1 Temmuz 2017 Cumartesi

Benim de öğretmenlerim oldu

Temmuz başında yazdığım ve yeni ders yılının başladığı bugünlerde paylaşmayı uygun gördüğüm bu yazıda, geçmişe yolculuk ederek yaşadıklarımın bir kısmını anlatmak ve yeni kuşak için derlediğim kırıntılardan oluşan, bölük pörçük anılarımı sıralamak istedim. İstedim ki hayat her daim toz pembe değil. İniş ve çıkışları var.

Benim de öğretmenlerim oldu, hayatımda iz bırakan.
Benim de öğretmenlerim oldu, attıkları sopalar Karadeniz’e köprü olan.
Benim de öğretmenlerim oldu, her pes ettiğim an, hayata yeniden başlama şansı veren.
Benim de öğretmenlerim oldu, yüreğinin sıcaklığını hissettiren.
Benim de öğretmenlerim oldu, kendi inanmadıkları doğruları, bana değer diye anlatan.

Bugün geçmişe dönük hatıraları yeniden yaşamak istemiyorum. Sıklıkla hatırlanmaya değer anlarım olmadı, acıdan ve gönül kırıklıklarından başka. Üzerime giydiğim kapkara önlük, bazen kapkara bir yazgıyı kapatmaya çalıştı bazen de yaşıtlarım arasında sıradanlaşmama yardımcı oldu. Yaz kış giydiğim “laylon” ayakkabılar, kimi zaman yamalı ama yıkanmış, kırışıkları "yatak ütüsü" ile açılmış pantolonlar bugünkü gibi moda değildi. Üzerimde anamın sevgiyle ilmek ilmek ördüğü ve beni zemherinin ayazında, ağustosun sıcağında sıkı sıkıya saran kazaklarım vardı; öyle allı pullu montlar, kabanlar hak getire...

İlkokulu Sivrihisar'a gidene kadar, dört sene köydeki birleştirilmiş sınıflarda okudum. Bir grup ders yaparken, diğer grup küme çalışması ile oyalanırdı. Her bir sınıf da kendi içinde alt kümelere ayrılmıştı. Küme dediysem tembeli, çalışkanı ayrı ayrı oturtulan... Kiminin yakasındaki kırmızı kurdele bazı öğrencilerin ait olduğu seçkin, çalışkanlar grubunu gösterirken, kiminin yüreğinden akan kanın rengini, acıyı ve nihayet benimle aynı kaderi paylaşanların sınıfını, ait olduğu grubunu gösteriyordu. Ben ilk yıl grubun içinde en zor öğrenen, en tembellerden ve en fazla dayak yiyenlerin birincisi oldum. Herkesin elindeki okuma kitabı bir yana, benim elimdeki Canlı Alfabe bir yanaydı. Hece hece okusam da bitmek bilmiyordu. Onun sayesinde okuma yazmayı mayıs ayında, yani alfabe bitip okuma kitabına geçince söktüm. Alfabeyi bitirmekten mi yoksa yediğim dayaktan mı bilemiyorum, gözyaşları içinde elime aldığım okuma kitabını sular seller gibi okumaya başlamıştım. Bu duruma öğretmen bile inanamıyor; kitabın ileri sayfalarından örnek parçaları da okutup, beni sınıyordu. Evet, nihayet okumayı sökmüştüm. O günden sonra, sokakta gördüğüm gazete parçasını, evdeki Saatli Maarif Takvimimin yaprağını, manavdan aldığım kesekağıdını, velhasıl ne bulduysam okumaya başladım.

Öğretmenim oldu maşa ile döven, öğretmenim oldu, okumanın toplumsal sınıf atlamanın en etkili silahı olduğunu öğreten. Bu minval üzeri, her sabah bir koltuğumun altında okul çantam, öbüründe sınıfın ortasındaki sobaya atıp içimizi ısıtacak bir parça odunla yola düştüm. Bazı günlerde derse geç kaldığımız için kara tahta başında bir ders saati boyunca tek ayak üzerine dikilme cezası veren; cetvelin ince tarafıyla ellerimize kızartana kadar vuran.

Öğretmenlerim oldu, ayakkabımıza yapışan, elbisemize sıçrayan çamuru bahane edip dersten çeşme başına gönderen. Zemheri ayında üzerindeki çamuru çeşmeden akan buz gibi suyla, tırnakları sızlayana kadar ovuşturup, iyice temizlenmeden sınıfa almayan...

Öğretmenim oldu, benim de rol model olarak gördüğüm; rüyalarıma giren, hayallerimi süsleyen. Kuş uçmaz, kervan geçmez orman köyünde, bürokrasiye uzak, Allah’a yakın bir yerde, her gün iki dirhem bir çekirdek misali tertemiz giyinen; ütülü pantolonu, kolalı gömleğini, kravatını ve birbirinden güzel yaka mendiliyle geldiği derste hem zihnimizi hem de yüzümüzü aydınlatan…

Öğretmenim oldu, bize köylü, maraba demeyen… Her bir çocuk için maaşından artırdığı parayla, çarşı pazar esnafından aldığı destekle formalar, toplar alıp köy yerinde kiremit tozu, tuğla parçası ile spor sahası hazırlayıp, voleybol takımları kurup kızlı erkekli kıyasıya maçlar yaptıran. Köy çocuklarını minibüslerle il içi turnuvalara, gruplara götürüp hayatı öğreten. Spordan arta kalan zamanlarda çarşı pazar gezdiren, her şeyden önemlisi kapalı spor salonlarında yapılan okullar arası turnuvalarda alkışlattırıp, onlara başarı duygusunu tattıran.

Öğretmenim oldu, her yeni öğretim yılı başında “Kız çocukları okumaz” diye evlatlarını eve hapseden babaların evlerini kapı kapı dolaşıp onlara dil döken, başarılı çocukları devlet parasız yatılı sınavlarına götüren…

Öğretmenim oldu, “Bu hergeleyi sınıfta bırak, okumasın” diyen densizlere karşı dik duran. Savrulan tehditlere pabuç bırakmayan... Sabır çanağı taştığında “Defol!” diye bağırdığında, “Tef de dümbelek de sen ol!” diye küstahça karşılık bulan.

Öğretmenim oldu, yüreğim sıkışıp, baba hasretinden ağladığım günlerde şevkatle saran; bugün bile tarif edemediğim acıları dağıtan.

