27 Eylül 2013 Cuma

Almanya’daki parlamento seçimleri üzerine

2011 yılında yapılan nüfus sayımı sonuçlarına göre, 80,2 milyon nüfusu olan Almanya’da yaklaşık 2,7 milyon Türkiye kökenli vatandaş yaşıyor. Bu rakam, Almanya’nın göçmen kökenli vatandaşlarının yaklaşık beşte birine karşılık geliyor. 2,7 milyon kişinin yaklaşık 1,1 milyonu Almanya vatandaşı. Bunlardan oy kullanma hakkına sahip Türkiye kökenli Almanya vatandaşlarının sayısının 700 bin civarında olduğu tahmin ediliyor.  
 
Türkiye kökenli milletvekilleri
 
22 Eylül 2013 Pazar günü yapılan parlamento seçimlerine 34 parti katıldı ve toplam 4 bin 451 milletvekili adayı gösterdi. Aralarında küçük partilerin adayları ve bağımsızların da bulunduğu 60'tan fazla Türkiye kökenli Alman vatandaşı da aday oldu. Seçim barajını aşması muhtemel 5 partiden 30'dan fazla aday Türkiye kökenliydi ve bunlardan 11’i parlamentoya girmeyi başardı[1].
 
Hristiyan Demokrat Parti’nin (CDU) ilk Türkiye ve Müslüman kökenli adayı Cemile Giousouf'un meclise girmesi, Almanya'nın göçmen ülkesi olduğunu bile kabul etmeyen CDU'nun geleneksel politikalarında yaptığı değişikliğinin işareti olarak algılanırken, Alman siyasi partilerinde Türkiye kökenlilerin partilerinin yönetim organlarında da görev alması dikkati çekiyor. Örneğin, Emine Demirbüken-Wegner, Hrıstiyan Demokrat Birlik (CDU) Merkez Karar Yürütme Kurulu Üyesi. Aydan Özoğuz, SPD genel başkan yardımcısı. Cem Özdemir de seçim sonuçları açıklanana kadar Yeşiller Partisi eşbaşkanı olarak görev yapıyordu. Özdemir, seçim sonunda bu görevinden istifa ettiğini açıkladı.
 
Bayan Merkel muhafazakâr görüşü destekleyen sosyal ve ekonomik politikalarının sonucunu almış görünüyor ki, yeniden seçiliyor. Seçim sonucunu değerlendirirken yaptığı konuşmada öne çıkan iki husus dikkati çekiyor. Bunlardan ilki Birlik Partilerinin “halk partisi” hüviyeti kazandığı, diğeri ise Hür Demokrat Partinin (FDP) seçimi kaybetmesinden duyduğu üzüntü.
 
Seçim sonucu Alman siyaset sahnesindeki milliyetçi muhafazakâr görüş sahiplerinin yeni zaferi; Merkel gibilerin eğitimini aldığı eski doğu bloğu içinde şekillenmiş dünya görüşünün, olayları kendi bütünlüğü içinde görememenin, konuları birbirinden ayırıp olgulara tek tek bakamamanın ve tarihsel gerçekleri değerlendiremeyecek bir entelektüel donanımın göstergesi olarak değerlendirilebilir.
 

Koalisyon seçenekleri

Geçmiş dönemlerde Türkiye karşıtı katı tutumları ile tanınan Şansölye Angela Merkel, Muhafazakârların oy patlaması yaşadığı seçimlerde önemli bir başarı sağlamasına karşın hükümeti tek başına kuracak çoğunluğu elde edemedi.

Angela Merkel’in liderliğini yaptığı Hristiyan Birlik Partileri (CDU/CSU) seçimlerden büyük bir başarı ile çıkarken, koalisyon ortağı Hür Demokrat Parti’nin (FDP) yüzde 4,8 oranında oy alarak seçim barajına takıldığı görüldü. Aynı şekilde Yeşiller de oy hatırı sayılır bir kaybına uğradı. Bu oy kaybında Nasyonal Demokrat Parti (NPD) dışında yeni kurulan Almanya için Alternatif Partisi (AfD) ve Korsanlar Partisi’nin seçimin kaderini etkilediği konuşuluyor. Özellikle Almanya için Alternatif Partisi (AfD), Hür Demokrat Parti’nin (FDP) iki puan farkla baraja takılmasını kendi oylarındaki artışa bağlıyor.

Seçim sonuçları açıklandıktan sonra Almanya Birinci Televizyonu (ARD) tarafından yaptırılan kamuoyu araştırmasına göre, halkın % 64’lük bir kısmı büyük koalisyon (CDU/CSU-SPD koalisyonu) isteğini gündeme getirdi. Bununla birlikte Sosyal Demokrat Parti (SPD) yetkilileri kendilerine muhalefet görevi verildiğini ve büyük koalisyonun meclisin %80’ini oluşturacağı için bu durumun mümkün olmadığını belirtmelerine rağmen, en azından önümüzdeki günlerde yapılacak parti kongresinde durumun değerlendirileceğini söyleyerek koalisyona açık kapı bıraktılar.

Koalisyon için başka alternatifler de yok değil. Söz gelimi, pek gerçekçi bulunmayan Yeşiller-Hristiyan Birlik Partileri (CDU/CSU) koalisyonu halkın %32’si tarafından benimseniyor. Hristiyan Birlik Partileri (CDU/CSU) ile Sol Parti'den oluşan bir ikili koalisyon gündemde bile değil. Sol Parti, ilke olarak birlik partileri ile koalisyon yapmak yerine Yeşiller, Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Sol Parti'den oluşan bir üçlü koalisyon kurulması konusunda görüş bildiriyor. Kamuoyu araştırmasına göre bu koalisyona verilen destek % 25 oranında (Kaynak: Westdeutscher Rundfunk, www.wdr.de).

Beklenti, Hristiyan Birlik partileri ile Sosyal Demokrat Parti (SPD) ortaklığındaki büyük koalisyon ya da Birlik partileri ile Yeşillerin kuracağı bir hükümet kurulması ve yeni Şansölyenin Bayan Angela Merkel olacağı yönünde.

 
Türklerin yeni döneme ilişkin beklentileri

Yeni dönemin Türk Alman ilişkileri için yeni işbirliklerine ve aydınlık günlere başlangıç olması herkesin ortak dileği. Bilindiği üzere, Merkel geçmiş iktidar dönemlerinde Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye yerine ayrıcalıklı üye yapılarak birliğe üye değil, sanki köle olmasını önermişti[2]. Merkel’in bilmediği özelliklerimizin de olduğunun farkındaki sağduyulu politikacılar ilk başlarda bu öneriye pek itibar etmediler ve Türkiye, tam üyelik için tarih aldı, ama zamanla rüzgâr tersten esmeye başladı.

Alman Hıristiyan birlik partileri lideri Bayan Merkel, kadı kalben rüşvet almaya karar vermişse, zalimi mazlumdan ayırt edemez[3] misali Avrupa Birliği içinde Türkiye aleyhine kamuoyu oluşturma çabalarına devam etti. Türkiye müzakerelerde ucu açık ve müzakere başlıklarının açılmasına karşı değilim şeklindeki karşı duruşlara pes etmeyince, yeni başlıkların açılması geciktirilmeye başlandı. Süreç bitmeyen senfoniye dönüştü.

Bunu gören ve Türk mevkidaşının ve Avrupalı Türk lobisinin sitemiyle karşı karşıya kalan Merkel, son seçim kampanyasında daha dürüst davrandı ve Hristiyan Birlik Partileri’nin (CDU/CSU) görüşünü açık ve net bir şekilde ifade ederek Türkiye'nin büyüklüğü ve ekonomik yapısı AB'ya yük getirecektir dedi. AB ile Türkiye arasında güçlü işbirliği hedefleniyor. Dış konular ve güvenlik konusunda yakın stratejik işbirliği geliştirilmeli diyerek ayrıcalıklı üye tartışmalarına da noktayı koydu. Onun Türkiye’ye ilişkin siyasi öngörüleri, uygulamaya geçirdiği bazı politikalar, kimi zaman sağduyunun, akıl ve mantığın önüne geçiyor ve bizi rahatsız ediyorsa da en azından oyalamıyor. Tarih bilgimiz bize Şansölye Otto von Bismarck’ın Avrupa’nın yeniden yapılandırılmasına ilişkin uyguladığı siyaseti hatırlatıyor[4].

Bayan Merkel’in Türkiye’yi ve Türkleri sevme gibi bir zorunluluğu yok. Bununla birlikte, ülkesinde yaşayan ve sayıca önemli bir kısmının Alman vatandaşı olduğunu çok iyi bildiği yaklaşık üç milyon Türkiye kökenli insana, sadece Türkiye’den geldikleri için değil ama insan oldukları için saygı göstermesi; bunların onurlarının, Alman toplumu içindeki geleceklerinin kişilerin siyasi ikballerinden daha önemli olduğunu unutmaması gerekir.

Öte yandan deneyimli bir politikacı olarak ülkedeki yoksunluk ve yoksulluk nedeniyle sürekli ötekileştirilen ve hedef gösterilen yabancıların, göçmenleri maruz kaldığı saldırgan politikalara tepkisiz kalmamalı; geçen dönem başlatılan meclis araştırma komisyonu çalışmalarını devam ettirerek somut sonuçlara ulaştırmalıdır.

Almanya’nın son yıllarda verdiği mesaj, işbirliğine açık değil. Hâlbuki Alman toplumu aldığı göçle hızlı bir şekilde çoğulcu bir topluma dönüşüyor ve bu durum birlikte yaşamanın asgari ölçütü olan ötekileştirmemeyi gerekli kılıyor. Ülkede bulunan göçmenlerin de aynı gök kubbe altında yaşadığı ve kader birliği ettiği diğer vatandaşlar gibi siyasetin kirlenmeden, mevcut sorunlara çözüm üretmesini beklediğini düşünmesi; yeni dönemde daha sorumlu bir politika izleyerek “insanları işkembeleri yoluyla avlamayı”[5] amaçlayan halkçı politikalardan vazgeçmesi gerektiğini uygulamaları ile göstermesi gerekir.

Bir diğer husus da ülkedeki göç ve uyum tartışmalarında hemen her taşın altından çıkan Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın konuya ilişkin politikalar belirlenip uygulanırken yer alacağı pozisyonu belirlemesi ve çoğulcu toplum anlayışını sınırlayan “yabancılara en yabancı ülke” imajını ortadan kaldırması gerekir. Bunun için de İslamcılık korkusuyla Müslümanların mercek altına alınması, dini gereksinimlerini yerine getirmeleri konusunda gerekli kolaylıkların sürdürülmesi ve sünnetin yasaklanması yönündeki tartışmaların Müslümanlar ve Yahudiler tarafından nasıl algılandığının iyi analiz edilmesi, hatta hiç tartışmaya açılmamasında yarar vardır. Siyaseti siyaset, dini din olarak kabul etmek gerekir. Eğer bu durum günlük hayatta pratiğe geçirilebilirse, halklar arasındaki işbirliği de dün olduğu gibi, bugün de, yarın da siyaset üstü huzur ve güven bağlamında tesis edilir. Bu durum, iki ülke arasındaki siyasi ilişkileri hem de halklar arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine katkı sağlar. Kaldı ki bu tür popülist politikaların tarihte Almanlara nelere mal olduğunu bütün dünya gibi Alman dostlarımız da gayet iyi biliyorlar. Bu nedenle, popülizmin bulaşıcı illetinin yaşandığı Fransa’daki Pujadizm veya Löpenizm’e bakarak Almanya’yı bu illetten bir an önce kurtarmaya bakmalılar.

