27 Temmuz 2019 Cumartesi

Bir günün hikâyesi


Her seferinde “Artık bu son” diye yazmaya başlıyorum. Bazen nedenini kendime bile açıklamakta zorlandığım, zihnimde birbiriyle çarpışarak yeni biçimler oluşturan, sıra dışı düşüncelere evrilen tarifi imkânsız duygularla boğuşuyorum. Bir yanım al başını, uzak yerlere git derken öbür yanım otur oturduğun yerde diyor. Yaşadığım bu karmaşık duygular, olasılıklar içinde kurulmuş bir âlemde yan yana düşenlerin birbirleri üzerindeki etkileriyle yeniden şekilleniyor; kendine sonsuz evrende yol bulup akıp gidiyor; serencama (yani yaşanan bir günün öyküsüne) dönüşüyor.

Her yeni güne bir merhaba diyecek kadar bile tanımadığımız insanların yanında, yakınında olmaya, hayatlarına dokunmaya çalışarak başlıyor; günün akşamında da veda ediyoruz. Ödünç aldığımız gök kubbenin altında, Ludwig Wittgenstein’ın “Benim dilim, benim dünyamın sınırlarıdır” sözünü tekrar tekrar deneyimliyoruz. Bildiğimiz dilin sınırları içinde anlatmaya çalıştıklarımızı, muhataplarımızın dil dünyasının sınırlarına sığdırmak her zaman kolay olmuyor. Bazen muhataplarımıza azı anlatıyoruz, anlamıyor; çoğu anlatıyoruz, anlamıyor.  O an şair Paul Verlaine’in “İşte hayat! Aç gözünü gör; bak ne kadar sade. Her gün sâkin gürültüdür” sözleri aklımıza geliyor. “Ey sen ki durmadan ağlarsın, döversin dizini; gel söyle bakalım ne yaptın? N'ettin gençliğini?” sorularına karşılık, dernekte - dergâhta vatandaşlarımızın haliyle hemhal olup, deyim yerindeyse “her günü yeniden kuruyor; her güne taze bir başlangıç” yapıyor, milletimize şükran ve minnet borcumuzu ödemeye çalışıyoruz. Honoré de Balzac’ın deyişiyle “kara bir dikeni yutarken, onun içini parçalayıp geçtiği sırada dahi hiç ses çıkarmadan” sabrederek; bildiklerimizi paylaşıyor, öğrendiklerimizi anlatmaya gayret ediyoruz.

Bu süreçte eğitime bir ömür vakfetmiş olanları görmezden gelenlere, sıradanlaştırmaya, ötekileştirmeye, bazen de itibarsızlaştırmaya yeltenenlere inat; bilineni bilmezden, görüleni görmezden geliyor, “tecahülü arif” yapıyor; bizimle aynı gönül dilini konuşan insanlarla hemhal olmaya çalışıyor; bölündükçe bölünmeyi marifet sayanları bir olmaya, iri olmaya, diri olmaya davet ediyoruz.

Herkesin her şeyi bildiğini sandığı, ama tam olarak neyi bildiğini bilmediği bu çağda, pirinç tanelerinin içindeki beyaz taşları sabırla ayıklamaya, doğru bildiklerimizi ısrarla söylemeye çalışıyor; toplumumuzu içinde bulunduğu gaflet uykusundan eğitim, eğitim diyerek uyandırmaya; devenin çöl dikenini yerken aldığı karşı konmaz hazzın ve lezzetin aslında dikenden değil, kendi kanındaki tuzdan kaynaklandığını ve bu tehlikeli sürecin sonunun yok olmaya varacağını anlatmaya çalışıyoruz.
Bu arada “Okumuş, profesör olmuş da ne olmuş?” diye söylenenlere cevap vermek yerine, Mevlana’nın “Bir lafa bakarım laf mı diye; bir de söyleyene bakarım adam mı diye” özdeyişini hatırlıyor; böylesine anlamlı sözleri söyleten yüce kuvvetin adaletini diliyor; ilk günkü heyecanımızı kaybetmemeye bakıyoruz.

Duyguların gergin, ruh halinin gelgitlerinin elverdiği ölçüde vatandaşların her birinin diğerinden daha özgün olan göç hikâyelerini dinlemeye, dertlerini çözmeye, önerilerini anlamaya, kavramaya, çözüm üretmeye çalışıyoruz. Anlatılanların kimi zaman öznesi olmaktan gocunmadan, bazen bir ressamın günlerce emek vererek yaptığı muhteşem tablosuna bakarken duyduğu hissiyatına ortak oluyor; bazen de o ressamın sıradan bir çalışmanın karşısında duyduğu tatminsizliği yaşıyoruz.

Kimi zaman konuştuğumuz çocuklara "Ebeveyninin kendine hayrı yok" diyememenin yürek yangınını; kimi zaman da gördüğümüz manzara karşısında "Olay başka türlü yaşansa da sonuç değişmeyecekti;  çünkü sorunun kaynağı sizsiniz" diyememenin sabrını yaşıyoruz. Toplumun karşı karşıya bulunduğu durumun, yaşadığı sorunların önemli bir kısmının ne farklı kültürler içindeki ötekileştirilmelerden, ne yabancı düşmanlığından, ne de günlük siyasetin yansımalarından kaynaklandığını görüyoruz. Sorun aslında dünyayı tersine döndürmeye çalışırken hayatları alt üst eden; yeterince sözcük, anlam ve kavrama sahip olamayan kısır döngüye bağlanmış gündelik hayatlarımızdan, hayatı algılama ve yaşama tarzlarımızdan kaynaklanıyor.

Çocuklara, gençlere; "Başarı, onu arzulayan ve ona hazır olana gelir. Başarı, aşk gibidir. Dışarı çıkman, onun peşinden koşman gerekir!" desek de tanık olduğumuz birçok başarı öyküsünde de başarısızlıklarda da bu kısır döngüyü, yaman çelişkiyi görüyoruz.

Hayatında ders kitabı dâhil hiçbir basılı yayını başından sonuna kadar okumamışlar toplum içinde âlim kesiliyor. Veli toplantısına gitmek bir yana, çocuğunun hangi okula, kaçıncı sınıfa gittiğinden habersiz olanlar, iş eğitime gelince öğretmenden daha iyi öğretmen oluyor. Bu aileler öğretmenin verdiği ödevi ve sorumluluğu yerine getirmeyip laf olsun diye okula gidip gelen; çoklu iletişim imkânlarının sağladığı fırsatlarla zihinleri bulanmış; sorumlulukları hatırlatıldığında “bir daha derse gelmeyeceği” tehdidini savurabilen ve hayatın gerekleriyle gerçeklerinden uzak, şımarık ve saygısız bir kuşak yetiştirdiğinin farkında bile değil. Çocuklarına evde, aile ortamında “paşa” muamelesi yapıyor; bunların dümen suyundan çıkamıyor; okulda gerçeklerle yüzleştikleri zaman da çocuklarının “ayrımcılığa” uğradığını öne sürüyorlar. Bu iddia ile birlikte, eğitimin gerektirdiği temel bilgilere, yaşam becerilerine ve çağın gerektirdiği teknolojik donanıma sahip yurttaş yetiştirme idealinden sapıyor; temel meslek eğitimi dahi almadan hayata atılan niteliksiz, eğitimsiz insan grubu yetiştiriyoruz. Elbette konunun farklı boyutlarını ve istisnalarını ve her birimizin göğsünü kabartan başarı öykülerini saklı tutuyoruz. Bununla birlikte, içimizi acıtsa bile, gerçeklerin söylenilmesinde yarar görüyoruz.

Dünyanın neresine giderseniz gidin, çalışmayan tembellere methiye düzülmez; “tembelliğe” övgü ortaçağ masallarında olur! Başarı öyküleri anlatılırken, başarılı olanların çalışma biçimleri ile başarıya ulaşırken ödedikleri bedeller de anlatılır. İnsanlar hayatları boyunca bir şeyler başarmak, belli amaçlarını gerçekleştirmek için çalışır. Körü körüne çalışmak da başarılı olmak için yeterli değildir. Çalışmanın arka planında hedef koymak; bu hedefe ulaşmak için azmetmek, sabretmek, direnmek, zaman harcamak, fedakârlık yapmak, hedefe sadık kalmak gibi ilkeler bulunur. Bunlar eksikse, başarıdan söz etmek de mümkün olmaz. Toplum olarak çocuk ve gençlerimize anlatmakta yetersiz kaldığımız hususlardan bir kısmı da bu gerçeklerdir. Uçurumdan aşağı düşmeden önce atılan son bir adım, derin sulara dalmadan önce alınan derin nefes gibi yaşadığımız gerçekler ile yüzleşmek zorundayız.