Öğretmenim oldu, en gayretli anlarımda azarlayıp, içimde açan çiçeği solduran. “İçimdeki sevinci, üflenmiş mum gibi söndürüp, yerinde bir kara is bırakan.”[1]

Öğretmenim oldu… Cumhuriyeti sevdiren, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın, şucu-bucu olmaktan daha makbul olduğunu bildiren. En büyük ödülün Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olmak ve onun onuru ile yüklediği sorumluluğu muhannete muhtaç olmadan, alnı ak, başı dik olarak yerine getirebilmek olduğunu öğreten.

Öğretmenim oldu, hasta olduğumda, sağlık memuru gibi yanımda ilk müdahaleyi yapan.

Öğretmenim oldu, köy yerinde masaları dizip tiyatro sahnesi, çarşaflardan perde, sıralardan seyirciler için oturak yapıp, öğrencilerine yılsonu müsameresi yaptıran. Onlara verdiği küçük, ama anlamı büyük rollerle, onların her birini toplum önünde konuşmaya cesaretlendiren.

Hatta öyle öğretmenler gördüm ki her birinin ortak özelliği tartıştığı meselenin esasını gözden kaçırdığı halde, iddialarını desteklemeyen kimi olguları kanıt gibi sunan; kendisi gibi düşünmeyen kişilerin ortaya koyduğu argümanlara karşı tezle cevap vermek yerine, bu kişilerin kişiliklerine saldıran ve nihayet bu yolla muhatabını itibarsızlaştırarak öne sürülen argümanların geçersiz olduğu yönünde bir algı yaratmaya çalışan. Ama ben “Âcizler için imkânsız, korkaklar için müthiş gözüken şeylerin kahramanlar için ideal” olduğunu unutmadan, her yeni güne yenilenerek yeniden başladım.

Bugün bana hayattaki en büyük hayalimi sorsalar, “Kimsenin kimseyi kıskanmadığı, mala-mülke tamah edilmeyen, paranın hüküm sürmediği; bilime, kültüre ve yeni olan her şeye merakın olduğu bir ülke” isterim. Bu ülkenin mimarlarının da nitelikli öğretmenler olacağını eklerim.

Son olarak, gençlere ne tavsiye edersin derlerse de, bir dönem çalışma odamın da duvarını süsleyen ve Atatürk’ün “Büyük olmak için kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, ülke için gerçek amaç ne ise onu görecek ve o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Fakat sen buna karşı direneceksin, önüne sonsuz engeller de yığacaklardır; kendini büyük değil küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana büyük derlerse bunu söyleyenlere güleceksin” sözünü altın harflerle çerçeveletip baş uçlarına asmalarını, başkaca bir söze de kulak asmamalarını söylerim.




[1] Memduh Şevket Esendal’ın Ülkeye Dönüş adlı öyküsünün giriş kısmındaki benzetme.

Emanetleri ehline veriniz

“Allah, emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında adaletle hükmetmenizi emreder” (Nisa 57)

Geçtiğimiz günlerde haber kaynaklarına düşen ilginç bir tartışma/yakınmayı okudum. İktidar partisine mensup veya bu camiaya sempati besleyen bir grup, kamu kurumlarına yönelik istihdam politikası bağlamında “İslamcı olanlar atılıyor; yerlerine İslamcı olmayanlar getiriliyor” şeklinde özetlenecek bir serzenişte bulunmuşlar. Aslına bakarsanız çok da gerçekçi olmayan bu yakınmalardan rahatsız olan Sayın Cumhurbaşkanımız da “Bir siyasi partinin çalışmalarında İslamcı olmak ya da olmamak şeklinde bir ayrım yapmak zaten yanlış. Biz tekkeye mürid aramıyoruz” diyerek, yapılan mugalatalara noktayı koymuş.

Kişisel gözlemlerime ve hayattan edindiğim deneyimlere göre, kurumların zaman içinde oluşturduğu “kurumsal kültür, kurumsal hafıza, kurumsal teamüller, ilkeler” giderek göz ardı ediliyor; kamu kurum ve kuruluşlarında zaman zaman yeniden yapılanma adı altında sırat-ı müstakimden sapmalar yaşanabiliyor. Kurum içi dinamikler, bazı eğilimleri memnun etme, tanıdık-ahbap ilişkilerinin bekası uğruna bozulabiliyor. Bazen göreve yeni başlayan bir ekip, işe “bizden” olmayanları tasfiye ederek başlıyor. Konu odaklı değil, kişi odaklı hareket edilebiliyor. Oysa kamu kurumlarını en iyi yönetenler, gelecek kuşaklardan ödünç alınan makam ve mevkilerin sahipleri, yani “liyakat” sahibi olanlardır, “bizden” olanlar değil. Bu görüş, hemen her ortamda açıklıkla beyan ediliyor; ancak uygulamaya geçirilmesi her zaman, her şartta mümkün olamayabiliyor.

Yöneticilerin, -teşbihte hata olmaz derler- kapı önündeki dalkavuklarla zaman geçirmeyi, oyalanmayı bırakıp işin efendilerini muhatap alması, ağırlıklı olarak konu odaklı düşünüp icraata geçmesi, köklü kurumlarda tarih içinde oluşan değerlerin zamanla pekişmesine ve o kurumlarda çalışanlarda aidiyet duygusunun oluşmasına; onların iyi, etkin ve verimli çalışmasına katkı sağlar. Bu duygunun yitirilmesi ve çalışanların “şucu" veya "bucu" şeklinde etiketlenmesi yahut "bizden/ekipten olmaması” gibi bir ayırıma gidilmesi, sadece çalışanlara değil; toplum vicdanına, kamu kurum ve kuruluşlarına da zarar verir.

İcraat makamlarındaki etkili ve yetkili zevatın; dürüst, ilkeli, vatanını milletini seven herkesi ayırım yapmaksızın kucaklaması gerekir. Devlet ve millet olmanın gereği ve sırrı buradadır. Bu özelliklerin tek bir akımın üyelerinin veya duygudaşlarının bakış açıları ile ihata edilmesi halinde, ülke çoğulcu bakış açısını ve dinamiklerini kaybeder; ayrışma ve bölünmeler başlar. 

