31 Temmuz 2021 Cumartesi

Karne ve Diplomaların Denkliği

 

İzin mevsimi başladı. Okullar da bu ayın sonundan itibaren yaz tatiline giriyor. Bazı vatandaşlar Bavyera’da okula giden çocuklarını Türkiye’deki bir okula yazdırmak ve çocuklarının öğrenimlerine Türkiye’de devam etmelerini istiyorlar. Yani Türkiye’ye nakil yaptırmak istiyorlar. Almanya’da zorunlu okul çağında olan ve ilköğretim (Grundschule) veya ortaöğretim okullarından birine (Mittelschule, Realschule, Berufschule, Gymnasium gibi) devam etmek zorunda olan öğrencilerin Türkiye’deki bir okula nakil yaptırılabilmesi için ne yapılması gerektiğine dair sorular yöneltilmektedir.

İlköğretim ve ortaöğretim kurumlarından alınan belgelerin denkliği


Öğrencilerin Türkiye’deki bir okula kaydının yapılabilmesi için Almanya’da devam ettiği okuldan alacağı en son okul karnesi veya diplomasının Türk okul sistemine göre karşılığının belirlenmesi gerekir. Örneğin ilkokul üçüncü sınıfı bitirip dördüncü sınıfa geçen bir öğrencinin Türkiye’de dördüncü sınıfa devam edebilmesi için üçüncü sınıftan alınan karnenin Türkiye’deki karşılığının üçüncü sınıfı bitirip dördüncü sınıfa geçenler düzeyinde olduğunun belirlenmesi gerekir. Bu işleme denklik işlemi denir.

Denklik iş ve işlemleri Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı adına il milli eğitim müdürlükleri ile nüfusu 250 binin üzerindeki ilçe milli eğitim müdürlüklerinde, yurt dışında ise eğitim müşavirlikleri veya eğitim ataşelikleri tarafından yapılmaktadır.

Vatandaşlarımızın öğrencinin en son aldığı karnenin aslı ve iki fotokopisi, kimliğinin aslı ve bir fotokopisi (veli veya vasisinin kimliği) ile yurt dışında eğitim müşavirliği veya eğitim ataşeliğine başvurması gerekir. Diğer belgeler ataşelik tarafından verilmektedir. İş yoğunluğuna bağlı olarak gün içinde denklik işlemi yapılabilmektedir. Münih Başkonsolosluğu Eğitim Ataşeliği bu hizmeti hafta içi her gün 09:00-12:00 saatleri arasında vermektedir. Bunun için randevu almaya gerek yoktur.

Denklik işlemi belgelerin asılları ile yapılır

Denklik işlemi; Millî Eğitim Bakanlığı Denklik Yönetmeliğine göre denkliğe esas belgelerin asılları ile yapılmaktadır. Ancak, belgelerin asıllarının zayi olması halinde, öğrencinin yurt dışında öğrenim gördüğü okul müdürlüğünden aldığı aslına uygunluğu okulca onaylı suret ve fotokopiler ile de denklik işlemi yapılabilmektedir.

Veliler denklik belgesi ile birlikte ilgili okul türüne başvuruda bulunarak öğrencinin kaydını yaptırabilmektedir. Bu işlem sırasında öğrencilerin eksik dersleri veya 3308 sayılı Kanun hükümlerine göre eksik staj veya uygulaması varsa, tamamlayıcı eğitim programı uygulanarak tamamlatılmaktadır.

Yurt dışında Alman okuluna değil de Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olan ve açık öğretim sistemi ile eğitim verilen okullara (Açık Öğretim Lisesi, Mesleki Açık Öğretim İmam Hatip Lisesi) devam edenlerin denklik yaptırmasına gerek kalmadan gidecekleri illerdeki Halk Eğitim Merkezleri bünyesinde bulunan irtibat bürolarına başvuruda bulunarak Türkiye’ye naklen kayıt yaptırabilirler.

Meslek okullarından alınan belgelerin denkliği

Almanya’da meslek okulları Berufsschule ve Beruffachschule okulları bünyesinde bulunmaktadır. Bu okullar, farklı alanlarda meslekî eğitimin ile birlikte genel kültür eğitimi vererek Abschlusszeugnis (bitirme belgesi), meslek "Fachhochschulreife" (olgunluk) ya da "allgemeine Hochschulreife"’ yi (olgunluk diplomasını) verirler. Bu okullardan alınan diploma veya karnelerin denklik işlemi de yukarıda belirtilen çerçevede yapılmaktadır.

Zorunlu eğitimden sonra genel öğrenime devam etmek istemeyenler, 18 yaşını dolduruncaya kadar durumlarına uygun olarak meslek okullarına veya meslek edindirme kurslarından birine devam etmek zorundadırlar. Mesleki okul türleri eyaletlere göre farklı adlandırılmaktadır. Bu yüzden herhangi bir bitirme belgesi almaya hak kazanamayan öğrenciler, meslek eğitim ağırlıklı olan Berufvorbereitungsjahr, 9 sınıf bitirme belgesi olanlar (Hauptschulabschluss) Berufsgrundbildungsjahr bazı eyaletlerde Berufsfachschule ya da Handelsschule olarak da adlandırılan okullara devam ederek "Mittlere Reife" yi (10. sınıf ortaöğretim birinci kademe bitirme belgesini) almaya hak kazanırlar. "Mittlere Reife" belgesine (10. sınıf bitirme belgesine) sahip olanlar Berufsfachschule türü okullara devam ederek bitirme belgesi alırlar. Ayrıca höhere Berufsfachschule, Berufkolleg ya da höhere Handelschule’ye devam edip ek dersler alıp yapılan sınavı başarıldıkları takdirde olgunluk diplomasını (allgemeine Hochschulreife) almaya hak kazanırlar. Ayrıca meslek lisesi mezuniyet belgesi alanlar, ikinci bir yabancı dil bildiklerini begelendirdikleri takdirde, mezuniyet belgeleri olgunluk diploması düzeyine çıkarılır.

Çıraklık, kalfalık ve ustalık belgelerinin denkliği

Yurt dışından alınan diploma, öğrenim durumu belgesi, mesleki yeterlilik belgesi (çıraklık, kalfalık, ustalık gibi), öğrenim belgesi, yüz yüze eğitimi tamamlama belgesi, kurs bitirme belgesi, yetki belgesi, sertifika ve hizmet belgesi, çıraklık, kalfalık veya ustalık belgelerinin denklik işlemleri 3308 sayılı Meslekî Eğitim Kanunun çerçevesinde illerde Milli Eğitim Müdürlükleri bünyesinde oluşturulan önceki öğrenmelerin tanınması ve denklik komisyonu tarafından yapılmakta ve şartları taşıdığı anlaşılanlara ilgili Kanunun 35 inci maddesi kapsamında doğrudan ustalık, kalfalık, kalifiye işçilik veya bunlara eşdeğer mesleki yeterlilik belgesi düzenlenmektedir. Yapılan incelemede mevzuatına uygun olarak verilmediği anlaşılan belgeler değerlendirilmez.