 
Bitirirken

Bayan Merkel; iktidar nimetlerinin yokluğunu yaşadığı geçmiş yıllarda modası geçmiş, eskimeye yüz tutmuş ceketinin iki yakasını bir araya getirirken ülkesindeki insanları sıcacık sarıp sarmalayan bir devlet ana gibi ihtişamlıydı; güven veriyordu. Ceketini sırtına geçirip işe koyulduğunda, günümüz burjuvasının yarattığı kadına göre gövdesi daha dik, kadınlığı daha duyarlıydı.

Geçmişte yaşadığı kimi olumsuzluklara rağmen Almanya’yı hala bir hayal ülkesi, “dost ve “müttefik” olarak gören kadim Anadolu’nun evlatları “kötü adın çirkinliğinin harften, deniz suyunun acılığının kaptan olmadığını” ayırt eden bir kültürel mirasın bekçisidir. Her iş iyi niyetle, güzel düşüncelerle yapılınca amacına ulaşır, yeter ki niyetler iyi, hedefler belirgin olsun.



[1] WRD'in haberine göre, Sosyal Demokratlardan Cansel Kızıltepe, Gülistan Yüksel, Metin Hakverdi ve Mahmut Özdemir ilk kez milletvekili olurken, SPD'nin Genel Başkan Yardımcılarından Aydan Özoğuz tekrar seçilmeyi başardı. Hristiyan Demokrat CDU'nun ilk Türkiye ve Müslüman kökenli adayı Cemile Giousouf'un yanı sıra, Sol Parti'den Sevim Dağdelen, Azize Tank, Yeşiller'den Ekin Deligöz'ün yanısıra, partinin Eşbaşkanı Cem Özdemir, Özcan Mutlu bu dönemde meclise girdi.
[2] Bu benzetme Ümit ZİLELİ’ye aittir. Bkz.: Ü. Zileli. “Düz Çizgi: ‘Soykırım’ Saldırısı Başladı!”. Cumhuriyet Gazetesi. 3 Mart 2005, s. 17.
[3] Mevlana’dan: Ziya Elitez (Derl.). Mevlana’dan Öğütler. İstanbul: Kozmik Kitaplar, 2004, s. 110.
[4] Bilindiği üzere Alman ulusal birliğinin kurulmasında, belki de en önemli rolü oynamış; 13 Haziran 1878’de Berlin’de düzenlenen konferansa ev sahipliği ve başkanlık yapmış; 13 Temmuz 1878’de Osmanlı, Rusya, İngiltere, Fransa, Avusturya, İtalya ve Almanya arasında Avrupa’nın yeniden yapılandırılmasını öngören Berlin Anlaşmasının imzalanmasını sağlamıştır.
[5] Popülizm ile ilgili olarak bkz.: Umberto Eco (Çev. Cemal Karaağaçlı). “Avrupa Popülizmin Tehdidinde” Türk Edebiyatı. 369, 112471/2004/07, s. 19.

19 Eylül 2013 Perşembe

Üniversitemizden insan manzaraları

Üniversitemizde oldukça yoğun geçeceği anlaşılan bir eğim öğretim yılına giriyoruz. Bir yandan kayıt yenileme işlemleri sürerken, öte yandan rektörlük için “hizmete talip olan” öğretim üyeleri de birimleri dolaşarak kendilerini anlatmaya, neden aday olduklarını açıklamaya çalışıyor. Öncelikle sağlanan bu demokratik ortamdan duyduğum memnuniyeti belirtmeyi ve sürecin öğretim üyelerinin öteden beri sözünü ettiği “akademik tutuma uygun” geçmesini diliyorum. Sonra da bugüne değin yaşadığım seçim süreçlerine ilişkin kimi gözlemlerimi, izlenimlerimi paylaşmak istiyorum; istiyorum ki bazı genç arkadaşlarım yazdığımı kıssadan hisseler çıkararak okusun...

Hüseyin Hoca geçtiğimiz günlerde Sakarya Gazetesi için yazdığı köşede güzel bir yazı kaleme almış (3 Eylül 2013). "Rektör adaylarından ricalar" başlığı altında yaptığı değerlendirmeler daha çok aday adaylarını ilgilendiriyordu. Oku(ya)mayanlar için özetle, “öğretim elemanlarını boşuna meşgul etmeyin. Söyleyecek sözü olan, oda oda dolaşmak yerine, çıkıp herkese anlatsın. Polemiklerden uzak durun, meslektaşlarınızı da zor duruma düşürmeyin” diyor... Doğru söze ne demeli.

Madalyonun bir de öbür yüzü var. Yıllarını bu üniversitede geçirmiş, dostluklar kurmuş bizler için sıkıntılı bir süreç daha başlıyor. Önümüzde koskoca bir dönem başlıyor. Buna rağmen, üniversiteyi yaz ortasında seçim havasına sokup enerjimizi öğrencilerimizi yetiştirmeye, araştırmalarımıza yoğunlaşmaya harcamak yerine kapalı kapılar ardında kulis yaparak harcatmaya bayılıyoruz sanki... ... Gördüklerimiz, yaşadıklarımız Ziya Paşa’nın (1825-1880) “İkbâl için ahbâbı siâyet yeni çıktı / Bilmez idik evvel bu dirâyet yeni çıktı” (Yüksek mevkilere erişebilmek için dostlarını çekiştirmek yeni çıktı; önceden bilmezdik, bu türden hüner ve beceri yeni çıktı.) derken ne kadar da haklı olduğunu gösteriyor.


Tekrar ediyorum. Üniversitede yıllarını bir arada geçirmiş, saçlarını ağartmış/seyreltmiş, geçmişe dayalı belli hukuku olan insanların birbiri ile kurduğu son derece medeni ilişkilerden anlam çıkarmaya yeltenenler, kim kiminle nerede ne konuşuyor gibi hezeyanlarla o, orada; bu, burada; şu, şurada diye oraya buraya seğirtmeler; laf yetiştirmeye, niyet okumaya çalışmalar... Geçmişte olduğu gibi, kuşkusuz bu dönemde de yaşanacak. Hele Rektörlük için aday adaylığını deklare edenler bile birbirleri ile kurdukları ilişkileri medeni çerçeve içinde sürdürüyor, düzeyi düşürmemeye çalışıyorken...  Bedensel gelişimleri ile kişisel gelişimi arasında sorunu olanlar veya kendi olamayıp, birilerinin adamı olmaya gayret edenler, bu dönemde de oradan oraya parazit gibi bulaşmaya çalışacaklar. 

Demedi demeyin... Adayların geçmişte olduğu gibi bu seçim sürecinde veya seçimden sonra da yüz yüze bakacağı ve değişik birimlerden edindiği çalışma arkadaşları ile günün her hangi bir saatinde, her hangi bir yerlerde oturup çay kahve içmesinden, hasbıhal etmesinden anlamlar çıkarmaya çalışanlar; iki üç kişinin bir arada görülmesinden sosyal ilişki ağı kurup niyet okumaya yeltenenler, birinin bir anlık fotoğrafını öbür tarafa taşımayı adeta alışkanlık haline getirenler, bu süreçte de görülecek mutlaka... Bu durumda görev yine deneyimli hocalara düşüyor. Onlar da her zaman olduğu gibi, bunlara yüz vermeyecek; birleştirici ve uzlaşmacı olmayı tercih edecek; seçimden sonra da bir arada yaşayacağımızı hatırlatacaklar...

Düşünüyorum da... Adayım diye ortaya çıkan birbirinden seçkin akademisyenlerin her birinin 25-30 yıllık ortak geçmişleri var ve bir kaç ay süren seçim rüzgarının gücü köklü ilişkilerin zedelenmesine yetmez. Dolayısıyla seçimin nabzını tutmaya çalışıp kendilerine pozisyon belirlemeye çalışan arkadaşlarımızın bu ortak geçmişin, yaşanmışlıkların bir kalemde silinip atılacak ilişkiler olmadığını, Anadolu Üniversitesi kurum kültürün buna uygun olmadığını görmelerinde, öğrenmelerinde yarar var. İnsana verilen akıl denen zenginlik hırs, menfaatperestlik gibi hislerle beslenirse, sahibine saadet yerine keder verir. Bu nedenle de durduk yerde birilerinin kapılarını aşındırmadan önce durup düşünmelerinde yarar var. Şarkılara yansıdığı gibi “kapıldım gidiyorum, gönlümün rüzgarına” deyip havalanacak yerde, aklın egemenliğine izin vermelerinde yarar var. Duyduklarını kalp ve akıl süzgecinden geçirip, verecekleri kararın yaşadıkları çevreye, kendi kariyerlerine sağlayacağı artı ve eksi değerlerini iyi hesaplamaları, sürü psikolojisiyle her denileni kabullenmemeleri, çok okumalı ve çok dinlemeli; ama mümkün olduğunca az konuşmayı tercih etmeliler. Doğruyu birileri gözümüzün içine sokabilir; fakat doğru, kişinin aklının algılayabildiği ettiği kadardır. Geçmiş yer yer sükût-u hayal ile doludur. Latin atasözünde denildiği gibi "insan, insanın kurdu" (Homo homini lupus) olduğu unutulmamalıdır.

Birileri, “bizim ekip” bunu yapacak/yaptı, şunu edecek/etti deyince Ziya Paşa bir daha aklıma geliyor, “Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”. Lakin, “mani oluyor halimi takrire hicabım” misali, içimde yükselen ses, otur oturduğun yerde, misafire saygısızlık etme diyor. Heyecanına veya sabrına egemen olamayan gençlerin aksine, susup dinliyoruz... Sonuçta, rektör de olsan, devletin verdiği bütçe ve yönetmeliklerle ve bütün paydaşların çepeçevre sarıp sarmaladığı kontrol edilebilir, kontrol edilemez nice değişkenlerin çizdiği yol haritasını uyguluyorsun. Dolayısıyla nice nice ortak yaşanmışlıklar, geçmiş seçim dönemlerinde verilip de tutulmuş/tutulmamış sözler zihnimizi sarıyor. “Seyretti havâ üzre denir taht-ı Süleyman  / Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde” sözüyle yeniden kendimize geliyoruz.

Hiç kimse kul hakkından, hukuktan/hukuksuzluktan söz etmiyor; -mış gibi yapanlar da nalıncı keseri gibi kendine yontuyor. Nasıl olsa, hafıza-i beşer nisyan ile malulmüş; ama gerçek öyle görünmüyor. Bu sözüm sadece adaylar için değil, ortalıkta dolanıp duran, oradan oraya laf yetiştirip kulis yaptığını sanan tatlı su kurnazları için de geçerli. Yalan, hile, haset, hırsızlık, gıybet, iftira, başkalarıyla alay etmek, ad takmak, küçük görmek, kötü zanda bulunmak, kötü sözler söylemek, bu yolla insanların arasını bozmak, verdiği sözde durmamak vb. Bunların hepsi belli değerlere inanan ve inancını içselleştirmiş kişiler için kul hakkı kapsamına giriyor.  Bir toplumun huzur ve barış içinde yaşaması için, insanların birbirlerini sevmese de karşılıklı haklarına saygılı davranması gerekir. Modern zaman insanını aldatma telaşı ile yanıp tutuşturan nefsimize karşı da sorumlu olmalı, istekleri sınırlandırabilmeliyiz. Bu durumu kendilerine seçim hakkı verilen, verdiği oyun sonuca çok da yansımadığını görerek deneyim sahibi olmuş öğretim elemanlarının daha iyi değerlendirmesi, gençlere model olması lazım. Unutmayalım, “İlim yerli yerinde kullanılmazsa zulüm, yerli yerinde kullanılırsa adalet olur; adaletle donanmış ilim ise fazilettir”.