Kurumsal hafıza ve kurumsal kültür ortadan kaldırıldığında, kurumların başına geçen her yeni lider orayı adeta “kendisinin” malı, mülkü gibi görür; sahiplenir. Yapılan her bir icraatın ilk ve kendi eseri olduğu vehmine kapılır. Değerlerin çatıştığı, liyakat, etkinlik, verimlilik, hesap verebilirlik gibi kavramların “bizdenliğin” gerisine düştüğü kurumlarda üretkenlik düşer. “Bizdenlik” anlayışı işin kendi doğrularını benimseyen, yine kendilerinin belirlediği, çoğulcu veya katılımcı anlayışa karşı çıkan, sadece “davaya sadık" ve sorgulamadan biat eden insanları "tek doğru tercih" olarak görmeye başlar; “öteki” olarak tanımlananlar da “yanlış” sınıfına ayrılır, sıradanlaştırılır, verimsizleştirilir. Bu yaklaşımın bir adım sonrası geçmişin, geçmişte yaşandığı var sayılan olumsuzlukların rövanşını alma, "öteki" olarak görüleni ortadan kaldırma gayretine evrilir. Niyâzî-i Mısrî’nin Her bir nebî her bir velî zilletle erdi menzile dediği dizedeki gibi, kimsenin kimseyi ayrıştırmaya; aynı gök kubbeyi, aynı keder ve tasayı paylaştığı yurttaşları hele "Türkün ateşle imtihan edildiği" bir dönemde zillete düşürmeye hakkı yoktur. Kaldı ki kimse de nebi olma peşinde değildir. Çünkü "öteki" ile "beriki" olarak yaftalanan insanlar da bizim insanımız; Cemil Meriç’in dediği gibi bunlar, “aynı kaynaktan fışkırdılar”.

İktidar sahiplerine düşen, liyakat sahiplerini şu veya bu şekilde etiketlemek değil; iğreti bir esvap gibi üzerlerinden düşen haysiyetlerini giymelerine yardımcı olmak; olanları yaşadığı toplumun üvey evlatları haline getirmemek; bulundukları araftan çıkmalarına yardımcı olmaktır. Hiçbir çıkarın, çıkar gruplarının allayıcısı pullayıcısı olmayan, zor yetişen ve beklenmedik zamanlarda ortaya çıkan münevverlerini, mütefekkirlerini yok sayan bir milletin evlatlarının geleceğe güvenle bakması da beklenemez.

Uzun sözün kısası; lafa gelince, herkes Müslüman. Dostlar, birlikte rahmet vardır; ayrılık azap. Zaman, toplumun kurumsal hafıza ve teamüllerinin bir an önce güçlendirilmesi; ayrışma yerine bir olma, iri olma, diri olma zamanıdır.

Muhabbetle kalın!

Karne Hediyesi

Okullar tatile giriyor. Öğrencilerimizin farklı alanlara olan ilgisi, dönem boyunca derslerine gösterdiği ilgi, özen karnelerine de yansıyor. Bazı aileler çocuklarının gösterdiği çabayı bahane ederek onlara “karne hediyesi” veriyor; bazı aileler de yoğun geçen dönem boyunca özel hayatını yaşamaya fırsat bulamayan çocuklara önceden sözü verilmiş, kararlaştırılmış bir “ödül” veriyor.

Dikkatinizi çekmiştir. Hediye ve ödül şeklinde iki ayrı kavram kullandım. Bunun nedenini şu şekilde açıklamak isterim: Bazı aileler çocuklarının okul başarılarını belli ödül şartına bağlayarak, onları öngördükleri hedefe ulaşmaları halinde ödüllendiriyor. Ödül, alan uzmanları tarafından “bir koşula bağlı olarak verilen ve verilen kişi tarafından cazip görülen bir obje ya da etkinlik“ (Bolat 2017: 18) olarak tanımlanıyor. Örneğin çocuğunuza “Karnendeki bütün notların pekiyi olursa sana bir akıllı telefon alacağım” derseniz, bu ödül oluyor. Buna karşın içinizden geldiği için akıllı telefon verirseniz, bu ödül değil, hediye oluyor.

Ödül ile hediye arasındaki fark Türk Dil Kurumu veya Kubbealtı etiketli, yaygın kullanılan sözlüklerde şu şekilde verilmiş: “Bir başarı, iyi ve güz bir davranış karşısında verilen mükâfat” veya “yarışmalarda kazananlara verilmek üzere ortaya konan şey”. Hediye ise sevgi ve saygı ifadesine karşılık geliyor ve hediyeleşmede bir karşılık gözetilmiyor.

Konuyu biraz daha açalım. Bir kişi fabrikada bir ay boyunca çalışıyor ve bu emeği karşılığında maaşını alıyor. Kişinin aldığı maaş ödül değil; bir aylık emeğin karşılığıdır. Bu süre içinde işveren çalışanına “Bu ayki üretiminizi iki katına çıkarırsanız, size şu kadar para vereceğim” derse, maaşına ek olarak kazandığı para ödül sayılır ve çalışanın performans ödülü olarak kayda geçer.

Ödül sadece maddi anlamda verilmez. Çocuklarımızı cesaretlendirme, takdir etme, sosyal ortamlarda övme gibi davranışlar sergilememiz de ödül kapsamında değerlendirilir.

Gerek maddi ödül, gerekse sosyal ödül bağımlılık ve onay görme ihtiyacının tatmin edilmesi nedeniyle ödül alan kişilerde bağımlılık yapar. Belli şartlara bağlı olarak verilen ödül çocuk için zararlıdır. Özellikle öngörülen hedefe ulaşamayan çocuk, ödülü alamadığı takdirde kendini değersiz hisseder ve psikolojik açıdan yıpranır. Dolayısı ile ödül ile hediye arasındaki ince ayırıma dikkat edilmesi gerekir.

Bu durumda yapılacak iş, çocuğa yaşadığı aile ortamında kendisine gösterilen sevginin şarta bağlı olmadığının hissettirilmesi ve derslerine çalışmasının onun asli sorumluluğu olduğu ve bunun ödül vermeyi veya almayı gerektirecek bir davranış olmadığıdır. Çocuk derslerine çalışması gerektiğini dışarıdan bir zorlamayla değil de içinden gelerek, sevdiği için yapması gerektiğini öğrenmelidir. Bunun için de kendisine iyi örnekler gösterilebilir. Bu iyi örnekler, rol modeller gösterilirken de mukayese yapmaktan kesinlikle kaçınılmalıdır.