Almanya‘da Ustalık Belgesine sahip olan ortaokul mezunları, mesleki lisesi diploması da alabilmektedir. Aynı şekilde Türkiye’de de Kalfalık ve Ustalık Belgesine sahip olanlar bir Mesleki Eğitim Merkezlerinde (Çıraklık Eğitim Merkezi) Kalfalık ve Ustalık eğitimi almışlarsa Lise diploması almaları sağlanmaktadır.

Yükseköğrenim belgelerinin denkliği

Türkiye dışındaki yükseköğretim kuruluşlarından Türkiye'deki yükseköğretim kurumlarına yatay geçiş yapmak isteyen öğrenciler ile Türkiye dışındaki üniversite veya yüksekokullardan alınan önlisans, lisans veya yükseklisans diplomalarının denklik işlemleri Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından yapılmaktadır. Doktora ve üzerindeki diplomaların denklik işlemi ise Üniversitelererarası Kurul Başkanlığı tarafından yapılmaktadır (Bkz.: https://denklik.yok.gov.tr).

Almanya’daki denklik işlemleri

Almanya dışında eğitim veren bir okuldan alınan diploma veya mesleki eğitimi gösteren bir belgenin, Almanya'da denkliğini alınabilir. Bu süreçte, Almanya dışında alınan diploma veya benzer derece benzer bir Alman derecesi ile karşılaştırılır. Yapılan incelemede eşdeğer olarak kabul edilirse, ilgili bir belge düzenlenir. Bu denklik belgesi Almanya iş piyasasında daha iyi şanslar sunar. Başka ülkelerden diploma ve başka türlü bir derecesi olan herkesin Almanya’da denklik alma süreci hakkı vardır. Denklik almanın ne vatandaşlık ne oturum durumuyla bir ilgisi yoktur. Bu işlemler Eğitim Ataşelikleri dışında Alman makamları (Anerkennunsstelle) tarafından yürütülmektedir.

Türkiye’ye nakil veya denklik işlemleriyle ilgili ayrıntılı bilgi yurt dışında Eğitim Müşavirliği veya Ataşeliği ile Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Denklik Dairesinden (https://edenklik.meb.gov.tr/) alınabilir.


Not: Bu yazı Bayern Post Temmuz 2021 sayısında yayımlanmıştır.

27 Haziran 2021 Pazar

Kalben

Geçenlerde bir şarkı çalındı kulağıma. “Cennetin sahibi karnı burnunda hamile, ama yer vermiyor otobüsteki hergele” diye bağırıyordu bir şarkıcı. Birden “N’oluyor?” diye şaşırdım; gençlerin moda deyişi ile “Oha!” oldum. Ardından internette baktım. Kalben diye bir şarkıcı varmış ve “Ben her zaman sana âşıktım” diye başlayan şarkıyı söylüyormuş. “Daha görmemiştim seni, hiç bilmiyorken eşsiz ismini”  diye devam edip giden şarkı, beni de alıp eskilere götürdü. Kalben; şarkının devamında âşık olduğunu söylüyor, piyangonun 25 trilyon devrettiğinden dem vuruyor, düzeni eleştiriyor, isyan ediyordu. Derken Ömür Göksel’in 80’lerde biz daha ergenken söylediği, daha doğrusu bizim kuşağın dinlediği şarkılar aklıma düştü, mırıldanmaya başladım.


“Umurumda mı dünya sen varsın ya / Sigara bulmak çok güçmüş / Amerika Rusya'ya küsmüş / Bizim takım küme düşmüş / Umurumda mı dünya sen varsın ya”  

Bizim takım küme düşmüş diye kahrolanlar, şampiyon olduk diye kıvananlar… Takımı küme düşenler de şampiyon olanlar da çok sevip ayrılanlar da hatta ve hatta Âşık Veysel gibi adını “aşk” koyanlar da bu hayatta nasibini alıyor. Devir mi değişti, biz mi değiştik, bilemiyorum. Lakin Şirazlı Sadi de yüzlerce yıl önce “bunlar adamı öldürüp üstüne kolumuz yoruldu diye ölenden kan diyeti isterler” diye şikâyet ettiğine göre, zaman değişse de anlayışlar değişmiyor demek ki…

O şarkı senin bu şarkı benim derken Anne Marie David’in kırık Türkçesi ile “Neşeli gençleriz biz çibidibidip çibidibidipdip, yaşamayı severiz, çibidibidip çibidibidipdip Bir pantolon bir gömlek çibidibidip çibidibidipdip,…” şeklinde kulaklara fısıldadığı gençlik şarkısı kulağımda çınladı. Birden kimi gençlerimizin çarşı pazarda, karşıma çıkan vurdumduymaz halleri, bir babalar gününde (Christi Himmelfahrt) tanık olduğum sahne gözümde canlandı.

Hadi, lafı uzatmadan, eveleyip gevelemeden söyleyeyim de sizin de sabrınızı zorlamayayım. Biliyorsunuz; içinde yaşadığımız salgın nedeniyle ibadethanelerde eski serbesti yok; insanlar hastalık riskine karşı tedbiri elden bırakmıyor; fiziki mesafeye dikkat ediyor. Bu durum camilerde de kiliselerde de aynı. Herkes tedirgin, kendine sağlıklı ortamlar oluşturmaya çalışıyor.

Bir grup Hristiyan, bir pastörün rehberliğinde açık havaya, parka çıkmışlar; kendi dinlerine göre ibadet etmeye hazırlanıyorlar. Bunları gören bir grup ergen, etraflarında toplanmış akla hayale gelmeyecek hareketler yapıyor. Kimi ibadet edenlerin dinine laf ediyor, kimi İslam’a davet ediyor, kimi de Kur’an-ı Kerim’den bir ayet okuyor. Hatta ezan okumaya yeltenenler bile dikkati çekiyor. Bu durumda kısa bir ara verip, nefes almak gerekiyor. Pastor gençlere bakıyor, Yunus Emre’den “İlim meclisinde aradım, kıldım talep; İlim geride kaldı, ille edep, ille edep” dercesine işine devam ediyor.