Biz çocuklarınıza Almanca öğretin; Türkçeyi unutturmayın dedikçe; eğitim, dilimiz, kültürümüz gibi konuların önemini bıkıp usanmadan, heyecanla anlatırken, alacağı arabayla ona buna nasıl hava atacağının düşünü kuran, aybaşında bankaya yatacak üç kuruşun hesabını yapan kimi veliler, kendilerine kendi gelecekleriyle ilgili bilgi verenleri “Bir kuştur şu dalda öten; o da kendi Türküsünü söyler” misali yarım kulak dinliyor. Ardından şevkle söz isteyip, “Hemşerim, nerelisin?” veya üç dört senedir önünden bile geçmediği “Şu başkonsolosluk binası…” muhabbetine dönüştürüyorsa,  bize ancak sabır ve metanetimizi muhafaza ederek “Ya Sabır!” çekmek, yeniden ve ısrarla eğitimin insanın hayatında ne gibi değişiklikler yapabileceğini anlatmak, merhum Mehmet Akif Ersoy’un ifadesiyle,  “Ben bu yoldan dönersem yazık bana, vahlar bana” demek düşüyor.

Bu yazıda, aslında kendi durumumuzu, yaşadığımız bazen gerçek bazen sıra dışı hikâyelerin içindeki serencamımızı çarpıcı bir üslupla anlatmaya çalıştık. Romalı şair Horatius günümüzden iki bin sene önce yazdığı Taşlamalar adlı kitabında şöyle der: "Ne gülüyorsun? Anlatılan senin hikâyendir." (Quid rides? de te fabula narratur) Ben de siz okuyuculara soruyorum: Siz de hala gülüyor musunuz? Gülmeye devam edin; olsun deminiz, olmasın gamınız; hayra dönsün serencamınız.


----------------
Bu yazının teknik redaksiyon yapılmamış versiyonu Haber Avrupa Journal-adlı gazetenin Haziran 2019 sayısında yayımlanmıştır. http://www.europa-journal.net/?fbclid=IwAR3gVWfcfC3weEkCMk2J-wpayKBFFI79joHgDuqb9PY8HGmo3im5UNG3Rbs (27 Temmuz 2019).

Modern akıl mutlu olmaya yetmiyor


Günlük hayatın içinde kısa veya uzun aralıklarla ortaya çıkan, saman alevi gibi parlayan, yani nevzuhur olan popüler kültürün ögeleri, geçmişi uzun zamana dayanan, yani kadim olan köklü gelenekler karşısında tutunamasa da insanoğlu, mutlu olmak için sürekli bir arayış içine giriyor, kendine yeni bir yol arıyor. Bu düşünceden yola çıkarak, toplumsal ve sosyal hayata dair yaptığım gözlemleri, iyi ve güzel davranışları derledim ve bir yazıya dönüştürdüm. Okurken keyif almanızı dilerim.

Avrupa ülkelerinde gözlenen Türk ve İslam karşıtlığı aslına bakarsanız kökü artık çok eskilerde kalan “korkunç Türk” imgesine kadar geri gitmektedir. Bilinçaltına yerleşen bu imge, tarihi süreç içinde evrilerek Türkofobiye veya İslamofobiye dönüşmüştür. Avrupa tarihinde ve günümüz siyasetçilerin diline yerleşmiş bu kavramlar, Türk karşıtlığını yansıtan nefret eğiliminin yeniden üretilip piyasaya sunulması ve bu yolla maddi manevi kazanç elde etme çabasıdır.

İçimizden bir kısım insan, Batılıların ürettiği bu söylemi taklit ederek, kendilerini tatmin ediyor; Batılı gibi davranıyorlar; ya da öyle davrandıklarını zannediyorlar. Aslında tamamen içsel olan bu duygusal tatmin dışarıdan bakan üçüncü gözlere, davranış sahibinin ne kadar kimliksiz ve kişiliksiz kaldığını gösteriyor.

Heyhat, biz konumuza devam edelim.

Avrupa genelinde yayılan ve tarihsel önyargıların devamı olan bu yeni akım, modern Türkiye’ye ve Müslüman Türk varlığına yönelik olup; yakın geçmişte Londra ve Paris’in desteğini alan Sırp ve Hırvatların Bosnalı ve Arnavut Müslümanlara yaptığı etnik temizlik ile kendini bir kere daha göstermiştir. 1389 yılında I. Kosova Savaşı’nda alınan yenilginin[1] intikamını almak isteyen Sırp askerlerini Türk olarak gördükleri Müslüman milletlere karşı yaklaşık 600 sene sonra Srebrenitsa Katliamını yapması, bu duygunun açık bir göstergesidir. Bir yanda asırlardır devam eden kin ve intikam duygusu, öte yanda tarihte yaşanmışlıkları unutan ve Batılıların Türklere karşı popüler söylemlerini gerçek zannedip, hal ve yaşam biçimleri ile Batıya uyum sağladığı yanılsaması ile yaşan Türkiye kökenli Avrupalı Türkler.

Bu nevzuhur Avrupalı Türk anlayışı, Batılı söylemleri eleştiri süzgecinden geçirmeden kabul etmekle Türkiye’deki mevcut yönetim ve milliyetçi görüşe karşı olduklarını, Türkiye’deki mevcut iktidar sahipleri ile araya mesafe koyduklarını zannediyorlar. Bunlar şu veya bu şekilde Türkiye’ye karşı çıkarken, aslında Batılıların bilinçaltındaki “Türkiye’nin tarihi liderlik gücüne” de karşı çıkıyorlar; lakin farkında değiller.

Bu şekilde kadim olana duyulan tepki ile batılıların nezdinde “beyaz” Türk statüsünü kazandıklarını ve mütedeyyin, milliyetçi ve muhafazakâr Anadolu insanından yani “siyah” Türklerden farklı olduklarını anlatmaya çalışıyorlar.

Bu Türkler, Avrupalı ve liberal olarak tanınmak istiyor ve Avrupa’nın kendilerinden istediklerini düşündükleri şeyleri talep ediyorlar. İmajları ve istekleri o derece bilinçsizce taklit ediyorlar ki, asıl amaçları “aydın” liberaller veya solcular haline gelmek olduğundan tartışılan konular dahi fuzuli hale geliyor. Zamanla başkalarının gözünde kendilerini nasıl görüyorlarsa ona dönüşüyorlar. “Efendilerinin” algı ve pratiklerinin bu derece taklit edilmesi ve Avrupalı olarak tanınma arzuları, mevcut tartışmada önemli bir rol oynamaktadır[2].
İnsan hayatında kurduğu ilişkilerde samimi olmalıdır. Samimiyet, dilimiz ile kalbimizin, yazdıklarımız ile yaptıklarımızın birbirini tutmasıdır.

İslami yaşam biçimini kabul edenlere de söyleyecek, anlatacak hususlar var. Bizim kültürümüzde, Mümin, kendisinden emin olduğumuz kişidir. Dostlukta ve zorlukta sebat edendir. Fedakârlıkta mahirdir. Vefanın imandan geldiğini bilir. Yaptığı iyilikleri alacak hanesine yazmaz. İnşallah böyle insanlar olarak yaşayıp gideriz.

Günlük hayatta da 'Bir kimsenin kıldığı namaz, tuttuğu oruç sizi aldatmasın!' “Kişinin namazına, orucuna bakmayın; konuştuğunda, doğru konuşup konuşmadığına, kendisine emniyet edildiğinde, güvenilirliğini ortaya koyup koymadığına; dünya kendisine güldüğünde, takvayı elden bırakıp bırakmadığına (menfaat anındaki tavrına) bakıp öyle değerlendirin.” (Kenzul-Ummal, h. No: 8435). Güvenilir olmayanın dini de olmaz.

‘Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve tutkulu bir oyalanmadır” (Ankebut 64). Dünyanın eksiği, insanın isteği bitmez. İhtiyaç ile ihtiras arasındaki mesafe uzun gibi görünse de bir anda kısalabilir. “Dünya hayatı sizi aldatmasın. O aldatıcı şeytan da Allah hakkında sizi aldatmasın." (Lokman, 31/33). Yoklukta şaşırmayan, varlıkta şımarmayan insanlar ne kadar kıymetlidir.  Sadi Şirazi’nin dediği gibi, “Düşmanın en büyük hilesi dostluğudur.”