Çocukları ödülle iş yapmaya alıştırırsanız, ödül ortadan kalktığında, alışkanlıklar eski durumuna döner, yani ders çalışma durumu ortadan kalkar. Dolayısı ile ödül ile bir sonuç almaya çalışmak sürdürülebilir bir çaba değildir.

Ödül karşılığı iş yapma alışkanlığa dönüşür, bağımlılık yapar. Çocuklara sürekli ödül vererek ödev yaptırmak, ders çalıştırmak mümkün değildir. Çocuk bir süre sonra verilen ödülü kanıksayacağından, takip eden süreçte yeni başarılar üzerine daha büyük ödül almak isteyecektir. Bu durum insan beyniyle ilişkili bir süreçtir. Detaya girmeyeceğim, ama şunu belirteyim, uzmanlar buna “hedonistik adaptasyon” adını veriyorlar.

Çocuğu ödüle alıştırmanın bir diğer sakıncası da çocuk dış motivasyonla iş yapmaya alıştığı için kendiliğinden harekete geçerek karar verme, girişimci olma becerisini ve yeteneğini kaybetmeye başlar. Bu da çocuğa ve dolayısı ile topluma zarar verir. Lider özellikli bireyler olmaktan çıkıp; yönetilmeye, talimatla iş yapmaya yatkın bireyler haline gelirler.

Ödül insanları kontrol altına almak için kullanılan bir manipülasyon aracı haline gelirse, insanlar kendi iradesiyle değil de dışarıdan telkinle bir iş yapıyorsa, zamanla yaptığı işten soğur. Ödülün türü ve derecesi yükselmezse küçük çocuk ders çalışmaktan; yetişkin hale gelip çalışmaya başladığında da yeni bir araştırma raporu yazmaktan usanır.

Bütün bu tehlikelere rağmen, çocuklarımızı ödüle alıştırmak oldukça sık yapılan bir hatadır. Okulda öğretmen başarılı öğrenciyi erken teneffüse çıkarırken, iş yerinde de patron başarılı bulduğu çalışanına tatil veya ek ücret öder.

Küçük yaşta normal olarak kendiliğinden yapması gereken ödeve karşılık ödül almaya alışan çocuk, büyüdüğü zaman da aldığı ödülün tanımını kendi yapar. İşverenden ek prim ister. Hangi yaşta olursa olsun ödül, bireyin normal şartlarda yapması gereken işe karşılık aldığı rüşvetin kaynağı haline gelir.
Çocuklara sorumluluklarını yaptıkları için değil, onlara değer verdiğinizi göstermek için hediyeler alın; sorumluluklarını yerine getirmeleri için ödül vermeye gerek yoktur.

Kaynak:

Özgür Bolat: Beni Ödülle Cezalandırma. 62. Baskı. İstanbul: Doğan Kitap, 2017. ISBN 978-605-09-3702-2.

Bu yazı Avusturya'da aylık periyotlarla yayımlanan Avrupa-Haber / Europa Journal Gazetesi haziran sayısı için hazırlanmıştır.
Yazıya http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/juni2017/cakir062017.jpg adresinden ulaşılabilir.

6 Haziran 2017 Salı

Geçmişi öğrenmek, geleceğe hazırlık yapmak için

Her sayıda yaşadıklarımla okuduklarımı birleştirip, hayatın gerçeklerini bilimsel araştırmalara uygun olarak aktarmaya özen gösteriyorum. Üzerinde durduğum konular da genellikle Türklerin yaşadığı çok kültürlü çevrede kabul görebilmesi için yaşadıkları ülkenin dilini iyi öğrenmesi; rahat, huzurlu bir hayat sürebilmesi için de bulundukları sosyal çevreye uyum sağlaması; bu durumu yaşam biçimi haline getirirken de kendi köken dillerinden ve kültürlerinden kopmaması üzerine oluyor. Biraz karmaşık gelebilir, ama hayatın kendi gerçeğinden daha açık ve anlaşılır.

Milletleri millet yapan tarihleri kadar kültürleridir. Hayatı yaşamak kültür işidir. İnsanlar belli bir kökten beslenen kültürü üretemezse, içinde bulunduğu kültürün ürünü olan hayatı yaşamaya başlar. Bu durum köken kültürünün gelecek kuşaklara aktarılmasını sekteye uğratır. Çünkü dil, kültürün önemli bir taşıyıcısı ve gelecek kuşaklara aktarıcısıdır. Türkçenin öğrenilmesi ve yetişen kuşaklara öğretilmesi bu nedenle önem kazanmaktadır.

Avrupalı Türklerin geçmişi ile geleceği arasındaki köprüyü oluşturan ve ses bayrağımız olan Türkçeye gerekli önemin verilmesi, ikinci dildeki eksiklerin giderilmesi herkes tarafından milli bir dava olarak görülmesi, aynı zamanda Türk kültürünün ihmal edilmemesi gerekir.

Avrupalı Türkler tarafından kurulan bütün sivil toplum kuruluşlarının eğitim konusunu doğrudan veya dolaylı bir görev ve sorumluluk alanı olarak gördüğü, bu konuda görüş ayrılığına düşmediği izlenilmekle birlikte, ortak hareket etme konusunda yetersizlikleri söz konusudur. Bütün dernekler, düzenleyecekleri etkinliklerde eğitim konusunu aktarırken, dil öğretimine ayrı bir başlık açmalı; okul çağındaki çocukların Türkçe derslerine olan ilgisini artıracak projeler hazırlamaya ve onları derslere devam etmeye özendirecek kampanyaları geliştirmeye çalışmalıdır. Bunu yaparken de halen devam eden derslerden istenen verimin alınması için okullardaki eğitim ortamlarının düzenlenmesine yönelik çalışmalara önem vermelidir. Hazırlanacak ortak projelerde sadece Türkiye kökenli veliler ile değil; yerel yönetimler, okul yönetimleri ve öğretmenler ile de işbirliği imkânları araştırılabilir. Türkçe derslerinin bütün eğitim kurumlarında düzenli ve sürdürülebilir şekilde öğretilebilmesi için okul-öğrenci-veli arasında sıkı işbirliği imkânları geliştirilmeli; konuyu siyasallaştırmaya çalışanlara fırsat verilmemelidir.