Her fırsatta eğitim diyoruz, demesine de eğitim sadece okulda olmuyor. Okulda yapılan ağırlıklı olarak öğretim. Eğitim; öyle bakkalda manavda para ile alınıp satılan bir ürün değil, insanın yaşantısı yoluyla, onda arzu edilen olumlu davranış değişikliğini kazandırma sürecidir. Yani zamana, belli bir süreye yayılması, özen gösterilmesi gerekiyor. Bu nedenle okullarda yapılan öğretimin yanı sıra hayat boyu öğrenme ve içinde yaşanan çevrenin kültürünü alma yani kültürlenme de önemli. Bu kültürlenme kendi kültürünü muhafaza ederken, ötekinin kültürünün farkının bilincine varma ve bu bilinçle karşıdakine saygılı olmadır. Karşıdakine saygı gösterirken de kendine saygı duyulmasını sağlama var. Bunlar aile içinde verilen eğitim ile de ilişkili durumlar. Kolayına anne baba olunmuyor. Aile olmanın, aile hayatının toplumsal hayatın mikro düzeydeki önemi tam da burada başlıyor. Çünkü çocukların kimliği ve kişiliği yaşadığı, toplumun rüşeymini oluşturan tohumun içinde şekil alıyor. Dolayısı ile her ailenin toplumun geleceğine karşı bir yükümlülüğü bu süreçlerde kendini belli ediyor. Nihayetinde çocuklar da ailenin verdiği eğitimle ve toplumun şekillendirmesine, yani adabı muaşeret kurallarına, önceki kuşaklardan alınıp gelecek kuşaklara devredilen ahlaki kurallara, kültürel normlara uyulmasına göre anlam kazanıyor. Onun dışındaki anlık davranışlar, sıra dışı ve rahatsız edici oluyor. O an kim bilir hangi düşünce ile eğlencenin dibine vuran gençlere yaptıklarının yakışık almadığını anlatmaya çalışmak nafile. Üstüne bir da laf yemek var. Ancak yarım yüzyılı aşan işgücü göçünün en sancı veren kelimesi “uyum” veya “uyumsuzluk” tam da bu noktada kendini ele veriyor. Bu durumda toplumun hassasiyetlerine saygı göstermek ne kendi kültüründen kopmayı gerektirir ne de baskın kültürün ögelerini kabul ederek, bütünün içinde erime, yani asimilasyon, anlamına gelir. Asıl asimilasyon kişinin kendini ve kimliğini hakir görerek adını değiştirmesi veya önüne öteki kültürün adını yok söylemesi kolay yok şu yok bu nedenle almak bilinçsizliği ile veya evinde çocuğu ile “Almanca öğrensin” bilinçsizliği ile anadilini konuşmaktan imtina etmekle başlıyor. Herkesin kendine gelmesi ancak bilinçli bir dönüşümün gerçekleşmesi ile mümkün olur. Bu bilinç dönüşümü de eğitimle mümkün olur, ötekinin adını alma veya bebeği ile ötekinin dilini konuşma bilinçsizliği ile değil.

Düşündüm de durumların sorumlusu da biziz, bizim geç kalmışlığımız, bizim vurdumduymazlığımız, bizim sorunları ve nedenlerini görmezden gelerek yaşanan olumsuzlukların nedeni yerine sonuçlarını ortadan kaldırmaya çalışmamız. Bir olumsuzluğu ortadan kaldırdığınızda, bir diğer olumsuzluğun karşınıza çıkması kuvvetle muhtemeldir velev ki sorunu, olumsuzluğu doğuran nedenlerin üzerine gidilip çözüm üretilmesin. Bu “biz” yani sorumlu sorumsuzların, çözüm üretme makamındakilerin, yeni kuşağa değerler eğitimini verememesi yaşanan olumsuzlukları doğuruyor. “Hala kim bu ‘biz’?” diyenlere şaşıyorum. Bu “biz” Türk ya da Alman veya amir ya da memur olmuş ne fark eder. Etrafınızda bir sürü sorumlu sorumsuzu gördüğünüzde, sorunun cevabını da anlarsınız.

Şarkıcı Kalben ile başladık devam edelim. Kalben; kelime anlamı olarak “gönülden, içten, içten, yürekten” demekmiş. Bu işler biraz gönül, biraz yürek işi. Mevlana’nın “Ey insan! Kadere az bahane bul. Buğday ektin de arpa mı biçtin?” sözüyle kendimize gelelim de gençlere bir söz söylemenin bir anlamı olmayacağını anlayalım. “Gönül hissetmezse kulak duymuş neylesin? Kalp sevmedikçe el dokunmuş neylesin?”

İşte böyle biz dokunamadığınız hayatlardan adabı muaşeret bekliyoruz.  Fuzuli’nin dediği gibi; “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.”


Not: Bu yazı Haber Avrupa Gazetesi'nin Haziran 2021 sayısında yayımlanmıştır. Yazıya http://europa-journal.net/kalben/ (27.06.2021) adresinden ulaşılabilir.

26 Haziran 2021 Cumartesi

Bir göz ki, nazarında ibret olmasa anın - Niyâzî-i Mısrî

 Bir göz ki, nazarında ibret olmasa anın,

Başının üzerinde düşmanıdır insanın.

 

Kulak ki öğüt almaz, her dinlediği şeyden,

Akıtsan yeri vardır, kurşunu deliğinden!

 

Bir el ki, onun olmaz, hayır ve hasenâtı,

Verilmez ona, Cennet ehlinin derecâtı.

 

İbâdetin yolunu bilmeyen ayağını kes,

Görsün her geçen kimse, mescidin önüne as!

 

Bir kalb ki, Hakkın zikri ile olmazsa mu’tâd,

Öyle et parçasına, verme sen, kalb diye ad!

 

Seni şerre götüren, şeytana nefsim deme,

Nefs odur ki meyleder, hep hayırlı işlere.

 

Kalb denir mi İblîsin yolun tutmuş olana,

Kibr, hased gibi huylar, birer şef olmuş ona.

 

Şu rûh ki, cismi diri tutar, ona deme can,

Hayvanda da vardır o, damarlarda dolaşan!

 

Cân, odur ki, “Nefahtü” der ona Kur’ân’da Hak,

Nefha-i Rahmâniyye, odur ki bir sırr-ı mutlak.

 

İşte bu rûha ancak, kavuşan olur insan,

Bu nefha aslımızdır, görünen sözde insan.

 

İnsan deyince kişi, rûhu anla ve bil ki,

Rûh-ı musavver odur, ondadır akıl ve bilgi.

 

İnsanın bu dünyâya gelmesi sebebini,

Anlayan bu rûhdur hem âhiret seferini.

 

Ol nefha imiş, diri tutan cümle cihânı,

Ol nefha imiş, tezyîn eden, bağ-ı cinânı.

 

Ol nefha için etti, Âdem’e secde melek,

Ol nefha ile buldu, hayat cümle memleket.

 

Ol nefha ile gözü açılan, görür elbet,

Ol nefhayla çözülür, hem de manâ-i hikmet.

 

Ol nefhadır Âdem’e, Rabbin büyük ihsânı.

Ol nefhadır ayıran, hayvanlardan insanı.

 

Gönül onunla eder, Hakkın zikrini mu’tâd,

Ol nefha ile eder, dâim, dost adını yâd.

 

El onunla vermeğe başlar mülk ile malı,

Ayak dahî bu nefha, ile doğrultur yolu.