Yeni dönemde de herkesin birbirine saygı duyup, birbirinin hak ve hukukuna riayet ederek huzur içinde yaşaması dileğiyle…

7 Eylül 2013 Cumartesi

İnsan ilişkileri üzerine

Etrafa baktığınızda kendine benzemeyene hoyratlık yaparak, oraya buraya sataşıp, saygısızlık ederek, hatta şiddet uygulayarak var olmaya çalışan; bireysel farklılıkları törpüleyerek kendine benzetmeye çalışıp “ötekini” ortadan kaldırmaya yeltenen birilerinin varlığını görmek her daim mümkündür. Bunun altında yatan nedenler üzerinde saatlerce konuşup, sayfalarca yazabilirsiniz. Önemli olan öteki ile ilişkilerimizde bıraktığımız izlenim ve karşımızdakinin kendini nasıl hissettiğidir.

İnsanlar ebediyete irtihal etseler de hayatta kalan sevdiklerine ışık tutacak, yol gösterecek pek çok değerli anı bırakır. Bu anılar bazen insanın yolunu aydınlatırken, bazen de içine bir hüzün çökmesine neden olur. İyiler iyi, kötüler de çevrelerindeki insanlara yaptıkları olumsuzluklar ile anılır. Her ne olursa olsun, kültürümüzde insanları hayır ile yad etmek esastır. 

İnsan hayatı pek çok iyiye ve olumsuzluğa gebedir. Onun için bazı insanlar hayatta aradığı ilgiyi bulamamak, sosyal ve ailevi sorunlar yaşamak, her hangi bir nedenle kötü muamele görmek, kandırılmak, hakarete uğramak, aldatılmak, şiddete maruz kalmak, hak ettiğini alamamak gibi daha pek çok nedenle mazlum ve mağdur duruma düşebilir. Bu durum hayatın akışında çok da arzu edilmemesine karşın, medya haberlerinde, çevrede sıkça görülen durumlardandır. Mazlum ve mağdurun, maruz kaldığı olumsuz davranışlarla hak arama çabasına yönelmemesi gerekir; aksi davranışlar, bu defa onun pozisyonunu değiştirir ve onu zalim yapar. Yalanı yalanla, aldatmayı aldatmayla, haksızlığı hırsızlıkla tedavi etmek mümkün değildir. Karşı karşıya kalınan olumsuz davranışlar, bu davranışlara maruz kalanları da aynını yapmaya yöneltmemelidir. İntikam zehri insanı için için kavurup yakan bir ateştir. İntikam ateşiyle yanıp tutuşanlar da kaybedenlerden olur, kendini haklı zannederken haksızlığını göremeyecek kadar elim bir duruma düşer de düştüğünü bile anlayamaz.

Olumsuz davranışları alışkanlık haline getirenler; onları sürdürmekte ısrar edenler, “Canım, ben kızınca aklıma geleni söylerim; sonra da unuturum” deyip, etrafa gülücükler dağıtmaya yeltenmemeli; hoyratlık yaptıkları insanlarla yeni ilişkiler kurmaya çalışmak yerine hatalarını tamir etmenin yolunu aramalıdır. Bu davranışın bir özeleştirisi, bir vicdan muhasebesi olmalıdır. Dolayısıyla akla hayale gelmeyen hoyratlıkları hayatın akışında sıradan bir davranış gibi yaşam biçimi haline getirenler ile kalıcı dostlukların kurulması zor, hatta mümkün değildir. Bir noktadan sonra bırakın dostluğu, beşeri ilişkileriniz bile biter. Bitmemesi de anlamsızdır.
Günümüzde itibar yönetimi diye bir alan gelişti; alan uzmanları böyle bir durumda, unutkanlığa sığınılamayacağını, sığınılmaması gerektiğini belirtiyorlar. Hele her sözünün sorumluluğunu taşıyan insanların, sözünün nereye varacağını kestirmesi gerekir. Anadolu deyişiyle, kafasını kaldırmadan dağın ardını görecek; sözünü söylemeden sonunun nereye varacağını kestirecek olgunlukta olmalıdır. Bir noktadan sonra, sözü söyleyen de söz söylenen de yaşanmış olanı yaşanmamış sayamaz. “Yanılmışım” diyemez; söz gelir gırtlakta düğümlenir.

Gerçek aydın olmak, kendini aşabilmeyi, bireycilikten sıyrılmayı gerektirir. Aydın, kendine sunulan her veriyi peşin hükümle doğru kabul etmez; doğruluğunu ve gerçeğe uygunluğunu sınayacak çevresel koşulları düzenleyecek donanımı, adam gibi dik durabilme becerisini gerektirir; zira eğriler arasından doğruları bulmak, onun için yanmak güçtür, herkesin harcı da değildir… Şair “sen yanmazsan, ben yanmazsam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” yakıştırmasını boşuna yapmamış… Bize sadece aydın olmak değil; erdemli, münevver, beyefendi/hanımefendi olmak yakışır.

Konfüçyüs’ün ifadesiyle "Erdemli kişi, ne kadar zor olursa olsun, hizmeti öne koyar, ondan ne fayda temin edileceği daha sonra düşünülecek bir meseledir." Yoksa hemen her gün yakinen gözlediğimiz gibi, kimi editörlüğünü yaptığı bir iki kitaptan, kimi de koordinatörlüğü verilen bir programdan aldığı üç kuruşun sağladığı düşsel avuntulara kapılıp, hayat şartlarının dayattığı maddi sorunları fazlaca hissetmezse kendini gönenmiş görür. Kimi de dünya nimetlerinden nemalanma yerine Hakk’ın rızasını kazanmış olmanın verdiği huzuru her türlü maddenin üzerinde tutar. Bunların hepsi izafidir; asıl olan, kulun hakkını yemeden Hakk’ın rızasını kazanmaktır.

Hâlbuki parçası olmaya çalıştığımız hayatın içinde ayakta kalabilmemiz, varlığımızı sürdürebilmemiz çokluk içinde birliği başarabilmemize, birbirimize gösterdiğimiz anlayış ve hoşgörüye bağlıdır. Gökkuşağını çekici kılan çoklu renkleri bünyesinde barındırmasıdır. Michel Foucault (1926-1984) da yılların ötesinden insanın zihnini aydınlatan bir ifade ile "Herkesin birbirine benzediği yerde hiç kimse yoktur" diyor, duyabilene...


* Bu yazıda bir süredir yaptığım okumalardan aktardıklarım içinde kalemi nasihten sehiv vaki olmuşsa, ilgili münevverlerden yazının müellifi olarak af dilemek vazifem; lakin anlattıklarımdan alınganlık gösterip, kelimelerden kişilerle bağ kurmaya yeltenenlere de abesle iştigal etmenin lüzumu dışında bir sözüm ol(a)maz.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Yabancı dilde eğitim için hazırlık sınıfı uygulaması

Üniversitelerde kayıtlar başladı ve hazırlık sınıfları ile ilgili soruların neredeyse ardı arkası kesilmiyor. Bu nedenle, bu defa hazırlık sınıfları ile ilgili görüşlerimi bir blog yazısı sınırlılıkları içinde paylaşmak istiyorum.
 
Üniversite eğitimi hayata hazırlar
 
Üniversite eğitimi bireyi hayata hazırlar. Sınıf geçip diploma almak için ders seçilmez. Hele hazırlık sınıfı “lise son sınıfta çok yoğun bir çalışma temposu geçirdik, bir yıl dinlenip kendimi toparladıktan sonra bölüme geçerim” düşüncesinin hayata geçirileceği yer hiç değildir.
 
Ülkemizde üniversite düzeyindeki eğitim-öğretim etkinliklerinin bir yabancı dilde yapılması, verilen alan eğitiminin standardının da küresel düzeyde olduğu algısı yerleşmiştir. Bu nedenle de altyapı sorunlarının çözülüp çözülmediğine bakılmaksızın pek çok üniversitede yabancı dilde eğitime geçilmekte ve burada öğrenim görecek öğrenciler için de yabancı dilde eğitim için hazırlık sınıfı uygulamasına geçilmektedir.
 
Pek çok üniversitede hazırlık sınıfı uygulaması bulunmasına karşın, uygulanan yönetmeliklerin birbirinden ayrıştığı; kimi programlarda verilen eğitimin yüzde yüz yabancı dilde, kimi programlardaki eğitimin de yüzde otuz yabancı dilde verildiği belirtilmektedir. Ailelerin cevabını aradığı bir diğer husus da, zorunlu hazırlık sınıfı uygulamasını tercih etmeyip, doğrudan öğrenime başlayanlar için İngilizce/Türkçe derslerin her iki dilde karşılıklı olarak muadili verilip verilmediği yönündedir…
 
Hazırlık sınıfı uygulamalarında, yabancı dil öğretiminden istendik sonuç alınamazsa, öğrenciler dönem veya yıl tekrar etmek zorunda kalmakta, her bir program için öngörülen hazırlık sınıfındaki öğrenci sayısı yıldan yıla artarak ilgili programın lisans düzeyinde öğrenim gören öğrenci sayısı ile yarışır hale gelmektedir. Hal böyle olunca yaşanan olumsuzluklar gazetelere, sosyal medyaya veya yönetim kademelerinde bulunan ilgili ilgisiz kişilere aktarılmakta; yaşanan sorunların bir an önce çözüme kavuşturulması istenmektedir.
 
Sorunun çözümü için hazırlık sınıflarının toptan kaldırılması veya Yükseköğretim Kurulu tarafından merkezi bir yönetmelik hazırlanarak yurt çapında uygulaması gibi öneriler de dikkati çekmektedir.
 
Hazırlık sınıfları iyi mi, kötü mü ya da kaldırılmalı mı, kaldırılmamalı mı konusuna girmek istemiyorum. Yabancı dil bilmenin, programın tamamının olmasa bile ilgili bölümün bölüm kurullarınca belirlenecek kimi derslerin bir yabancı dilde verilmesinin sağlayacağı pek çok yararın olduğunu biliyorum. Bunlardan Avrupa ortak yükseköğretim alanı oluşturulması ve yükseköğretim sistemi içindeki öğrenci ve öğretim elemanlarının yurtdışındaki üniversitelerle karşılıklı değişim yaparak (ERASMUS gibi) bilginin üretilmesi ve paylaşımına katkı sağlaması ilk akla gelen somut örnekler olarak sayılabilir. Ülkemizde yerleştirilmeye çalışılan bilimsel düşünce sistematiğinin, Avrupa ve dünya üniversiteleri ile uyumun sağlaması, bu ve benzeri çabalarla gerçekleştirilebilir. 
 