Avusturya’da okul çağında olan ve anadili Almanca olmayan öğrenciler, kimi özel şartların sağlanması halinde, kendi ana dillerinde haftada 2 ile 6 saat arasında değişen süreyle eğitim alabilmektedir. Bütün çocuklara ilkokuldan önceki hazırlık sınıfında, ilkokulda ve takip eden okullarda anadili eğitimi zaten verilmektedir. Bu derslerde görev alan öğretmenler de Avusturyalı yerel yönetimlerce istihdam edilmektedir. Derslere katılım mevcut şartlarda zorunlu olmayıp, gönüllülük esasına bağlıdır. Bu dersler notsuz veya nota bağlı eğitim şeklinde düzenlenebilmektedir. Bu dersler okul yönetimleri ve okullarda görevli Türkçe öğretmenleri ile işbirliği yapılarak daha verimli bir etkinliğe dönüştürülebilir; çocukların bu derslere katılımı özendirilebilir.

Burada özellikle vurgulanması gereken bir diğer husus da Avusturyalı yöneticilerin anadili Almanca olmayan öğrencilere anadili öğretilmesi konusunda engel çıkarmamasına rağmen, velilerin ilgisizliği ve öğrencilerin devamsızlığı nedeniyle açılamayan dersler konusudur. Yerel yönetimler mevzuat gereği imkânı sağlıyor, öğretmen tahsis ediyor, çocuklar derse devam etmiyor ve açılan dersler kapatılıyor. Bu durumun önüne geçilmesi, tahsis edilen kaynakların iyi değerlendirilmesi gerekir. Eğitim toplumsal ilerleme, gelişme ve sınıf atlamamın en etkili araçlarından biri olmasına karşın, kimi velilerin bu konuya yeterince eğilmedikleri, çocuklarının hangi okulda, hangi sınıfa gittiği konusunda yeterli bilgiye sahip olmadıkları, bu bilgi eksikliğini ortadan kaldıracak, velilerdeki zihinsel değişimi sağlayacak girişimlere gereksinim olduğu açıktır.

Burada ana dili olarak Türkçenin önemi, “çocuğun önce yakın aile çevresinden daha sonra ilişkili olduğu çevrelerden öğrendiği, bilinçaltına inen ve onun toplumla en güçlü bağlarını oluşturan dil” (Aksan 1975:426) olmasından kaynaklanmaktadır. Çok dilli ortamlarda anadili toplumun yapı harcı, ikinci bir dilde de kurulacak bireysel hayatın temelidir ve yukarıda da değinildiği üzere geçmiş ile gelecek arasında önemli bir köprüdür.

Anadilde kazanılmış düşünce kalıpları ne kadar çok olursa, bunların ikinci dile aktarımı ve o dili edinme süreci de o denli kolay olur. İçinde yaşadıkları çok kültürlü toplum gerçeğinden ötürü, iki dili de ileri düzeyde bilmek zorunda olan çocuklar üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar, iki dilin de iyi bilinmesinin çocuğun zihinsel gelişimine olumlu katkıda bulunduğunu göstermiştir (Ergenç 1991: 62).

Kendi dil ve kültürlerini tam olarak öğrenemeyen çocukların ve gençlerin, yaşadıkları ülkenin dil ve kültürüne uyum sağlaması imkânsız değilse bile çok zordur. Anadili bir yandan özgüveni pekiştirirken öbür yandan öğrenilen ikinci bir dil bireyin kendi ayakları üzerine sağlam basmasını sağlar.

Geleceğin Avrupası çok kültürlü ve çok dilli bir coğrafya görünümünü alacaktır. Bu durum göz önüne alındığında yapılacak ilk çalışma, uygulanan eğitim modellerini geleceğin şartlarına göre gözden geçirmek olacaktır. İki ya da çok dilli, çok kültürlü eğitimi içeren, birleştirici modeller, toplumsal barış ve hoşgörü ortamının oluşturulmasına katkı sağlayacaktır.

Bugün yaşananlar, geçmişte “istikbalini gurbette arama” tercihinin sonucudur. Bu tercih bazen sahibini, bazen de bütün toplumu etkiler. Avrupalı Türkler çocuklarının iyi ve kaliteli bir eğitim almaları için özen gösterir, okullardaki anadili derslerini yeterince benimserse, geçmişi öğrenme ve geleceğe hazırlık yapma fırsatını bugünden kazanmış olurlar. Eğitim ürünü geç alınan, ama etkisi güçlü bir ekonomik yatırımdır.

Not. Bu yazı Europa Journal - Haber Avrupa Gazetesi'nin Mayıs 2017 sayısı için hazırlanmıştır. Gazeteye http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/mai2017/cakir052017.jpg adresinden ulaşmak mümkündür.

Kaynaklar

  1. Aksan, Doğan. (1975), Anadili, Türk Dili XXXI!285, 424-434.
  2. Ergenç, İclal (1991). Yurtdışındaki Türk Çocuklarının Anadili Sorunu. URL: http://e-dergi-marmara.dergipark.gov.tr/download/article-file/273322 (12.04.2017).

5 Mayıs 2017 Cuma

Hayat dünde durmaz

Avusturya’ya yaptığım iş gezilerinde vatandaşlarımızla beraber oluyor; onların dertleriyle dertleniyor; ufak mutlulukları ile mutlu olmaya çalışıyoruz. Bu arada Türkiye kökenli gençlerin kimi zaman, ezilmişliklerine kimi zaman da yürek burkan fukaralıkları ile gönüllerinin sınır tanımayan engin zenginliğine tanıklık ediyoruz. Onlarla yaşadığımız anın bize sunduğu duygudaşlığı paylaşıyoruz. Bu ufak ziyaretler benim için paha biçilmez gözlem ve deneyimlere vesile oluyor. Bu yazımda bunlardan bir kesit sunacağım.