 

Nefs onunla râdiyye ve hem merdiyye olur,

Emmâreliğin atıp, dahî tezkiye bulur.

 

Velî onunla aştı, semâvâti ey ahî,

Hem de onunla buldu, melekûta terakkî.

 

Ol nefha ki, adem demidir ademi iste,

Ol demle Niyâzî erilir menzil-i dosta.

 

Yine dil na’tını söyler Muhammed,

Dil ü can mülkünü söyler Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Ne kâdirim seni medh etmeğe ben,

Kemâhi medhi Hak söyler Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Sen ol sultân-ı kevneynsin ki mahlûk,

Senin medhinde âcizler Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Boyuna hil’at olanı giyip sen,

Düşüptür sâye serviler Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Kaşındır “Kâ’be kavseyni ev edna”,

Derinden açılır güller Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Boyun eğmişdürür çeşmine hayrân,

Çemen sahnında sünbüller Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Lebîn la’lı dehânın ma’denîdir,

Lîsânın vâhyi Hak söyler Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Şu vaktin ki, çıkıp gezdin semâyı,

Bulup hazrette rif’atler Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Kamu ervâh-ı peygamber hem eflâk,

Seni iclâle geldiler Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Seni şâh-ı âlem kılıp ol anda,

Kâmûsu ümmet oldular Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Niçin olmayalar ümmet ki, Hakkın,

Rızâsın sende buldular Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

 

Ne noksan ire câhına kılarsın,

Niyâzî’ye şefâatler Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem).

22 Haziran 2021 Salı

Affetmek insanı yüceltir

Bugün Müslüm Gürses’in söylediği bir şarkıyı dinledim. Sözlerini Tuna Kiremitçi’nin yazdığı “affet” adlı şarkı beni farklı duygulara sevk etti. Yakın geçmişte yaşadığım, tanık olduğum kimi durumlar zihnimde film sahneleri gibi canlandı. Bunun üzerine affetmeyle ilgili görüşlerimi yazmaya karar verdim.

İnsanlar hayatı boyunca, farklı yaşlarda değişik durumlarla karşılaşıp, birbirine benzemeyen duygu durumları yaşayabilir. Olayları ve olguları içinde bulunulan ruh haline ve durumuna göre farklı algılayabilir. Bazen öfkelenir, bazen üzülür, Kimi zaman da sevinir. Beyin ağırlıklı olarak olumsuz duygu durumlarını kaydeder.

Örneğin covid-19 salgını sırasında pek çoğumuz nice durumlar yaşadı. İnsanlar en yakınlarına, en sevdiklerine hasret kaldı; hatta içimizden sonsuz âlemin bilinmezliğine emanet edilenler oldu. İnsanlar geçmişteki yaşanmışlıklardan dolayı özür dilemek veya af dilemek ile affedilmek arasında gelgitler yaşamaya, yaptıklarından pişmanlık duymaya başladı.

Nefret veya öfke, insana özgü bir duygudur ve insanın duygusal tepkiler vermesi doğaldır. Bu duyguların oluşturduğu baskıdan kurtulmanın yolu ise insanın kendisi ile yüzleşmesinden geçer. Kendisi ile barışık olmayan, çevresi ile kavgalı insanlar bir anlamda “evren” ile kavgalıdır.

Hayatta herkes hata yapabilir, kendisine hata yapılır. Yaşananlara tepki göstermek insanın doğasında vardır. Ancak yapılanı bağışlamak, yaşama sanatının ustalarının harcıdır. Affetmek, affedilmek durumunda olmak, hayatın içinde yaşanan durumlardır. İnsan yerine göre af dilemeyi, yerine göre affetmeyi bilmelidir. Uygar insan da yerine ve gereğine göre özür dilemeyi ve teşekkür etmeyi bilen insandır. Anadolu insanının deyişi ile “iyiliğe iyilik her kişinin, kötülüğe iyilik er kişinin, iyiliğe kötülük şer kişinin” işidir.

Affedebilmek, insanın kendini geçmişin kimi saldırılarından koruması, içindeki kızgınlığın geçip gitmesine, olumsuzluklardan uzaklaşmasına yardımcı olur. İnsan, affetmekle yücelir. Affetmek; unutmak değil, affedilene daha iyi insan olabilmesi için fırsat vermektir. Bir kimse durduk yerde affedilemeyeceği için; affetmek için içten bir özür beklenir. Affetmek, bir anlamda insanın kendi zindanından özgürlüğe kavuşmasıdır.

Affetmek, incinen ruhun tamiri için garanti belgesi anlamına da gelmez her zaman. Bazen af dileyen de sözünde durmayabilir. Oysa söz vermek önemlidir. “Öl söz verme, öl sözünden dönme” demiş Hacı Bektaş-ı Veli. Yani söz vermek sanıldığı gibi herkesin harcı değildir. Aşık ile maşuk, yahut seven ile sevilen birbirine bir durakta rastlaşıp, öbür durakta inmek için değil, iki cihan saadeti için söz verir. Öyle dilek tutar. Sevenin sevdiğine sevmekten başka muradı olmaz. Sevenler ne kadar sevildiğini bilmese de sevdiğinin otostop çeker gibi her durakta inip araç değiştirmeye meyletmesine de rıza göstermez.

İnsanın zor zamanlarda yüreğine umut tohumları ekip sevgi tomurcuklarını yeşertmeye çalışması gerekir. Böyle olduğunda vakit geldi deyip inmeye niyet edilen durakların kaldırılmış olduğu, yolun uzun; hayatı paylaşmanın; insanın sevdikleriyle bir arada olmasının ne kadar anlamlı olduğu ortaya çıkar. İnsan; yaşamanın, hayatı paylaşmanın tarifsiz hazzını duyar. Yeter ki kişi hedefini şaşırmasın, ne zaman hangi araca bineceğini, hangi durakta aktarma yapması gerektiğini iyi bilsin… Unutulmamalı ki umut; en mutsuz, en umutsuz, en karanlık gecelerde inananlardan ışığını esirgemez; yeter ki insan sevdiklerinin, değer verdiklerinin uğruna mücadele etmekten vaz geçmesin, bu uğurda kaybetmekten korkmasın, pes etmesin. İnsanı kaybeden dünyayı kazansa ne çıkar… Umut etmek, yaşanmış bir hayatın ardından yaşamaya tutunmaktır. Umudunuzu kaybetmeyin.

Birisi gönül indirip af diliyorsa ve ortada bir insanlık suçu yoksa af dileyen de hoş görülmelidir. Çünkü insanın gündelik hayatın koşuşturmacası içinde yaşadığı sorunların, çözümsüzlüklerin, anlaşmazlıkların önüne geçebilmesi, etkili iletişim kanalları üzerinden özür veya af dilemekle mümkün olabilir. İnsanın bir kereye, bir defaya mahsus af dileyeceği durumlar yaşanabilir. Af dilenecek hususlar sık tekrar etmemelidir. Böyle durumlarda af dileyenin olduğu kadar af edenin de güvenilirliği sorgulanmaya başlar.