Sondan başlayarak planlama
 
Türkçe sorununu çözemediği için üniversitelerde bile zorunlu Türk dili dersi okutulan bir sistemden söz edildiği gerçeğinden yola çıkılırsa, ilk ve ortaöğretim düzeyinde en azından bir yabancı dili neden öğretemediğimiz ve üniversite önünde biriken yüzbinlerce aday öğrenci arasından sıyrılıp bir programa yerleştirilebilme başarısı gösteren gençlere bir yıl boyunca yabancı dil hazırlık eğitimi verilmesi konusunu sorgulamak da anlamını yitirmektedir. İşe önce Türkçe öğretiminden başlamak lazım. Türkçeyi öğrenenlerin ikinci dil olarak yabancı dil öğrenme süreci kolaylaşmaktadır.
Hazırlık sınıfları ile dershanelerde istihdam edilen öğretim elemanı kadrosunda önemli ölçüde benzerlikler bulunmaktadır. Örneğin, dershanelerde istihdam edilen öğretmen kadrosunun MEB kontenjanları dışında kalan gençlerden oluştuğu, Yabancı diller yüksekokulları bünyesinde oluşturulan hazırlık sınıflarındaki öğretim kadrosunun da görece olarak daha deneyimsiz gençlerden oluşturulduğu görülmektedir. O halde, yabancı dil hazırlık sınıflarının veya okullarının bu birimlerde öğretilen yabancı dil müfredatından veya ölçme ve değerlendirme sisteminden daha öncelikli olarak, burada istihdam edilen yetişmiş insan değerleri ile ilgili sorunların gözden geçirilmesinde yarar olduğu düşünülmektedir.
Öğretim planlamayı gerektirir
Eğitim ciddi bir iş olup, öğretim süreçleri de aynı önemde bir planlamayı gerektirir. Öğretim etkinlikleri de önceden öngörülen hedeflere ulaşmak için koyulur. Hazırlık sınıflarında öğrenim gören öğrencilerin ulaşacağı son nokta açık ve nettir. Bu durum örneğin üniversitemizin hazırlık sınıflarıyla ilgili yönetmeliğinde şu şekilde belirtilmiştir (Md. 5/1):
 
Yabancı dil hazırlık eğitim-öğretiminin amacı; /…/ ön lisans ve lisans programı öğrencilerinin yabancı dil yeterliklerini ölçmek, hazırlık eğitimine alınan öğrencilerin Avrupa Birliği Ortak Dil Ölçütü Çerçevesince belirtilen B2 düzeyindeki yabancı dil bilgi ve becerilerini yerine getirecek yeterlilikte olmalarını sağlamaktır.
Yukarıda da değinildiği üzere, hedeflerin aynı olmasına karşın, gerçekleştirilen öğretim etkinlikleri ve uygulanan yönetmelikler üniversiteden üniversiteye ayrışmakta ve uygulayıcıların “Nasıl bir öğrenci yetiştiriyorsunuz?” sorularına verdikleri cevaplar farklılık göstermektedir.
 
Üniversiteye kayıt yaptıran öğrenciler, Yeterlik Sınavına girip başarılı olursa kayıt yaptırdıkları programın birinci sınıfına; başarısız olursa Seviye Tespit Sınavı sonucunda belirlenen düzeylerine göre eğitimlerine devam etmekte (Md. 6/4), yani hedef önceden belirlenmektedir. Bununla birlikte pek çok akademik birim tek bir hedefe odaklanma konusunda sorun yaşamakta ve zayıflayan hedef, çalışılması gereken odak noktasına ulaşılmasını engellemektedir. Öğrenciler sistemin doğasından kaynaklanan kurallar nedeniyle eğitim öğretim etkinliğinden kopmakta veya öğrenmeye ilişkin isteklerinin zayıflaması nedeniyle sınıf içinde yapılan etkinliklerin verimliliği dönem başına göre giderek düşmektedir. Eğitim öğretim etkinliğinin dışında bir de yönetsel sorunlar ortaya çıkmakta, öğrenci ve öğretim elemanı sonu nereye, hangi başarı düzeyine varacağı öngörülemeyen bir sarmalın tuzağına kapılmakta, tekrara kalan öğrenciler aynı ders malzemesi ve belki de aynı öğretim elemanıyla yeniden kur tekrarı yapmak zorunda kalmaktadır.
Konuya öğrencilerin penceresinden bakıldığında, öğrenci dili öğrendiğini; öğretim elemanı açısından bakıldığında da öğretim materyallerindeki konuların işlendiğini söylemek mümkündür. Üçüncü kişiler tarafından yapılan sınavda ise öngörülen hedeflerin tutturulamadığı, öğrencilerin öngörülen ölçülebilir hedefler düzeyinde dil becerisine sahip olmadığı için bir önceki kuru tekrar etmeleri gerektiği sonucu çıkabilmekte; bu durum bütün paydaşlar açısından (okul, öğrenci, aile vd. gibi) ciddi sorunların yaşanmasına neden olabilmektedir.
Grupları baştan ayrıştırmakta fayda var
Hazırlık sınıflarını daha sene başından itibaren isteğe bağlı ve zorunlu yabancı dil grupları olarak iki grupta yapılandırmak gerekir.
Öğretim etkinliğinin oluşturulan gruplardaki öğrencilerin başta ve takip eden dönemlerdeki izleme sınavlarında ulaştığı düzeylere göre ayrı kurlara göre yapılandırarak öğrenim süreci içinde yeni grup dinamikleri oluşturulabilir ve öğrenme etkinliklerinin öğrencilerin öğrenme hızlarına göre yapılması sağlanabilir. Böylece süreç içinde öğrenciler kendi gelişimlerini de görerek öngörülen hedefe ne kadar yaklaştıklarını veya bu hedeften ne kadar uzaklaştıklarını kendileri kestirebilirler. Dönem sonunda da cevabı bilinen anlamsız sorularla ve yönetsel tartışmalarla zaman geçirilmez.
 
Ölçme ve değerlendirme, eğitimin önemli bir parçasıdır
Hedef baştan belirlendiğine göre, etkinlikler de buna uygun düzenlenmelidir. Hedefler herkes tarafından benzer sonuçların alınabileceği, açık bir sistematik içinde ölçülebilir olmalıdır. Yapılan veya yapılacak dönemsel izleme sınavlarında öğrencilerin öngörülen hedefe ne kadar yaklaştıkları sınanmalı; her bir öğrencinin öğrenme etkinliğinden aldığı sonuçlar karşılaştırmalı olarak analiz edilmeli ve bu yolla her bir öğrencinin öğrenme süreci içinde güçlü olduğu ve/veya öğrenme eksiklerinin olduğu konular (dilbilgisi, sözcük bilgisi gibi) çıkarılmalı, bu sonuçlara göre bireysel etüt programları (tutorial system) düzenlenmelidir. Bunun için de her bir hazırlık okulunda ilgili dilde verilen yabancı dil eğitim öğretim etkinliklerinin yanı sıra ayrı bir ölçme ve değerlendirme birimi kurulmalıdır. Bu birimde alan bilgisinin yanı sıra, ölçme teknikleriyle ilgili altyapısı sağlam, deneyimli öğretim elemanlarından oluşan ayrı bir ölçme ve değerlendirme uzmanları görev yapmalıdır.
Özetle, aylık izleme sınavları düzenli olarak yapılmalıdır. Yapılan izleme sınavlarına bağlı olarak, hangi öğrencinin öngörülen hedefe ne kadar yaklaştığı takip edilebileceği için de iş işten geçmeden tedbir alınır. Öğrenme güçlüğü çeken öğrencilere öğrenmeyi öğretme, psikolojik sorunları olan öğrencilere de psikolojik danışman ve rehberler tarafından profesyonel destek sağlanır. Tekrara ihtiyacı olan öğrencilere de özel öğrenme grupları oluşturularak ilave öğrenme etkinlikleri düzenlenebilir. Yani destek hizmetleri birimi oluşturulmalıdır.
Ölçme ve değerlendirme destek hizmetleri
Ölçme etkinlikleri haftalık, aylık ve dönemlik aralıklarda düzenli olarak haberli ve habersiz formatlarda yapılmalı, hedefe giden süreçte geri kalan öğrenciler tespit edilerek, bunlara gerekli ilave derslerle destek olunmalıdır.
Düzenli izleme yapılmayan, öğrenci gelişimi izlenmeyen kurumlarda öğrencinin eksikleri zamanında fark edilmeyeceği gibi, bu birimlerde çalışan öğretim elemanlarının mesleki gelişimi ve işe vuruk çalışmaları da takip edilemez.
Yapılan izleme sınavlarının sonuçları da aynı şekilde öğrencilerle paylaşıldığında öğrenci dönem veya yılsonunda öngörülen hedefe ne kadar yaklaştığını kestirebilir. Bunlar ihmal edildiğinde öğrenci kendini değerlendiremediği gibi, söz gelimi “İletişim becerin veya sözcük bilgisi gelişimin ne durumda?” diye sorulan soruya da tatmin edici cevap veremez.
Öğrenciye hazırlık sınıfını bitirip bölüme geçen öğrencinin genel dil bilgisi dışında, alan bilgisini de öğrendiği yabancı dilde alması gerektiği, bu nedenle temel dil becerilerine ilişkin sorunları hazırlık sınıfı aşamasında çözmüş olması gerektiği bilinci verilmelidir.
Öğrencilere öğrenmenin yaşam biçimi olduğu, öğrenme etkinliklerinin yaşam boyu sürdüğü, derslik dışında da kesintisiz şekilde devam etmesi gerektiği bilinci aşılanmalıdır.
Öğrenme süreci boyunca yeni kurların oluşturulması
Öğrencinin yabancı dil düzeyi aylık izleme sınavları ile belirleneceği için, her ay yapılan sınav sonuçlarına veya son iki sınavın aritmetik ortalamasına göre göre yeni gruplar oluşturulmalıdır. Böylece bir yandan öğrencilerin düzeylerine göre ders anlatılırken, öte yandan grup içi dinamiklerin yeniden düzenlenmesi, öğretim materyallerinin değiştirilmesi sağlanabilir. Bu süreçte, anlatılan ders öğrencinin bilgi düzeyinin üzerindeyse ve öğrencinin durumu verilen destek hizmetleriyle de değişmiyorsa, yer aldığı grup yeniden düzenlenerek farklı düzeydeki öğrencilerin tek bir grupta toplanmasının önüne geçilmelidir.
Öğrenci düzeylerinin ayrıştırılmadığı ve öğretim etkinliklerinin bireysel gereksinimler dikkate alınmadan yapıldığı, ayrıştırılmamış eğitim veriliyorsa, seviyesi düşük olanlar dil öğrenmeden soğurken yüksek olanlar da derse devam etmekten sıkılırlar ve ders için ayrılan sürenin başka etkinliklerle geçirilmesine çalışırlar. Bu durum ise eğitim öğretim sorunlarının dışında başka yönetsel sorunların ortaya çıkmasına da zemin oluşturabilir.
Sonuçları Paylaşma
Öğrencilerle kurulan iletişim, hangi derse kaç kere geç kaldığı veya kaç saat devamsızlığının olduğu noktasından ileri taşınarak, öğrenme etkinliği için koyulan hedefe ulaşma konusunda karşılaştığı güçlükler ve sınav sonuçları karşılaştırmalı olarak analiz edilmeli; yaşanan sorunlara birlikte çözüm üretmeye çalışılmalıdır.
Hazırlık sınıfı uygulanan birimlerde öğrenciler için görevlendirilen akademik danışmanın yanı sıra bir de yaşam koçu atanmalı, öğrenciler bu kişilerle eğitim öğretim etkinliklerinin dışında kalan yaşam alanlarıyla ilgili hayata ve insana dair ipuçlarını da paylaşabilmelidir.  Psikolojik danışma ve rehberlik birimi uzmanları, öğrencileri sorun çıkmadan önce tedbiren bilgilendirmeli, her hangi bir sorun gözlediklerinde de ilgili öğretim elemanı, akademik danışman ve yaşam koçu ile işbirliği yaparak gerekli destek hizmetini vermek üzere devreye girmelidir.
 
