3 Ağustos 2016 Çarşamba

Türk Alman İlişkileri

Türk kamuoyunun Alman Hıristiyan Demokrat Birliği (CDU/CSU) Başkanı unvanından çok Türkiye karşıtı tutumlarından tanıdığı Bayan Şansölye Angela Merkel, bundan bir süre önce Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne “tam üye” yerine “ayrıcalıklı üye” yapılarak birliğe üye değil, sanki köle olmasını önermişti[1]. Türkiye bu öneriye şiddetle karşı çıktı. Bununla birlikte, pek çok Avrupa ülkesinin sokaklarını temizleyen, ekmeklerini pişirenlerin Türk olmasına rağmen, Merkel’in bilmediği özelliklerimizin de olduğunun farkındaki sağduyulu politikacılar bu öneriye itibar etmediler ve Bayan Merkel Avrupalı meslektaşlarının yanı sıra Alman kamuoyunda da bir defa daha itibar kaybetti. Türkiye, tam üyelik için tarih aldı.

Ardından NATO’nun 60. yıl toplantısında Türkiye karşıtı politikası ile Fransız mevkidaşı ile dayanışma içinde olduğunu gösterir toplantı düzenledi. Bunlar, Türkiye’nin NATO Genel Sekreteri konusundaki çekincelerini, kapalı kapılar ardından AB üyelik süreci ve müzakerelerle ilişkilendirip, Türkiye’ye gözdağı vermeye kalkıştılar. Kaale alınmadı...

Almanya’da yapılan kamuoyu araştırmalarında “oyları” yeniden tırmanışa geçen Yeşiller ve Sosyal Demokratlardan oluşan koalisyon hükümeti, Bayan Merkel’i yeni bir arayışa yöneltti. Birileri ona Alman ekonomisinin, çökmekte olan sosyal devlet anlayışının nasıl kurtarılması gerektiği yönünde çalışmasını değil de sanki soykırımın 90. yılı olduğunu fısıldadı. Hemen, yeni bir önerge hazırlanıp sunuldu meclise. “24 Nisan 1915’te Ermeni Sürgünü ve Katliamının başlangıcının 90. yıldönümünün anılması-Almanya, Türkler ile Ermeniler arasında barışa katkıda bulunmalı” Hem zaten stratejik ortakları olan Fransa ve kimi Avrupalı dostlarımız (!) benzer öneriyi çoktan kabul etmemişler miydi? İnsanlık tarihindeki kiri Yahudilerden özür dileyip pişman olduklarını söyledikten sonra temizlenmiş Almanya neden bu ülkelerden geri kalsındı ki!

Soykırım iddiası 1915 ve 1916 yıllarını kapsıyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalamak isteyen emperyalist devletler, imparatorluğun sadık tebaası olan Ermenilere bağımsızlık vaat ederek onları isyana, ülkede karışıklık çıkarmaya zorluyorlardı. -Bunu o dönem Osmanlı ordusunu yöneten Alman komutanlar ile İstanbul’daki arşivi Almanya’ya kaçıranlar iyi bilirler. Dolayısıyla Bayan Merkel de kendi ülkesindeki gizli belgeleri inceletirse olayın boyutlarını daha iyi anlayabilirdi. Neyse, konuyu dağıtmayalım.- İmparatorluğun Almanya safında savaşa girmesi, Ermeniler ile emperyalistlerin hazırladığı planın uygulanmasını kolaylaştırmış; Ermeniler Türk ve Müslüman köylerine saldırmışlardı. Osmanlı Hükümeti, Ermeni patriği ile cemaat ileri gelenlerini hatta milletvekillerini de çağırarak, isyandan vazgeçilmesini istemiş; Müslüman katliamının durdurulması talimatını vermişse de bu talebinden olumlu sonuç alamamış; nihayetinde Ermeni cemaatinin ileri gelenlerinden 235 kişi tutuklanmış; Nisan 1915'te de "tehcir" kararı alınmıştı. Ermeniler, Anadolu’daki çatışmanın sona ermesi ve huzurun yeniden oluşturulabilmesi için Doğu Anadolu'dan, yine imparatorluk toprakları içinde bulunan Suriye ve Lübnan'a nakledilmişti [2]. 1916 yılında da bu olaya fiilen son verilmişti.

Ermenilerin Doğu Anadolu'da Türklerle girdikleri çatışmalarda, yaptıkları köy baskınlarında kayıp vermediklerini öne sürmek mümkün değildir. Yedi düvelin katıldığı bir dünya savaşı yapılmaktadır ve tehcir, bu süreçte durumu fırsata çevirmeyi hedefleyen Ermenilerin dış tahriklere aldanarak sergilediği bir ayaklanmanın, isyan ile birlikte devlete baş kaldırma operasyonunun doğal bir sonucudur. Devlet, o günün koşullarına uygun olarak, bir kısım vatandaşlarını, ülkenin görece olarak daha güvenli olan bir başka bölgesine nakletmeye karar vermiştir. Bu nakil sırasında yolcuların güvenliğinin sağlanması, harcırahlarının ödenmesi, geride bıraktıkları taşınmazlarının yed-i emine teslim edilmesi gibi bir dizi önlemlerin alındığı arşiv kayıtlarında yer almaktadır. Bununla birlikte, savaş şartlarından kaynaklanan genel asayişsizlik, şahsi kin ve intikam duygularının yaşanmamış olduğu söylenemez. Tehcir edilen kafilelerin içinde yer alan birtakım insanların işgalcilerle işbirliği yapması ve binlerce Müslüman’ı katletmiş olması, onların saldırılara uğraması için de zemin oluşturmuştur. Canı acıyan halkın kendine zulmedenlere karşı koyması ve tehcir sırasında konvoylara saldırmaları olayın tabiatına aykırı değildir. Ziya Gökalp’ın deyimiyle ortada katliam veya soykırım değil, tam anlamıyla bir "mukatele" yani insan kırımı yaşanmıştır. Bunun anlamı da "Birbirini öldürme, vuruşma, savaş, kavga"dır[3]. Her iki taraf da var olma savaşımı vermiştir. ABD’li Prof. Dr. Justin McCarty’e göre de ortada bir savaş vardır ve bu savaş sırasında her iki ulustan da kayıplar verilmiştir[4]. Yitirilen her bir can kuşkusuz çok önemlidir. Bununla birlikte o günün savaş şartlarında hayatını kaybeden Müslümanların sayısı beş milyonun üzerindedir ve yine o günün şartlarında Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeni nüfusun toplam sayısı bir milyon civarındadır.

Bugün “1,5 milyon Ermeni soykırıma uğradı” şeklinde öne sürülen iddialar üzerine, olaylar sıcağı sıcağına iken, daha 1920 yılında Dâhiliye Nezareti tarafından genel bir soruşturma açılmış, mahkeme kurulmuş, 1397 kişi dört değişik komisyon tarafından yargılanmıştır. Bunlardan 143 kişi “Ermeni olaylarında savaş suçu işledikleri” gerekçesiyle Malta adasına sürgüne gönderilmişlerdir. Bununla birlikte Dünya Savaşı’nın ağır koşulları altında yeni iskân bölgesi olarak belirlenen Suriye’de Bahriye Nâzırı Cemal Paşa’nın, olağanüstü insani yardım projeleriyle Ermeni göçmenleri kucaklaması anlatılmamış, anlatılamamış; yok sayılmış; hatta Paşa’nın iyi niyetli kimi girişimleri, günümüz tarihçileri tarafından eleştirilmiştir.[5]

Bu arada Dünya savaşından Almanya ile birlikte yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentinin 13 Kasım 1918’den 2 Ekim 1923’e kadar İngiliz, Fransız ve İtalyanlar tarafından işgal altında tutulduğu; 10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşmasının imzalandığı, Osmanlı’nın gizli açık bütün belgelerinin işgal kuvvetlerine açık olduğu unutulmamalıdır. Ayrıca, Ermeniler lehine taraf olan İngilizlerin, Anadolu’daki başkonsoloslukları aracılığıyla Ermeni iddialarını destekleyecek bilgi ve belgelerin toplanıp İngiltere’ye iletilmesini istedikleri; Kraliyet Başsavcılığı’nın toplanan belgelerin Ermenilerin iddialarını kanıtlamaya yetmediğine karar verdiği de konuyla ilgili şahısların malumudur [6].

Türkler, yaşananlarla ilgili olarak geçmişte bedel ödemişlerdir. Örneğin Yozgat Mutasarrıf Vekili ve Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey "Ermeni tehciri ve taktili" suçlamasıyla, İngilizlerin emrindeki "Nemrut Mustafa Divan - ı Harb - i Örfisi"nin kararıyla, 10 Nisan 1919 Perşembe günü Beyazıt Meydanı'nda idam edilmiştir [7]. Bundan başka Bahriye Nazırı (Donanma Bakanı) ve 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın, sürgün bölgesi olan Suriye’yi de denetleyen 4. Ordu’nun imkánlarını Ermeniler için nasıl kullandığı çok fazla gelmedi gündeme [8].

Bugün Ermeni diasporasının öne sürdüğü rakamlar, o dönem yeryüzünde yaşadığı sayılan toplam Ermeni nüfusunun sayısından daha fazla olduğu tarihçiler tarafından ortaya koyulmaktadır. Bununla birlikte savaş sırasında her iki ulusun da önemli kayıplarının olduğu belirtilmekte, ortada Ermeni iddialarını destekleyecek hiçbir tarihi bilgi ve belgenin olmadığını, aksine o zamana ait olduğu tespit edilen toplu mezarların da Türklere ait olduğunu belirtiyorlar. Ne gam. İyi niyetle iletişim kurmaya çalışan vatan evlatları, her seferinde küçük düşürülmeye, hırpalanmaya çalışılıyor.

