor bir hal alması gibi bir dizi olgulardan kaynaklanmaktadır. Başta ilahiyatçılar olmak üzere, kendini din alanında her hangi bir şekilde sorumlu, yetkin vd. hisseden, irşad eden, yani insanları iman ve İslam’a davet eden herkesin, Ramazan ayının sonuna gelindiğinde, kaç kişiye dinini sevdirdiğinin, kaç kişinin kalplerini iman ateşi ile ısıttığının hesabını yaparken, kaç kişiyi dinden uzaklaştırıldığının hesabını da iyi yapması gerekir. Her türlü ayrılıklara çözüm bulunur da Allah yeter ki imandan ayırmasın.

„Diken batar diye gül mü toplamayalım“ diyen Arthur Schopenhauer (1788-1860) „Aşkı dayatma  çabası aşktan nefreti, dini dayatma çabası dinden nefreti doğurur“ diye de ilave etmiş, unutmayalım.

Not:

Bu yazı Avusturya'da yayımlanan Haber Avrupa Gazetesi Nisan 2023 sayısı için hazırlanmıştır. Gazeteye http://avrupa.at/diken-batar-diye/ adresinden erişilebilmektedir. (14.05.2023).

Bilinçli kölelik yok

 

Yurt dışında yaşayan bazı gençlerin milli kimliğimizi umursamadığını, giderek özüne yabancılaştığını, belli bir eğitim kültür düzeyine gelenlerin de bilinçli olarak kendini milletine karşı ötekileştirdiğini gözlüyorum. Gençlerimize tarih bilinci aşılayarak, onların maneviyatlarını güçlendirip, dil-kültür alanındaki gelişimlerine yardımcı olmaya çalışırken, onların farklı ilgi alanlarına yöneldiğini menfaate dayalı şekilde gücün ve güçlünün yanında durduklarını, Cengiz Aytmatov'un Dişi Kurdun Rüyaları adlı eserindeki tanıma uygun şekilde, bilinçli bireyler olarak „közkaman“ bir hayatı öncelediğini görüyorum. Közkaman; milli kültürden uzak, ait olduğu milletin dilini bilmeyen, adını, milletini, dinini değiştiren, milli değerlere yabancılaşan, çevresindekileri de yabancılaştırmak için teşvik edenlere deniyor. Közkamanlar toplum içinde bilinçli hareket ederken, Gün Olur Asla Bedel isimli romanda geçen mankurtlar; geçirdikleri işkenceye bağlı olarak bilinçlerini, duygularını, akıllarını kaybeden; içgüdüleriyle hareket eden insanlardır. Közkamanların mankurtlara göre akıl ve ruh sağlıkları yerinde olduğundan daha tehlikeli olup, bunlar ülkesine ve milletine ihaneti bilinçli bir şekilde yapmaktadırlar.

Gençlerimizi bekleyen önemli tehlikelerden biri olarak gördüğüm bu tür duygusal gelgitler üzerine uzun zamandan beri kafa yoruyorum. Geldiğim noktada, gençlerin kendi kültürüne ilişkin yeterli eğitimi alamaması, kültürel süreçlerden uzak bulunmaları nedeniyle, içinde yaşadığı baskın kültürün etkisi altında kalmakta; kendi kültürüne, özüne yabancılaşmasının doğal sonucu olarak da bellek veya bilinç kaybı yaşamakta ve şuursuz bir hayata geçmiş olduklarını düşünüyor; geçmişten bugüne uzanan, neden sonuç ilişkisine dayalı, analitik bir kültür aktarımı süreci ile kültürler arası kültürleme çalışmanın bir an önce başlatılması gerektiğine inanıyorum.

Geçmişle bağ kurmak demişken ünlü şair, mütefekkir, yazar, siyasetçi ve diplomat olan Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958)’nın „Akıncılar“ adlı şiirini ve bu şiire konu olan olayı hatırlatmak isterim.

Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!

Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kaafilelerle...

Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan.

Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan.

Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla

Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla...