Peki hazırlık sınıfına devam etmeli mi?
 
Gelelim can alıcı soruya. "Hazırlık sınıfına devam edelim mi?" Yazının başında da belirtildiği üzere hazırlık sınıfı “lise son sınıfta çok yoğun bir çalışma temposu geçirdik, bir yıl dinlenip kendimi toparladıktan sonra bölüme geçerim” düşüncesinin hayata geçirileceği akademik dinlenme alanı değildir. Sadece yabancı dil öğrenmek, yoğun tempoda disiplinli bir şekilde çalışarak başarıya ulaşmak isteyenlerin hazırlık sınıfına devam etmesinde yarar vardır.

23 Ağustos 2013 Cuma

Dileyene yar, dileyene diyar olan Anadolu


Thomas Mann, Bir birey olarak insan, sadece kendi hayatını değil, bilerek ya da bilmeyerek ait olduğu çağın ve kuşağın hayatını da yaşar diyor. Bugün her birimiz bizi çevreleyen kuşağın öngördüğü hayatlarımızı yaşıyoruz. Çevremizdeki değişkenler aynı olmadığı için, bazen bir olanı farklı görüp, birbirinden farklı değerlendirmeler yapabiliyoruz.

Yıllardır hemen hiçbir konuda derin fikir ayrılığına düşmediğim arkadaş ve dostlarımın bir kısmının son gezi olaylarında yaşadığı akıl tutulmasına, üniversitemizdeki yöneticilerin akılla çelişen kimi icraatlarına evet demediğim için buğz ettiğini veya yönetici kadroya yakın olanların benimle olan ilişkisini nasıl adlandıracağından duyduğu endişeyle selamı kestiğini görüyorum. Açıkçası Allah için veya ondan dolayı olmayan selamın yokluğu beni hiç mi hiç rahatsız etmiyor. Ben zaten O’nun için, O’nun sevdiklerini sevmeyi, selamlamayı tercih ediyorum. Onun dışında, susayanların suyu; acıkanların ekmeği sevmesi gibi, yıllarca aynı ortamları paylaşmaktan doğan, gün be gün eksilmeyip pekişen sevgi ve saygıya dayalı dostluk ilişkilerini de Hakk’ın bir lütfu olarak görüyor, bunun için sonsuz şükürler ediyorum.

Duyguların aklı alt ettiği olağan dışı dönemlerde manevi gücüm ve birikimimin bana kazandırdıklarını öğrencilerim, dost ve arkadaşlarımla paylaşıyor, üniversitemizin akademik ve idari kadrolarında görev yapanlar ile diğer paydaşlarımızı sağduyuya davet etmeye çalışıyorum; bunu yaparken de sözle değil, bize kimliğimizi kazandıran özümüzle bir ve beraber olmaya gayret ediyorum. Karar alma ve uygulama mekanizmalarındaki arkadaşlarımızın da rektörlük aday adaylarının ortaya çıkmaya başladığı yeni dönemi bize, insanımıza yakışan bir sağduyu ile yönetmelerini diliyorum.

Yönetime talip olanlardan ne istediğimi kendi kendime sorunca, gönlümden geçenler şunlar: Üniversitemizi yönetmeye talip olanlar her şeyden önce kamu idaresinin bilinç ve sorumluluğu ile hareket etmeyi yaşam biçimi haline getirmiş olsun. Fırat kenarında otlayan kuzuyu kurda kaptıran çobandan kendini sorumlu tutan anlayışı yaşamına geçirsin. Bakü’den Brüksel’e verilen hizmet esnasında gereksiz harcanan kuruşun hesabını sorsun; yönetime talip olacaklar arasından dünya nimetlerine ulaşmak için ilkesiz, heveskâr, hırslı, zengin sofrasına aç yönetici bir adayın çıkacağını düşünmek, bunun sözünü etmek bile belki abesle iştigal. 

Öte yandan, isterim ki yönetici olanlar bir yandan kesesini şişirip dünyalıklarını düzerken öte yandan geçmişte yaşadığı olumsuzluklardan dolayı biriktirdiği kinin, öfkenin intikamını almaktan büyük haz duyan ve egosuna köle olmuş, çaresiz insanlardan olmasın. Kamu çalışanı olduğunu unutup, kamuda kendisi gibi yönetim görevinde bulunan hadimlerle bilim dışı üsluplarla tartışıp nadim olmasın; kurumun menfaatlerini kendi menfaatlerinden üstün tutsun. Her şeyi en iyi bilenlere değil; ortalama akıllılarla ortak akıl üretip, istişare mekanizmasını işleten; gençlerin yanı sıra sağduyulu, yönetim deneyimine sahip insanlarla da birlik olsun.

Stefan Zweig’ın I. Dünya Savaşı ile ilgili anılarında “İstemediğim halde zamanın kroniğinde aklın korkunç yenilgisine, vahşetin acımasız zaferine tanık oldum; benim neslimin dışında başka hiçbir nesil, ulaştığı o yüksek manevi değerlerden böylesi bir ahlâk çöküşü yaşamamıştır.” (Dünün Dünyası s. 8) diye yazmasına neden olan toplumsal çöküşün, yozlaşmanın ışıklarını aklın egemenliğini yitirmeye başladığı, yeni bir savaşın ayak izlerinin duyulduğu bir dönemde müşahede etmekteyim. Üniversitemizin döner sermayesine katkı payı adı altında yapılan ve aslında bütçe içinde cüz’i bir miktarı oluşturan ödentilerle ilgili söz ve eylemlerin insanların, akli melekelerini alt etmesine, avcı fıkrası gibi kulaktan kulağa anlatı vesilesi yapılmasına ve bu yolla kimi kurumsal ve toplumsal değerlerimizi daha fazla aşındırmasına seyirci kalınmasın.

Bu süreçte dostlarım ve dostluklarına değer verdiklerim için şu duayı ediyorum: Allah, kimseyi yanlışı savunacak kadar cahil, doğruyu inkâr edecek kadar da nankör yapmasın. Çünkü nankörlerin gördüğü tek şey çıkarlarıdır. Nankör, çıkarı yoksa kör bakar; çıkarı varsa. hem gözlerini hem kulaklarını dört açar.

Yeni dönemde göreve talip olan birbirinden değerli dost ve arkadaşlarımız ile kurumumuzu yıpratmamak için ortak aklımızı kullanalım; ortak aklımızın önüne nefsani duygularımızın şekillendirdiği, sonradan pişmanlık duyacağımız tutum ve davranışları koymayalım. Unutmayalım, bizler, O’nun ol deyip oldurduğu fanileriz; ama adını dileyene yar, dileyene diyar olan kadim Anadolu'dan alan üniversitemiz, bu topraklar üzerinde sonsuza kadar yaşayacaktır. Bâki (1526-1600)'nin deyişiyle “Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş”.

* Kimi duygu ve düşüncelerimi içeren bu yazının içeriğinin gerçek kişilerle ilişkilendirilmemesini dilerim. 

"Türk" Kelimesi İle İlişkili Almanca Kullanımlar

Özet: Türk imgesi Alman kültüründe İslam ile özdeşleştirilmiş ve bu kavrama tarih boyunca olumsuz anlamlar yüklendiği görülmüştür. Almanların Türkleri tehdit olarak görmeleri (ya da Alman toplumuna Türklerin tehdit olarak gösterilmesi), bu ulusun Hıristiyan anlayışının afortiori dogmatik etkisinden kurtulamamış olmalarından kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu nedenle de Alman dilinde ve kültüründe Türk imgesine yüklenen anlamlar hep bir olumsuzlukla eşleştirilmiştir. Bu bildiride, Almancada Türk imgesi ile ilgili olarak kullanılan kavramların içerdiği anlamlardan yola çıkılarak genel bir durum değerlendirmesi yapılacak; Türklerin Avusturya’ya uyum sağlamaları ile ilgili sorunların ardında yatan nedenler üzerinde durulacaktır.

Anahtar Sözcükler: Türkiye, Almanya, Almanca, Türk Alman İlişkileri.



Giriş

İsviçreli yazar Max Frisch’in “İşgücü istendi, ama insanlar geldi” (Koch 1970: 18) sözü Batılıların yabancı işçilere bakış açısını net bir şekilde ortaya koymaktadır [1]. Almanca bilmeyen, Almanya’yı tanımayan, işgüçleri ile ailelerini geçindirmeye, geleceklerini güvence altına almaya, çocuklarına iyi bir gelecek kurmaya çalışan ilk kuşak işçilerin çektiği çilelerin, sıkıntıların başında dil bilmemenin olduğu hep anlatılmaktadır. Bunun adı alanyazında “iş gücü göçü” olarak aktarılmaktadır. Aslında bu duruma işçilerin göçü denilse de durum salt bir iş gücü göçü düzeyine indirgenmemelidir. Çünkü zaman içinde Türkiye’deki kimi olumsuz siyasi koşullar nedeniyle, içinde beyin göçünü de barındıran büyük bir göç süreci yaşanmıştır. Fakir Baykurt, Ataol Behramoğlu, Ömer Polat, Aydın Karahasan, Fethi Savaşçı, Abidin Dino gibi daha niceleri bu göçün içinde yer almıştır. Bu insanlar yaşanan göçün canlı tanığı olmuşlar, olayları sıcağı sıcağına yaşayarak, tarihî sürece tanıklık etmişlerdir [2].


Almanya’daki yabancılar sorununun sorumlusu öncelikle, iki nedenden dolayı, “Almanya”dır. Birincisi, “yabancıya en yabancı” olan Avrupa ülkesi olmak, Almanya’nın tarihten gelen toplumsal ve siyasi özelliğidir. Yabancıya en ırkçı bakış açısına sahip Avrupa ülkesi olarak da Almanya’nın dışlayıcı, ayrımcı özellikleri vardır [3]. İkincisi, Almanya’nın “bugünkü yabancılar sorunu”nun malzemesini oluşturan 1960 sonrası Türkiye’den gelen işçi göçü Alman tarafının sorumluluğundadır. Alman tarafı, Türkiye’den gelen “yabancılar” konusunda, politika hazırlamamış; politika hazırlamak istediğinde ise sorunlara çözüm üretecek öngörüden eksik kalmıştır. Öngörülü bir politikaya sahip olduğu zaman da yanlış politikalar savunmuş; yapılan uyarılara rağmen yanlış politikaları uygulama konusunda ısrarcı olmuştur. Bugün yeni düzenlemeler yapılarak yaşama geçirilen Yabancılar Yasası da geleneksel dayatma ve ısrarcı tutumun izlerini taşımaktadır [4].