Alman Hıristiyan birlik partileri lideri Bayan Merkel, Şansölye koltuğuna oturduktan sonra da kadı kalben rüşvet almaya karar vermişse, zalimi mazlumdan ayırt edemez[9] misali bir yandan Türkiye aleyhine kamuoyu oluşturma çabalarına devam ediyor; öte yandan Türkiye ile imzalanan göç anlaşmasının bozulmaması için azami özen gösteriyor; Türkiye’nin talepleri karşısında da “riyakarlığın” hırçın yüzünü göstermekte sakınca görmüyorlar. Onun ve Alman toplumu tarafından kabul görülme arzusuyla yanıp tutuşan Türkiye kökenli Cem Özdemir gibi siyasetçilerin siyasi ikbal çabaları, her türlü sağduyunun, akıl ve mantığın önüne geçiyor.

Mezopotamya ve Kafkasya üzerinden sıkıştırılmaya çalışılan Türkiye, 20. yüzyıl boyunca küresel iletişim sahnesinde suskun bir ülke oldu. Hakkında konuşuldu, necip Türk Milletine türlü çeşit hakaretler edildi; ama bu suskunluk zincirlerini kırıp kendisini ifade etmekte yetersiz kaldı. Türkün sessizliğini görenler, bu durumu suçluluğun dışa vurumu olarak değerlendirmeye yeltenip, “durumdan kendilerine vazife çıkarmaya” gayret etmeye başladılar. Türkiye’ye nasihatte bulunurken, kendi topraklarına göçmen gelmemesi için onca politik manevra yaparken ve hatta kendi ülkesine bir zararı olmayan Suriye’yi Almanya’dan kalkıp Türkiye’de konuşlandırdığı uçaklarla vurmayı kendine hak görürken insan olmanın onurunu bir kenara bırakıyorlardı. Bu ülkedeki çifte standartlı demokrasinin mimarları, 2 Haziran 2016 tarihinde Alman Parlamentosunda 1915 olaylarını “Ermeni Soykırımı” olarak niteleyen önergeyi de kabul etmekte bir beis görmediler.

Bilindiği üzere, bu önerge büyük koalisyon hükümetini oluşturan Hıristiyan Demokrat/Hıristiyan Sosyal Birlik Partileri (CDU/CSU) ile muhalefet kanadından Yeşiller tarafından ortaklaşa verilmişti. Sonunda kabul de edildi. Şansölye Merkel, göstermelik olarak oylamaya katılmazken, Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir, yaptığı konuşmada ecdadı “katil” olarak tanımlarken, aslında kendi zihnindeki sirkati ortaya döküyordu.

Arnold Toynbee, 1966’da Lord James Bryce ile yazdığı ve Ermeni iddialarına kanıt olarak gösterilen Mavi Kitap’ta verdiği bilgilerin doğru olmadığını yıllar sonra itiraf etmiş [10]; kitap için,‘Bilseydik böyle bir şeyi yapmazdık’ diyor. Ama bu kitapta yer alan iddialar, bizzat Ermeni Diasporası tarafından bugün de bilinçli olarak kullanılıyor, referans gösterilmeye devam ediliyor ve dünyanın değişik ülkelerindeki Ermenileri bir arada tutmaya yarayan kuvvetli bir yapı harcına dönüşüyor. Diaspora bu söylemi güncel tutarak ayakta kalmaya çalışıyor, bu yolla bir kısım azınlığın mali kaynaklarının sürekliliğini temin etmek için kullandığı yegâne kaynak olarak dikkati çekiyor. Oysa, bu anlamsız politikayı sürdürmek için harcadığı bütçeyi, Ermenistan’ın refahına harcasalar, bugün Kafkasların en yoksul ülkesi olan Ermenistan, dünyada sosyal refah düzeyi bakımından ön sıralarda yer alabilecek bir potansiyele sahip olurdu.

Türkiye her türlü dış etkilere rağmen olumlu adımlar atmaya devam ediyor. Türkiye Ermenistan ile olan ilişkilerini sağlıklı bir zemine oturtabilmek ve geçmişte yaşananlarla objektif olarak yüzleşebilmek için gerekli adımları atmaktan çekinmiyor. Ermenistan’da yaşayan halkın yaşadığı sefaletin tanığı olarak da hayatını idame ettirmek için ülkeye gelen Ermenilere gerekli yardımı yapmaktan geri kalmıyor. Duvarcılar, her bir tuğlayı üst üste koyup inşaatı yükseltebilmek için çimentoya, harca gereksinim duyar. Sonra da öreceği duvar için gerekli tuğlayı, harcı taşıyacak amelelere… Sonuçta herkes bilir ki, duvarı ören ustanın bilgisi tuğlayı taşıyan ameleye, duvarın örülmesi işini üstlenen taşeronun bilgisi ve kurnazlığı da ustaya göre daha üstündür. 1915 yılında Anadolu’da yaşananlar, ayrıntıları iyi planlanamadığı için, bazılarının yüzüne bulaştırdığı yarım kalan bir öyküdür. O zamanlar harç, tuğla vardı, ama usta ve ameleler beceriksiz çıktı. Dünya Savaşının sonunda ise Avrupalıların Sevr diye hazırlayıp önümüze koydukları plan da uygulanamadı. Bugünün Almanya’sı yarım kalan bu projenin tamamlanması için büyük bir gayretkeşlik örneği gösteriyor. Türkiye içinden ve Türkiye dışından işbirlikçileri vasıtası ile Türkiye’yi “savaş suçu işlemek” ve “insan haklarını ihlal etmek” suçlamaları ile Karlsruhe’deki Federal Savcılığa Şırnak ve Cizre’de yaşanan olaylarla ilgili olarak Alman Ceza Muhakemesi Kanunu (Völkerstrafgesetzbuch= VStGB) gereğince Erdoğan ve ilgili yetkili birimler hakkında Savcılığa suç duyurusunda bulunmaktan geri durmuyor [11]. Bu girişimin başarıya ulaşması halinde, Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne kadar gitmesi ve Türk siyasetçilerini suç işlemiş pozisyonuna düşürebileceği hesaplanıyor.

Geçmişte Fransızlar, Türk toprağını parçalama işini Ermenilere ihale ederek inşaata kalkışmışlardı. Ustaları iyiydi ama kalfalar beceriksiz çıktı. Pabuç pahalı olup, Anadolu’dan kaçarken, çıraklarını de beraberlerinde götürmek zorunda kaldılar. Şimdi bunların torunları Fransa’da Avusturya’da ve daha pek çok ülkede ardı ardına Ermeni anıtı dikiyor, parlamentolarından Türkiye aleyhine kararlar çıkarıyorlar. Peki, Almanya’ya n’oluyor? Almanya’nın Türkiye’deki terörle mücadeleyi insan hakları ihlali olarak görmesi, Türkiye’ye Ermenistan ile ikili ilişki kurmasını tavsiye etmesi ne hakkı, ne de haddi aslında. Bunu kendileri de biliyorlar. Ama bizim tarih bilinci ve bilgisi yoksunu kimliksizlerin seslerini yükseltmeleri daha bir dikkati çekiyor. Alman okullarında okutulan ders kitaplarında mesnetsiz iddialar yer almaya başladı bile.

Tarihi boyunca kendi evini yapma konusunda bilgi ve maharetine sahip Türk ulusu, her bir parçasını şehit kanları ile sulamak suretiyle bedelini ödediği yeryüzü arsasına kendi binasını kurmayı başarmıştı. Ustalar, ameleler kendi bağrından yetişmişti ve bütün dünyadaki mazlumlarla aynı dili konuşuyorlardı. Taşerona gereksinim duymamışlardı.

24 Nisan, Ermenilerin Türklere karşı yeltendiği başkaldırının başarısızlıkla sonuçlanması ve olayın elebaşılarının dönemin yöneticilerince gerekli cezalara çarptırılmaları üzerine, olayın akabinde İstanbul’da toplanan bir grup Ermen komitacının o dönemin önde gelen kabine üyelerini tek tek öldürmek suretiyle intikam almak için yemin ettikleri gündür. Soykırım iddiaları ile bağlantılı olarak anılan bu tarih, edilen yemini hatırlatmak, diyasporada yaşayan Ermenileri bir arada tutmak içindir! Ne hazin ki, bu yeminin gereğini yerine getirmek için başlanan meşum cinayetler 15 Mart 1921’de Berlin’de Talat Paşa’nın katledilmesiyle başlamış; Alman adaleti de olayın gerçek tanıklarını dinlemeksizin “hiç de adil olmayan” bir kararla katil Soğomon Tehliryan’ı aklamış ve dosyayı kapatmıştır[12].

Bizi AB masalları elli yılı aşkın bir süre oyalayan, ikili ilişkilerde hor gören, zaman zaman aşağılayan, sürekli "istiskal" eden Almanya’ya karşı böyle bir yasa önerisiyle ortaya çıkıldığında sessiz kalınmamalıydı. “kendi tarihsel katilliklerini ve pisliklerini hiç eşelemeyenlerin, Ermeni sorununu Türkiye’nin başına küresel bir çorap gibi geçirmeye çalışmaları ‘tarihsel siyasi’ ve ‘güncel siyasi’ hesaplaşmanın parçası olarak ortaya çıkmaktadır… Bu durum aydın ve entelektüellik adı altında, /…/ büyük bir rezilliğin pazarlanmasıdır /…/ haksız yere baltayla kafamızı, ayaklarımızı kesmeye, bizi üstelik ruhen de yok etmeye hayır”[13] demeliydik; sanki biraz geç kaldık. Bu konu sağduyulu Alman halkına anlatılabilirdi.