İnsanın; zor zamanlarda yaşananlardan bunalıp sıkılınca, hayatın yükü altında ezilmek yerine, kendine her hangi bir meşgale bulup üretmeye başlaması, bu yolla bir çıkış yolu araması iyi gelir. İnsan; ancak ürettiği, kendine ve çevresine katkıda bulunduğu sürece, duygularını olumluya dönüştürüp, ruhsal bir rahatlama yaşar. Kendisi, sevdikleri ve çevresi ile yaşadığı çelişkileri atlatmak, sorunlara çözüm üretmek bu yolla mümkündür.

İnsan; öfke ve nefret uyandıran şeyleri cımbızla çekip hayatı kendine ve karşıdakine zehir etmek yerine affetmeyi denemelidir. Affetmek, yanlışı geçmişe yerleştirir. Geleceği, zehrin etkisinden kurtarır. Affeden insanın gelecekte kendisi olarak hareket etme imkânı olur. Geçmişin olumsuzlukları ile geçmişten kalan ruhsal örselenmeler affetmekle düzelir.

Uzun lafın kısası; şu fani dünyada insanın affedici olması, kimseye kin gütmemesi gerekir. İnsan geçmişe baktığında ölümlü dünyada kendisine yapılan kötülüğün yüküyle yaşamamalı, içindeki olumsuz duyguları kartopu gibi büyütüp, altında ezileceği bir çığa dönüştürmemeli, hayatını karartmamaya özen göstermelidir.

Sezai Karakoç; “Af dilemeye geldim” diyor. Öfke ve nefret uyandıran şeyleri cımbızla çekip hayatlarımızı tarumar ediyoruz. Hâlbuki affetmek, içimizdeki iyiyi açığa çıkarmak için bir vesiledir, insanın özündeki iyiliğe, varlığındaki yüceliğe inanmaktır. Affetmek vurdumduymazlık demek değil “Aslında sen bana bu kötülüğü yaptın, ben bunun farkındayım, ama senin farkına vardığın bu hatayı telafi etmene fırsat vermek, senin hatalarının yükünü daha fazla taşımak istemiyorum” demektir. Zor olan da insanın affedecek olgunluğu gösterebilmesidir. Affetmek, aynı zamanda kişinin kendine yaptığı bir iyiliktir; hayattan, yaşadıklarından ders veya dersler çıkarmasıdır; kendine özşefkat göstererek içinde olduğu olumsuz şartların üstesinden gelmesidir.  

Azar azar yitiriyoruz; dünden, bugünden, gönülden, ömürden! Farkında mısınız? İnsanın yaşadıkları ile hayatın gerçekleri ile yüzleşebilmesi ve yaşadığı gönül kırıklıklarını atlatabilmesi, özür dilemesini bilmesi ve affetmesi ile mümkündür.

Bu yazı; Post Bayern Gazetesi Haziran 2021 sayısı 12. sayfada yayımlanmıştır. 

https://de.calameo.com/read/004933340583c9bc5f83f?authid=jmn2MWkc66cC (22.06.2021)



12 Haziran 2021 Cumartesi

Bilmek özgürleştirir

Yunus Emre (1238-1328) der ki “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır.” İlim yahut bilim, TDK sözlükte “Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir amaca yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci” olarak tanımlanmaktadır. Bilim insanı da deneye dayanan yöntemler kullanarak, gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya, kanıta dayalı bilgi üretmeye çalışır.

Cebinizde cüzdanınızın olduğunu bilmek, bu gazetenin Avusturya’da yayımlandığını bilmek, bu cümlenin yazarının dünyaca ünlü bir sporcu olmadığını bilmek… Bunlar kanıta gereksinim duyulmayan günlük, kullanımlık bilgilerdir. Bu bilgilerin epistemik yahut bilişsel bir değeri olmakla birlikte, bir bilen ile öbür bilen arasındaki ilişkiye ışık tutmaktadır ve bu bilenin neyi ne kadar bildiği, bilmeyenin de neyi neden bilemediği Platon ile öğrencisi Aristoteles’ten bu yana tartışılan bir konudur. Platon doğada görülenlerin gerçekte ideaların yahut insan ruhunda var olan şeylerin yansıması olduğunu söylerken, öğrencisi Aristoteles insan ruhunda var olan şeylerin doğadakilerin yansıması olduğunu söyler ve bilmenin duyular ve akıl yürütme yoluyla gerçekleştiğini savunur. Tartışmanın ana konusunu bilmenin bireysel ve toplumsal arka planı oluşturmaktadır. Bu tartışma günümüzde de devam etmektedir.

İnsan her şeyi bilemez. Bununla birlikte yaptığı iş, yaşadığı çevre gibi konular göz önüne alındığında, ortalama bir insanın ömür boyunca neleri öğrenmesi veya hangi konularda neyi bilmesi gerektiği hususunda bir fikir sahibi olunabilir. Bilmek için öğrenmek gerekir. Öğrenmek ise bir devinimdir, bu devinimin ve emeğin sonunda elde edilen kazanımlar bilgiyi oluşturur. Öğrenilen veya edinilen bilgi insanın özgüvenini pekiştirir ve onu özgürleştirir. Bu durumun farkında olup bilgiye ulaşanlar; toplumsal ve sosyal hayatta, bilgiyi süs olarak taşımak yerine hayatın yükünü hafifletmek için kullanır ve bu yolla toplumsal ve sosyal çevrede farkındalık yaratırlar. Bu gruptakiler bilgiyi rehber edinir, bilimsel bilgiye değer verir ve bilimsel bilgiyi kullanarak insanlığı ve insan eliyle oluşturulan medeniyeti çok daha ileri noktalara taşıyabilirler.

İnsan öğrenmenin hazzına, bilmenin tadına vardıkça, daha ileri öğrenme basamaklarını çıkmak için çaba göstermeye başlar. Bu çaba kişiyi bilinenden bilinmeyene doğru bir arayışın hüküm sürdüğü bazen zor, bazen meşakkatli, bazen de çok keyifli bir seyahate çıkarır. Bu seyahate bazen araştırma, bazen öğrenme edimi denir. Araştırma aslında “…biliyorum” diyebilmenin mutlu sonuna ulaşmak, keyfini çıkarmak ve sonsuz okyanuslarda daha ileri araştırmaların anahtarını bulmak, yolunu açmaktır.

Araştırma insanın bir şeyi bilmek için arayış içinde olduğu süreci anlatır; yetenek geliştirme değil, bilimsel bilgiye, hakikate ulaşma çabasıdır. Dolayısı ile araştırma süreklilik içeren bir kavramdır. Bir konuda uzmanlaşmak isteyenlerin, uzmanlaşmak istediği alanla ilgili olan ve bilinmesi gereken bilgilerle donanması, bilimsel bilgileri alanın disiplinine sadık kalarak öğrenmesi gerekir. Araştırma gibi öğrenme de zamana yayılan bilişsel ve duyuşsal bir süreçtir.