Yukarıda da değindiğim gibi, ilişkilerde önce hasbi olmak, Allah’ın rızasını kazanmak için çalışmak lazım. Açık aramaktan yorulan gözler, doğru ve güzel işleri göremez. Dedi ki sevginin tartısı fedakârlıktır. Güven duvarı yıkılırsa, insana ait birçok incelik o duvarın altında kalır. Artık o andan itibaren insan insanın kardeşi değildir, kurdudur. “Verilen söz sorumluluk gerektirir” (İsra, 17/34). Damlada bulamadığını deryada da bulamazsın. Sâdi-i şirazi’nin dediği gibi, “Sevgisiz bakınca Yusuf bile çirkindir, şeytana aşkla bakınca melek sanırsın." Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî demişti dersin, “Seni sende olmayan meziyetlerle öven bir insanın, bir gün seni sende olmayan hallerle kötüleyeceğinden şüphen olmasın.”

Hangi yönden gelirse gelsin, maruz kaldığınız ithamlar karşısında sakın yılmayın! Üzüntüye kapılmayın! Eğer iman ediyorsanız, mutlaka üstün gelirsiniz!  (Âl-i İmran 139) Dedi ki iyiye karşı iyilik et, kötünün şerri kendine yeter. “Sana kötülük yapsalar dahi sen iyi olmaktan vazgeçme. Sabret, Allah’a havale et ve bekle. Unutma; Allah hüküm verenlerin en hayırlısıdır” Yükünü kaldıramayacağın kalbe, elinden tutamayacağın insana talip olma. Amenna ve saddaknâ (İnandık ve tasdik ettik).

Bu âleme dost kazanmaya geldik. İnan başka bir şey yok! Bizi bize gösteren ayna çok önemli. Böyle bir ayna bulana ne mutlu. Bunlar öyle aynalar ki, senin iyi tarafını gösterip, iyi tarafını parlata parlata zaman içinde geliştirerek olumsuz taraflarını silip atar. Hayatın değişir, birden senden güzelliklerin doğduğunu hissedersin.  İnsanız; etimiz yenmez, derimiz giyilmez, tatlı dilimizden başka neyimiz var. İşte böyle mutlu yasamak üzerimize farz; iyilikleri dillendireceğiz, iyilikleri yaşayacağız, iyilerden olmaya çalışacağız, böyle de mutlu ve huzurlu yaşayacağız. 

Bütün bunlar karşısında modern akıl mutlu olmaya yetiyor mu? Mutluluk uzaklarda bir yerde değil, yine kendi içimizde, yaşadıklarımızda gizli ve her birimiz mutlu olmak adına aslında kendimizi ve kendimize dahi itiraf edemediğimiz yahut itiraf etmeye çekindiğimiz hakikatimizi arıyoruz.

“...Ey Rabbim, Sana yönelttiğim duada cevapsız bırakıldığım hiç olmadı.” (Meryem Suresi /4) Bizleri kapından eli boş dönenlerden, kendi hakikatini kaybedip yanılgılarının peşi sıra kuvvetli güz rüzgarlarının etkisiyle kuru yapraklar misali oradan oraya savrulan biçarelerden eyleme.



[1] I. Kosova Savaşı veya Birinci Kosova Meydan Muharebesi, Sultan I. Murad önderliğindeki Osmanlı ordusu ile Sırp kumandanı Lazar Hrebelyanoviç önderliğindeki Hırvat, Leh, Macar, Çek ve bütün Balkan prenslikleri Osmanlılar'a karşı birleşerek oluşturduğu çok uluslu Balkan ordusu arasında 28 Haziran 1389 tarihinde yapılan muharebenin adıdır.
[2] Hakan Yavuz (2019). Kendinden Nefret Eden Türkler ve Soykırım Tartışması. Daily Sabah. 07.02.2019.AVIM: Avrasya İncelemeleri Merkezi-Center for Euroasian Studies. Blog No: 2019/14. – 19.02.2019 tarihinde https://avim.org.tr/Blog/KENDINDEN-NEFRET-EDEN-TURKLER-VE-SOYKIRIM-TARTISMASI-DAILY-SABAH-07-02-2019?slid=SlE2P_G0vb6QGsWqnuy1U5xJtK0&utm_campaign=100936&utm_content=SlE2P_G0vb6QGsWqnuy1U5xJtK0&utm_medium=email&utm_source=newsletter&utm_term=campaign-100936 adresinden ulaşıldı.

1 Mayıs 2019 Çarşamba

Köken Dili Türkçe

Hemen her fırsatta göçmen kökenli çocukların Almancayı çok iyi öğrenebilmesi için köken dillerini de iyi bilmesi; ikinci dili bu dilin üzerine kurması gerektiği vurgulanıyor. Ayrıca evde, sokakta konuşulan dilin akademik başarı için yeterli olmadığı biliniyor. Nasıl temeli çürük bina yaşamazsa, köken dilini öğrenmeyen toplumlar da geleceğini sağlıklı kuramaz; özgüven eksikliği ile hangi tarafa ait olduğunu kestiremeden arafta yaşar. Bu durumun sosyal ve psikolojik sıkıntılarıyla mücadele eder.

Konuyu Bavyera’daki okullarda verilen köken dili dersi Türkçe özelinde bir kere daha özetlemek isterim. Bilindiği üzere, Türkçe liselerde 10. sınıftan itibaren seçmeli yabancı dil dersi olarak veriliyor. Dileyen bu dersi yabancı dil olarak seçebilir; hatta lise bitirme sınavına bu dersten girebilir. Bir ikinci seçenek ise ilkokuldan itibaren verilen köken dili dersi Türkçe. Bizim ifademizle Türkçe ve Türk Kültürü dersi.

Türkçe; Bavyera Hükümetinin 2004 yılında aldığı karar uyarınca Yunanlıların, Boşnakların, İtalyanların, Yunanlıların, Portekizlilerin, İspanyolların çocuklarına verdiği köken dili dersi gibi, genel müfredatın dışında ve isteğe bağlı olarak verilmektedir. Bu dersler Bavyera Eyaleti Eğitim ve Kültür Bakanlığı ile yapılan işbirliği halinde ilgili ülkelerin konsoloslukları tarafından planlanmakta ve yine ilgili ülke öğretmenleri tarafından verilmektedir. Derslerin içerikleri de ilgili ülkeler tarafından belirlenmektedir.

Bu ders bazen, derste işlenen konular araştırılmadan, öğretmenlerle konuşulmadan tamamen ön yargıların esiri olarak eleştirilerin hedefi oluyor. Bu nedenle, kamuoyunun ve velilerin bilgilendirilmesi açısından şunu belirteyim ki Türkçe ve Türk Kültürü dersi ile ilgili çerçeve program, Türkiye’de üniversitelerimizde görev yapan alan uzmanlarının bir seneyi aşan titiz bir çalışmasının ürünüdür. Türkiye’de uzmanlarca hazırlanan bu program, Almanya’da yaşayan ve buradaki çocuklara Türkçe dersi veren öğretmenler ile ilgili paydaşların görüş ve önerileri ile geliştirilmiş ve uygulamaya hazır hale getirilmiştir.

Daha sonraki aşamada ise alan uzmanlarınca öğretmenlerin önerileri doğrultusunda hazırlanan bu çerçeve program esas alınarak, ders yılı boyunca her hafta işlenen konuların içeriklerinin yer aldığı yıllık planlar hazırlanmıştır. Derslerin içerikleri alanda çalışan öğretmenler tarafından, öğrencilerin yaşadığı çevrenin özellikleri, bölgenin yapısı ve öğrencilerin dil, yaş ve eğitim düzeylerine göre oluşturulmuştur.

Gerek Türkçe dersinin çerçeve programı, gerekse her hafta işlenen konuların içeriklerinin yer aldığı yıllık planlar, ilgi duyanların bilgilenmesini sağlamak amacı ile Türkçe ve Almanca olarak yurt dışı temsilciliklerimizin web sayfalarında yayımlanmıştır. Dileyen herkes bu belgelere ulaşabilir; hatta dinamik bir yapıda hazırlanan bu çalışmaların geliştirilmesi için görüş ve önerilerini de en yakın eğitim ataşeliklerine iletebilirler.