Cennette bugün gülleri açmış görürüz de

Hâlâ o kızıl hatıra titrer gözümüzde!

Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!.

 

Şair 1919 yılında yazdığı bu şiirde kendisini savaşa katılan akıncı askerlerden birinin yerine koyarak, şehit olanların ağzından, yaptıkları savaşı ve ne nasıl şehit olduklarını anlatır. Şiirde bin kişilik akıncı birliğinin Tuna nehrini geçerek yedi koldan yaptıkları akın ve akıncıların atlarını doludizgin koşturup, seri bir şekilde savaşırken kanatlanıp yedi kat arşı aştıkları ve cennete uçtukları anlatılır. Burada biraz da Peygamberimizin (SAV) atı Burak ile Mi’raç gecesinde arşa yükseldiğine dair örtük bir benzetme yapılırken, şehitlerimiz de bu yolla kutsanmış olur.

Gençlerin geçmişimizi unutmamaları için tarih öğrenmesi gerekir. Tarih, savaşlar ve cenklerden ibaret olup, yaşanan olayların kronolojik sırayla anlatıldığı, hangi olayın, hangi anlaşmanın ne zaman yapıldığının ezberletildiği bir ders konusu değildir. Tarihini öğrenmeyen, bugünü bilinçsiz şekilde yaşayan, gelecek için öngörüleri olmayan, toplumsal stratejilerini belirleyemeyen, kendini geleceğe hazırlayamayan toplumlar, geleceğin de bir gün geldiği an, zamanın nasıl da akıp gittiğine şaşırmakla kalmayacaklar, bunlar için bazı tedbirleri almak için iş işten geçmiş olacak.

Yurt dışında yaşayan gençlerimiz Türk dili ve tarihini önemsemese ve kendini yaşadığı ülkenin kültürüne uyum sağlamış kabul etse, kendini yaşadığı yere ait hissederek Türkiye ve Türk dünyası ile arasına mesafe de koysa, gün gelir; kendisine Türk olduğu bedel ödetilerek hatırlatılır. Ebulfez Elçi Bey (1938-2000)’in dediği gibi, „Sen Türk olduğunu unutsan bile karşıdaki unutmaz ve günü geldiğinde bedelini ödeterek hatırlatır“. Şükürler olsun ki unutanlarımız ekserimiz değil.

Akıncılar şiirine geri dönecek olursak, şaire bu şiiri yazdıran olay neydi?

Önce „Akıncı nedir, kime denir?“, ona bakalım. Osmanlı ordusunda görevli atlı askeri birliğe, yani günümüzdeki süvari birliklerine „akıncılar“ denirdi. 16. Yüzyılın sonlarına doğru gelindiğinde orduda kırk bin akıncının olduğu tarihi kayıtlarda yer alır.

Sırplar 1992 yılında Srebrenitsa'da binlerce masum insanı katlettikleri sırada, silahlarını ateşlerken neden "Ormenia- Ormenia" diye çığlık atıyorlardı? Yahut, bu insanların bu şekilde çığlık atmasına neden olan ve üzerinden 600 sene geçen savaş neydi, ne zaman, hangi koşullarda yapılmıştı ve her şeyden önemlisi, bugün bu savaşı kaç kişi hatırlıyor?

Hafızamızı tazeleyelim. Ormenia, Kocaeli’deki yaşam parkında „ormanya“ adıyla bilinen yer değil, tarihteki Çirmen şehrinin adıdır. Osmanlıları Balkanlardan atmak, Avrupa içlerine ilerlemesini durdurmak için Papa V. Urban’ın çabaları ile Osmanlılara karşı bir Haçlı ittifakı kuruldu. Bu ittifak tarafından 1364 yılında yapılan ilk Haçlı seferi, Sırpsındığı veya I. Meriç Muharebesi olarak bilinir. Haçlı ittifakı (Sırp İmparatorluğu ve Bulgar İmparatorluğu, Macar Krallığı, Bosna ve Eflak Prensliğinden oluşan ittifak devletleri) bu savaşta ağır bir yenilgi almıştır.