Bayan Merkel Alman siyasi yaşamında geleceği yeri ve Türkiye ile ilgili politikalarının sonucunu görüyor ki, böyle bir konunun gündeme getirilmesine ses çıkarmıyordu. Bu sessizlik, “Türkiye bizim umurumuzda değil” anlamına mı geliyor? Yoksa Almanya için Alternatif'in (AfD) önde gelen üyelerinden Alexander Gauland’ın Almanya Ulusal Demokratik Partisi'nin (NPD) sloganından esinlenerek söylediği Bugün hoşgörülü olursak yarın ülkemizde yabancı olacağız sözü ile mesaj mı veriliyor. Türk halkı ile Alman halkının kaderlerinin iç içe geçmiş olması, iki ülke arasındaki çok yönlü derin ilişkiler bundan sonra nasıl seyreder, bekleyip göreceğiz.

Bayan Merkel’in veya onunla birlikte sapı bizden olup, bize saldıran Türkiye kökenlilerin Türkiye’yi ve Türkleri sevme gibi bir zorunluluğu; sanatçı bozuntusu mukallitler üzerinden Türkiye ve onun siyasilerine hakaret etme özgürlüğü de yok [14]. Dolayısı ile Türkiye kökenli Alman milletvekillerinin ikide bir ortaya çıkıp, “Biz Alman parlamenteriyiz, Türkiye’nin Almanya’daki uzun kolları değil” deme hakları ve hadleri de değildir. Yolunuz açık, mankurt yaşamınız uzun olsun. Lakin, bunların Almanya’da yaşayan ve sayıca önemli bir kısmının Alman vatandaşı olduğunu çok iyi bildiği yaklaşık üç milyon insana, sadece Türk oldukları için değil ama önce insan oldukları için saygı gösterilmesi; bunların onurlarının, Alman toplumu içindeki geleceklerinin çapsız siyasetçilerinin ikbal planlarından önce geldiğinin unutulmaması gerekir.

Almanya’daki kimi politikacıların sürekli saldırdığı ve hedef gösterdiği insanların bu saldırgan politikalara tepkisiz kalmayacaklarını, bu bağlamda siyaseti kirletmeden, mevcut sorunlara çözüm üretilmesini beklediklerinin düşünülmesi; daha sorumlu bir politika izlenerek “insanları işkembeleri yoluyla avlamayı”[15] amaçlayan halkçı politikalardan bir an önce vazgeçilmesi Türk kamuoyunun beklentileri arasındadır. Bu yaklaşım hem iki ülke arasındaki siyasi ilişkileri hem de halklar arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine katkı sağlar. Kaldı ki bu tür popülist politikaların tarihte Almanlara nelere mal olduğunu bütün dünya gibi kendileri de biliyordur ve popülizmin bulaşıcı illetinin yaşandığı Fransa’daki Pujadizm veya Löpenizm’e bakarak Almanya’yı kurtarmayı denesinler.

Alman siyaset sahnesinde hemen her gün ırkçı zihniyetin dışa vurumu türlü şekillerde okunabiliyor. Bu durum, yani çağ dışı dünya görüşünün, olayları kendi bütünlüğü içinde görememenin, konuları birbirinden ayırıp olgulara tek tek bakamamanın ve tarihsel gerçekleri değerlendiremeyecek zayıf entelektüel donanımın bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Bayan Merkel’in ülkesinde savaş sonrası yokluk dönemini yaşayan yoksul, ama onurlu insanların bedenlerini azar azar eprimiş kumaşına rağmen ana şefkati gibi sıcacık saran ceketlerinin iki yakasını birleştirmeye çalıştıkları zor dönemlerde ortaya çıkan onurlu devlet adamları, günümüz burjuvasının yarattığı duyarsız siyasetçi modeline göre gövdesini daha dik tutuyordu, daha da duyarlıydı.

İki Almanya birleşti; göçün üzerinden yarım asırdan fazla bir zaman geçti. Türkiye Cumhuriyeti niteliksiz işgücü ihraç eden ülke konumundan epeyce uzaklaştı. Tarihi birikiminin farkına varmaya ve dünya siyaset sahnesine "çağdaş" ülkeler gibi sömüren değil, kaynak aktaran bir ülke olarak çıkmaya başladı. Binlerce kilometre uzaklarda yaşamasına rağmen kendini nostaljik bir şekilde Almanların “tarihi dostu” ve “müttefiki” olarak gören bu aziz milletin çocukları, bugün pozisyonunu kaybetme kaygısı ile türlü politik hesaplar içinde kıvranan Almanya'yı kendi yanında görememenin, bir destek sözünün yanında bin nasihate yeltenen bir tutumla karşı karşıya kalmanın burukluğunu yaşıyor.

Yaşanan türlü çeşit olumsuzluklar ve atlatılan badirelere karşın, bu aziz millet, içte ve dışta günübirlik hesaplar peşinde koşanlara “kötü adın çirkinliğinin harften, deniz suyunun acılığının kaptan olmadığını”  gösterecek kültür ve birikime sahiptir.

Gün ola devran döne, bakalım daha neler göreceğiz.




[1] Bu benzetme Ümit ZİLELİ’ye aittir. Bkz.: Ü. Zileli. “Düz Çizgi: ‘Soykırım’ Saldırısı Başladı!”. Cumhuriyet Gazetesi. 3 Mart 2005, s. 17.
[2] 27 Mayıs 1915'te geçici Tehcir (yer değiştirme) Kanunu çıkarıldı. Tehcirin nasıl yapılacağını anlatan 15 maddelik genelgede tehcir sırasında dikkat edilmesi gereken bazı maddeler şunlar: Yedirin, dinlendirin Göç ettirilenler bütün hayvan ve taşınabilir mallarını birlikte götürebilir. Göçmenlerin can ve mal güvenliklerinde, yedirilme ve dinlenmelerinin sağlanmasında geçiş yollarındaki memurlar görevlidir. Aksaklıklardan rütbe sırasıyla bütün görevliler sorumlu olacaktır. Göç sonunda göçmenler, tarıma elverişli köy ve kent evlerine yerleştirilecektir. Her aileye yeterli toprak verilecektir. Uygun arazi yoksa, devlet malı ve köy çiftliklerinden yararlanılacaktır. Muhtaç durumda bulunan göçmenlerin masraflarını hükümet karşılayacaktır.
Tarım yapacaklardan veya zanaatkârlardan muhtaç olanlara uygun miktarda araç veya sermaye verilecektir. http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=81402 (17.03.2005)
[3] Bkz. Hasan PULUR. “Olaylar ve İnsanlar: Ermeni Sorunu Yok Değil Vardır” Milliyet Gazetesi. http://www.milliyet.com.tr/2005/03/09/yazar/pulur.html (09.02.2005)
[4] Prof. Dr. McCarty'nin CHP'nin çağrılısı olarak Türkiye'ye geldiği 21.03.2005 tarihinde basına verdiği demeçte, ''O dönemde bir savaş vardı ve soykırım söz konusu değildi. Bu savaş içerisinde hükümete baş kaldıran insanlar vardı. Hükümet buna  reaksiyon gösterdi. Ermeniler öldüler, zaman zaman Türkler tarafından  öldürüldüler, ama çok daha fazla Türk insanı öldü. Bu bir savaştır, soykırım değildir” demiştir.
[5] Hikmet Özdemir. Cemal Paşa ve Ermeni Göçmenler. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2009, ISBN: 978-975-14-1336-9.
[6] Türk Tarih Kurumu'ndaki bir 'İngiliz belgesi' çok ilginç. Dosya no: UK-WO: 158/933. Doküman no: 5796. Belgeyi hazırlayan: İngiliz Karadeniz Ordusu istihbarat Birimi. Gönderildiği makam: Savaş Kabinesi. Belgede 'il il' Türk, Rum ve Ermeni nüfusları var. Nüfus 1914'te neymiş, 1919'da ne olmuş. İngiliz belgeleri 'soykırım' değil, 'göç' diyor. Osmanlı, 1919'da '4 tarafsız ülkeye' (İspanya, Danimarka, Hollanda, İsveç) başvurmuş: “Acele 2'şer hukukçu yollayın, bu konuyu (Ermeni meselesini) araştırsınlar” Sadece bu belge bile 'soykırım iddialarını' çürütmeye yetmiyor mu? Aktaran: Şakir Süter. “Soykırım Tüccarları”. Akşam Gazetesi. http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2005/03/12/yazarlar/yazarlar16.html
[7] Taha Akyol. “Objektif: Şehit Kemal Bey”. Milliyet Gazetesi. http://www.milliyet.com.tr/2001/01/22/yazar/akyol.html (09.02.2005)
[8] Sefa Kaplan. Ermeni kadınların boynunda Cemal Paşa’nın resmi vardı. Hürriyet Online. 13.03.2009. URL: http://www.hurriyet.com.tr/ermeni-kadinlarin-boynunda-cemal-pasa-nin-resmi-vardi-11199092?_sgm_campaign=scn_a004850058058000&_sgm_source=11199092&_sgm_action=click (29.06.2016).
[9] Mevlana’dan Ziya Elitez (Derl.). Mevlana’dan Öğütler. İstanbul: Kozmik Kitaplar, 2004, s. 110.
[10] Mavi Kitabın Yazarı İtiraf Emiş. http://www.aktifhaber.com/mavi-kitabin-yazari-itiraf-emis-29727h.htm (17.06.2016)
[11] Süheyla Kaplan. Almanya’dan Erdoğan, Davutoğlu ve Bakanlar Hakkında 200 Sayfalık Suç Duyurusu. OdaTv. URL: http://odatv.com/almanyadan-erdogan-davutoglu-ve-bakanlar-hakkinda-200-sayfalik-suc-duyurusu-2706161200.html (29.06.2016).
[12] Ahmet Yıldırım. Talat Paşa'yı öldüren Tehliryan'ın oğlundan çarpıcı açıklamalar. Hürriyet Online. 22.04.2015. URL: http://www.hurriyet.com.tr/talat-pasayi-olduren-tehliryanin-oglundan-carpici-aciklamalar-28807577 (29.06.2016).
[13] Orhan BURSALI. Perşembe: “Ermeni Sorun”. Cumhuriyet Gazetesi. 3 Mart 2005, s. 6.
[14] Alman mahkemesi Erdoğan’ı haklı buldu. Yeniçağ Gazetesi, 18.05.2016. Online: http://www.yenicaggazetesi.com.tr/alman-mahkemesi-erdogani-hakli-buldu-137661h.htm (29.06.2016).
[15] Popülizm ile ilgili olarak bkz.: Umberto Eco (Çev. Cemal Karaağaçlı). “Avrupa Popülizmin Tehdidinde” Türk Edebiyatı. 369, 112471/2004/07, s. 19.