Derler ki “Olmak için yanmak gerekir, yanmak için de ateşi bulmak”. İçine öğrenme ateşi düşenler, herkese olağan görünen bir durumu, bir olguyu olağan dışı görüp, merak eder; bilgiye ulaşmak için gerekli ilk adımı atar ve araştırmaya başlarlar. Yapılan araştırmanın sonucu ile elde edilmek istenen bilgiye ulaşıldığında, öğrenmenin de belli bir aşaması gerçekleşmiş olur. Bu süreçte bilgiye ulaşan insan, bilgiye ulaştığı an itibarı ile “ben oldum” derse, araştırma ve gelişme süreci o andan itibaren sona erer ve öğrenme hali kesintiye uğrar. Çünkü her bir bilgi ileri araştırmalar için yeni bir basamaktır ve insanlığın gelişimi bu sürecin kesintisiz devamına bağlıdır.

İnsanın öğrenmesi çevresel etkilerle de yakın ilişkilidir. Şöyle ki insanın öğrenme çabası aslında bireyin kendini geliştirme isteği ile de ilişkilidir. Elde edilen bir bilginin doğruluğunun sınanması için yeni araştırmaların yapılması, kontrol mekanizmasının devreye sokulması, öğrenme halinin kesintisiz sürdürülmesi gerekir.

Çevresi ile etkileşim içinde olan insan, bu etkileşim sürecinde de öğrenme edinimini gerçekleştirmekte, sorunlar karşısında da çözüm üretebilme becerisine sahip olmaktadır. Yani hayatın sürdürülebilmesi için gerekli temel ihtiyaçların giderilmesi gerekir. Bu ihtiyaçlar kendini farklı şekillerde hissettirebilir. Kısa süreli biyolojik ihtiyaçların karşılanması, insanın tür olarak varlığını sürdürebilmesi amacına hizmet eder. Daha ileri ihtiyaçların giderilmesi için bilgi ile birleşen yetenek, aklı devreye sokar. Akıl ve bellek insanı diğer canlılardan ayıran, insana insan olma vasfını kazandıran özelliklerden biridir. Kısa süreli deneyimlerden ya da uzun süreli araştırmalardan elde edilen kazanımlar belleğe kaydedilir ve ihtiyaç duyulduğunda yeniden kullanılmak üzere geri çağrılır. Bu bilgiyi depolama süreci de araştırma süreçleri sonucunda elde edilen verilerin belleğe kaydedilmesi, daha doğrusu öğrenme ediniminin sürdürülmesi halidir. Belleğe yeterli bilgi kaydedenler, doğal olarak bir ürünü geliştirme ve insanlığın ihtiyacını karşılama becerisine de sahip olurlar. Bir ürünü ortaya koyma becerisine sahip olanlar da ürün hakkında yeterli bilgiye sahip oldukları için o ürünün ortaya çıkarılabilmesi için gerekli süreç yönetimine de hâkim olurlar. Yani bilgi sahibi olanlar, bilgiyi kullanarak ürüne nitelik kazandıracak donanıma da sahip olurlar.

Çeşitli bilimsel süreçlerde yapılan araştırmalar bilgi üretmeye, elde edilen bilginin insan hayatının geliştirilmesine yöneliktir. Elde edilen bilgi ve üretilen ürün, paylaşıldığı ve insanlığın faydasına adil olarak sunulduğu ölçüde değer kazanır. Bu ürün bazen insanlığın sıkıntılarını ortadan kaldırmaya yönelik bir çalışma, bazen de bireysel veya profesyonel bir kazanıma dönüşür. Bilimsel bilgi ve ürünü sadece dünyevi emellere ulaşmak için kötüye kullanan insanlar, bilim tarihinde olumsuz örnek olarak anlatılmaktadır. Bunlar “erdemsiz” bilgililer şeklinde tanımlanır.

Öğrenilen bilginin yeni kuşaklara aktarılması, yani öğretme durumu kaçınılmaz olarak ortaya çıkar. Öğretme sürecindeki insanlar da tıpkı öğrenme sürecinde bulunanlar gibi bedenlerinde fiziksel bir değişiklik yaşamazlar. Eğitim bu bağlamda belki fiziksel olarak değil ama bireysel bir davranış değişikliği, toplumsal ve sosyal hayatın gelişimi ve yeniliklere evrilmesi şeklinde karşımıza çıkar.

Hayat boyu öğrenme, toplumsal ve sosyal etkileşim sürecinde öğrenme gibi alanlara ayrılan öğrenme; öğrenme edimi ile yeni bir kavram ile ilişkili olarak ortaya çıkar. Bu kavram okuldur. Okul; öğrenme ediniminin öğretmen eli ile gerçekleştirildiği kurumsal yapının adıdır. Bu kurumsal yapı içinde öğrenme aşamalarını tespit etmek, önceden belirlenen ve kamu otoritesi tarafından da onaylanan bir programın sistematik bir şekilde aktarılmasını sağlamak amacıyla sınıflara, dersliklere ayrılır. Bu kurumlar bir yandan bireyin kişisel gelişimine destek olurken, öte yandan toplumun gelecekte ihtiyaç duyacağı yetişmiş insan gruplarını öngörülen yeni toplum düzenine göre hazırlar. Bireylere aktarılan bilgilerin somutlaştırılmış göstergesi olarak karne, diploma gibi belgeler düzenler.  Bu kurumlar öğrenme ve öğretmen çabasını da bireyin sorumluluk alanından çıkarıp, kamunun sorumluluk alanına taşır. Zorunlu eğitim uygulamaları bu ihtiyaç ve anlayıştan kaynaklanmıştır.

Gelişmiş toplumlarda araştırmalardan elde edilen bilimsel bilgi; yayılabilir, doğruluğu sınanabilir bir olgudur. Geçerliliği doğrulanmış bilginin yanı sıra yeni durumlara bağlı olarak ortaya çıkacak yeni bilimsel bilgilere saygı duymayı öğretir. Toplumda araştırma iklimi ortaya çıkar. Araştırmacılar bir bilgiyi bilir, bilimsel bilgiye ulaşmayı öğrenir, bilinmeyene bilinenler üzerinden ulaşır. Bilgiyi üretene de saygı duyar, bilgiyi kullanırken de toplumsal ve sosyal bir sorumluluk bilinci içinde hareket eder. Burada yabana atılmaması gereken bir diğer husus da insana özgü olan ve kopyalanamayan, dağıtılamayan en önemli olgu, yani yetenektir. Bilgi ve yetenek birleşince sahibine özgü özel ürünler ortaya çıkar. Bu ürünler de alanda ilkleri oluşturur. Bir bilimsel bilgi ikinci bir bilgi ile birleşip yeni bir bilinmeyene ulaşmak için kullanılabilirken, insana özgü olan yetenek, ikinci bir insanda bulunan bir başka yetenek ile birleşip yetenek üzerine yetenek kurulamaz.[1] Dolayısı ile yetenek ve bilgi özel alanı oluşturur.