Bu muharebenin üzerinden yedi sene geçtikten sonra Sırp kral Jovan Uglješa, Osmanlı ordusundan yenilginin intikamını almak istemiştir. Lala Şahin Paşa komutasındaki Osmanlı askerleri takviye birlikleri beklerken, Sırp askerler başta olmak üzere bütün Haçlı ordusu Meriç nehrini savaşmadan geçmiş, nehir kıyısında Çirmen yakınlarında kamp kurmuştur. İstanbul’u ele geçireceklerinden emin oldukları için de güvenlik tedbirlerini elden bırakmışlar, gece eğlenceye dalmışlardır. Şiirde „Ak tolgalı beyler beyi“ olarak tanımlanan Hacı İlbey‘in komuta ettiği ve yine şiirde bin atlı diye geçen, sayıları aslında 800 kadar olan akıncılar, şairin dediği „o gün“ (yani 26 Eylül 1371 tarihinde) düşman askerlerine ani bir gece baskını düzenlemiş; ince bir taktik saldırıya hazırlıksız yakalanan Haçlı askerleri, başta Sırp ve Makedon komutanları olmak üzere öldürülmüş; bir kısmı uykuda, bir kısmı gece yapılan eğlencenin etkisiyle sarhoş halde olan 70.000 kişilik dev bir ordu geri çekilirken paniğe kapılmış, birçok asker Meriç nehrini yüzerek karşıya geçmeye çalışırken nehirde veya bataklıkta boğularak ölmüş, intikam almak için gelen Haçlı ordusu ağır bir bozguna uğratılmıştır.

Anlaşılacağı üzere, bu şiir kuru bir hamasetle yazılmamış; aksine şair tarihte yaşanmış gerçek bir olayı anlatarak, elde edilen şanlı bir zaferi gençlere anlatmayı, kahramanların anısını taze tutmayı amaçlamıştır.

Türkler, Müslümanlar geçmişteki şanlı Çirmen zaferini unutsa da Sırplar, Osmanlı akıncılarının müthiş zaferi ile sonuçlanan Çirmen yahut II. Meriç Muharebesini hiç unutmamış; Balkanlarda Osmanlının mirasını temsil eden Müslüman azınlığı BM askerlerinin korumasındayken (?) "Ormenia- Ormenia" diye naralar atarak katletmiştir.

Çirmen muharebesiyle ilgili anıları yaşatmak için halk türküleri üretilmiş, bugün bile Isihia adlı sanatçı aynı adla çıkardığı albümde geçmişin anısına Chernomen (The Battle At Chernomen) adlı bu şarkıyı söylemiştir[1].

Devletler arası ilişkilerde ezeli düşmanlık ebedi dostluk aranmaz, milletin menfaatleri öncelenir. Devlet-i aliyyenin menfaatleri kişilerin menfaatiyle çelişirse, devletin menfaatleri önce gelir, üstün tutulur.

Tarih şuuru ve bilinci olmayanlar kendilerinden her isteneni, sorgulamadan bilinçsiz bir şekilde yerine getirir; öz benliğini yitirerek kimliksizleştirilenler; düşmanının kuklasına, yani mankurt adama dönüşür. Kimimiz mankurt kimimiz közkaman bir arada yaşayıp giderken, özümüze dönüp tarihin milletimize yüklediği görevin bilinciyle hareket etmeli; Elçibey’in “Türk Milleti’ne en çok lazım olan şey maneviyata dayanarak birleşebilmektir” şeklindeki vasiyetine sahip çıkmalıdır.

Okuyucuya uzmanlık sorusu; birileri neden Avrupalı Türkleri, kökü mazide saklı asil bir milletin evlatlarını, olduğu gibi kabul edip, onların toplumsal ve sosyal hayatın içinde daha ileri bir duruma gelmesine sevinmez ve maneviyatına, diline, geçmişine sahip çıkmak isteyenleri değersizleştirmeyi, itibarsızlaştırmayı marifet sanır?