Almancada Türk

Türk imgesi Alman kültüründe İslam ile özdeşleştirilmiş ve bu kavrama tarih boyunca olumsuz anlamlar yüklenmiştir. Almanların Türkleri tehdit olarak görmeleri (ya da Alman toplumuna Türklerin tehdit olarak gösterilmesi) bu ulusun Hıristiyan anlayışının a fortiori dogmatik etkisinden kurtulamamış olmalarından kaynaklanmaktadır. 15. ve 16. yüzyıllarda da başta Martin Luther olmak üzere önde gelen Alman aydınları, kendi toplumsal ve siyasal birliklerini sağlamak amacıyla Türklere ve Yahudilere karşı oluşan olumsuz yargıları veya kalıp hâline gelmiş yargıları pekiştirmişlerdir. Örneğin Luther, Türkleri ve Yahudileri “kötülüklerin nedenleri arasında görür ve bu iki kültürel topluluğa yer yer aynı bağlamda bakar” (Kula 1997: 33) ve Türkleri “stigma” olarak kullanmakta bir sakınca görmez. Stigma “kelime karşılığı ile damgalamak anlamına gelmektedir. Sadece bir millete veya özel bir topluma ait değil tüm milletin sorunudur” [5]. Türk imgesi, yukarıda da belirtildiği gibi, 15.-17. yüzyıl Alman belgelerinden itibaren, “Türk şarkıları”, “Türk duaları”, “Türk çanları” gibi oldukça sık rastlanan kavramlarla daha çok din bağlantılı ve önyargı ile beslenmiş küfür içeriğiyle karşımıza çıkar. Örneğin, pek çok Almanın veya Avrupalının, köpeklerine “Sultan” adını verdikleri [6] kızdıkları zaman Grosse Türken! (Koca Türk!) veya Kruzitürken! diye küfür ettikleri bilinmektedir [7]. Duden, 2006 yılında çıkardığı Universalwörterbuch kullanıcılarına “türken” fiilini dikkatli kullanmalarını önermiş ve bu ifadenin konuşma dilinde aşağılama anlamına geldiğini belirtmiş; benzer uyarıyı Türken sözcüğü için de yapmıştır (Ickler 2008: URL).


Batılı toplumlar, üstesinden gelmekte zorlandığı, çözüm üretmekte yetersiz kaldığı sosyal sorunları aşmak için “öz” ve “öteki” ayrımı yapmaktadırlar. Türk imgesi ile ilgili ötekileştirme çabalarının altında, onların yüzlerce yıl süren ve artık bilinçaltlarına yer eden Türk karşıtı söylemleri benimsemeleri yatmaktadır. Almanlar da kendilerini ürküten yeni bir durumla karşılaştıklarında benimsemedikleri her yeni durum veya olguyu “ötekileştirerek” yabancılaştırmayı tercih ederler. Bunu yaparken de Uygur’un (1997: 93-95) “yeri ve zamanı ne olursa olsun, her insan, insan oluşunu dilinde gerçekleştirir” ifadesi ile uyumlu olarak duygu ve düşüncelerini konuştukları dil olan Almanca aracılığıyla aşağıda örneklendirildiği gibi dışa vurmaktadırlar [8].

Örneğin, bir dolandırıcılık veya sahtekârlık durumu söz konusuysa, dolandırmak, aldatmak anlamlarına gelen “türken” fiilini kullanarak, olumsuz duygularını dışa vurur “Die getürkte Band kommt Ihnen spanisch vor” şeklinde ironi yaparlar [9].

etwas türken (aynı şekilde „einen Türken bauen“) fiili de bir şeyi Türkleştirmek şeklinde masum bir düz anlamın dışında, birinin gözünü boyamak, birini dolandırmak, yanıltmaya, aldatmaya çalışmak şeklindeki yan anlamlarda kullanılmaktadır [10].

Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresia’nın maiyetinde çalışan Macar asıllı Baron Wolfgang von Kempelen (1734 - 1804) tarafından 1769 yılında geliştirilen bir satranç makinesi ile de Almancaya Türkler ile ilgili yeni söz ve deyimler kazandırılmıştır. Anlatılara göre, bu makineye başına sarık, üzerine kaftan giydirilmiş bir kukla oturtulur. Sandığın içine gizlenen bir kişi de makineyi konuşturur. Sahteciliğin ortaya çıkmasıyla, birini “dolandırmak”, birinin “gözünü boyamak” anlamındaki "einen Türken bauen" deyimi Almancaya girer [11]. Türk havası verilmiş satranç oynayan kuklaya da “Schachtürke“ denildiğinden, bu ifadenin zamanla olumsuz anlamlar kazanarak günümüze kadar ulaştığı anlatılır [12]. “einen Türken stellen” ifadesinin Almancaya girişi ise halk dilinde kullanılan “einen Türken bauen” ifadesinin 1900’lerden sonra zamanla göz boyamak, birini dolandırmak, kandırmak (jemandem bei Besichtigungen etwas vormachen) anlamlarında kullanılmasıyla olmuştur (Keleş 2003: 125).

"Türkenblut", Türkçede “tavşan kanı” benzetmesi yapılır (Örn. tavşan kanı gibi çay). Almancada eskiden boğa kanı (Stierblut) şeklinde kullanılan bu benzetme, 1683’deki İkinci Viyana Kuşatması’ndan sonra Türk kanına dönüştürülmüş ve kırmızı şarap için Türkenblut-Wein ifadesi kullanılmaya başlanmıştır [13].

Bir tür beyaz zambak olan Lilium martagon, Türkçe zambak çiçeği; Almanca ise “Türkenbund” olarak adlandırılır. Yeniçeri mehteran bölüğündeki askerlerin başlıklarından esinlenerek oluşturulan müzik grupları ile eğlence gruplarına da benzetme yoluyla Türkenbund ya da Türkenband adı verilmiştir. Fulda kentinde 1888 yılında kurulan ve günümüzde de bu bölgedeki karnaval şenliklerini organize eden derneği örnek göstermek mümkündür [14].

Bir kimseyi bıçaklayarak öldürmek kastıyla tehdit eden kişiye Alman dilinde “Türkenstecher” [15] denir (Bkz.: Keleş 2003: 125).

"schlimmer als der Türke" deyimi Türkten daha beter anlamına gelir. Burada Martin Luther’in, Papa ile ilişkisine ve Papanın Türklerden daha kötü biri olduğuna gönderme yapılmıştır [16]. Bu ifade şekli zamanla istenmeyen, ötekileştirilen herkes için kullanılmaya başlanmıştır.

Sultan (Arapça sultân: „Hükümran“, „Hükümdar“) Müslüman yöneticilere verilen unvandır (kişi adı olarak da kullanıldığı olur). Hıristiyan dünyasında 10. yüzyıldan itibaren dünyanın değişik dönemleri veya çağları anlamında zaman dilimi olarak da kullanılmıştır. Yukarıda da değinildiği gibi, "Türk" veya "Sultan" ifadeleri Almancada veya diğer Batı dillerinde köpek adı olarak da kullanılmaktadır [17].

"Kümmeltürken" çok sık olmamakla birlikte dar kafalı, geri zekalı anlamlarında kullanılmaktadır (Öztürk 2000: 90). Bunun dışında, kaba küfür olarak kullanıldığı da görülür. Esasen, Almanya’nın Halle Bölgesinde yaşayan, sosyal ve kültürel açıdan çok fazla gelişim gösterememiş kişiler için “can sıkıcı, tatsız, kendi memleketinden dışarı çıkmamış kişi” anlamlarında kullanılır. Bu bölgede eskiden kimyon ticaretinin ve yetiştiriciliğinin yapılması nedeniyle bölge insanı da baharatın ağır kokusundan dolayı, “Kimyon-Türk” olarak adlandırılmıştır [18]. Bu ifade günümüzde dar görüşlü, geri zekalı anlamlarının yanı sıra mecazî olarak palavracı anlamında da kullanılmaktadır.

Almanlar da bizi tarih boyunca nasıl görmek istiyorlarsa, o şekilde adlandırmışlardır. Onların gözünde bazen muhteşem olmuş, bazen de baharat gibi kokmuşuzdur.

Yukarıda kısmen örneklendiği üzere, Alman kültüründeki Türk imgesi başlı başına bir stigma olarak kullanılmaya devam ediliyor. Örneğin, Viyana’dan Paris’e uzanan ve bugün herkesin zevkle yediği tereyağlı ay çöreğinin (croissant ve croissant au beurre) yanı sıra Avusturyalıların Türk sarığından esinlenerek biçimlendirdiği standart kek kalıbında pişirip servis yaptığı Gugelhupf ['gu:gl̩hʊpf] da aslında bilinç altına yerleşmiş birer stigmayı yansıtmaktadır. Çay veya kahvenin yanında Türk’ün hilalini veya Osmanlının sarığını yiyerek bir tür manevi tatmin sağlamaktadırlar [19].

Türkler ise aradan geçen zaman dilimi içinde Mevlana’nın “Gül solup mevsim geçince artık bülbülden maceralar işidemezsin” [20] sözüne uygun davranıp, kendileri de Avusturyalılar gibi aynı model kalıpta kek pişirip servis yapmaya devam etmektedirler.


Sonuç Yerine

Almanların Türklere karşı kışkırtılmaları, Katolikler ile Protestanlar arasında Luther ile onun çağdaşları Nürnbergli Osiander’in ve Vaiz Veit Diertrich’in de katkısıyla yürütülen “Tanrı, günahlarınıza karşı Türkleri başınıza bela etti” (Kula 1997: 19-20) söylemine kadar uzanır. Türklere karşı yürütülen kampanyalar, 14 Ocak 1542’de Speyer’de yapılan antlaşma ile bir nebze hafiflemiştir. Günümüzde, yerel ve bir kısım ulusal siyasetçilerin seçim kampanyalarında Orta Çağ’a özgü olumsuz Türk imgesini güncellemek istemesinin kaynağında da bu anlayışın yer aldığı görülmektedir.

Yaşanan anlaşmazlıkların nedeni, Batılıların içinde doğdukları medeniyetteki toplumsal konuların Türk halkı tarafından bütün derinliğiyle bilinmemesidir (Ülken 2008: 3). Türklerin Alman toplumu içinde “uyumsuz” veya “öteki” imgesi ile tanımlanmasının altında, burada sözü edilen Türklerin, Alman kültür ve mentalitesini tam olarak tanımaması ile Almanların ülkelerinde yaşayan ve iktisadi açıdan “yoksulluk kültürü [21]”nün temsilcileri olmaktan kurtulamaması yatmaktadır. Almanlara, Türkleri anlamaya çalışarak sorunların çözümü için sağduyulu politikalar üretmek yerine, Hristiyan Batı toplumlarının daha ziyade ötekileştirme mekanizmalarında kabul gören Türk karşıtı söylemleri güncelleştirerek popüler olmaya çalışmak daha cazip görünmektedir (Akpınar Dellal 2006: 15).

Ayrımcılığın düşünsel kaynağı olan Hıristiyanmerkezcilik ve Avrupamerkezcilik, güncel Alman siyasetinin bir bölümünde “koşut toplum” ve “yönlendirici kültür” gibi kavramlarda da kendisini dışa vurmaktadır (Çakır 2001a; 2001b) . Kula (2007: 128). Bu durum Almanya’nın iç barışı, dolayısıyla da Avrupa barışı açısından zararlıdır.

Avrupa idesinin ön plandaki savunucusu olan Alman aydını, alternatif Avrupa’nın, düşünce alanına girmesinde, politikacılar kadar rol sahibidir. Luther’den Goethe’ye, Hölderlin ve Heine’den Nietzsche’ye, Tucholsky’den Böll’e kadar uzanan gelenek içinde, bu rolün öncülerini izleyebiliriz. Geçmişte Luther ve çağdaşlarının Katolikler ile Protestanlar arasındaki kavgayı bitirmek, toplumsal ve sosyal dayanışmayı sağlamak uğruna, yani kendi ulusal veya kültürel bütünlüklerini pekiştirmek için kullandıkları missae contra Turcas yöntemi, bugün de iktidar koltuğuna oturmak için, Türkleri “ötekileştirerek” tekrar edilmektedir.