17 Haziran 2016 Cuma

Türkçe geçmişten geleceğe köprüdür

Geçtiğimiz günlerde bir dizi konferanslar vermek üzere Almanya’nın değişik şehirlerindeydim. Ağırlıklı olarak Türkçenin ana dili olarak öğretilmesi ve bu dilin ikinci dil olarak öğrenilen Almanca üzerindeki olumlu etkileri üzerine konuştum. Toplantılara katılanlarla yaptığım ikili görüşmelerde de bazı sorulara cevap verme fırsatım oldu. Bazı veliler, öğrenciler Türkçenin neden bu kadar önemli olduğu, neden üzerinde ısrarla durulduğu konusunda bazı sorular yönelttiler. Ben de aklımın erdiği, dilimin döndüğü kadarı ile açıklamaya çalıştım.

Dil sadece kelimelerden oluşmaz. Her bir kelime aynı zamanda bir tasavvuru oluşturur; bir hayal ile bağlantılıdır. Duyulan her bir sesin ardında ayrı bir dünya, farklı bir dünya görüşü vardır. Söz gelişi, Türkiye’nin kedileri “miyav”, köpekleri “hav hav” der. Denizli’nin horozu dendi mi aklımıza “ü ürü üüü” diye bir çığlık, tavuk denince de “gıt gıdak” sesi gelir. Anadolu’da arıların vızladığını, farelerin viklediğini, ördeklerin vakladığını söyleriz. Ama bu durum başka dillerde böyle değildir. Bir İspanyol horozların “kikiriki” dediğine dair yemin edebilir veya bir Danimarkalı ördeklerin “rap rap” diye öttüğünü öne sürebilir. Öte yandan bir İzlandalı köpeklerin “voff” diye bağırdığından çok emin olduğunu söylerken, bu dilleri bilmeyenlerin şaşırması çok doğaldır. O halde konuşulan dil ile kültürün yakın bir ilişkisi vardır ve her dil kendi kültür dünyasının aynasıdır. Türkçe de Türkün kültürünü, tarihini yansıtır; ondan izler taşır. Türkçeyi öğrenenler de farkında olmaksızın geçmişten geleceğe köprü kurarlar. Türkçeyi yabancı dil olarak öğrenenler ise kendi kültür dünyalarıyla Türk dünyası arasında köprü kurar, Türk dünyasını öğrenir; bu yolla kültürler arası iletişim kurarak, öteki denen dünyanın farkına varıp, onu daha iyi anlamaya çalışarak dünya barışına katkı sağlarlar.

Yurt dışında tamamen yabancı bir kültürün etkisine açık şekilde yaşayan evlatlarımızın ana dili olarak Türkçeyi öğrenmeleri onların geçmişten geleceğe uzanan kültür dünyamızı öğrenmeleri için de bir vesile oluşturur. Bu şekilde, Türkçeye ve Türk kültür dünyasıyla ilişkili temel bilgilere hâkim olan çocuklarımız, yaşıtları arasında da bir adım öne çıkarak özgüvenleri yüksek bireyler olarak hayata atılır, yaşamlarını bu şekilde sürdürürler.

Avusturya’da yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı veya Türkiye kökenli çocukların bu ülkede Türkçe dersi almaları mümkündür. Avusturya’daki değişik eğitim kurumlarında öğrenim gören ve birinci dili Almanca olmayan 182.757 öğrenci için 855 okulda 25 değişik dilde, 414 öğretmen tarafından seçmeli anadili dersi verilmektedir (Garnitschnig 2015, s. 10 ve 50). Bununla birlikte derslere devam eden öğrencilerin oranı ülke genelinde yaklaşık % 18,5 düzeyinde kalıyor. Yani, öğrencilerin bu derse gösterdiği ilgi ne yazık ki arzu edilenin altında kalıyor. Aileler, çocuklarının ev ortamında konuşarak da ana dillerini öğrenebilecekleri gibi bir yanılgı içindedir. Oysa sistematik dil öğrenme, ancak formal eğitim kurumlarında gerçekleşir.

Avusturya genelinde 2013-2014 öğretim yılı sonu itibarı ile okula giden 15.338 Türkiye kökenli öğrenciye 161 öğretmen tarafından Türkçe dersi veriyor. Bu eğitim imkânının iyi kullanılması, Türkçe dersi veya Türkçe öğretmeni olmayan yerlerde yeterli öğrenci grupları oluşturularak öğretmen ve ders talebinde bulunulması gerekiyor.

Bazı okullarda münferit olarak bu taleplerin karşılanmasının mümkün olamayacağı öne sürülse bile, bu talebin yasal altyapısı mevcuttur. Avrupa Topluluğu ülkeleri 06.06.1974 tarihinde imzaladıkları sözleşme ile üye ülkelerde aktif iki dilliliği destekleme kararı almıştır. Ayrıca 25.07.1977’de alınan bir tavsiye kararı ile üye ülkelerde çalışan göçmenlerin çocuklarının okul eğitimi ile ilgili bir protokol (77/486/EWG-Richtlinie des Rates) üzerinde anlaşılmış ve üye ülkelerdeki çocukların ana dillerini öğrenmeleri için kendi bünyelerinde kurumlar oluşturulması önerilmiştir. Aradan geçen süre zarfında yapılan çalışmaların arzu edilen düzeye ulaşmaması nedeniyle Avrupa Parlamentosu’nun 18.09.1981 tarihli kararına atıfta bulunularak, talimatnamenin yürürlüğe girdiği belirtilmiştir. Bu uyarı 1985’de tekrar edilmiş; 10.04.1987’de ise üye ülkelere ellerindeki bütün imkânları kullanarak, bahane üretmeden 1977’de alınan kararı uygulaması gerektiği bildirilmiştir  (İleri 2000, s. 113). Avusturya’daki çocuklara ana dili olarak Türkçe dersi de bu karara dayandırılabilir.

Farklı kültürlerden gelen çocukların okul başarısızlıklarının altında yatan temel neden, onların kültürel açıdan farklı olmaları veya yaşadıkları sosyal çevreye uyum sağlayıp sağlayamamaları değil; aksine onların okul içindeki dil yetersizlikleri ve buna bağlı sistematik ötekileştirmelerdir.

Avusturya’daki okullarda öğrenim gören Türkiye kökenli çocukların küçük sorunlarının çözümü dahi başta Türk veliler olmak üzere, öğretmenlerin ilgisizliği nedeniyle bazen uzun zaman alabiliyor; okullarda verilen ana dili eğitimi de zaman zaman ulusal güvenlik konusu yapılmakta ve kaldırılması da talep edilebiliyor (Brizic 2007, s. 16). Bu tür olumsuzlukların yerine, olumlu uygulamaların öne çıkarılmasına, teşvik edilmesine ve nihayet öğrencilere sunulan imkanların sonuna kadar değerlendirilmesine çalışılmalıdır.

Avusturya Türk Toplumunun zaman zaman Türk dünyasında “dilde birlik, fikirde birlik, dinde birlik ve işte birlik” felsefesi için bir ömür vakfeden İsmail Bey Gaspıralı (1851-1914) gibi nice Türk aydınının bıraktığı kültürel mirasa sahip çıkmak, bu anlayışın gelecek kuşaklara aktarılması için çalışmak yerine, anlamsız ayrışmalara, bölünmelere doğru gidebildiği de görülüyor ve bazen Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözünün dil ve kimlik olarak arka planda kaldığı görülüyor. Bugünkü Avusturya Türk Toplumu ana dili ve kültürel mirası olarak Anadolu’dan getirdiği değerleri yozlaştırmadan gelecek kuşaklara aktarabilmek için, dini değerlerine olduğu kadar, cumhuriyetin temel değerlerine ve onun özünü oluşturan diline de gerekli özeni göstermek zorunda ve sorumluluğundadır. Bu mevcut kuşakların tarihe ve gelecek kuşaklara borcudur.