 

Kaynaklar

Aytmatov, Cengiz. (2015). Dişi Kurdun Rüyaları. Çev. Refik Özdek, İstanbul: Ötüken Neşriyat.

Azap, Samet. (2017). “Közkaman/lık: İhanet ve Kimlik Sorunsalı” JASS, S. 41, s.104-117.


Not: Bu yazı Avusturya'da yayımlanan Haber Avrupa Gazetesi Mayıs 2023 sayısı için hazırlanmıştır. Yazıya http://avrupa.at/bilincli-koelelik-yok/ adresinden erişilebilir.

19 Mart 2023 Pazar

Hayatın kıymetini bilin

 

Hayat bizlere ne kadar imkan sağlarsa sağlasın, yaşadığımız zor yıllar, bana geçmişe bir göz atmamız gerektiğini hatırlattı. Kendi hayatımdan da kesitler bulacağınız bu yazıda dünün çocuk yetiştirme sistemi ile günümüzdeki şartları karşılaştırmaya çalıştım.


Gelişime ne kadar direnirsek direnelim, artık dünün dünyasında yaşamıyoruz ve dünün çocuk yetiştirme yöntemiyle, bugünün çocuk yetiştirme şekli aynı değil; köprülerin altından çok sular aktı. Heraklit’in deyişiyle „Aynı çayda iki kere yıkanılmıyor“ artık. Bununla birlikte geçmişten öğreneceğimiz ve bugüne aktardığımız çok şey olduğunu da bir kenara not etmekten geri durmuyorum.

Yazar Dilek Cesur’un benzetmeyisle; „Çocuklarınız artık dünün sokaklarında büyümüyor.“ İnsan ilişkilerine baktığımızda hayatımızda da dünün insanları yok. Dün sokakta oyun oynayan çocuk kaybolduğunda iki üç sokak ötede biri görür; tanıdığı için de kulağından tuttuğu gibi tutup evine getirirdi. O zamanlar herkes birbirini tanırdı. Bugün ise çocuklarımız teknolojinin sunduğu sınır tanımayan imkanlar sayesinde sanal alemde engelsiz bir hayatın tutsağı olmuş durumda. Orada kaybolduklarında, onları içinde bulunduğu belirsiz alemde tanıyıp, kulaklarından tutup eve getirmek pek kolay olmasa gerek. Çocuklarımızı maruz kaldıkları tehlikelerden korumak, koruyabilmek için bizlerin de anne baba olarak içinde yaşadığımız çağın şartlarına göre kendimizi geliştirmemiz gerekiyor. Bunun için de kendimize zaman ayırıp, okuyup araştırmak zorundayız.

Yaşadığımız, kendimize yurt edindiğimiz uzak diyarlarda kendimizi, dilimizi, kültürümüzü, kimliğimizi korumaya çalışırken, geçmişin kalıp yargılarına tutsak olmamak için, kendimizi, bilgilerimizi güncellemek zorundayız. Yaşadığımız sosyal çevrede aklımıza, yüreğimize hitap eden bilgileri süzüp, hayatımıza aktarmamız ve yaşam biçimine dönüştürmemiz gerekir. Böylece yeni hayatlarımızı ne kendimize ne çocuklarımıza ne de etrafımıza zehir ederiz. Hayatı paylaşmak, yaşadığımız çevrede nereden gelip nereye gittiğini unutmayan, ama çağın en gerekli donanımı olan „bilgi“ edinmeyi de ihmal etmeden yaşamamız gerekir.