Sonuç olarak; bilgi gücü, öğrenme de özgürlüğü beraberinde getirir. Bu özgürlüğün tadına varabilenler okumayı, yazmayı ve dahi öğrenmeyi yaşam biçimine dönüştürür, henüz var olmayan veya varlığından haberdar olunmayan bir ürünü ortaya çıkarıp kullanarak dünyaya hükmederler. Ne diyeyim, bütün bunları verenin “Lütfu da hoş kahrı da”



[1] Okuma önerisi: Mehmet TEKEREK. Bilimsel Araştırmanın Bilgisi: İnsanın Öğrenme Hali. I. Sürüm. Kahramanmaraş: E-Kitap, 2020. ISBN:978-625-400-282-3.

19 Mayıs 2021 Çarşamba

Salgın ikliminden yeni normale


İnsanlar covid 19 salgınının hayatımızı derinden etkilediği bugünlerde “Normal hayatın içinde kalmak mı, yeni normale hazırlanmak mı?” ikileminde yaşıyor. Tercihini bir şey yokmuş gibi yapıp normalden yana kullananlar; yanında, yakınında kaybettikleri canları görünce veya canlarından can gidince, alınan tedbirlerin ve yapılan uyarıların ne denli yerinde olduğunu geç de olsa fark ediyorlar. Bir yanları mutsuz, bir yanları kırgın bir şekilde hayata devam ediyorlar. Yeni normale hazırlık yapanlar ise yaşanan sıkıntıların farkında olmakla birlikte, aralarında kurdukları sosyal dayanışma köprüsü ile yenidünya düzeninin sağlayacağı kazanımlara göz kırpıyorlar.

Toplumun hemen her kesiminde insanların duygu durumları karışık. Hayat romanlarda anlatıldığı gibi bazen mutlu seyrediyor; bazen de yarım kalan kırık bir aşk hikâyesi gibi acı sonlarla bitiyor. İnsan kendi varlığının farkına varana kadar, ırmakta akıp giden su misali zamanı harcayıp tüketiyor. Harcanan zamanla birlikte ömürler de tükeniyor.

İnsanoğlu bunların farkına vardığı zaman da Herakleitos'un dediği “Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz” sözüne inat, dün eline geçip kullanamadığı fırsatları bugün telafi etme çabasına düşüyor. Oysa görünen çay aynı, akan su aynı olmakla birlikte, hayatın gerçeği görünenle aynı olmuyor, çünkü ilkinden sonra o ırmaktan kim bilir hangi sular sonsuzluğa akıp gitmiş. Akan ırmak da aynı ırmak değil, görülen zahir de. Yaşananlar sadece bir yanılsamadan ibaret, o kadar. Bir başka ifade ile insanın gördüğü, önünden akıp giden çay, onun zihninde canlandırdığı resmin basit bir yansımasından ibaret, beyninde oluşturduğu hayaldir. Platon’un deyişi ile yalnızca bir ideadır. Hâlbuki tabiattaki değişimle birlikte insan da değişmekte, yeni yaşam şartlarına uyum sağlamaktadır. İki durum arasındaki anlamı belirleyen de insanın içinde yaşadığı durumu içselleştirmesi, benimseyip kabul etmesi ve sahip olduğu şartları hayatının bir parçasına dönüştürmesidir.

İnsanoğlu ne tür öznel gerçeklik veya ne tür duygusal atmosfer hissederse etsin, bugünlerde daha esnek davranmaya, hayatı ve yaşadıklarını daha olumlu değerlendirmeye, içinde bulunduğu şartları değişmez, hareketsiz bir durum olarak görmemeye çalışmalı, Aristoteles’in dediği gibi biçime, görünene takılıp kalmamalıdır. Doğada değişime ayak uyduramayanların değiştirilmesi kaçınılmazdır.

Toplumu yeni normale hazırlamak için sürekli devinim halinde olan bilim insanlarının görüşlerine itibar edilmeli, önyargılardan arınmaya çalışılmalı, safsatalara ve bilim dışı savlara kulak asılmamalıdır. Bilim insanları kanıtlanmaya ihtiyaç duyulmayan, herkesin gördüğü ve kabul ettiği ilkelerden yola çıkarak bilinmeyene ulaşmaya çalışır ve bilimsel bilgiyi üretir. Bilimsel bilgi de kanıtlanmış, doğruluğu, geçerliliği ve güvenilirliği sınanmış bilgidir. Bilim, bu bilgileri içeren önermelerden meydana gelmiş güvenilir bir sistemdir.

Bu süreçte beden sağlığını korumaya özen gösteren insanın, ruh sağlığını da yabana atmaması gerekir. Ruh; bedenden ayrı, belki de onunla bütünleşik bir yapıda insanın formunu tamamlamaktadır. Platon da beden sağlığının bozulması ile birlikte ruhun varlığını sürdürmeyeceğini söyler. Dolayısı ile insanın varlığını ölümünden sonra da devam ettirmesi, aklının ruh ve bedenle bütünleştirerek yaşadığı zaman dilimini anlamlandırmasına ve bıraktığı ize bağlıdır; sağlam kafa sağlam vücutta bulunur (mens sana in corpore sano) sözü de insanın bu uyumunun gerekli olduğunu vurgular.

Yeni normale geçerken, eski alışkanlıklardan ödün verilmesi gerekebilir. Günlük rutinin dışına çıkılarak pratik davranışların terk edilmesi, iyi olarak değerlendirilen ve algılananın sadece hazdan ibaret olmadığı günlük hayatın pratikleri ile de ilişkilendirilerek sınanmaktadır. Mutluluk, bu bağlamda uzaklarda bir yerlerde değil; içimizde, yüreğimizdeki huzurda gizlidir. Mutluluğu kökeni Platon’un eudamonist (mutlulukçu) ahlak anlayışına dayanan haz almadan değil, Sabahattin Ali’nin sözünü ettiği “insanın içindeki iyilik kadar iyi bir hayatı” dileyerek aramakta yarar vardır. Huzur da iyi veya kötü gibi insanın yüreğinde, niyetinde ve amelinde yaptıklarıyla beraberdir. Huzurlu insanlar çevresini güneş gibi ısıtır, dolayısı ile huzur ve mutluluk bulaşıcıdır.