Bu koşullar altındaki önyargılar ve onun getirdiği damgalamanın toplum içinde ayrımcılığa yol açması yadırganmamalıdır. Ayrımcılık, çok genel anlamı ile toplumdaki kişi ya da grupların diğerlerini şu veya bu nedenlerden dolayı bazı hak ve menfaatlerden yoksun bırakması şeklinde tanımlanabilir. Karakaya’nın (2008) tespitine göre bugüne kadar uygulanan uyum politikalarıyla “Türkler âdeta asimile edilmek istenmiştir".

Avrupa’da; gün geçtikçe ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve özellikle de İslam veya Müslüman düşmanlığı neden artmaktadır? Batı ülkelerinde; ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslam düşmanlığı kimlerin ekmeğine yağ sürmektedir? Bu coğrafyada; değişik renk, kültür, dil ve dinden olan insanlara karşı kin ve nefret tohumları ekmek kimlerin işine gelmektedir?

Avrupa’da, (Almanya, Avusturya, Fransa, İsviçre, İngiltere, İrlanda, İzlanda, Belçika, Hollanda, Norveç, İsveç, Danimarka ve Finlandiya...) göçmenlerin yoğun olarak yaşadıkları ülkelerde; “ayrımcılık ve dışlama yapıldığı, çifte standart uygulandığı ve önyargılar devam ettiği sürece”, ırkçılıkla etkin mücadele etmek mümkün değildir. Avrupa’da; “insan hakları, din ve vicdan hürriyeti, sosyal adalet tam anlamıyla uygulanmadıkça”, ırkçılığın önüne geçmek mümkün değildir. Bu coğrafyada; “eşitliğe ve hakkaniyete dayalı bir muamele yapılmadığı müddetçe”, ırkçılıkla mücadelede başarılı olmak mümkün değildir. Özellikle; “İslam ve Müslümanlara karşı düşmanlık, İslamofobi son bulmadıkça”, ırkçılığın beslendiği kaynakları kurutmak mümkün değildir...

O zaman, Avrupa’yı tehdit eden ırkçılığa karşı etkin mücadelenin yolu; “daha fazla insan hakları (mehr Menschenrechte), daha fazla hoşgörü (mehr Toleranz), daha fazla kabul (mehr Akzeptanz), daha fazla sosyal adalet (mehr soziale Gerechtigkeit), daha fazla din ve vicdan hürriyeti (mehr Religions- und Gewissenfreiheit) ve daha fazla eğitimden (mehr Bildung)” geçmektedir.

Muhataplarımız, dostluk için gerekli değerlere arkasını dönüp, bir süre sonra yaşananların kendilerini ilgilendirmediğini düşünmeye başlarsa, bizim de kurmaya çalıştığımız ilişkiyi gözden geçirerek yeniden tanımlamak için hazırlıklarımız olmalıdır. Johann Gottfried von Herder’in (1744-1803) dediği gibi, “İyilik insanlığın ortak yaratımıdır” (aktaran: Kula 1997: 270). Hepimiz yaşadıklarımızdan ders çıkarmak zorundayız; yani, exemplis discimus.

Not:
Bu çalışma, 10-13 Haziran 2012 tarihleri arasında İzmir Üniversitesi'nde düzenlenen uluslararası dil ve iletişim sempozyumunda sözlü bildiri olarak sunulan ve bildiri kitabında tam metin olarak yer alan çalışmadan oluşturulmuştur: Bildiri metni için kaynak: ÇAKIR, Mustafa. Almanca'da Türk İmgesinin Kullanımı Üzerine. Proceedings Book of the International Symposium on Language and Communication (ISLC-2012). Held in İzmir University-İzmir, 10th-13th June 2012. pp. 2053-2062. (ISSN: 978-605-86867-0-0)


Dipnotlar

[1] Max Frisch tarafından “Wir riefen Arbeitskräfte und es kamen Menschen” şeklinde söylendiği öne sürülen, çokça alıntılanan bu söz, Frisch’in 1965 yılında beş yıllık Roma ikametinden sonra döndüğü Zürih’de söylenmiştir. Bir yıl sonra da İsviçre’deki bir haftalık gazete (Überfremdung II) adlı metinde gerekçelendirilmiştir. Sözün aslı „Ein kleines Herrenvolk sieht sich in Gefahr: man hat Arbeitskräfte gerufen, und es kommen Menschen” şeklinde olup şu kaynakta bulunabilir: Max Frisch „Vorsatz“. In: Tagebuch 1966-1971. Gesammelte Werke in zeitlicher Folge (GW). Frankfurt/Main 1976, Bd. VI, S. 11-12). Burada kullanılan “Küçük bir millet kendini tehlikede görüyor: iş gücü istendi ama insanlar geldi” ifadesi ile bir anlamda Almanya’nın II. Dünya Savaşı’ndan sonra uğradığı yenilgi karşısındaki durumuna da gönderme yapılıyor. Aktaran: Beatrice Sandberg. Max Frisch: Überfremdung I 01.12.2000. URL: http://www.uni-essen.de/literaturwissenschaft-aktiv/nullpunkt/pdf/frisch_ueberfremdung1.pdf (son erişim 03.07.2008).
[2] Bkz.: Orhan Bahçıvan (2008). İşgücü istedik, insanlar geldi! http://www.minidev.com/turku/turku1.asp (son erişim: 30.05.2008).

[3] Burada kullanılan “yabancıya en yabancı” veya “yabancıya en ırkçı bakış açısı” ifadeleri bazılarınca keskin bulunarak ölçütü sorgulanabilir. Bu ifade, kaynağını doğrudan 1913 yılından 2000 yılına kadar yürürlükte kalan ve kan bağına dayalı olan Alman İmparatorluk Vatandaşlık Yasası’ndan almaktadır. Bu yasaya göre, bir yabancının Alman vatandaşlığına kabulü, onun uzun süre Almanya'da yerleşik olmasına ve ilgili makamın da takdirine bırakılmıştı. Bu uygulama Almanların üstün ırk anlayışının göstergesi olarak eleştiriliyordu. Almanya'daki Türk Vatandaşları da bu "Yabancılar Yasası’na" tabiydiler. Yeni yürürlüğe giren ve vatandaşlık için doğum yerinin esas alınması ilkesini benimseyen vatandaşlık yasası ise Türklerin Alman vatandaşlığına geçmesi için Türk vatandaşlığından çıkması gerektiği koşulunu getirerek ayrımcı bir niteliği yasa gücü ile uygulamaktadır. Göçmenlerin/Türklerin temel hak ve özgürlükleri, yabancılar yasası adı altında sınırlandırılmıştır. Yabancılar Yasası engelini aşmak, toplumda söz sahibi olmak için, Alman vatandaşlığına geçmekten başka bir çare göremeyen göçmenler/Türkler son yıllarda Alman vatandaşlığına geçmişlerdir. Aksi hâlde, vergilerini veren göçmenler, Yabancılar Yasası’nın sınırlaması ve kısıtlaması neticesinde sosyo-kültürel, sosyo-politik toplumsal haklardan yoksun bırakılmaktadırlar.

[4] Almanya Federal Cumhuriyeti Federal Hükümeti’nin 12 Temmuz 2006 tarihli bakanlar kurulu kararına uygun olarak oluşturulan entegrasyon çalışma gruplarının hazırladığı raporlardan Mart 2007’de oluşturulan ulusal entegrasyon planı için bkz.: Ulusal Entegrasyon Planı: Yeni Yollar, Yeni Fırsatlar. http://www.bundesregierung.de/Content/DE/Artikel/2008/02/Anlagen/2008-02-07-nationaler-integrationsplan-langfassung-tuerkisch,property=publicationFile.pdf (son erişim 04.07.2008).

[5] American Psychological Association (APA): stigma. (n.d.). Dictionary.com Unabridged (v 1.1). Retrieved January 15, 2008, from Dictionary.com website: http://dictionary.reference.com/browse/stigma Chicago Manual Style (CMS): stigma. Dictionary.com. Dictionary.com Unabridged (v 1.1). Random House, Inc. http://dictionary.reference.com/browse/stigma (accessed: January 15, 2008). Modern Language Association (MLA): "stigma." Dictionary.com Unabridged (v 1.1). Random House, Inc. 15 Jan. 2008. .

[6] Bkz.: Osmanen, Türken, Europäer - 6. Das Bild der Türken in Europa: http://www.br-online.de/bildung/databrd/os6.htm/fakten1.htm (son erişim: 11.02.2008).

[7] "Kruzi" Kuruzen, Kuruzzen, Kurutzen (Macarca kuruczok/kurucok [sg kuruc(z)], Slovakça kuruci [sg. kuruc]) ifadesi önceleri 1514 yılında Türklere karşı düzenlenen Haçlı Seferleri’nde yararlılık gösteren György Dózsa ve taraftarlarına gönderme yapmak için kullanılırken, zamanla anlam yitimine uğramış ve asiler, soyguncu ve eşkıyalar için kullanılan bir deyim olmuştur. 18. yüzyılda ise Habsburg Hanedanlığı’na karşı savaşanlar için kullanılmış, bunların Türkler ile birlik olması da "Die Kuruzen und die Türken kommen" şeklinde deyime dönüşmüş, zamanla "Kruzitürken!" şeklinde küfür olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bkz.: DER STANDARD, “Befreiung ohne Begeisterung”. Print-Ausgabe, 21./22. 4. 2001 http://derstandard.at/?url=/ ?id=553680 (29.05.2008). ayrıca, Franz Theuer: Brennendes Land. Kuruzzenkriege. Ein historischer Bericht, Wien: Böhlau, 1984. ISBN 3-205-07255-3 http://de.wikipedia.org/wiki/Kuruzen (son erişim: 29.05.2008).

[8] Türkler, Almanlar tarafından hiçbir dostluk anlayışı ile bağdaşmayacak üsluplar kullanılarak değişik fıkralara konu edilebilmekte; ülkelerinde yaşayan ve “konuk” olarak adlandırdıkları Türklere yönelik gayriahlakî benzetmelerin yapılmasında sakınca görmemektedirler. Bu konuda üretilen fıkralardan bir bölümü için bkz.: http://www.rosiak.de/tuerken.html (son erişim: 28.04.2008).

[9] Avusturya Habsburg İmparatorluğu’nun İspanya kraliyet ailesi ile olan siyasi ve akrabalık ilişkileri dolayısıyla Viyana’ya konuk olarak gelen ve İspanyol geleneğini sürdüren, İspanyolca konuşan kraliyet mensuplarının konuştuklarını anlamayan saray mensupları kendi aralarında anlamadıkları bir konuya da "Das kommt mir spanisch vor" (Bu bana İspanyolca gibi geliyor) demeye başlamışlar; bu ifade zamanla deyim hâline dönüşmüş. Yeniçerilerle ilgili deneyimlerine bağlı olarak da bir grup delikanlıya, askere vb. söz konusu deyim uyarlanmış ve zamanla ironiye dönüşmüş. Türkçe “Fransız kalmak” deyimi gibi kullanılır olmuştur.