Yaşadığımız çevrenin dini, sosyal ve kültürel farklılıkları içinde kendi kimliğimiz ve kültürümüzle eriyip gitme kaygıları ağır bastığında, bize aklımız, vicdanımız yol göstersin. Hayattaki yol göstericilerimiz hısım akraba, konu komşu, Ahmet Bey, Fatma Hanım değil, bilim ve bilimsel gerçekler olsun. Bir komşuya uyan hayat tarzı bir başkasına uymayabilir. İçinde bulunulan şartlar, Türkiye’den yıllar önce getirilen bilginin veya güncelliği kalmamış yaşam tarzlarının biri ötekinden farklı olabilir. Bu nedenle kendimizi öteki olarak gördüklerimizin yaşam biçimine uymaya zorlamak yerine, kendi şartlarımızın elverdiği sınırlılıklar içinde değerlendirelim. Aile ve bireysel farklılıklarımızı unutmayalım ve her birimizin kendi fıtratından kaynaklanan farklara saygı gösterelim. Her bir yaratılanı olduğu gibi kabul ederek, kendi doğrularımıza uymaları için zorlamayalım.

Hayatta elbette belli ideallerimiz, hayallerimiz olsun ve bunları hayata geçirmek için de elimizden gelen çabayı gösterelim. Bununla birlikte ne kendimizi ne de kendimizden sonraki kuşakları, çocuklarımızı bir proje gibi görelim. Gerçekleştirmeye çalıştığınız projenin amaçları ile çocuklarımızın hayalleri, idealleri farklı olabilir. Siz çocuğunuz için parlak bir gelecek hayali kurarken, örneğin toplum içinde göz önünde olan bir mesleği seçip o alanda kariyer yapmasını isterken, çocuğunuz daha mütevazı bir alana yönelip, kendi halinde, ama kendisi muhtaç olana muhtaç olmayacak, el açmayacak kadar geliri olan, kendi yağı ile kavrulup giden, mes’ut bahtiyar yaşayan bir meslek de seçebilir. Bu sizin veya çocuğunuzun hayatının karardığı anlamına gelmemeli. Hayat insana beklediğinden, planladığından çok daha başka kapılar açabilir. Gün gelir olmadığı için çok üzülüp, kederlendiğiniz bir şey için vakit tamam olduğunda şükürler edip, „İyi ki olmamış!“ dediğiniz bir hal alır… Bu nedenle, çocuklarımızı her şartta sevgi, şevkatla bağrımıza basmaya çalışmalı, ona dışarıdaki açık denizin kuvvetli fırtınasında sığınacağı, huzur bulacağı bir barınağa, yani evine yuvasına gelmek için can atacağı bir atmosferi oluşturmaya gayret edelim. Eşimizin, çocuklarımızın kendini güvende hissedebileceği kişiler arası bir bağın oluşturulduğu barınağın oluşturulması, şu veya bu işte kazanılan başarı, şan veya şöhretten daha önemlidir.

Çocuklarımızın başarısını onların sahip oldukları akademik becerilerde arama alışkanlığını bırakalım. Başarıyı yeniden tanımlayalım. Çocuğumuzun özel hayatında mutlu bir yuva kurabilmesi; toplumsal ve sosyal hayatta iyi ilişkiler kurabilmesi; başkasının hakkına saygı göstermesi, kul hakkına girmeden rızkını kazanabilmesini başarı olarak görelim. Her ana baba gelişimini önceler; yemez yedirir; giymez giydirir. Eninde sonunda eli ekmek tutsun, toplumda saygı gören bir işin başına geçsin ister. Diyar-ı gurbette, yahut yurt edinilen yeni vatanda, zaten öteki veya yabancı biri olarak dezavantajlı bir şekilde yetişen, ailesi ve geçmişiyle duygusal bağı kopuk, bir takım eksikliklerle büyüyen çocuklarımızı destekleyerek, kendine yetebilen bireyler olarak yetiştirebilmek anne baba olmanın en belirgin başarı ölçüsü olarak değerlendirilmelidir.