Toplumsal ve sosyal refahın tesisi ve kısa sürede yeni dünya düzenine geçilebilmesi için kamunun koyduğu kurallara, yaptığı önerilere ve uzman görüşlerine itibar edilmesi yerinde bir tercih olur. Kuralların uygulanmasında bireylerin tümel değil, tikel olarak sorumluluk alması, tikellerin davranışlarının birinci derecede, gerçek dünyada yaşanan genel durumların ise ikinci derecede önemli olduğu unutulmamalıdır.

Özetle; bilim hayatta en gerçek yol gösterici, velinimet-i âlem olarak insanlığı aydınlatır. Bereketi de güzel ameldir; yani ona inanmak ve uygulamak, bilimsel bilgiyi yaşam biçimine dönüştürmektir. Yeni normale hazırlanırken kendimizi ve büyüklerimizi korumak, çocuklarımızın geleceğini güvenceye almak için aşı olmak, dört kişisel kurala uymak -kalabalık yerlerden uzak durmak, maske takmak, fiziki mesafeye ve temizlik kurallarını gözetmek- yaşam tarzı olmalıdır.

Sevdiklerinizle sağlıklı, mutlu ve huzur dolu nice güzel günler dilerim.

Bu yazı Yeni Post Aktüel Bayern Gazetesi Mayıs 2021 sayısında yayımlanmıştır. Bkz.:  www.postgazetesi.com

25 Nisan 2021 Pazar

Türk Mentalitesi

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir takipçi, bizim Türkçe dersleri konusundaki hassasiyetimize atfen, “Bırakın bu kafaları, çocuklar kendilerini ifade edecek kadar Almanca bilmiyor, siz hala Türkçe diye tutturmuşsunuz; daha neyin peşindesiniz?” diye sitem etmiş. Haklıdır, herkes kendi zaviyesinden ayrı ayrı görüyor ki böyle söylüyor. Biz bu işin ne fikir ne de fiil aşamasında insanlarla kavga etmek değil; uyuyanları uyandırmak niyetindeyiz.  


Şunu ifade etmek isterim ki fazla tartılmadan söylenen her bir söz, yerini bir süre sonra derin bir pişmanlık veya suskunluğa bırakır. Türkçenin reddedilişi, aynı zamanda Türk milletinin reddedilişini gösterir; Milletimizin varlığının sembollerinden biri olan, çok dilli ve çok kültürlü bir çevrede yaşatılmaya çalışılan Türkçe, milletimizin bekasının koşullarından ilkidir. Türkçeye karşı yapılmış bir saldırıdan ziyade kendi aslını ortaya koyan bir davranış modelidir. Söz, Türkçeye yöneltilmiş fiili bir saldırı olarak değil de içi boşaltılmış, sınırda bir çaresizliğin dışa vurumudur.

Şu hususun altını çizerek sözü bir kere daha Türkçemizin hassasiyetlerine getirmek isterim. Biz Türkçeyi öğrenin, Türk kültüründen haberiniz olsun derken, hamaset yapmıyor; aksine hafızaları tazelemenin yarar getireceğini düşünüyoruz. Çocuklarımız kendini yüceltmek için değil, düzeltmek ve geleceğe hazırlanmak için Türkçe öğrenmeli. Sanırım içinde yaşadığımız bu zaman da tam öyle bir zaman, moda deyişle kırılma anı.

Çocuklarımız Türkçe öğrenirken çoktan unutulmaya yüz tutmuş davranışlarımızdan aşağıda örnek olarak verilen kimi durumları da öğrenir.

Eskiler; komşunun veya yaşadıkları sokaktaki bir evin penceresinin önünde sarıçiçek varsa ''Bu evde hasta var. Evin önünde hatta bu sokakta gürültü yapmayın'' anlamını çıkarırdı.

Pencerenin önüne kırmızı çiçek koyulmuşsa; delikanlılara ''Bu evde gelinlik çağına gelmiş, bekâr kız var. Evin önünden geçerken konuşmalarınıza dikkat edin ve küfürleşmeyin.'' mesajı verilirdi.

Eve gelen misafire kahvenin yanında su ikram edilir; şayet misafir toksa önce kahveyi alır, açsa suyu alırdı. Ev sahibi de ona göre ya yemek sofrası hazırlatır ya meyve ikram ederdi.

Eski evlerimizde sokak kapılarının üstünde biri kalın biri ince olmak üzere iki tokmak olurdu. Gelen kadınsa kapıyı ince tokmakla vururdu. Evin hanımı kapıyı ev haliyle bile açardı. Erkekse, kapı kalın tokmakla vurulurdu. Evin hanımı kapıyı ya örtünüp açar ya da gelen misafiri ev halkından biri karşılardı.

Çocuk, yolda yürürken küçüklerin büyüğünün önünden geçmeyeceğini, ya da yürümeyeceğini öğrenir. Fitre ve zekâtın Ramazan'dan önce Şaban'da verilmesinin hikmeti kavrar. Fakir fukara Ramazana erzaksız girmesin; esnaf da Ramazan ayında toplanıp gerçek ihtiyaç sahibinin ''borç defterini'' kapatsın diye beklediğini görürdü.

Beyler, konuştukları veya gözlerinin kaydığı hanımlarla buluşmaya gidince hediye olarak ''ayna'' alırdı ki bunun anlamı; ''Sana senden daha güzel verebilecek bir hediye yok.'' demekti.

Değerli okurlar; milletimizin evlatları, sizden isteğimiz, yaşadığınız yerde Anayasadan kaynaklanan ve yasalarla düzenlenen haklarınıza sahip çıkın. Türkçe dersinin açılmasını talep edin. Yurttaşlık bilinci geliştirip çocuklarınıza rolmodel olun. Aksi halde karın tokluğuna yaşayıp gidersiniz de ne ata yurda ne de yurt edindiğiniz bu topraklara bir hayrınız olur. Çocuklarına köken dilini öğretmekten, iyi birer eğitim alması için çaba sarf etmekten kaçınanlar, bir gün “hayatlarının en yıkıcı, can acıtıcı” hatasını yaptıklarını anlasalar da o zaman iş işten geçmiş olur. Biz çocuklarımız Türkçeyi öğrensin diye ısrar ederken, geleceğin de bir gün geleceğini ve bugün gelecek nesilleri olumsuz etkileyecek, onların üzerinde derin izler bırakacak bir hatanın yapılmaması için çalışıyoruz. Bigane kalmamak için hayatını düşünmeye, yazmaya ve fikir üretmeye adamış bir kişi olarak;  çocuklarınıza ne sadece Türkçe ne de sadece Almanca öğretin diyoruz; aksine çocuklar hem Almanca hem de Türkçe öğrensinler.

Sözü bize sitem edenlere karşı oluşan havayı dağıtmak için Muhibbi (Kanuni Sultan Süleyman) ile bitirelim: Gamına gamlanıp olma mahzun, Demine demlenip olma mağrur. Ne dem bakî, ne gam bakî. Bu da geçer ya hû!

Bu yazı Post Nisan 2021 sayısında yayımlanmıştır.

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...