[10] Türk akıncı birliklerinin hafif atlı askerî birlikler olmalarını düşünürsek savaş taktiklerinin daha çok hızlı hareket, ani baskın, geri çekilme hilesi ile düşmanı pusuya düşürme üzerine kurulduğunu kestirebiliriz. Almanların akıncılara (savaş taktiklerine) bakarak Türkleri ´yanıltıcı´, ´hileci´, ´şaşırtıcı´ seklinde tanımlamaları, bir anlamda Türk’e sövgü değil, onun savaşçı karakterine övgüdür.

[11] Konuya ilişkin olarak yararlanılabilecek kaynaklar şunlardır: Tom Standage. The Turk: The Life and Times of the Famous Eighteenth-Century Chess-Playing Machine. London: Berkley Publishing Group; Reissue edition, 2003. Tom STANDAGE. The Mechanical Turk: The True Story of the Chess-playing Machine That Fooled the World. New York: Penguin Books Ltd; New Ed edition, 2004. Cem ÖCEK. Wolfgang von Kempelen. URL: http://www.ling.su.se/STAFF/hartmut/cache/ocek_tk.htm (son erişim: 01.07.2008).

[12] Walter Krämer ve Wolfgang Sauer: "Lexikon der populären Sprachirrtümer", Eichborn Verlag, Frankfurt am Main 2001’den aktaran: Bastian Sick (2008): Wie baut man einen Türken? http://www.spiegel.de/kultur/zwiebelfisch/0,1518,359657,00.html (son erişim: 17.03.2008).

[13] Inge Cyrus (1983). “Der Stephansturm im Türkensturm” Der Spiegel 23/1983 vom 06.06.1983, Seite 114-116. http://wissen.spiegel.de/wissen/dokument/dokument-druck.html?id=14021679&top=SPIEGEL (son erişim: 17.03.2008).

[14] Bu dernek ilk olarak 1887 yılında önce Pascha-Verein olarak kurulmuş, daha sonra adını değiştirmiştir. Bkz.: http://www.tuerkenbund-fulda.de/haupt.html (son erişim: 28.04.2008). Ayrıca, 1903 yılında İsviçre Brig’deki siyasi çekişmelere bağlı olarak kurulan karnaval derneğine de bu ad verilmiş ve özellikle Türk sözüyle “tembellik”, “başıbozukluk” ile “hoşgörüsüzlük” kastedilmeye başlanmıştır. Komşu Bern’e de geçmiş. Bundan sonra Türkenbund, karnaval organizasyonları yapan önemli bir kurum hüviyetine bürünmüştür. Bkz.: http://www.tuerkenbund.ch/frame.htm (son erişim: 28.04.2008).

[15] Ayrıca bkz.: Exkurs Die Türken/innen und was von ihnen in der Deutschen Sprache blieb http://www.bis.uni-oldenburg.de/bisverlag/spoall93/exkurs2.pdf (son erişim: 29.05.2008)

[16] Bkz.: Edmund Weber (1997): Die Bedeutung der Theologie Martin Luthers für die Begründung einer multireligiösen Gesellschaft. In: Edmund Weber (Yay.): Journal für Religionskultur / Journal of Religious Culture. Nr. 1997/01, s. 4. URL: http://web.uni-frankfurt.de/irenik/relkultur01.PDF (son erişim: 28.04.2008). Luther, burada Türklerin iyi özelliklerine gönderme yapıyor ve kendi toplumunun da aynı özelliklere sahip olması gerektiği yönündeki dileğini gündeme getiriyor.

[17] Bkz.: Andreas Achenbach, Ulrich Barenhorst: Osmanen, Türken, Europäer - 6. Das Bild der Türken in Europa. Bayerischer Rundfunk - BR Online (2002) http://www.br-online.de/bildung/databrd/os6.htm/fakten1.htm (son erişim: 29.05.2008). Ayrıca, Beşiktaş'ın eski teknik direktörü Bosque, köpeğine 'Türki' adını verdi. http://www.nethaber.com/Haber/51670/Kopegine-TURKI-adini-koydu (son erişim: 27.02.2008)

[18] Bkz.: Spiegel Wissen-Lexikon: Kümmeltürke (Wörterbuch): http://wissen.spiegel.de/wissen/ dokument/dokument.html?id=9085634&top=SPIEGEL&suchbegriff=k%C3%BCmmelt%C3%BCrken&quellen=&vl=0 (son erişim: 17.03.20087).

[19] Konuya ilişkin olarak bkz.: Heinz Dieter Pohl (2006). Zur Bairisch-Österreichischen Küchensprache. In: Onomasiology Online 7. pp. 16-33. URL: http://www1.ku-eichstaett.de/SLF/EngluVglSW/pohl1061.pdf (son erişim: 28.04.2008).

[20] Bkz. Mevlânâ Celaleddin-i Belhi Rumi. Mesnevi I. (Çev. Veled İzbudak), İstanbul: Maarif Matbaası, 1942, s. 3.

[21] Yoksulluk kültürü, iktisadi açıdan düşük gelir, işsizlik, vasıfsız işler, kısıtlı tasarruf vb. şeklinde tanımlanmaktadır. Bkz. Conrad Phillip Kottak (Çev. Serpil N. Altuntek, Balkı Aydın-Şafak vd). Antropoloji: İnsan çeşitliliğine bir bakış. Ankara: Ütopya Yayınevi, 2002, s. 507.


Kaynakça

Achenbach, Andreas ve Ulrich Barenhorst (2002). “Osmanen, Türken, Europäer - 6. Das Bild der Türken in Europa”. Bayerischer Rundfunk - BR Online. URL: http://www.br-online.de/bildung/databrd/os6.htm/fakten1.htm (son erişim: 29.05.2008)

Akpınar Dellal, Nevide (2006). Türk Sorunu: Asya-Avrupa Ekseninde Türkler, İstanbul: Büke Kitapları.

Bahçıvan, Orhan (2008). “Ozanca Düşünceler: İşgücü istedik, insanlar geldi!” Mini Dev: Türkiye’nin Alternatif Medyası. URL: http://www.minidev.com/turku/turku1.asp (son erişim: 30.05.2008).

Cyrus, Inge (1983). “Der Stephansturm im Türkensturm” Der Spiegel 23/1983 vom 06.06.1983, ss. 114-116. URL: http://wissen.spiegel.de/wissen/dokument/dokument-druck.html?id=14021679&top=SPIEGEL (son erişim: 04.07.2008).

Çakır, Mustafa (2001a). Göçün Kırkıcı Yılında Almancanın İkici Dil Olarak Edinimini Etkileyen Kültürlerarası Olgular, Köln: Ultima Ratio Dizisi 01 (ISBN: 975-93537-0-9).

Çakır, Mustafa (2001b). Almanya'daki Türkler Üzerine Eğitim Kültür Monografiler,. Köln: Ultima Ratio Dizisi 02 (ISBN: 975-93537-1-7).

Der Standard, “Befreiung ohne Begeisterung”. Print-Ausgabe, 21./22. 4. 2001 http://derstandard.at/?url=/?id=553680 (29.05.2008).

Ickler, Theodor (2006). “Mein Rechtschreibtagebuch: Duden – politisch korrekt”. Srift und Rede (Yay.: Forschungsgruppe Deutsche Sprache e.V.). URL: http://www.sprachforschung.org/ickler/index.php?show=news&id=577 (son erişim: 04.07.2008).

Karakaya, Zeki (2008). “Almanya'da Türk Olmak” Almanya'daki Türk Kimliğinin Sorunları Konferansı. Düzenleyen: Türk Ocakları Samsun Şubesi. URL: http://www.medyatext.com.tr/V1/Pg/NewsCityDetail/NewID/67990/CatID/4/CityCode/55/CityName/Samsun/CountryID//Header/turklere_baski_yapiliyor.html (son erişim: 30.05.2008).

Keleş, Nejdet (2003). “Türk Dili ve Kültürünün Alman Dili ve Kültürüne Etkileri”: Milli Folklor. Cilt 8 (Yıl 15) S. 57. ss. 119-130. URL: http://www.millifolklor.com/ sayfalar/57/57.pdf (son erişim 01.07.2008)

Koch, Hermert R. (1970). Gastarbeiterkinder in deutschen Schulen, Königswinter am Rein: Verlag für Sprachmetodik.

Kottak, Conrad Phillip (2002). Antropoloji: İnsan Çeşitliliğine Bir Bakış, (Çev. Serpil N. Altuntek, Balkı Aydın-Şafak vd), Ankara: Ütopya Yayınevi.

“Krämer, Walter ve Sauer, Wolfgang (2001): Lexikon der populären Sprachirrtümer, Frankfurt am Main: Eichborn Verlag” URL’den aktaran: Bastian SICK (2008): Wie baut man einen Türken? http://www.spiegel.de/kultur/zwiebelfisch/0,1518,359657,00.html (son erişim: 17.03.2008).

Kula, Onur Bilge (1997). Alman Kültüründe Türk İmgesi III, Ankara: Gündoğan Yayınları.

Mevlânâ Celaleddin-İ Belhi Rumi (1942). Mesnevi I, (Çev. Veled İzbudak), İstanbul: Maarif Matbaası.
Öztürk, Ali Osman (2000). Alman Oryantalizmi: 19. Yüzyıl Alman Halk Kültüründe Türk Motifi. Ankara: Vadi Yayınları (ISBN 975-7726-99-0).

Pohl, Heinz Dieter (2006). “Zur Bairisch-Österreichischen Küchensprache”. Onomasiology Online 7. pp. 16-33. URL: http://www1.ku-eichstaett.de/ SLF/EngluVglSW/pohl1061.pdf (son erişim: 28.04.2008).

Sandberg, Beatrice (2000). Max Frisch: Überfremdung I . URL: http://www.uni-essen.de/literaturwissenschaft-aktiv/nullpunkt/pdf/frisch_ueberfremdung1.pdf (son erişim 03.07.2008).

Spiegel Wissen-Lexikon, “Kümmeltürke”. http://wissen.spiegel.de/wissen/dokument/ dokument.html?id=9085634&top=SPIEGEL&suchbegriff=k%C3%BCmmelt%C3%BCrken&quellen=&vl=0 (son erişim: 17.03.20087).

Standage, Tom (2003). The Turk: The Life and Times of the Famous Eighteenth-Century Chess-Playing Machine, London: Berkley Publishing Group; Reissue edition, 2003.

Standage, Tom (2004). The Mechanical Turk: The True Story of the Chess-playing Machine That Fooled the World, New York: Penguin Books Ltd; New Ed edition.

Standard - Album, Print-Ausgabe, 7-8 Nisan 2001. URL: http://derstandard.at/?url =/?id=540517 (son erişim 04.07.2008).

Theuer, Franz (1984). Brennendes Land. Kuruzzenkriege. Ein historischer Bericht, Wien: Böhlau. ISBN 3-205-07255-3 http://de.wikipedia.org/wiki/Kuruzen (son erişim: 29.05.2008).

Uygur, Nermi (1997). Dilin Gücü, 2. Baskı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Ülken, Hilmi Ziya (2008). Millet ve Tarih Şuuru. (Birinci Baskı İstanbul: 1948) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Weber, Edmund (1997). “Die Bedeutung der Theologie Martin Luthers für die Begründung einer multireligiösen Gesellschaft” In: Edmund Weber (Yay.). Journal für Religionskultur / Journal of Religious Culture. Nr. 1997/01, ss. 4-15. URL: http://web.uni-frankfurt.de/irenik/relkultur01.PDF (son erişim: 28.04.2008).

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...