Bir sene süren bu çalışmalara paralel olarak hazırlanan ders kitapları da yine öğrencilerin yaş, dil ve eğitim durumları göz önünde bulundurularak tasarlanmıştır. Ders kitaplarının yanı sıra Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğretmen ve öğrencilerin eğitim öğretim sürecindeki iletişimini kolaylaştırmak ve sanal öğrenme süreçlerini desteklemek üzere oluşturduğu EBA (Eğitim Bilişim Ağı) yurt dışında yaşayan öğrencilere de açılmıştır. Yeni ders kitapları ve etkileşimli eğitim materyallerinin yer aldığı EBA gelecek öğretim yılından itibaren yurt dışındaki çocuklarımızın tabletlerinde, cep telefonlarında erişime hazır olacaktır. EBA üzerinde derslerin ve öğretim materyallerinin yanı sıra yaş gruplarına göre eğitici ve bilgilendirici oyunlar da yer almaktadır.

Dersi veren öğretmenlere gelince; her bir öğretmenimiz Türkiye’deki belli başlı üniversitelerin öğretmenlik programlarından mezun olmuştur. Alanları ile ilgili öğretim yöntem ve tekniklerini, çocuk gelişimini, psikolojisini, sosyolojiyi, ölçme ve değerlendirmeyi, program ve öğretim materyalleri geliştirmeyi kaynağında, alan uzmanlarından öğrenmiştir. Her biri bir başka okulda danışman öğretim elemanları ve uzman rehber öğretmenlerin gözetiminde öğretmenlik uygulaması derslerine katılmış ve başarılı olmuşlardır. Mezuniyetlerinden sonra ise Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı bir okulda öğretmenlik yapabilmek için girilen zorlu bir yarışma sınavlarını kazanıp, en az beş yıl öğretmenlik deneyimi kazanmışlardır. Beş yılın sonunda, yurt dışında Türkçe ve Türk Kültürü dersi vermek için bakanlığa müracaat ettikleri zaman, yukarıda sayılan bu bilgi ve deneyimlerini ölçen alan bilgisi, genel kültür, yabancı dil gibi alanlardan yazılı ve sözlü sınavlara girip seçildikten sonra yurt dışı göreve uyum kurslarından geçirilmişler ve yurt dışına, görev yaptıkları şehirlere gönderilmişlerdir. Gittikleri her ülkede Başkonsolosluklar bünyesinde bulunan eğitim ataşelikleri ile birlikte çalışıyorlar. Görüldüğü üzere, her bir öğretmenimizin öğretmenlik yeterlilikleri dünya standartlarındadır.

Bu öğretmenlerimizin derste hangi konuları işlediği konusuna gelince; derse katılmadan, çerçeve programı ve yıllık çalışma planlarını incelemeden, tamamen önyargı ile suçlanmaya çalışılan öğretmenlerimiz, bazılarının öne sürdüğü gibi derste siyasi propaganda yapmıyor; iki ülke arasındaki günlük siyasi ilişkileri anlatmıyorlar. Aksine, çocuklara Türkçeyi ve Türk kültürünü öğretiyorlar. Yurt sevgisi, bayrak ve ulusal marşları anlatırken; sadece Türkiye’yi değil; doğuştan Alman vatandaşlığı kazanmış olan Türkiye kökenli çocuklara, yaşadıkları ülkenin ulusal değerlerini de öğretiyor; yurt belledikleri bu toprakları da vatan olarak görmeleri, bu ülkenin yurttaşı olmanın kıvancının yanı sıra, sorumluluklarını yerine getirmenin gerekleri konusunda da bilinçlendiriyorlar.

Türkçe ve Türk Kültürü dersi öğretmenlerimiz, düzenledikleri kültürel etkinliklerle farklı kültürlerden gelen bireyler arasında eşit vatandaşlık statüsü öngören, yeni bir birliktelik kültürü yaratmayı hedefleyen karşılıklı ilişkiler ve etkileşimler bütünü olan toplumsal ve sosyal uyum sürecine de olumlu katkılarda bulunuyorlar. Dolayısı ile Türkçe ve Tür kültürü dersi de bu ülkenin okullarında öğretilme şansı verilen diğer ülkelerin köken dilleri ve kültürleri gibi, birbiriyle eşit, doğası gereği farklı ve meşru kabul edilen diğer kültürler arasındaki yakın alışveriş ve iletişim ilişkilerini yaşatmakta, olumlu katkılar sağlamaktadır. Beklentimiz, eyalet okul yöneticilerinin bugüne değin yaptıkları işbirliği anlayışı ve desteğini gelecekte de sürdürmesidir.


Türkçe tarihi değeri olan en eski dünya dillerinden biridir. Bu dili konuşanlar aynı zamanda Yusuf Has Hacib’in, Yunus’un, Mevlana’nın, Hacı Bayram’ın insanî fikirleriyle beslenmiş bir milletin evlatları olarak ecdadımızdan miras kalan zengin bir kültürü gelecek nesillere taşımaktadır.  Bu ülkede Türk kültürü, milletin gönlüdür; milletin gönlünü rahatlatıp yüzünü güldüren de köken dili, Türkçesidir. Türkçe; Almanya için de bir şans ve gelecek kuşaklardan ödünç alınmış değerli bir kültürel mirastır.

Not: Mustafa Çakır (2019). Köken Dili Türkçe. Bayern Aktüel: Bildung-Eğitim. Mayıs - Mai 2019. Sayfa: 12 (www.bayern-aktuel.de) 

15 Nisan 2019 Pazartesi

Evde konuşulan dil ve okul başarısı


Çocuklarımıza ve gençlerimize sıkça yöneltilen “Evde hangi dili konuşuyorsunuz?” sorusunu bugünlerde yeniden ve daha sıklıkla duymaya başladık. Buradan alacakları cevaplarla, geleceğe yönelik tahminler yürütmeye çalışanların olduğu görülüyor. Muhataplarının hangi dile ve kültüre daha yatkın olduğunu tespit etmeye gayret eden siyasetçiler veya bunlarla beraber çalışan araştırmacılar da gün geçmiyor ki “evde konuşulan dil” ile ilgili soru sormasın. Evde konuşulan dil ile bireyin toplumsal ve sosyal hayata uyumu, aidiyet duygusu ve benzer pek çok soruya cevap aranıyor. Bu nedenle bu ay bu konulara değinmek istiyorum.

Genç anne babalar biraz gelecek kaygısı, biraz da sözünü ettiğim dış etkenlerin yönlendirmesiyle evde Almanca konuşuyor; onların içinde yaşadıkları toplumun dilini daha çabuk öğreneceği, bu yolla baskın kültüre ve onun taşıyıcılarının belirlediği toplumsal ve sosyal hayata daha kolay uyum sağlayacağı, çocuklarının okullardaki akademik başarılarının daha yüksek olacağı varsayımını savunuyorlar.

Evde Almanca veya Türkçe konuşmak, ailelerin tercihidir. Ancak yukarıdaki varsayımla yola çıkıldığında, bu görüşün bilimsel gerçekliğinin olmadığını, ailelerin beklentilerini karşılamakta yetersiz kaldığını; bu görüşteki ikinci kuşak ailelerin üçüncü kuşak temsilcisi çocuklarının yükseköğrenim gördükleri üniversitelerde yabancı dil olarak Türkçe dersi aldıklarını da hatırlatmak isterim. Bu süreç kesintisiz devam ederse, Türkçenin beşinci kuşak için büyük dedelerinin konuştuğu nostalji dili olacağı aşikar görünüyor. O halde ne yapılmalı? Evde hangi dil konuşulmalı? Aile içinde konuşulan dilin toplumsal ve sosyal hayata etkileri neler; yansımaları nasıl?

Karma evlilikler dışındaki anne ve babadan oluşan ailelerin içinde köken dilinde konuşulması, özellikle kritik dönem olan çocukluk çağında çok önemlidir. Çocuk bu yaşlarda edineceği köken diliyle, anadiliyle, yahut birinci diliyle[1], sadece toplumsal ve sosyal hayattaki paydaşları ile iletişim kurmakla kalmayacak, aynı zamanda o dili kullananların geçmiş kuşaklardan günümüze getirdiği kültürü de öğrenerek bir kuşak daha ileriye taşıyacaktır. İlk dört senenin sonunda, ikinci dilin konuşulduğu ortama sokulacak çocuk, burada karşılaştığı ikinci dil edinimini, ilk dilinin üzerine kuracak, böylece bilimsel araştırmalarla açıklanan art zamanlı iki dilli birey olma özelliğini kazanacaktır. İki dilli özellikleri ile farkındalık yaratan çocukların Almanca dil kullanımı ve okul başarısı tek dilli çocuklara göre daha gelişkin olacaktır. Karma evlilik dışında köken kültürü aynı olan eşlerin çocukları ile tam hâkim olmadıkları dilde iletişim kurmaya çalışmaları, çocuğun ikinci dil gelişiminde sorunlara yol açabilir. İkinci dilin ediniminde kazanılan yapısal hataların düzeltilmesi ya mümkün olamayacak ya da uzun zaman alacaktır. Dolayısı ile çocuk ikinci dili akıcı bir şekilde konuşsa dahi, ikinci dilin yazılı anlatımı ve söz diziminde çokça hata yapacağından, çocuğun okul başarısı olumsuz etkilenecektir. Bu nedenle tek dilli ailelerin çocukları ile erken çocukluk döneminde mutlaka köken diliyle konuşması önerilmektedir.