Kaynaklar
Brizic, K. (2007). Das geheime Leben der Sprachen: Gesprochene und verschiegene Sprachen und ihr Einfluss auf den Spracherwerb in der Migration. Münster, NewYork, München, Berlin: Waxmann.

Garnitschnig, I. (2015). Der muttersprachliche Unterricht in Österreich Statistische Auswertung für das Schuljahr 2013/14. 16. Aufl., Wien: BMBF-Bundesministerium für Bildung und Frauen, Informationsblätter des Referats für Migration und Schule Nr. 5/2014-15.

İleri, E. (2000). Avrupa Topluluğu’nun Dil Politikası ve Almanya’da Okula Giden Türk Asıllı Öğrencilerin Dil ve Eğitim Sorunları. İçinde: Avrupa7da Yaşayan Türk Çocuklarının Ana Dili Sorunları Toplantısı. Ankara: Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu – TDK Yayınları: 734, s. 7-66. 

Not:
Bu çalışma Europa-Journal Haziran 2016 sayısı için hazırlanmıştır. Gazeteye şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.europa-journal.net (son erişim: 17.06.2016).

Bu bir kabus değil karabasan

Akşam genç arkadaşlar oturmaya gelmişti. İçlerinden biri gayet safiyane bir tavırla “üniversitede kendine kol kanat geren bir hocasından ne kadar istifade ettiğini" anlata anlata bitiremiyordu… Laf lafı açmış, gece bir hayli ilerlemişti. Biraz yorgunluktan, biraz da gençlerin şevkini kırmamak için akademik hayatta gördüğüm aymazlıkları anlatmaya gönlüm elvermedi. Gençler ayrıldıktan sonra günün yorgunluğu iyice çöktü; kendimi yatağa attım… Attım atmasına da bir türlü uykuya dalamadım. Bütün gece bir o yana, bir bu yana dönüp durdum. Beynim zonkluyor, gençlere anlat(a)madığım olaylar gözümün önünden film şeridi gibi akıp geçiyordu. Derken uykuya dalmışım.

Rüya bu ya, üniversitede birilerinin tavassutu ile kendine kadro bulabilmiş birini ona buna sataşırken görüyorum.

Yerden bitme, çökelek derisi gibi şişmiş akademisyen budalası, koridordan geçerken çalışmaları ile azıcık öne çıkmış, kendine rakip olarak görebileceği mesai arkadaşları arasından gözüne kestirebildiklerine ha bire laf sokuşturuyor; odasında göremediklerini ise arkasından çekiştiriyordu. Bunu yaparken de aslında söz söylediklerini hicvetmekten ziyade kendi zavallılıklarını, komplekslerini yılışık bir şekilde ortaya koyuyordu. Bu esnada da bütün yavşaklıklarını, yılışıklıklarını da -yersen espri, yemezsen ayrı lokma babından- espri diye yutturmaya çalışıyor. Kendi aklınca da "Lafı nasıl da soktum ha..." duygusunun derin hazlarına kilitlenmiş bir şekilde libidosunu tatmin etmeye yeltenip duruyordu.

Yine bir gün öğle yemeğinden dönerken, odasına geçmeden önce uğradığı toplantı odasındaki gençlere “Çalışın, çalışın; fakülteyi siz kurtaracaksınız” diye laf atıyor; "Kardeşim sen ne yapıyorsun, senin bu davranışlarının kime ne hayrı var? Bu yaptıklarından utanmıyor musun?" denileceği anda, yılışıklığını yavşaklığın alasıyla birleştirip "Ben espri yapıyordum" diye şirin modlara bürünmeye çalışıyordu...  Gerçi "Na'pıyorsun?" diye soran da yoktu ya... Bunların al birini vur ötekine…

Rüya bu ya, yine karşılaştığım bir arkadaşım, “Bu durum daha ne kadar sürecek bilmiyorum ama bu utanmazların sergilediği bu tür tutumlar üniversite hayatını ağır bir biçimde kirletiyor.” diye serzenişte bulunuyordu ve “yahu adam alenen saçmalıyor; utanmak şöyle dursun, bir de yaptığının marifet olduğunu sanacak kadar da şuursuzlaşabiliyor” diye ilave ediyordu.

Yaptığı her 'acıtıcı' konuşmadan, çalışma arkadaşına sataşmasından sonra da aylardır fırça yüzü görmediği anlaşılan, nikotin etkisiyle sararmış kirli dişlerini göstererek sırıtıyor; müflis tüccarlar gibi yılışık bir şekilde, yağlı ellerini çoktandır ütü yüzü görmemiş kirli pantolonunun ceplerine sokup, kendinden bir metre ilerde giden göbeğini zıplata zıplata gülüyordu. 

O sırada yanımıza gelen bir başka arkadaşım gördükleri karşısında tam anlamıyla dumura uğruyor ve ağzından gayrı ihtiyarı şu sözler dökülüyordu: “E, bunların haklarını teslim etmek lazım! Herkes böyle olamaz... Bunların zekası kıvrak; ruhu yavşak! Aynı zamanda acayip korkak! Bunlar, kendisi gibi kompleksleri paçalarından akan ve dedikodu şehvetinin hazzına ve yalakalık yapmaya dayanamadığı için hoca bozuntusunun yanından ayrılmayan avanelerle güruh halinde gezmeyi de seviyorlar.” deyiveriyordu.

Gerçekten de bu tipler üstlerine yaranmak, şirin görünmek için üzerinde sakil mi sakil duran bir mağdur sokak çocuğu pozu takınıyor; nezaketten nasibini almamış haleti ruhiye içinde etrafa iltifatlar yağdırıyorlardı. Önceden tezgahladıkları kavuklu ile pişekar rollerini bayağı dalaşmalar şeklinde icra ederken, bulundukları ortamı panayır yerine çevirip, sergiledikleri tuhaflığı kendileri lehine popülarite oluşturmak için kullanmakta beis görmüyorlardı.

Rüyamda başrolü oynayan zat ortalıkta, hiç olmadığı ama olduğunu zannettiği bir 'şımarık, kerameti kendinden menkul akademisyen' pozlarında "Yaşasın kötülük!" diye dolanırken; "Banane, banane işte! Söylüycem!" diye, pantolon askılarını çekiştirerek söyleniyordu. Bir aydan beri kesilmemiş sakalının kirlettiği, yağlı, kepekli saçlarının indiği alnındaki terle birleştiği manzarayı suratındaki müstehzi gülümsemeyle geçiştirmeye çalışsa da kirden sararmış dişleri arasından akan salyasını elinin tersiyle silerken, haftalarca kesilmemiş tırnaklarını zaten gizleyemiyordu...

Şuursuzluğun bu kadar çok boyutlusuna gerçek hayatta rastlamak mümkün değil elbette. Bu tür insanlar gerçek hayatta olmamaları gereken yerde bulunuyor olmaları durumunda, kendileri dışında herkesin farkında olduğu derin bir travma yaşayıp; serbest salınım halinde bir oraya bir buraya toslayabilirler. Böylelerine "Siz yerlerden yer beğenin. O yer yarılsın da içine girin. Cehennemin gayya kuyusuna, mesela... Gidin, gittiğiniz yerde de utanmayı, edebi öğrenin" demek az gelir.

Rüya hali ya, iş öyle bir sarpa sardi ki birisi benden habersiz dövecek onları diye bakıyorum... Bunlar böylesine iğrenç, adi, başı bozuk herifler yani. Korkunç tipler... Biri bir vursa, elinde kalacak. "Acaba ben onlardan önce mi davranmalıyım?" diye hamle ediyorum...

Üzerimde bir ağırlık, eşim sesleniyor; yastığımı çekiştiriyor. Uyan, hey uyan!

Uyandım; uyanmasına da beynim nasıl zonkluyor… “Heeeey kendine gel, derse geç kalacaksın!” diye söyleniyor. Yatağın üzerinde oturup, bizleri yaratana, bu günleri gösterene sonsuz şükürler ediyorum... Üniversitelerimizde bu tür saçmalıkları bizlere göstermediği için hamd-u senalar ediyorum... 

Yatmadan önce okuduğum satırları zihnimde tekrar ediyorum: “İnsan yağmur gibi olmalı…, herkesi ıslatabilmeli… Rahmeti kuşanıp herkese, her şeye merhamet etmeli.. İnsan sözünü; yağmur gibi yumuşakça indirmeli kulaklara; kırıp dökmemeli, damla damla söylemeli, ince ince sevmeli… Şevkatli olup kimseyi küçümsememeli, hor görmemeli, kimsenin dalını kırmamalı.. İnsan yağmur gibi, bir görünmeli bir saklanmalı… Öyle ince olmalı ki, ihtiyaç duyan onu dizi dibinde bulmalı, ihtiyaç bittiğinde hiç şikayetsiz ortalıktan kaybolmalı…”, 

Bu defa da yavrum, iki gözüm evladım “Hadi baba, acele et. Okula geç kalacağız!” diye sesleniyor. Kendimi lavabonun önünde buluyorum... Yüzüme çarptığım buz gibi su kendime gelmeme vesile oluyor. Aynadaki silüetime bakıp, verdiği nimete bir kere daha şükürler ediyorum.

Not:
Grip gibi ateşli hastalıklar, bazen kabuslara neden olabilirmiş. Bunun dışında gün içinde ne kadar yağlı, acılı veya baharatlı yiyecek yenilirse, geceleri kabus görme olasılığı da o kadar artıyormuş.