Yaşadıkları türlü sıkıntılara rağmen kimliklerini kaybetmemeye çalışan gençlerin adeta “Bütün savaşlar önce kültür cephesinde kazanılır; bu savaşı kaybeden her şeyini ve geleceğini kaybeder” sözünü doğrularcasına ettikleri cenge tanıklık ediyoruz. Öyle bir çetin yolda ilerliyorlar ki içlerinden çıkan ama bir türlü özüne dönemeyen ruhsuz, omurgasız, günübirlik menfaatlerin tutsağı olmuş mankurtların önlerine çıkardığı türlü engellere rağmen doğru bildikleri yoldan sapmıyorlar. Bu süreçte kendi kültür hamurları ile yoğrulmuş, Çin İmparatoru Qin Shi Huang'ın MÖ 210 yılından bu yana ilk günkü canlılığını koruyan taş ordusu Terra cotta askerleri gibi zamanın seyrine kafa tutacak, zaman geçse de güncelliğini kaybetmeyen adsız kahramanlarını, liderlerini arıyorlar. Bu kahramanlara öyle bir görev düşüyor ki adeta Ortaçağ Almanya’sının Hameln köyüne gelen kavalcı misali, bütün kötülükleri peşi sıra sürükleyip, Avrupa Türklerini refaha erdirecek masal kahramanı Rattenfänger von Hameln (Fareli köyün kavalcısı) olsun.

Haksız da sayılmazlar. Hayatın en zor dönemlerinde ortaya çıkan bu kahramanlar toplum içinde rol model olarak benimsenir; bazen de Türkiye’den ithal edilir. Bunlara insanüstü güçler vehmedilir. Bu liderler, özellikle ihmal edilmiş; toplum içinde ötekileştirilmiş olanları fareli köyün kavalcısı gibi ardından sürükler. Ancak nereye gittiğini, hangi amaca hizmet ettiğini bilmeyen yığınlar, bu rol modellerin peşine takılıp giderken, kendinden sonraki kuşakların da felaketine neden olabilir. Bu gibi durumlarda duyguların esiri olmak yerine, aklın efendisi olmak gerekir. Akıl, ara sıra sürünün içinde kaale alınmayan kör, sağır ve topal olanlara da kulak verilmesini, yerele dayalı çözümler aramanın bazı durumlarda istendik sonuçlara daha kolay ulaşılabileceğini söyler.

Benzetmek yerinde olacaksa, bugünün Avrupalı Türkleri adeta Hristiyan bir coğrafyanın içine girerek varlığını uzun süre devam ettirmeye çalışan Altın Orda Devletinin Hanı Toktamış Bey gibi tarih sahnesinde var olmak ile yok olup gitmek gibi bir mücadele veriyorlar. Bir kulakları “yaşadığın topluma uyum sağla”, öbür kulakları “asimile olma” sesleri ile uğulduyor; bölünmüş kimliklerle yaşamaya, var olmaya çalışıyorlar.

60’lı yılların başında gelen ve türlü çeşit ağır işler yaparak rızkını kazanmaya çalışan elleri öpülesi ceddimiz Türkiye’ye dönünce bir yerlerde alacağı küçük bir arsanın veya bu arsanın üzerine kuracağı bir gecekondunun hesabını yaparken, bugünün gençleri daha farklı bir anlayışın temsilcisi. Yeni ufuklar peşinde koşuyor, her geçen gün hedeflerini büyütüyorlar; hemen her biri ayrı bir başarı öyküsü ile destanlaşıyor. Bununla birlikte içlerinden bir kısmı adeta Karagöz oyunundaki şımarık, kötü zengin tiplemesini canlandırıyor gibi bir haller içinde geziyor. Bazen ağzından kaçan bir sözle evin büyüğünü mahcup eden anlayış yerini etraftakileri de rahatsız eden, ulu orta yerde ağzı bozuk, küfürbaz, sorunlarını kaba kuvvetle çözmeyi marifet sayan, toplum dışına itilmiş eğitimsiz tiplere dönüşüyor. Bunlarda yobazlık, küfürbazlık meşru bir hale dönüyor. Dünün tasvip edilmeyen davranışları, pek çoğumuzu rahatsız etse de bugünün sıradan davranış modaları halinde, marifetmiş gibi sergileniyor.

Kendi halinde yaşayan sade vatandaşlarımız bu durumdan mustarip; kendi isyanlarına, çözüm arayışlarına, kimi zaman ezilmişliklerine ve hatta fukaralıklarına yine kendi emekleri ile oluşturdukları sivil toplum kuruluşlarında camilerde, derneklerde ortak bularak, birbirlerine yoldaş olarak, hasbihal ederek rahatlıyor, hafifliyorlar; böylece hayatı anlamlandırma, daha yaşanılır kılma adına evlerine mutlu bir şekilde dönüyorlar.

Avusturyalılara da haliyle bu “sıra dışı tiplerle” komşuluk yapmak ister misiniz diye sorunca, pek de istekli, heveskâr olmadıkları görülüyor. Yabancılar fabrikada çalışsın, yardımcı işlerimizi görsün, ama hayatımıza girmesin diyorlar. Onlara Karagöz-Hacivat misali bir perde oyunu, hayal olarak görünenler, aslında Avrupalı Türklerin yaşadığı gerçekler, hayatın ta kendisi. Yerli halk temaşa ettiklerinden, kimi zaman keyif alır, mesut mutlu yaşarken, zamanın değişimine ayak uyduramayan sistem içindeki “öteki” olarak görülen hayali figürlerin canlanmasıyla birlikte, çoğunluk olarak yaşayanlardan bir dizi taleplerde de bulunmaya başlıyorlar. Yani yaşananlar hayal olmaktan çıkıyor, gerçeğin kendisine dönüveriyor; demir gibi ağır bir yüke dönüşüyor. Görüp yaşananlara katlanmak Avusturyalılar için kızgın bir patates misali, yutsa midesini yakıyor, tükürse masadakilere ayıp oluyor. Çözümsüzlük adeta bir çözüm gibi duruyor. Oysa çözümün sırrı belli: Avrupalı Türkleri toplumsal bir gerçek olarak kabul etmek ve benimsemek. Çokça sözü edilen “uyumun anahtarı” da “Yahu bu Türklere n’oluyor?” sorusunun cevabı da burada gizli.

Bitirirken Avrupalı Türklere şunu belirtmekte yarar var. Evlatlarınızın, ama önce kendinizin aydınlık geleceğine giden yol eğitimden geçiyor. İhmal etmeyin. Eğitim, bireyin hayatında ona yaşantıları yoluyla istenen, arzu edilen olumlu davranışları kazandırma etkinliğidir. Eğitim ailelerde verildiği gibi okullarda da etkili bir şekilde veriliyor. Okulda başarılı olmak için Almanca öğrenin. Geçmişle bağlarınızı korumak istiyorsanız, evlatlarınızı gönderdiğiniz okullarda verilen anadili Türkçe derslerini takip edin. Hayatı günün türlü gaileleriyle yorgun argın geçirseniz de, çocuklarınızın hangi sınıfa gittiğinden bihaber olmak yerine, onların geleceği için bir adım atın ve gelecek yıl açılacak Türkçe dersi için okula gidin ve çocuğunuzun öğretmeniyle irtibata geçip, kaydını yaptırın.