Anne veya babanın farklı köken kültüründen gelmesi, karma evliliklerin olması durumunda, anne ve babanın çocukları ile kendi köken dilleri ile konuşmasında bir sakınca yoktur. Çocuk bu durumda doğuştan, eşzamanlı iki dilli olurlar. Bu çocukların erken dönemdeki dil gelişimleri tek dilli çocuklara göre biraz geriden gelse de zaman içinde aradaki fark kapanacak ve iki dilli çocuklar dilsel ve çok kültürlü performansları ile sosyal ve akademik hayatta daha avantajlı bir konuma gelirler.

Evde kendileri ile Almanca konuşulan çocukların içinde yaşadığı topluma kolay uyum sağlaması konusu ayrı bir araştırma sahasıdır. Bireylerin içinde yaşadığı bir topluluğa uyum sağlayabilmesi için kendilerini dil yoluyla ifade ettikleri kadar, etkileşim içinde oldukları çevrede de kabul edilmeleri beklenir. Bir taraf kendini baskın kültürün taşıyıcılarının kullandığı dilde ifade etmeye çalışırken, bu kültürün taşıyıcılarının da muhatap oldukları ve etkileşim içine girdikleri partnerlerini sahip oldukları doğal haliyle kabul etmeye hazır olması beklenir. Bu hazır bulunurluk bir takım şartlara bağlanmamalı; niyetler karşılıklı anlayışla eyleme geçirilmeye çalışılmalıdır. Bunun aksi hallerde, tek taraflı girişimlerden sonuç alınması imkânsız olmasa da zor olur. Olumsuz seyreden ilişkilerde girişimde bulunan, dışlayana karşı olumsuz yargılar geliştirmeye, öteki kültürün taşıyıcılarından uzaklaşmaya ve yaşadıkları ile kendi iç dünyasında hesaplaşmaya başlar. Bu hesaplaşmalar ve zihinsel karmaşalar ne kadar sık ve yoğun yaşanırsa, iki sosyal grup arasındaki duygusal mesafe açılmaya başlar. Psikosomatik rahatsızlıklar görülebilir. Olaylar geri döndürülemeyen bir sürece, tek yönlü bir yola girdiği andan itibaren, her iki kültürün taşıyıcıları birbirleri ile konuşmaktan çok birbirleri hakkında konuşmaya başlar. Birbirleri hakkında konuşanlar; zamanla dış etkiler ve ön yargıların etkisiyle çözümü olmayan akıl dışı yollara sapmaya başlayabilir. Ödünç alınan gök kubbenin altındaki hayatlar ortak değerlerin paylaşıldığı hayatlar olmaktan çıkıp, paralel hayatlara dönüşür. Paralel evrenlerde yaşayanlar, ortaya çıkan her yeni ve alışılmadık durum karşısında çözüm aramak yerine kolay yolu seçer ve birbirlerini suçlamaya, ötekileştirmeye başlar. Zamanla ötekinin varlığına tahammül sınırı zorlanmaya başlanır. Bu tahammülsüzlük aklın sınırlarını aşıp siyasal söylemlerle ortadan kalkar, toplumları eyleme dönüştürecek sloganlara dönüşürse; zihinsel ayrışmanın toplumsal ve sosyal hayata yansımaları insanlığı tarihte örnekleri sıkça görülen tehlikeli süreçlere ve sonuçlara götürür. 

Okula geri dönelim. Okula gönderilen çocuk, evde ne kadar Almanca konuşulursa konuşulsun, egemen kültürün dilini ne kadar ileri düzeyde öğrenirse öğrensin, içine girdiği toplumda “ötekinin çocuğu” olarak görülür veya bu düşüncenin yıkıcı, yıpratıcı etkisine maruz kalırsa akademik performans olarak gelişemez; içinde bulunduğu duygusal ortam onu ileri değil, geri götürür. “Bizim çocuk” ile aynı sınıfta okuyan ve benzer sınav kâğıdı veren “ötekinin çocuğu” örneğin matematikteki bir işlem hatasında veya yazdığı kompozisyondaki bir hatadan dolayı “arkadaşı” ile eşit puan alamıyorsa; bizimkinden bir ötekinden iki puan kırılıyorsa, ötekinin çocuğu gördüğü eşitsiz muamele karşısında ya içine kapanacak, ya da okul idaresinin veya öğretmenin “kural dışı” bulduğu farklı tepkiler vermeye başlayacak; kendine o okulda yer olmadığı hissiyle karşı karşıya kalacaktır. Bu tepkiler nedeni ile “uyumsuz” diye etiketlenen “öteki” çocuk maruz kaldığı eşitsiz muameleyi, daha çok çalışmak için bir “dış motivasyon” nedeni olarak görmediği sürece, akademik başarısı “bizim” çocuğa göre geri kalacaktır. Akademik başarısı istendik düzeyde olmayan çocuk, kendi iç dünyasına kapanacak, içinde yaşadığı toplumsal ve sosyal hayatın içinde kendisine yer olmadığını düşünmeye başlayacaktır. Bu duygu ortamında yaşayan çocuk her gün “öteki” olduğunu, dışlandığını hissettiği bir ortamdan tatil için gittiği “atayurdunda” yaşayan akrabaları, dostları ve tanıdıkları ile daha sıcak ve doğal ilişkiler kurduğunda, babalarının ya da dedelerinin ülkelerine daha bir sempati ile bakmaya başlayacaktır. Çocuğun doğup büyüdüğü ülkeden uzaklaşıp, babasının veya dedesinin ülkesine bu denli bağlanmasının nedenlerini araştırıp, tespit edilen sorunlara çözüm üretmek durumunda olan “bizim” bazı politikacılar, ortaya çıkan sorunun çözülmesi için durumu anlamaya çalışmak, neden sonuç ilişkisi kurmak yerine, çocuğun sorunları ile birlikte sistemin dışına çıkması ve sistemin bu yolla rahatlamasını sağlayacak yeni öneriler geliştirmeye başlıyorlar.  Çoğu zaman yeterli taraftar bulmayan gerçek dışı öneriler, sorunun daha kronik bir hal almasına neden olurken, çözümün bir parçası olması gerekenler, sorunun bir parçası olmaya devam ediyorlar. Kamuoyuna akıl almaz bir şekilde “Doğuştan vatandaşlık verdiğimiz bu çocuklar, acaba doğdukları bu ülkeye ne kadar bağlılar?” diye aslında cevabı aşikâr olan sorular yöneltiyorlar.

Eğitim istatistiklerine bakıldığında okulda akademik olarak geri bırakılan çocukların, yeterli meslek eğitimi almak için de şanslı oldukları söylenemez.

Yaşanan kısır döngünün kırılması için tarafların birbirleri ile konuşmaya başlaması, anne ve babaların da sorumluluk alarak geleceğe yapılacak en iyi yatırımın eğitim yatırımı olduğunu görmesi ve bu bilinçle eyleme geçmesi gerekiyor. Eğitim yatırımı deyince sadece çocuğun Almanca öğrenmesi akla gelmesin. Çocukların köken dilini ve kültürünü de unutmaması; ailelerin eğitim öğretim süreçlerine aktif katılımının sağlanması gerekiyor. Bu katılım aile-çocuk-okul üçgenindeki ilişkinin sağlıklı kurulmasıyla mümkündür. Ailelerin çocuklarını “öteki” olarak gören öğretmenlere, eğitim yöneticilerine hak ve yükümlülükler bakımından eşit yurttaşlar olduklarını, kısaca “biz” olduklarını okul aile birliği çalışmalarına aktif olarak katılıp okuldaki bütün paydaşlarla işbirliği yaparak, örnek uzlaşmacı davranışları ile yasa ve yönetmeliklerin kendilerine sağladığı hak ve yükümlülükler çerçevesinde ortaya koyması gerekiyor. Bu seçenek, zor ama imkânsız olmayan bir süreçtir. Yıpranmadan aşılabilmesinin yolu ise velilerin birlik olduğu, sorun ve çözüm önerilerinin açıkça tartışıldığı veli toplantılarına aktif olarak katılmaktan, bilinçli yurttaş olmaktan geçmektedir.