Eğitimin Önemi Üzerine

Geçtiğimiz haftalarda düzenlenen bir toplantıda “Göç veren ülkeden göç alan ülkeye Türkiye” konusu işleniyordu. Ben de davetli konuşmacı olarak katıldım. Sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve bürokrasinin değişik kademelerinden ulusal ve uluslar arası düzeyde katılımın sağlandığı bu toplantıda mevcut durum ve geleceğe ilişkin öngörüler tartışıldı.

Bu vesile ile Avusturya Türk Toplumu (ATT) ile ilgili gözlemlerimi bilimsel verilerle sundum ve geleceğe ilişkin görüş ve önerilerimi tartışmaya açtım.

Statistik Austria 2015 yılı verilerine göre, yaklaşık 8.577.000 nüfusa sahip olan Avusturya’da yaşayan yabancıların sayısı yaklaşık 1.146.000 kişi. Bu sayı toplam nüfusun % 13.3’üne karşılık geliyor.

Ülkede Türkiye doğumlu veya Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan yaklaşık 114.300 kişi yaşıyor ve bu sayının büyük bir çoğunluğu Viyana’da. Doğum istatistiklerine bakıldığında Türkler ortalama 2.41 çocuk sahibi iken, Avusturyalı aileler 1.27 çocuğa sahip. Türkler ile yapılan görüşmelerde, görüşülenlerin % 70’i kendini Avusturya’ya değil; kökenlerinin olduğu ülkeye ait hissettiğini; % 76’sı evde Türkçe yayın yapan TV kanallarını, % 30’u da Almanca yayınları izlediğini söylemiş.

Ülkede yaşayan Türklerin % 53’ünün ifadesine göre %24’ü Almancayı anadili düzeyinde veya çok iyi konuşuyor; % 10’u çok iyi konuşamıyor; % 1’i ise hiç konuşamıyor. Ülkede yaşayan Türklerin % 68’inin zorunlu eğitimin üzerinde bir eğitim almadığı; % 54’ünün bir işyerinde çalıştığı ve çalışanlar içinde kadınların oranının da % 39 olduğu anlaşılıyor. Eğitim düzeyleri düşük olduğundan işsizlik oranı da % 14 gibi bir orana çıkıyor.

Avusturya Federal Avrupa, Uyum ve Dışişleri Bakanlığı (Bundesministerium für Europa, Integration und Äußeres) ve iltica, göç ve uyun fonu tarafından desteklenen bu araştırmanın verilerine göre Avusturyalı Türklerin çalışma hayatıyla ilgili istatistiklerine bakıldığında, çalışanların ağırlıklı olarak 25-44 yaşları arasında olduğu görülmektedir. Çalışanlar yıllık gelir durumuna göre değerlendirildiğinde, en yüksek yıllık gelir düzeyine sahip olan Avusturyalılar ortalama 23.844 EUR alırken, Türkler 18.659 EUR düzeyinde kalıyor ve aylık ortalama 1.554,91 EUR kazanıyorlar; Bu durumda ailede tek bir kişinin çalışarak, bütün ailenin geçimini sağlaması mümkün görülmüyor ve ailenin diğer fertleri, eşler veya yetişkin çocukları da çalışma hayatına katılarak aile bütçesine katkı sağlıyor.

İşsizlik oranına bakıldığında ise Türklerin % 17,8’inin işsiz olduğu görülmektedir. Bu oran Avusturya genelinde % 8,4. Avusturyalılar arasındaki işsizlik oranı ise ülke genelinin altında olup, % 7,6 düzeyindedir. Ülkede yaşayan ve Avusturya vatandaşı olmayanlar arasındaki işsizlik oranı % 12,1’dir. Türkler arasındaki işsizlik oranı, bütün yabancılar ortalamasının 5 puan üzerinde görünüyor.

İstatistiklerin bu şekilde görünmesinin önemli nedenlerinden biri Türk kökenli vatandaşların eğitim düzeylerinin ve mesleki yeterliliklerinin istendik düzeyde olmaması şeklinde değerlendirilebilir.

Avusturyalılar da bu konuya eğilmişler ve işsizlik oranı ile eğitim düzeyi arasındaki ilişkiye de bakmışlar. İşsiz olan Türklerin % 30,9’unun ilkokul düzeyinde eğitim aldığını, eğitim düzeyinin düşmesi ile işsizlik oranının yükselmesi arasında doğrudan bir ilişki olduğunu tespit etmişler. Nitekim, Avusturya okul sistemi içinde AHS, BHS ve yükseköğrenim derecesine sahip olanlar arasındaki işsizlik oranı % 2,3 düzeyinde. Bu oranın gerek ülke genelinin gerekse Avusturya ortalamasının altında olduğu görülüyor. Hatta bu oranın ülkedeki bütün yabancılar ortalamasının da altında olması, eğitimin önemini  bir kere daha somut olarak ortaya koyuyor. Çünkü eğitim, geleceğe yapılan ve sonucu uzun vadede alınan önemli bir yatırımdır.

Avusturya genelinde açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranına bakıldığında açlık % 13 iken, yoksulluk % 4. Türklerin açlık oranı % 23, yoksulluk oranı ise % 9. Avusturyalıların yoksulluk oranı % 10, açlık % 3. Bu veriler, açlık ve yoksulluk sınırında yaşayanlar bakımından da olumsuz bir tablo ile karşı karşıya olunduğunu gösteriyor (EU SILC 2012-2014, Üç yıllık ortalama-15 yaşın üzerindekiler).

Hayatımızın standartları anlamı aldığımız eğitimle çok yakın ilişkili. O nedenle ben, bir işçi emeklisi çocuğu olarak, eğitim konusu açıldıkça bir başka heyecan duyuyorum.. Benim için, bu konu unutmaya çalıştıkça boğazıma takılan, düğüm düğüm eden, ham meyva tadına dönüşmüş durumda. Kendini bir türlü unutturmuyor. Ben bu durumun adını koymakta zorlanıyor olsam da eğitim sınıflar arası geçişler için önemli bir araç olduğunu biliyor; etrafımdakilere söylemeden edemiyorum. Amacım, sabahın seherinde sahilde gezen biri tarafından kumsala vuran onca denizanası içinden kaldırılıp, engin sulara doğru savrularak güneşin kavurucu sıcağı altında kızgın kumların üzerinde kavrulmaktan kurtarılan bir veya birkaç denizanası misali gençlerimize vesile olmak veya Ağustos sıcağında susuzluktan kavrulmuş dudaklara verilen bir bardak sudan kanmayıp bir testi suyu başından aşağı boca etmeye çalışan bir maraba çabası benimki.

Eğitim, Stefan Zweig’ın I. Dünya Savaşı ile ilgili anılarında “İstemediğim halde zamanın kroniğinde aklın korkunç yenilgisine, vahşetin acımasız zaferine tanık oldum; benim neslimin dışında başka hiçbir nesil, ulaştığı o yüksek manevi değerlerden böylesi bir ahlâk çöküşü yaşamamıştır.” (Dünün Dünyası s. 8) diye yazmasına neden olan toplumsal ve sosyal çöküşü, yozlaşmayı ortadan kaldıracak önemli bir silahtır. Bugünün Avrupalısının da en önemli gereksinimlerinden biri nitelikli eğitimdir aslında...

Eğitiminiz eksik olur, kendinizi ifade edecek yetkinliğe ulaşamazsanız, yaşayacağınız durum kenar mahallede yaşayan bir grup çocuğun futbol maçı yaparken ettiği kavgaya döner. Tartışmalar “Siz, bizim izin verdiğimiz ölçüde özgürsünüz; dilediğimizi izin verdiğimiz sınırlar içinde gerçekleştirebilirsiniz; top da bizim saha da; bizim istediğimiz kadar oynatırız.”

Yaşadığınız her bir yerde, her biriniz önemli eğitim imkânına sahipsiniz. Şairin dediği misal, “O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler” (O balıklar ki denizin içindedir, denizi bilmezler) misali, sahip olduğunuz imkânları sonuna kadar zorlayın; her şeye rağmen, her türlü bariyere rağmen, geleceği emanet aldığınız evlatlarınıza, torunlarınıza karşı sorumluluğunuzu yerine getirebilmek; vakit geldiği zaman emaneti ehil ellere teslim edebilmek için eğitim hakkınızı mutlaka kullanın.

Kaynak

Statistik Austria. (2015). Migration und Integration: Zahlen, Daten, Indikatoren. Wien. statistik.at/Statistisches_Jahrbuch_migration_integration_2015_.pd adresinden 29.03.2016 tarihinde erişildi. 

Not:
Bu çalışma Europa-Journal Mayıs 2016 sayısı için hazırlanmıştır. Gazeteye şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/mai2016/cakir052016.jpg (son erişim: 17.06.2016).

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Efendi

Efendi sözü Türkçe’mizde efendi, efendim, efendimiz, efendi hazretleri, paşa efendi, beyefendi, hanımefendi gibi her haliyle efendilik ifade eden, hatta efendi millet deyiminde bütün Türk ulusunun asil unvanı olarak kullanılmıştır.

Sözcüğün aslı, eski Yunanca’da authentes ve Rum telaffuzunda aftendis’dir. Başlangıçta “mutlak hakim” veya ‘bir kölenin ya da bir cariyenin sahibi’ demekti.