Toplumsal değişim kuralları da doğa kuralları ile benzeşir; etrafa bakıp örnek alın. Biz istemesek de içinde yaşadığımız şartlar değişir. İnsanların varlıklarını sürdürebilmeleri için bu değişimi anlamaya, anlamlandırmaya çalışması ve kendilerini de yeni şartlara uydurmaya çalışması gerekir. Hayat ileriye yürür, dünde durmaz. Değişime direnen canlılar yok olur.

Not: Bu yazı, Europa-Journal / Haber Avrupa gazetesinin Nisan ayı sayısı için hazırlanmıştır. Yazıya, http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/april2017/cakir042017.jpg (05.05.2017) adresinden ulaşılabilir.

5 Nisan 2017 Çarşamba

Ein Interview zum Thema Mehrsprachigkeit

Sehr geehrter Herr Çakır, können Sie sich uns bitte kurz vorstellen?

Zurzeit bin ich als Direktor des Forschungszentrums für Angewandte Studien zu Türken im Ausland und als Universitätsprofessor für deutsche Philologie und Übersetzungswissenschaft an der an der Anadolu Universität in Eskişehir tätig. Ich studierte an der Universität Wien „Deutsche Sprache und Österreichische Kultur“ (Dipl.), an der Anadolu Universität Didaktik des Deutschen als Fremdsprache (BA) und Fremdsprachendidaktik (MA). 1990 promovierte ich im Fach Linguistik am Institut für germanistische Sprachwissenschaft der Universität Wien, habilitierte 1996 und wurde 2002 zum Universitätsprofessor berufen. Ich hatte sowohl in der Türkei als auch in den deutschsprachigen Ländern akademischen und leiterischen Einsatz, wie z.B. Leitung der Außenstelle der Anadolu Universität in Köln, der berufsbildendenden Hochschule zu Bozüyük und der Hochschule für Hotel- und Tourismusmanagement. Ich publizierte national und international zahlreiche wissenschaftliche Artikel und Bücher und hielt Vorträge im In- u. Ausland und moderierte Radio- und Fernsehprogramme. Ich bin Mitglied des türkischen Germanistenverbands,  der Internationalen Vereinigung für Germanistik sowie der Gesellschaft für Interkulturelle Germanistik. Ich trage das Große Ehrenzeichen für Verdienste um die Republik Österreich.

Neben Fremdsprachendidaktik interessiere ich mich für Migration und Erst- bzw. Zweitspracherwerb persönlich sehr stark.  Derzeit halte ich diverse Lehrveranstaltungen in drei verschiedenen Lehrgängen (i.e. Fremdsprachendidaktik, Linguistik und Übersetzungswissenschaft) auf verschiedenen akademischen Niveaus, wie zum Beispiel Bachelor, Master und Doktorat, und arbeite an diversen Projekten.

Wie ich weiß, beschäftigen Sie sich auch mit Mehrsprachigkeit. Welche Erfahrungen haben Sie diesbezüglich gemacht?

Wie die meisten Menschen in meiner Heimat bin ich auch einsprachig aufgewachsen. Ich hätte es auch vorteilhafter gefunden, von Jung an mehrere Sprachen zu können, anstatt diese mir in einem späteren Alter mühsam erlernen zu müssen. Als Kind wurde uns in der Schule Englisch als erste Fremdsprache erteilt, aber mir brachte niemand so bei, dass ich Englisch fließend sprechen konnte. Wir hatten auch keine Möglichkeiten gehabt, mit denjenigen, die über sehr gute Englischkenntnisse verfügen, in Kontakt zu treten. Mir war, seit ich wusste, zu spät, dass es andere Sprachen gibt und es auch wichtig ist, andere Sprachen zu lernen.

Ich musste in der Türkei eine berufsbildende Sekundärschule besuchen und dort kam ich nicht dazu, eine Fremdsprache fließend zu sprechen. Erst nach der Schule wollte ich in Österreich auf Uni gehen, aber es hat wegen mangelnder Fremdsprachenkenntnisse gescheitert. Ich konnte weder Englisch noch Deutsch, ohne Sprachkenntnisse und Unterstützung durch Drittmittel gelang einem Migrantenkind nicht, das Studium zu finanzieren. Ich kehrte deshalb in die Türkei mit der Absicht zurück, dass ich Deutsche Philologie studieren sollte, um in den späteren Jahren den Kindern der Migranten behilflich zu werden. Dann habe ich angefangen, WDR zu zuhören und bemühte mich über das Serie „Familie Baumann“ Deutsch als Fremdsprache zu lernen. Ich habe die Aufnahmeprüfung zur Universität bestanden und an der Anadolu-Universität Deutsche Philologie studiert.

Aus dem erlebten Beispiel ausgehend möchte ich den in Österreich lebenden türkischstämmigen Eltern empfehlen, dass sie ihre Kinder möglichst früh darauf vorbereiten, andere Sprachen als das Türkische zu lernen. Wenn ihnen jemandem nahe steht, der eine andere Sprache kann oder selber eine fließend sprechen könnte, sollten sie dem Kind ermöglichen, mit diesen Leuten in Kontakt zu treten, damit sie von Anfang an sich motiviert fühlen, Deutsch zu erlernen und nicht erst Jahre später, wie wir erlebt hatten. Je später ist es, umso schwieriger wird der Erwerb einer Zweitsprache. Es wäre nur zum Vorteil, wenn man mit einer anderen Person einer anderen Nation verständigen kann.