Anne ve babalar, “Evde zaten Türkçe konuşuluyor” düşüncesiyle çocuklarının köken dilini öğrenmesi için ücretsiz sunulan imkânları görmezden gelmemeli, hatta takipçisi olmalıdır. Ergenlik dönemindeki kimlik arayışları, özgüven bunalımları, çocuğa köken dili ve kültürünün öğretilmesi ile daha kolay aşılır. Köken dili; çocukların kendini yaşadığı toplum içinde konumlandırmasını, aidiyet duygusunun geliştirilmesini ve özgüveninin pekiştirilmesini sağlar. Özgüveni yüksek, ayakları yere basan bireyler; Almanya veya her neredeki ülkeyse, o ülkenin vatandaşı olmanın kendisine sağladığı kazanımların yanı sıra, yüklediği sorumlulukların bilinciyle hareket eden, toplumun ortak değerleri ile barışık, “biz” anlayışı ile yaşar. Bu yaklaşım topluma olumlu katkılar sağlarken, bu düşünceyi temsil eden bireyler sahip oldukları özelliklerin, içinde yaşadıkları toplumun geleceği için de güvence kaynağı olduklarını bilirler.

Anneler, babalar; çocuklarınızın toplumsal kabul görmek için öncelikle iyi eğitim alması; hayatın bütün aşamalarında karşılaştığı paydaşlarla etkili iletişim kurabilmesi için muhataplarının dilini iyi öğrenmesi gerekir. Bu zorunluluk anadilinin konuşanlarına sağladığı avantajların göz ardı edilmesi gerektiği anlamına gelmez.  Önemli olan insanın nereden geldiğini unutmadan, nereye gideceğini iyi planlaması ve yol haritasını ona göre belirlemesidir.

Not: Bu yazı Haber Avrupa 2019/Nisan-Mayıs sayıları için hazırlanmıştır. https://www.yumpu.com/de/document/view/62618248/haber-avrupa-europa-journal-april-2019 (Son erişim tarihi: 15.04.2019).


[1] Bu konuda farklı kavramlar ve içinin nasıl doldurulduğu tartışmalı terimler bulunmaktadır. Burada her üç terim de anadili karşılığında kullanılmıştır.

22 Mart 2019 Cuma

Okuyup da ne olacak?

Bazı insanlar, hayattaki başarı ya da başarısızlıklarını şansa bağlar. Bazıları yaşları belli bir doygunluğa geldiğinde, özdeğerlendirme yapıp „keşke“ ile başlayan cümleler kurar; bazıları da „keşke“ demeden, yaşadıklarından dersler çıkarıp hayatın akışına odaklanırlar.

Bir toplumu diğer toplumlardan ayıran en belirleyici niteliklerden biri, toplumların yaşam biçimi ile eğitim ve öğretime olan bakış açısıdır. Bu bakış açısı aynı zamanda eğitim uygulamalarının önemli bir göstergesidir. Her toplum varlığını sürdürebilmek için kendi kültürünün özelliklerini yeni kuşaklara eğitim, kültürleme yoluyla aktarır. Bu aktarım ile bireyler mesleki ve sosyal hayatlarında verimsizlik duygusu yaşamadan, geleceği inşa etme becerisini kazanır.

Toplumun, bireylerini kendi kültürünün istek ve beklentilerine uyum sağlayacak şekilde yetiştirmesine “kültürleme” denir. Kültürleme, kültürel değerlerin bireye aktarılması sürecidir. Kültürlemenin belli bir amaca bağlı olarak yapılması eğitimdir. Bu nedenle eğitim, “kasıtlı kültürleme süreci” olarak da tanımlanmaktadır.

Eğitim, evde, okulda, sokakta, velhasıl hayatın bütün aşamalarını kapsayan bir süreçtir. Davranış değişikliği, her zorluğa göğüs gerilen, her engele bedel ödenen zorlu bir sürecin sonunda olur ve bireyin yaşantıları ile doğrudan ilişkilidir. Bu davranış değişikliğinin gerçekleşmesi için günlük zevklerin birçoğundan mahrum kalınacaksa, kalınacak ve bir bedel ödenecek. Bu bedel ödenmediğinde, ateşe dayanamayan toprağın tuğla olamayacağı gibi kişi hedefine ulaşabilmek için cesaret ve kararlılıkla çalışmazsa, sonuca da ulaşamaz. Sonunda bazen „eğitimsiz“ bazen de „terbiyesiz“ ifadeleri ile tanımlanır. Bu bağlamda terbiye ile eğitim aynı anlamda kullanılmaktadır. Eğitim sürecinde başarılı sonuçlar alamayan toplumların, kendi dışında da parlak başarıları elde etmesi beklenemez.

Gelelim eğitimin genel işlevine; bir başka ifade ile ne işe yaradığına. Eğitim; bireyin topluma, toplum dinamiklerine uyumuna katkıda bulunur. Bireyde var olan beceri ve yeteneklerin mümkün olduğunca gelişmesini sağlar. Bu gelişimin toplumsal, bireysel, ekonomik, sosyal ve siyasal yönleri vardır.

Bu ifadeler biraz daha açılanacak olursa, eğitim; bireyin toplumsal ve sosyal hayatın içinde kendini gerçekleştirmesine yardım eder. Eğitim yoluyla kendini gerçekleştiren birey de etrafında olup bitenleri öğrenme, olaylar ve olguları tartışma isteği duyar. Dili etkili kullanır. Saymayı ve hesap yapmayı öğrenir; problem çözme becerisini geliştirir. İşittiğini duyar, baktığını görür. Sağlık ve hastalık hakkında asgari bilgiye sahip olup, sağlıklı yaşama bilinci kazanır. Spor ve boş zaman etkinliklerine katılır, entelektüel ilgi alanları geliştirir. Güzel olanı takdir eder; başarılı olanları ödüllendirir. Kendi geleceğine kendisi yön verebilir.

Eğitim, bireyin insan ilişkilerini geliştirmesine yardım eder. Böylece eğitimli birey;  insanlığa, onun ortak kültürel değerlerine saygı duymayı ilke edinir; dostluğa önem verir. Eğitimli insanın zengin bir sosyal yaşamı vardır. Başkaları ile işbirliği yapar. Sosyal davranışlarında kibardır. Aile kurumunu sayar, sahip çıkar ve sorumluluklarını yerine getirir.

Eğitim, bireyin ekonomik yetkinliğini de geliştirir. Ekonomik bağımsızlığını kazanan birey; çalışmaktan haz duyar, iyi bir üretici konumuna geçer. Meslekleri tanır ve mesleğini seçmede isabetli kararlar alabilir. Mesleğinde başarılıdır, yaptığı işin toplumsal ve sosyal önemini kavrar. Ekonomik görüşe sahiptir. Kendi gelir ve harcamalarını düzenler; harcamalarında akıllıdır. İyi ve bilinçli bir tüketicidir.

Eğitim, bireyin vatandaşlık sorumluluğunu geliştirir. Bilinçli vatandaş olma sorumluluğunu geliştiren bireyler;  sosyal adalet konusunda da duyarlıdır. Propagandaya karşı eleştirici düşünme yeteneği geliştirir. Hoşgörülüdür; fikir ayrılıklarına saygı duyar. Ulusal kaynakları korur; değerlerine sahip çıkar. Bilimin, insan yararına gelişmesi gerektiğini bilir. Dünyadaki gelişmeleri dikkatle izler. Yasalara saygılıdır. Vatandaşlık görevlerini bilir ve yerine getirir.  Demokratik ilkelere bağlıdır.

Hayatta başarılı olanlar ile başarısız olanların arasındaki en belirgin fark, şans değil; başarısızların yapmaktan çekindiklerini, başarılı olanların birçok şeyden vaz geçerek tutkuyla yapmasıdır. Eğitim sürecindeki sorumluluklarını yerine getirmeyenler başarısız olurken, getirenler başarıyı tadanlardır. 

Bütün bunlardan sonra, okuyup da ne olacağına siz karar verin.

--------
Bu yazı Post Gazetesi'nin Mart 2019 sayısında yayımlanmıştır (s. 16)

18 Mart 2019 Pazartesi

Herkes öyle diyor


Günlük hayatın koşuşturması içinde zaman zaman birilerinin bilinçli olarak veya farkında olmadan yaptığı bazı genellemeleri duyarız veya okuruz. Bunlara bazen güler geçer; bazen üzerinde düşünür; bazen de duyduklarımız, gördüklerimiz, yaşadıklarımız, hasılıkelam bütün olup bitenler nedeniyle canımızın acıdığını hissedebiliriz.
 