İnsanoğlu hayatın türlü gaileleri içinde kendi iç dünyasındaki sessizliğin yahut çığlığın kah kulakları tırmalayan kah yürekleri kanatan ağırlığı altında ezilebilir. Bu olumsuzlukların yarattığı duygu durum bozukluklarıyla da karşılaşabilir ve en nihayetinde başarı olarak adlandırılan pek çok tanımın uzağında kalıp başarısız olarak da etiketlendirilebilir. Halbuki hayatta karşılaşılan olumsuzluklar, ömür denen uzun yolda karşılaşılan, her birinden ders veya dersler çıkarılması gereken birer yol kazasıdır; bunlara takılıp kalmamak gerekir. Önemli olan insanın gelecekte kendini nerede görmek istediği ve oraya giderken çıktığı yolda öngördüğü hedefe ulaşırken nasıl ve nice zorlukları hangi bedelleri ödeyerek yendiğidir.  „Kurt kışı geçirir ama yediği ayazı unutmaz“ misalinde olduğu gibi, önemli olan kişinin nereden geldiğini unutmadan, geleceğe bakmasıdır.

Çocuklarımız vakit kemale erip, belli bir yaşa geldiğinde ne iş yaparsa yapsın, insanın ve karıncanın hukukunu gözeten, kendi kendine yetebilen bireyler olmalıdır. Bunu önceleyelim. Unutmayalım ki her çocuk diğerinden farklıdır. Tıpkı her doktorun yazdığı reçetedeki her bir ilacın bir başka hastaya iyi gelmeyeceği gibi eğitimcilerin verdiği reçeteler de her çocuğa uymayabilir. Burada ana baba olmak ve „El alem ne der!“ kaygısından sıyrılarak, her bir çocuğu fıtratına göre ayrı bir birey olarak görmek, onun kişisel gelişimini gözlemlemek, karakter tahlillerini doğru yapmak ve kendi hayellerinizi değil de çocuğunuzun beklentilerini, hayallerini, hedeflerini desteklemeye çalışmak, tutum ve tavırlarınızı buna göre belirlemek gerekir.

Direksiyondaki sürücünün başkasının yönlendirmesi ile araç kullanamayacağını bildiğimiz gibi her bir anne ve babanın da kendi çocuğuna yönelik görev ve sorumlulukları olduğunu unutmadan, başkasının sürdüğü aracı yönlendirmeye veya başkasının oturduğu direksiyona müdahele etmeye yeltenen ötekilerin görüş ve önerilerine itibar etmemelidir. Toplumda „Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için“ anlayışı, bu anlamda müdahil olmayı gerektirmez. Zira „Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder“ sözü de bizim kültürümüzün bir parçasıdır. Yardım almak gerektiğinde işin ehline, uzmanına başvurmak daha iyidir. Bu anlamda anne baba olmanın hiç de kolay bir görev olmadığını görüyoruz.

Yaşadıkça hayatın kıymetini bilip, her günümüze şükürler edelim. Aile içinde anne baba olarak ilk önceliğimiz, birbirinizi sevmemiz ve değer vermemiz olmalıdır. Birbirini sevmeyen insanların bir araya geldiği, sevgi ortamının oluşmadığı sosyal çevrede büyüyen çocukların da beden olarak değil ama ruhen sağlıklı olması beklenemez, aksine çocuklar yaş aldıkça çocuklukta yaşadığı travmalarla, bilinç altına yerleşmiş olaylarla bağ kurup, anlamlandırır.  Bazen bir durumla karşılaşır, içimizi nedensiz bir sıkıntı kaplar; bazen de bir şarkı dinler mutlu oluruz. Bunlar hep geçmişin üzerimizde bıraktığı izlerin dışa vurumudur. Ne yaparsak yapalım, geçmişin izlerini silmemiz mümkün değil. Hayatımızın son demlerinde sevgiyle, şevkatle, merhametle elimizden tutanın canımızdan çok sevdiğimiz evladımız olmasını istiyorsak; çocuklarımıza sahip çıkmamız gerekir. Gelecek diye beklediğimiz günler geldiğinde, yeterince kıymetini bilemediğiniz değerlerimizin elimizden kuş olup uçtuğunu görmek o an yaşadığımız acıları telafi etmez.  İçinizdeki duygularınız her dem taze, sevginiz sebil olsun.