Türkçe’de XIII. yüzyıldan beri kullanıldığı görülen efendi kelimesi, bugünkü yazılı kayıtlara göre, önce Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin kızı Melike Hatun için söylenmiş; halk ona efendimizin kızı diyerek saygı ve sevgisini göstermişti. Kelimeyi XV. asırda İstanbul Fatihi Sultan İkinci Mehmed’in kendisi için kullandığını bu hükümdarın Galata ahalisine verdiği Rumca fermanda görmek mümkün.

Efendi, bu yüzyıllarda Türkçe çelebi sözcüğüyle yan yana veya kimi durumlarda onun yerine kullanılmış; daha sonra okuma hayatında yükselerek, ‘ilim ve irfan sahibi olmuşlara’ ısrarla efendi denmiştir. Bu kullanım daha sonra geniş ölçüde yayılmıştır.

Evin efendisi, evin beyi, sahibi demektir; efendi adam, edepli, terbiyeli, iyi insan anlamındadır; sözcük paşa efendi, beyefendi, hanımefendi hitapları ile saygı için kullanılır; geçen yüzyıllarda İstanbul Kadısı’na onun hem kültür seviyesini hem de önemli mevkiini ifade eden bir unvan halinde İstanbul Efendisi denirdi. Bugün hala asil davranışlı terbiyeli ve kendisine hürmet duygusu veren insanlara, örneğin tam bir İstanbul efendisi denilmesi bundandır. Böylelerine geçmiş yüzyıllardaki benzerlerini düşünerek, eski zaman efendisi diyenler de oluyor.

Okullarda öğrenciler öğretmenlerine hoca efendi diye seslenirken, öğretmenler de öğrencilerini efendi diye çağırırlardı. Yakın zamana kadar, öğrencilerin kendilerini çağıranlara “Efendim!” diye seslenmesi ya da bugün insanların kendilerine seslenenlere aynı şekilde, “Efendim!” diye karşılık vermesi, bu saygının söze yansımasının hoş bir göstergesidir.

Bununla birlikte, yukarıda da ‘Türk ulusunun asil unvanı’ olarak kullanılmış bu söz; zamanla “anlam yitimine uğramış” ve kendini bilmez, kimi sonradan görmeler tarafından bir kişiyi küçük göstermek için müstehzi bir ifade ile kullanılmaya başlanmış; pasif saldırganlar tarafından kimi iş ortamlarında “psikolojik terör” veya “duygusal saldırı” için kullanılan sıradan bir mobbing sözü haline dönüşmüştür.


Bu yolla bir kişinin “itibarına” da saldırılmaktadır. Bu tür bir tacize uğrayanların bilinçli bir şekilde karşı çıkmaları halinde, saldırganların tipik bir pasif saldırgan davranışını sergiledikleri görülür ve bu pasif saldırganlar, kötü davranışlarını örtmek için uygun ortamlarda anlayışlı ve samimi davranışlar sergileyerek, bu sözün masumiyetine gizlenirler.

17 Nisan 2016 Pazar

Hemşerim nerelisin?

İnsanlar doğumundan itibaren Türk, Alman, Fransız veya Eskişehirli, Bolulu gibi bir kimlikle anılıyor; elinde olmadan bir dilin, bir kültürün içine doğuyor; o dili ve kültürü taşıyanlara mensup birey olarak adlandırılıyor. Hatta nereli olduğu, hangi etnik kökene ait olduğu da doğduğu yer ile ilişkilendiriliyor. Bir konuşma sırasında, birine “Hemşerim nerelisin?” diye sorarken de bu aidiyet ve sosyal dayanışma kültürü ile bağ kurmak, sosyal ilişkiler zincirine bir halka daha eklemek amaçlanır. Yetmez. Bireyin hangi inanca mensup olduğu; hangi dili konuştuğu; hangi etnik kökeni taşıdığı gibi daha pek çok soru bireyin dışında gelişen, ama bireyin bütün hayatını derinden etkileyecek boyutlarda şekil alır. Bunların hepsi, bireyin kimliğini oluşturur.

İnsan bazen çok bunaldığında bu kimliği ben oluşturmadım; elimde olmadan oluşan, öznesi olmadığım bu çevrede yaşananlardan, yine elimde olmayan nedenlerden dolayı taşıdığım bu kimlikle ilişkilendirilen olumsuz özelliklerden de ben sorumlu değilim demek ister. İster istemesine de kurtulamaz, tıpkı gölgesinden kurtulamadığı gibi. Hatta beğenmediği, benimsemediği, ama içine doğduğu, kendisine mal edilen bu kimliğin içinde pek çok toplumsal ve sosyal özellikler kazanabilir. Farkına varmadan yaşam biçimine de dönüştürür.

Birey olarak her birimizin toplumla kurduğumuz sosyal ilişki, toplumun çekirdeğini oluşturan ailemizle ve onların bize sağladığı çevreyle başlar. Dolayısı ile bize aile ve içinde yaşadığımız toplum tarafından öğretilenlerin bütünü, bizim ulusal, etnik, dini vd. kimliğimizi oluşturur.

Evimizde, ailemizin konuştuğu dil de birinci dilimiz olur. Bu kavramı annemizin konuştuğu dil ile ilişkilendirilerek, anadili olarak da adlandırılır ki bu ayrı bir yazının konusu olur. Ailemizin sahip olduğu değerler, dünya görüşü sosyalleşme ve kültürleme sürecinde bize de geçer. Onların içinde bulunduğu sosyal çevrenin taşıdığı kültürel değerleri, gelenek ve ananeleri, dünya görüşünü yaşayarak, deneyimlerden geçerek öğrenir, ediniriz. Bizi biz yapan kimliğimizi oluşturan, nakış gibi işleyen değerleri, hayatta kullanacağımız bilgileri ilk önce aileden alırız. Bu bilgiler kendimizi tanımamıza, kim olduğumuzu bilmemize ve bir toplumun ferdi olarak sosyal hayatta yön ve yol bulmamıza yardımcı olur.

Kimliğimiz, yaşadığımız coğrafya, ailemiz ve onun etkileşim halinde olduğu çevreyi de kapsayan hayat biçimi, dünya görüşü ve konuşulan dil aracılığı ile somut olmayan kültürel değerlerin aktarılması sonucu ete kemiğe bürünür. Dünyayı, olayları ve insanları yakın çevreden başlayıp dış dünyaya kademe kademe açılan pencerelerden görürken, içine doğduğumuz kültürün bakış açısına ters düşmeyiz. Bu bakış açısı bireylerin kişiliklerinin de içine doğdukları kültüre göre şekillenmesini sağlar. Baskın kültürün sahip olduğu ortak hafıza, gelenek ve ortak değerler örtüşürken, bireyler de birbirine yaklaşmaya, kaynaşmaya ve toplumsal dayanışma ağını kurmaya başlar. Hatta bu benzeşmeyle birlikte toplumsal güven duygusunun oluşması sağlanır. Bu toplumsal güven gereksinimi gurbet elde yeterince karşılanamazsa, gettolar şeklinde vücut bulur…

Bireyler içine doğduğu aile ve toplum tarafından uğradığı kültürleme sürecinin yanı sıra, formal eğitim süreçlerinden de geçerler. Bu süreçler toplumun renklerinin gelişmesine ve benzerlik-farklılık ilişkilerinin yeniden kurulmasına yardımcı olur. Toplum, kendinden farklı düşüneni dışlarken; doğal süreç içinde ortaya koyulan farklı düşüncelerle yeni bakış açıları kazanıp, gelişmenin kapısını aralar.
Burada kimliğin yanı sıra bir başka kavram daha ortaya çıkıyor: Kişilik. Levent Bayraktar (1) bunu şöyle açıklıyor: “Kişilik, kimlik temeli üzerinde yükselen, fakat asıl benimizi inşa eden, şahsi, bizi biz yapan değerlerin ve var oluşun ta kendisidir. Yani kişilik, bu kimlik iklimi içerisinde kendimizi oluşturduğumuz, kendimize kendimiz için kurduğumuz dünyamızın bir kavramıdır.” Dolayısı ile kimlik toplumsal ve dış dünyamızı oluştururken, kişiliğimiz bireysel ve iç dünyamızı oluşturur; sonuçta, kişiliğe dönüşmüş bir kimlik ortaya çıkar.

İnsan, bu özelliğiyle toplumsal hafıza ve kimliğin yanı sıra, kendi iç dünyasını oluşturan bir iç dünyanın, yani kişiliğinin oluşturduğu bir sarmal içinde yaşar. Bu yaşantı süresince kişi olarak sınırsız özgürlüklere sahip olduğunu düşünürken, kimlik olarak da bizi sınırlayan toplumsal ve sosyal rollerin tutsağı olarak yaşar. Kimlik bizim dış dünyamızı, kişilik de iç dünyamızı ilgilendirir. Bu dünya arasındaki denge ve ilişkiler zincirinin başarı ile kurulması ve sürdürülmesi de bireyin kendi iç dünyasını geliştirirken, çevresi ile de sağlıklı iletişim kurması ile mümkün olur.

Bireyin bu iki dünya arasında kuracağı sağlıklı ilişki, onun toplumsal bir varlık olarak gelişmesine de katkı sağlar. Bu gelişimle birlikte, sosyal çevresinde de olumlu etkiler oluşturur; çevrenin gelişimine de katkı sağlar.

Aile ve yakın çevre bireyin içine doğru kapalı toplumdur. Bu toplum, kişiye birinci dilini, kültürünü, manevi değerlerini, tarihini, toplumsal hafızayı ve kolektif bilinci aktarır ki ihmal edilmemesi gerekir. Bu durumu içinde su dolu kaynayan bir kazana benzetirsek, toplum sürekli bir devinim içindedir. Kazanı kaynatan ateş, bireyin sahip olduğu bireysel birikim, yani kişilik özellikleridir ve toplumu harekete geçiren, durağanlıktan kurtaran asıl dinamik de budur.