Genellemeler bazen bilinçli, bazen de farkında olmadan yapılır. Şurası unutulmamalı ki insan olarak genelleme yapmaya bayılıyoruz. Genellemeler bir anlamda insanın zihni faaliyetidir. Bu özelliği ile öğrenme kolaylığı sağlar. Bununla birlikte her zaman doğru, arzu edilen sonucu vermez.

Sokrates’in öğrencileri ile konuşurken “İnsan, iki ayaklı tüysüz bir canlıdır” dediği ve bunu duyan birkaç muzibin tüyü yolunmuş bir tavuğu getirip “İşte, sözünü ettiğiniz insanı getirdik” dediği anekdot olarak anlatılır. Dolayısı ile bir konuda genelleme yaparken, nesnelerin, olay ve olguların kendine has “biricik” veya “özgün” durumlarının gözden kaçırılmaması gerekir. Aksi halde, bilinçsiz yapılan bir genelleme yapanı mahcup duruma da düşürebilir. Alman filozof Friedrich W. Nietzsche (1844-1900) de “Bütün genellemeler yanlıştır” diyerek, genellemelerdeki istisnaların göz ardı edilmemesi gerektiğine dikkat çekmiştir.

Görev yaptığım bölgede çocukları okula giden göçmen kökenli veliler ile yaptığım konuşmalarda gözlediğim durum, “baskın kültürün taşıyıcılarının, aralarındaki azınlıkların dillerine ve kültürlerine karşı örtülü bir engelleme politikasını uyguladığı” gibi bir algının yerleşmiş olmasıdır. Bireysel deneyimler bazen doğru olsa da bunların genellemesi de o kadar gereksiz bir yaklaşımdır.  Duyduğum, dinlediğim yakınmaları analiz ettiğimde, bazen “Tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış” misali durumlarla karşılaşıyorum. Toplumun içinde herkes aynı görüşte olmayabilir. Karagöz ile Hacivat öykülerindeki gibi yanlış genellemeleri pekiştirmenin çok gerekli ve anlamlı olmadığını görüyorum.

Okula giden bir öğrencinin dönem içinde yapılan bütün sınavlarda bir aldığını, ama karnesine iki yazıldığını gören bir annenin, çocuğuna “o öğretmen zaten…” diyerek, yangına körükle gitmek yerine sorunun nedenini araştırması, öğretmen ve okul aile birliği temsilcileri ile iletişime geçmesi daha doğru bir davranış olacaktır. Düşük not alan öğrenciye arkadaşlarının “tembel” etiketini yapıştırmadan önce durup düşünmesinde, empati kurmasında, onun halini anlamaya çalışmasında yarar vardır. Gerek annenin, gerekse çocuğun arkadaş çevresinin yaptığı genelleme, bireyin muhataplarıyla iletişiminin zarar görmesine, ilişkilerinin giderek olumsuza dönmesine neden olur. Etiketleyen muhatabına güvensizlik duygusu verirken, etiketlenen de özgüven yitimine uğrar. İki taraflı bir zarar ortaya çıkar.

“Herkes öyle diyor” şeklinde yapılan genellemeler, bir bakıma kolaycılığa kaçmaktır; yapanın bilgisizliğini ve kendine güvenin eksikliğini de yansıtır. Burada önerilen tutum; genelleme yapmadan önce, karşılaşılan durumu mümkün olan bütün yönleri ile tarafsız olarak anlamaya çalışmak ve elde edilen bilgiyi tarafsız gözle analiz edecek zihinsel çabayı göstermek olmalıdır.

Yukarıda değinilen “dil ve kültürün yaşatılması ile ilgili bir engelleme” olsa bile, bunun arkasındaki nedeni “köken dilinin ikinci dilin öğrenilmesi sürecinde engel oluşturduğu” kanaatine bağlamamak gerekir; bu genelleme bilim dışı varsayımıdır. Çünkü köken dili; çocukların kimliklerinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır ve bu dil yok sayıldığında, okula giden çocuk da kısmen yok sayılmaktadır. Bu yok sayma, çocuğa “Dilini ve kimliğini okul dışında bırak!” mesajı olarak algılanıyorsa, çocuğun toplum içinde özgüveni yüksek, çevresi ile sağlıklı ilişkiler kurabilen, donanımlı bir birey olarak yetişmesi de engellenmiş olur. Bu tutum sadece çocuğa değil, içinde yaşanılan toplama ve geleceğine zarar verir. Köken kültürünün yok sayılması, bir minik kuştan kırık kanadıyla uçmasının istenmesi gibi bir haldir. Çocuğun derdi ile dertlenen, onu anlamaya çalışan öğretmenler, çocuğun içinde bulunduğu olumsuzlukları avantaja çevirirken, geleceği de inşa eden öğretmenlerdir. Köken kültürü yok sayılan, saygı gösterilmeyen çocuğun özgüven eksikliği hissetmesinin, derslere daha az katılmasının, kendini yaşıtları arasında daha az değerli hissetmesinin, okula ve okul çevresine ait hissetmemesinin ve sözün kısası; çocuğun kimlik gelişiminde sorunlar yaşamasının, akademik gelişiminin istendik düzeyde gerçekleşmemesinin sorumlusu, ona bu duyguları yaşatanlardır. Burada bir eksiklik söz konusuysa, bu eksikliği gidermek öncelikle eğitim yöneticilerinin sonra da öğretmenlerin görevidir.

Göçmen kökenli çocukların topluma daha kolay uyum sağlayabilmesi için Bielefeldli sosyolog Wilhelm Heitmeyer de dâhil olmak üzere, çoğu bilim insanı “çocuğun bireysel özelliklerinin tanınması, ait olduğu grubun özelliklerinin kabul edilmesi ve topluma aidiyet duygusunun, “biz” hissiyatının pekiştirilmesi” gerektiğini söylüyor. Gerçekten de zaman zaman suçlanan, aidiyet veya bağlılık duygularının zayıf olduğundan şikâyet edilen kişileri suçlamak yerine, onları anlamaya çalışmak; toplumsal ve sosyal hayatı yaşanılır kılmanın anahtar ilkesi olacaktır.

Okulda, çarşıda, pazarda ötekileştirilen; tek kanatla uçmaya çalışan çocuğun sağlıklı gelişimi için diline, inançlarına, kökenine gereken değer verilmeli, saygı gösterilmelidir. Heitmeyer bu durumun eksik olması halinde görülebilecek şu sorunlarla dikkat çekiyor[1]. Tanıma açığının yoğun olduğu yerde ya hoşlanmama, ya geri çekilme, ya da içine kapanma olur. Bulunduğu ortamda kabul görmeyen bireyler, kendilerini yargılamadan oldukları gibi benimseyen başka gruplara yönelir. Bu gruplar her zaman toplumun kabul ettiği legal çevrelerle sınırlı olmayabilir. Toplumun dışına itilen bireyler, kendi varlıklarını bu gruplar içinde sürdürme ve bir çeşit kabul görme imkânını bulur. Baskın kültür içinde yok sayılan bireyler, kendini ifade edebilmek, kabul ettirmek istedikleri bazı durumlarda güç kullanma eğilimi gösterebilir. Böyle bir kabul görme, kabul görmeyen açısından hiç kabul görmemekten daha fazla tercih edilse de toplumsal ve sosyal açıdan sorun oluşturabilecek bir tehdittir.

Kendi köken diline ve kültürüne samimiyetle bağlı olan bir öğrencinin, kendini bulunduğu ortamlarda ikinci dilde sorun yaşamadan ifade etme becerisi olsa bile, baskın kültürün taşıyıcıları tarafından kabul görmemesi, duygusal incinmelere neden olur. Toplumun içinde değil; yanı başında, taşıyıcı kültüre paralel bir hayat sürmeye yönlendirilen çocuğun, beden ve ruh sağlığını bozmadan yaşaması, kendini topluma, devam ettiği okula ait hissetmesi, akademik başarıya odaklanarak yaşaması mümkün mü? Buna rağmen, adeta imkânsızı başaranların başarı öyküleri içimizi ısıtmaya devam etmektedir.

İnsanlar sorunla doğrudan yüzleşmek yerine bazen genellemenin arkasına sığınırlar. Zalimin yüzüne karşı bir şey söyleyemese de “toplumda zulüm artmıştır” diye feryat eder. Yabancı bir kültür çevresindeyse “Hocam, bunlar bizi sevmiyor” diye dertlenir. Yahut birine bir şey söylemek isteyip, söyleyecek fırsatı bulamazsa, ortaya konuşur; genelleme yapar. “Bana bir şey mi dedin?” şeklindeki çıkışa da “Ben havaya bir taş attım; sen niye başını korumuyorsun!” şeklinde cevap verilir.