Not: Bu yazı Haber Avrupa Gazetesi için hazırlanmış, sesli ve yazılı makale olarak yayımlanmıştır. Sesli makaleye https://www.youtube.com/watch?v=6Tb7pfQ13yQ adresinden erişilebilir.

20 Şubat 2023 Pazartesi

Herkes gücü kadar zulmeder

 

Bu yazıyı deprem bölgesinden yazıyorum. Oturduğum sandalye ara ara sarsılıyor, bunu hissediyorum.

Türkiye bugünlerde yüzyılın en büyük depremlerinden biriyle sarsıldı. Acıların hesabı yapılmıyor. Uzaklardan bir yerlerden “Acınızı paylaşıyorum” demekle o acıyı bizzat yaşamak çok farklı. Devlet millet birlikte yaralarını sarmaya çalışıyor.

İnsanların muvazenesi bozulmuş; ortalıkta çaresizlik ve panik duygusu hâkim. Kimi vatandaşlar ne yaptığını bilemez halde, ortamı algılayamıyor, duygularını kontrol edemiyor.  Devlet her yere yetişmeye çalışıyor. Dünyanın dört bir yanından Türkiye’ye yardım etmek için geliyorlar.

Her hafta üç beş kere karşı karşıya geldiğimiz, üçüncü tarafların, “Bunlar her an savaşa tutuşacak” diye söylediği Yunanistan bile Türk insanının yardımına koştu. Gönderdiği ekip, bizimkilerle enkaz kaldırıp insanların hayatını kurtarmaya çalışıyor. İnsanın iyisi sınava çekilince belli olurmuş derler…

Afetle ilgili olarak inanılması güç durumlara tanık oluyoruz. Bazıları sosyal medyada insanların acıları ile eğleniyor... Kimi esnaf can derdinde, dükkânını kapatmış, kimi insan görünümündeki yaratıklar da sahipsiz gördükleri bu dükkânları, yahut depremzedelere yardım getiren araçları yağmalama peşinde…

Kimileri de hangi kesimden olursa olsun, bu zor zamanda vatandaşın çaresizliğini siyasi polemik konusu yapabiliyor. Gün eksikleri gidermek için birlikte çalışmayı gerektiriyor, eksiklerimizi veya hatalarımızı bilahare tartışırız, o ayrı bir konu…

Olumsuz örnekleri gördükçe “Biz hangi ara böyle olduk, nerde yanlış yaptık?” diye sormadan edemiyorum.

Aslına bakarsanız; herkes doğruyu yanlışı biliyor, lakin doğruyu söylemek kimsenin işine gelmiyor. “Birimize bak, hepimizi görürsün” misali durumlar yaşanıyor. An geliyor, “memlekette tuz kokmuş” diyesi geliyor insanın, an geliyor, geleceğe yönelik umutlarımız yeniden yeşeriyor.

Kemal Sayar Hoca’nın bir mülakatında söylediği gibi; “Hayatta hiçbir şeyin kontrolümüzde olmadığının ayırdında olmamız lazım. İnsanlar kendini emniyette hissederken, tek bir değişkenin bir anda her şeyi değiştirdiği görüyoruz.” Dağ gibi adamların, orta yerde “Bu dünyanın efendisi benim” edası ile dolaşanların bir anda sıfırı tükettiğini veya ebedi âleme irtihal ettiğini duyunca şaşırıyoruz. Oysa ölüm her bir fani için kaçınılmaz son; bunu unutuyoruz. Dünya malı için insanlığımızı unutuyor; insanlığımızdan utanır hale geliyoruz.

Bir arkadaşım, deprem olduğu gecenin sabahında ilahi kudretin tecellisi ile sahip olduğu evi ile önüne park ettiği son model otomobilinin gün ağardığında hurda ve moloz yığınından ibaret olduğunu görüyor. Çocukları ile birlikte büyük bir korku ve panik halinde sığındığı küçük bağ evinde yaktığı ateşin etrafında toplanmış, hayatta kalabildiklerine şükrediyordu. O an ne evin, ne de otomobilin hesabı yapılıyordu. Etrafta insanlar enkazların etrafında dolanıyor, moloz altında kalan canlardan bir ümit haber bekliyordu.