Bu nedenle içine doğduğu kültürel ortamdan farklı kültürel değerlerle kuşatılmış yeni bir dünyayı keşfe çıkan, yenilikler peşinde koşan, ötekinin dilini ve değerlerini öğrenerek dışa açılmayı isteyenler hor değil, hoş görülmeli; olumlu özellikleri desteklenmelidir. Bunlar dış dünyada olup biteni merak ederken, kendilerine yeni çevrelerde yeni bir hayat kurmaya çalışırken, etrafına uyum sağlamaya gayret ederken, kültürel bozulma, değerlerin aşınması gibi kaygılarla önleri kesilmemeli, ötekileştirilmemelidir. Kimlik ve kişilik çatışmasını aşarak varoluş imkânını oluşturmaya çalışan, içine doğduğu varoş/getto kültürünü aşmaya çalışan bu bireyler, uzun yola çıkarken, yola çıktıklarını yolda buldukları ile değiştirmediği sürece, toplum liderleri olarak görülmeli, ötekileştirmek yerine, desteklenmelidir. Yurt dışında yaşayan vatandaşlardan, bulundukları sosyal çevreye uyum sağlamaları istenirken de bu kast edilmelidir.

Dipnot:
1) Levent Bayraktar (2016). “Kimlik ve kişilik üzerine” Türk Yurdu. Yıl: 105, Cilt: 36/68, Sayı 343/704, Mart 2016, s. 20-22.
Okuma önerileri:
Bozkurt Güvenç. İnsan ve Kültür. 4. Basım, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1984.
Mustafa Çakır. Die Rolle von Kultur und Identität beim Erwerb des Deutschen als Zweitsprache. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayını, 1990.
Not:
Bu çalışma Europa-Journal Nisan 2016 sayısı için hazırlanmıştır. Gazeteye şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/maerz2016/cakir042016.jpg (son erişim: 14.04.2016).

24 Mart 2016 Perşembe

Dalından düşen yaprak kurur

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), 1986 yılında başlattığı “linguapax” projesi bağlamında 2000 yılından itibaren her yıl 21 Şubat günlerinin “Anadili Günü” olarak kutlanmasını önerdi. Bu yolla bireylerin köken dilleri ile bağlantılarının kopmaması, köken dilinin yaşatılmasını ve bireylerin geçmişleri ile gelecekleri arasında bağ kurulmasını sağlayacak bir dizi tedbirlerin alınması konularına dikkat çekilmek isteniyordu.

Okuduğumuz kaynaklarda “Ana dili ikinci bir dil için anahtardır” hatırlatmasını sıkça duyar; bu dile özellikle dikkat çekildiğini görürüz. Türk Dil Kurumu sözlüğünde de anahtar için “kilidi açıp kapamak için kullanılan araç, açar, açkı, miftah, dil” şeklinde bir tanım verilmiş olduğunu görürüz. Bir dilci olarak sözlükte verilen açıklamanın çoğu defa aranan anlamın karşılığı olmadığını görür; sözlükte varsa ikinci, üçüncü anlamlara bakarız.

İki dilli sözlüklerde durum biraz daha farklı olur. Türkçe-Almanca hazırlanmış iki dilli bir sözlükte “dil” kelimesinin karşısında birinci anlam olarak “Zunge” verilir. Bunun insan bedeniyle ilgili olmayan, günlük hayatta iletişim için kullanılan “dil” kelimesinin karşılığı olmadığını biliriz ve sözlükteki ikinci anlam olarak verilen “Sprache” kelimesini kullanmayı tercih ederiz. İlk anlamı kullanan öğrencilerin de girişim/aktarım hatası yaptığını söyleriz.

Özellikle çeviri derslerinde, yeni başlayanlar için Almanca kurslarında dilden çeviri (T-A) yapan öğrencilerimiz, ilk yıllarda birinci anlamı tercih eder ve bunun sonucu olarak girişim hatası yaparken, yıllar geçtikçe veya kurlar ilerleyip yeni dil deneyimleri kazandıkça, bağlama göre kelimenin ikinci, üçüncü anlamlarına da bakılması gerektiğini görürler. Çeviri uğraşısını bilimsel bir çalışmaya, mesleki bir kariyere dönüştürmeye karar verenler ise kullandıkları sözlüklerin daha geniş hacimli/kapsamlı olanlarını seçerler. Bu aşamada turist sözlükleri yerini akademik sözlüklere bırakır. Sözlüklerdeki birinci, ikinci, üçüncü vd. anlamlara bakmanın yanı sıra sözlüklerdeki dile çeviri (A-T) karşılıkları ile yetinilmez, bir de dilden çeviri (T-A) için verilen karşılıklara bakılır. Aranan kelimenin erek dildeki en uygun karşılığı bulunmaya çalışılır. Yapılan bu çalışmadan elde edilen sonuç tatmin edici olmamış, zihinlerdeki soru işaretleri giderilmemişse, bir kere de üslup/biçem sözlükleri açılır. Aranan kelimelerin karşılıkları ve kullanım şekilleri bağlam içinde araştırılmaya başlanır. Karşılığı aranan bir teknik terimse, özel alan sözlüklerine, yani teknik terimler sözlüklerine müracaat edilir; söz konusu olan deyimse deyimler sözlüğüne bakılır. Mutlaka bulunan karşılığın bağlama oturup oturmadığı kontrol edilir. Bu çaba bazen saatler, bazen de günleri alabilir. Hâsılı kelam, bir dili öğrenmek, o dilden veya o dile yazılı veya sözlü çeviri yapmak zor, zahmetli ve sabır isteyen bir uğraştır.

Başarılı bir çevirmenin, eskilerin deyimiyle mütercim-tercüman olabilmek için işin olmazsa olmazını, eskilerin gramer bilgisi dediği, yenilerin dilbilgisi dedikleri kurallar manzumesini de mümkünse istisnaları ile birlikte öğrenmesi gerekir. Aksi halde yapılan çevirilerden istendik sonuçların alınması kolay olmaz. Bu bağlamda mütercimin yazılı, tercümanın sözlü çeviri yapanlara dendiğini hatırlatmaya ve aradaki farkı ayrıntılarıyla açıklamaya gerek yok sanırım.

Bir dilin inceliklerini anlayabilmek, anlamlar arasındaki farkları çözümleyebilmek, satır aralarında verilen mesajları doğru anlayabilmek için ilgili dilin söz dağarcığına hâkim olmak gerekir. Bunun için de çok okumak gerekir. Çeviri için bu da yetmez. Kelime bilgisinin yanı sıra yapı bilgisini, söz dizimini ilgilendiren hususların da iyi bilinmesi gerekir. Bu birikim işin profesyonellerinin mesleki hata yapmasını engeller; günlük hayat kurulan iletişim sorunsuz olacağından, hayat kolaylaşır.

Gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında yaşayan öğrencilerin akademik metinleri rahatlıkla çözümleyip anlaması dil bilgisinin sağlam olmasına bağlıdır. Dil bilgisi okul başarısının göreceli olarak artmasını sağlar. 

Bu bağlamda şunu söylemek isterim ki doğru öğrenilmiş birinci dil ikinci, üçüncü dili öğrenmek için anahtar dil görevini üstlenir. Yeni öğrenme alanları için altyapıyı oluşturur. Özellikle iki dilin konuşulduğu eğitim, kültür ve sosyalleşme alanlarında ikinci dilin tercih edildiği ortamlarda birinci dilin eksikliği kendini hissettirir; birey ikinci dilde karşılık bulamadığı kavramları birinci dilde arar. Birinci dil eksikse, iki taraflı yarı dillilik tehlikesi ortaya çıkar.

Karışık evliliklerde çocuğun iki dilli bir hayata hazırlanması için de ebeveynlerden birinin ısrarla iyi bildiği köken dilini, anadilini kullanması, diğerinin de iyi bildiği ikinci dili kullanması önerilir. Çocuğu ile köken dilini konuşan anne veya baba, pek çok dilsel maceranın yaşanacağı bir geleceğe yoluculuk eder. Aile kendi köken dilini ihmal ederse dile, kültüre ve öze yabancılaşma başlar. Değerler eğitimi ve aktarımı kesintiye uğrar. Yabancılaşma diğer sosyolojik ve kültürel süreçlerle birleşirse bireyin köküyle, milletiyle bağı kopar; süreç asimilasyona kadar devam eder. Bireyler bu kültürleme sürecinde, ait olmak istediği kültürün taşıyıcıları tarafından kabul edilmeyip dışlandığında, kendi kültürünün taşıyıcılarından da uzaklaştığı için yalnızlaşır, arada kalır; bunalır. Kendi varlık nedenini sorgulamaya başlar. Geçmişten geleceğe uzanan süreçlerde yaşadığı arada kalışlar, zihinsel bulanıklığa, psikolojik sorunlara neden olur. Dolayısı ile köken dili, anadili, ne derseniz deyin, bireyin sağlıklı bir hayata başlayabilmesi için anahtar rolü oynar.


Dalından düşen yaprak kurur; kökünden kopan âdem yok olur.

Not:
Bu çalışma Europa-Journal Mart 2016 sayısı için hazırlanmıştır. Gazeteye şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/maerz2016/cakir032016.jpg (son erişim: 24.03.2016).

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...