Bu yazıda genel geçer sözü bırakıp, havaya atılan taşa, verilmek istenen mesaja bakalım. Göçmen kökenli bir çocuğun okula bağlanması, içinde yaşadığı toplumun ortak değerlerine sahip çıkması için devam ettiği okulda tek kanatla uçmaya zorlanmamalıdır. Kültürel çeşitlilik bir zenginliktir ve ev sahibi ülkenin toplumsal, sosyal ve ekonomik hayatına olumlu yansıyacağı gibi, geleceğin daha nitelikli bir yapıya kavuşmasını sağlayacaktır. 

Göçmen kökenli çocukların yaşadıkları ülkelerin dilini köken dilini unutmadan öğrenmelerini sağlayacak altyapılara daha fazla özen gösterilmesi, sadece göçmen kökenli çocukların bugününe değil, Avrupa’nın geleceğine de önemli bir yatırım olacaktır. Bu çocukların bir kısmı ev sahibi ülke vatandaşı olup, yaşamlarını doğdukları ülkelerde sürdürürken, bir kısmı kaynak ülkeye geri dönecek,  gönüllü birer kültür ve ticaret elçisi olarak yaşayacaktır.

-------------
Not: Bu yazı Europa Journal - Haber Avrupa Gazetesi Mart 2019 sayısı için hazırlanmıştır. Yazıya gazetenin http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/maerz2019/cakir032019.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.



[1] Wilhelm Heitmeyer: "Der Erfolg der AfD wundert mich nicht". Von Arno Widmann; Berliner Zeitung. 22.10.16.

10 Mart 2019 Pazar

Kaybetme beni okul yollarında

Bu yazıyı son zamanlarda gözlediğim önemli bir konuya ayırmak istiyorum; çocuklarımıza ve onların öğretmen ve arkadaş ilişkileriyle aile ilişkilerine.

Okullar her birimizin hayatında kalıcı anılar bırakan öğrenme ve yaşama alanı olarak günlük hayatın önemli, olmazsa olmaz kurumlarıdır. Bu kurumlar, topluma iyi ve sorumlu yurttaşların yetiştirilmesi için kurulur, yaşatılmaya çalışılır. Kabul ettikleri öğrencilerin akademik gelişiminin yanı sıra, kişisel gelişimlerinden de sorumludurlar. Okullar; öğrencinin kendini tanımasına, kendini diğer öğrencilerden ayıran özelliklerinin ayırdına varmasına ve nihayetinde öne çıkan diğer özelliklerini geliştirilerek toplumun ihtiyacı olan alanlarda farklı nitelikteki bireylerin yetiştirilmesine katkıda bulunur.

Bu süreçte öğrencilerin de üzerine düşen görevleri yerine getirmesi gerekir. Okulda yapılan derslerin pekiştirilmesine yönelik alıştırmaların yapılması, kalıcı öğrenmenin sağlanması ve öğrenilecek yeni konuya temel oluşturması, aralarında bağlantı olan ve birbirinin devamı niteliğindeki konuların öğrenilmesi bakımından önemlidir. Bu şartı yerine getirmeyen; yani ödevini düzenli yapmayan; çantayı okulda açıp, okulda kapatan öğrencinin bir süre sonra derste kendine yöneltilen soruları cevapsız bırakması ve arkadaşlarından geri kalması kaçınılmazdır. Bu çocukların okul başarısı, birbiriyle içerik ilişkisi olmayan, bağımsız konulardan oluşan derslerde daha yüksek olur. Çocuk aile içinde ne kadar kıymetli olursa olsun, devam ettiği okulda öğrenci olmanın gereğini ve sorumluluğunu yerine getirmezse, sınıf arkadaşları arasındaki popülaritesini ve öğretmenin gözündeki saygınlığını zamanla kaybeder. Bu itibar kaybını telafi etmeye çalışan çocuk, erken müdahale edilmezse, yüreğindeki öfkeyi ergenlik döneminin getirdiği özellikler ile birleştirip, kendini ifade edebilmek, yaşıtları arasında farkındalık yaratabilmek, dikkati yeniden üzerine çekebilmek için yan yollara sapabilir. Bu yan yollardan biri yaşıtlarına karşı zor kullanmak, okulda kendi durumundaki öğrencilerle birlik olup çeteleşmek, öğretmeni ve sınıftaki arkadaşları ile telafisi zor iletişim sorunları yaşamak gibi durumlar yaşamaya başlar. Erken müdahale çocuğun öğretmeni ile iletişim kurulması, ödevlerini zamanında yapmasını sağlayacak ortamların oluşturulması, kendi kendine yeterli olamadığı derslerden takviye alması ve etüt derslerine devam etmesinin sağlanmasıdır.

Bunun yanı sıra çocuğun sonu olmayan maceralara yönelmesini önlemek için sınıf öğretmeni ve okul rehber öğretmeni ile iletişime geçerek davranış bozukluğunun düzeltilmesini sağlamaya çalışması gerekir. Akademik başarısızlık ile ilişkili olan davranış bozukluklarının yol açtığı tahribatın, itibar kaybının okulda “yabancı” olmaya bağlamanın sorunların çözümüne bir katkısı olmaz; aksine çözümü geciktirir. Buna ilave olarak okul, aile ve rehber öğretmen iletişimi zayıfsa, çocuğun bir rahatsızlığı olduğu varsayımı ortaya çıkar, bir alt sınıfa düşürülmesi önerilebilir, başarısızlık devam ederse, çocuğun okulu bir alt eğitim verilen okul türüne düşürülebilir. Bundan amaç da ilk yıllarda ele alınan konuların ilerleyen sınıflarda kapsamı genişletilerek tekrar edilmesi ve bu süreçte çocuğun bilgi eksikliğinin kapatılmasıdır.

Üst eğitim basamaklarına doğru çıkıldıkça derslerin içerik düzenlemesi de değişecek ve özellikle klasik liselerde ilk yıllarda geniş tabanlı konular ele alınacak, ilerleyen sınıflarda ise küçük birimlerde uzmanlaşma sağlanarak nihayetinde lise bitirme alanları seçilerek sınavlarına girilecektir. Meslek okuluna giden öğrenciler ise ilk yıllarda genel eğitim alacaklar, takip eden yıllarda ise mesleğin özelliğine göre uzmanlık alan derslerine yoğunlaşacaklardır. Bu aşamada da işbirliğine dayalı öğrenme yaklaşımı öne çıkacaktır.

Ailenin yapması gerekenlerden ilki okula giden çocuğunun günlük yaşam çizelgesini iyi planlamak ve titizlikle uygulamaktır. Sabah erken kalkan çocuğun iyi bir kahvaltı yapması, okul çantasının akşamdan hazırlanması, okula vaktinde gitmesi, derslerden sonra geçen sürenin iyi değerlendirilmesi, ödevlerin akşam geç vakte kalmadan yapılması ve nihayet çocuğun bir sonraki güne dinç bir şekilde başlayabilmesi için erkenden uyuması sağlanmalıdır.  

Aileler çocuklarının okul dışındaki hayatından ve okula karşı olan sorumluluklarını yerine getirmesinden birinci derecede sorumludur. Bununla birlikte sorumlu aile rolünü oynamak için aşırılıklardan geri durulması gerekir. Aile ziyaretlerinin hafta sonunda yapılması, çocuklarla az da olsa nitelikli zaman geçirilmesi gerekir. Bu beraberlikler televizyon karşısında ailece dizi filmi izlemek, bilgisayar başında oyun oynamak yerine birlikte kitap okumak, toplumsal ve sosyal ortamlar oluşturarak sağlanabilir. Çocuklar yaşına uygun filmleri izlemeli, bilgisayar vb oyunları da günün belli saatlerinde sınırlı süreler içinde oynamalı, ders kitapları dışında da kitap okumaya vakit ayırabilmelidir. 

Çok yakında dönem sonu karneleri alınacak. Bu karneler sadece çocukların değil, yukarıda saydığım bütün paydaşların karnesi olarak görülmeli; karneyi incelerken taraflar kendilerine de ayna tutulduğunun bilincinde olmalıdır.

-------------
Not: Bu yazı Europa Journal - Haber Avrupa Gazetesi Şubat 2019 sayısı için hazırlanmıştır. Yazıya ve gazetenin http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/februar2019/cakir022019.jpg adresinden ulaşabilirsiniz.

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...