İnsanlar demirinin, betonunun, inşaat kalitesinin nasıl olduğunu sorgulamak yerine duvardaki seramiğin veya boyanın, yer döşemesinin rengini ve bunlara sahip olmanın kendilerine sağladığı ayrıcalıkla, toplum içinde statü kazanmanın hesabını yapıyorken, proje mühendisini, zemin etüdü yapan jeoloji mühendisini, yapı denetim işini üstlenen ama inşaata uğramayan görevliyi sorgulamamış. Bugün inşaatı yapan müteahhidin malzemeden ne kadar “çaldığı” konusunda yorum yapıyorlar… Gün acıları tazeleme günü olmasa da bunlara bir kalemde geçiniz demek gerekiyor. İnsanın canı önemli, canımızdan can giderken, bazıları hala prestij peşinde…

Bir elinizin işaret parmağı ile birini gösterirken, diğer üç parmak elin sahibini gösterir. Toplum o hale geldi ki adeta “Kendi gözündeki merteği görmez, elin gözündeki çöpü görür” oldu. Herkes diğerini eleştiriyor.  Zor zamanları fırsata çevirenler de "Dünya bir yağlı kuyruktur, aşk olsun yiyene." diyor.

HaberTürk  TV muhabiri Mehmet Akif Ersoy  “Taksiye biniyorum.”  diyor ve mealen şunları anlatıyor: Aracına bindiğim bir taksici bilmem kimin ne kadar yolsuzluk yaptığını ve şu kadar para kaçırdığını vs. anlatıyor... Mehmet Akif dönüp taksi şoförüne “Sen hiç bir turisti bir yerden bir başka yere götürürken taksimetrenin ayarı ile oynuyor musun?” diye soruyor. Taksici “Abi biz ekmek paramızın derdindeyiz, o da bizim üç kuruş avantamız olsun.” şeklinde cevap veriyor. Anlaşılan o ki taksici de gücü nispetinde çalıyor. Taksici beş lira çalabilirken, bir başkası beş milyon çalabiliyor. Toplumda herkes gücü nispetinde çalıyor. Herkes diğerine gücü nispetinde zulmediyor. Bu durumda az çalan, çok çalana karşı daha çok çalamadığı için daha iyi değil ki... Kötü her yerde kötü; ahlaksız her yerde ahlaksız.

Ülkenin sorunu ahlaklı birey yetiştirmekten geçiyor. Bir kişinin bir lira çalması ile bin lira çalması arasında bir fark yok. Bir kişinin öğrencilik yıllarında sınıfını hangi dersten nasıl kopya çekerek geçtiğini bilmem kaç yaşında dahi ballandıra ballandıra anlatmasını keyifle dinleyen bir toplumdan daha beklenir ki… “Bre utanmaz, yaptığın ahlaksızlığı mı anlatıyorsun!” demek yerine, kopya çekerek aldattıklarını düşündükleri öğretmeni yeren bir ahlak anlayışından çıkan sonuç bu… Yetersiz teknik personel, yetersiz müteahhit ve daha neler.

Yaşadığımız bu afette gördük ki bu ülkenin gençleri ortaya koyduğu performansla geleceğimizin aydınlık olduğunu gösteriyor. Her biriyle gurur duyuyoruz. Yaralarımızı birlikte saracağız. Efsane ve mitlerle değil; aklın ve bilimin yol gösterici aydınlığında kendimizi ve ülkemizi geleceğe hazırlayacağız.

Biliyoruz ki değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir ve biz istemesek de değişiyoruz, her şeye rağmen gelişiyoruz.

 

Not: Bu yazı Haber Avrupa Journal Gazetesinin Şubat 2023 sayısında yayımlanmıştır. Yazıya http://avrupa.at/herkes-guecue-kadar-zulmeder/ adresinden erişilebilir.

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...