Ein weiteres parabelhaftes Beispiel zur Mehrsprachigkeit möchte ich zu dieser Gelegenheit noch erzählen: Eine Kollegin an unserer Universität ist als Türkin mit einem Deutscher verheiratet und sie haben einen Sohn. Das Kind spricht mit der Mamma Türkisch, mit dem Vater Deutsch und die Eltern sprechen untereinander auf Französisch, mit den Großeltern Türkisch und Deutsch, im Kindergarten und in der Schule usw. wird Französisch gesprochen. Innerhalb der Familie werden drei Sprachen gesprochen. Also es herrschte innerhalb der Familie teilweise eine multilinguale Atmosphäre. Es gab fast keine Probleme beim Aufwachsen des Kindes, jedoch musste man viel Geduld haben, bis das Kind sprechen beginnt. Das Kind lernt im Alter von zwei Jahren wirklich nahezu spielend drei Sprachen. Den anfänglichen Rückstand im Vokabular holen die Kinder im Laufe der Jahre meist auf. Am Ende der Grundschulzeit lesen und schreiben diese mehrsprachigen Kinder genauso gut, wie die Gleichaltrige aus monolingualen Familien.

Was ist Mehrsprachigkeit oder wer ist mehrsprachig?

Man kann die Mehrsprachigkeit oder "Bilingualismus", beide Begriffe verwendet man synonym, wie folgt definieren: Mehrsprachig ist, wer in mehr als einer Sprache entsprechend den spezifischen Erfordernissen kommunizieren kann und sein tägliches Leben in mehr als eine Sprache erlebt. Aus dieser Definition hinaus, bezeichnet die Mehrsprachigkeit die Fähigkeit eines Menschen, mehr als eine Sprache zu sprechen oder zu verstehen.

In wissenschaftlichen Dizsiplinen gibt es verschiedene Arten von Mehrsprachigkeit. Eine Person, die mehrere Sprachen spricht, wird als polyglott bezeichnet. Die Fähigkeit einer Person, sich in mehreren Sprachen verständigen zu können, wird als individuelle Mehrsprachigkeit definiert. 

Unter institutionelle oder territoriale Mehrsprachigkeit versteht man das gleichzeitige Vorhandensein von mehreren Sprachen auf einem Territorium. Die Schweiz kann als ein mehrsprachiges Land oder ein Kindergarten, wo die Kinder verschiedener Nationen zusammen sind, als eine mehrsprachige Institution betrachtet werden.

Außerdem gibt es einen weiteren Begriff, nämlich Diglossie. Der Gebrauch einer Sprache wird auf unterschiedlichen Domänen verteilt, so spricht man beispielsweise in der Schule anders als in der Familie oder unter Freunden. Es handelt sich hier um eine funktionelle Verteilung von zwei Varietäten einer Sprache. Die Unterscheidung von Standardsprache und die Umgangssprache wäre ein Beispiel dafür. 

Manche Eltern haben Angst, dass ihre Kinder weniger erfolgreicher werden, wenn sie die Muttersprache beibehalten. Wie denken Sie darüber?

Es ist richtig, dass manche Eltern vor Mehrsprachigkeit Angst haben, denn lange galt Mehrsprachigkeit als Makel, aber die Befürchtung, die Türkischkenntnisse würden unter den fremden Sprachen leiden, wird von der Forschung nicht bestätigt, sondern die Eltern, Pädagogen und Forscher erkennen die Vorteile der Mehrsprachigkeit.

Also, es hat nach den wissenschaftlichen Erkenntnissen keinen Sinn, über die Mehrsprachigkeit negative Gedanken zu machen. Hier möchte ich jedoch darauf hinweisen, dass die Störungen der Sprachentwicklung bei Kindern nicht zu vernachlässigen sind und sowohl die Eltern als auch die Erzieher die sprachentwicklungsgestörten Kinder beobachten sollten, indem sie die Äußerungen der Kinder miteinander vergleichen. Z.B. die Beugung der Tätigkeitswörter kann einem Kind nicht gelingen und die Wortstellung fehlerhaft sein. Die Art der grammatischen Fehler kann als Indiz für eine Sprachentwicklungsproblematik dienen. Diese Sprachentwicklungsstörung, die mit der Mehrsprachigkeit nichts zu tun hat, kann nicht nur in der Zweitsprache sondern auch in der Erstsprache auftreten. Die diesbezüglichen wissenschaftlichen Studien belegen, dass auch manchmal nur in der zweiten Sprache „Deutsch“ die gleichen Fehler gemacht werden, wie beim einsprachigen Erwerb. Die Ergebnisse der wissenschaftlichen Studien zeigen außerdem, dass sprachgestörte Kinder in bilingualem Erstspracherwerb in einigen Bereichen bessere Ergebnisse erzielen als einsprachige mit einer Erwerbsproblematik. Hier ist die Dauer des kontinuierlichen Kontakts mit der Zweitsprache ein besonderes Kriterium, bevor man die Indizien als Sprachentwicklungsstörung zu identifizieren pflegt, denn die Bedeutung der Sprachkontaktmonate macht zur Unterscheidung von normaler und gestörter Sprachentwicklung besonders anschaulich. Mehrsprachigkeit ist in diesem Zusammenhang kein Nachteil, sondern ein Vorteil zu betrachten.

Innerhalb der Familie soll die perfekt beherrschte Sprache, d.i. meist Türkisch, bevorzugt werden, damit die mangelnde Sicherheit im Türkischen oder Deutschen beseitigt wird.

Ist die Mehrsprachigkeit ein Vor- oder Nachteil für das Kind und warum?

In Deutschland sahen einflussreiche Germanisten wie Johann Leo Weisgerber (1899-1985) die frühe Zweisprachigkeit lange als "nachteilig für das Kind an". Diese Zeiten sind schon vergangen und die Mehrsprachigkeit ist heute im Trend, nicht nur bei Eltern und Pädagogen, sondern auch unter Wissenschaftlern. Man spricht in den letzten Jahren den kognitiven Nutzen der Mehrsprachigkeit aus. Diejenigen, die mehr als zwei Sprachen beherrschen, nennen wir einfach mehrsprachig bzw. polyglott. Die mehrsprachigen Kinder bzw. Personen haben nicht nur bessere Chancen im beruflichen Leben oder im Alltag der fremden Kulturen, sondern sie können flexibler im Denken und schneller im Kopf sein.

Die Kinder in den mehrsprachigen Kindergärten haben die Möglichkeit bestimmte Wörter und Sätze beim Essen, Spielen oder Toben das Gelernte systematisch zu wiederholen und mit Gesten und Mimik zu unterstützen. Das, was dort geschehen kann, gilt als erfolgreichste Lernmethode, also Immersionskonzept. Dabei bleibt jeder Erzieher oder Erzieherin bei einer Sprache, an der sich die Kinder orientieren. Am Ende der Kitazeit können die Kinder Deutsch und Türkisch oder andere Sprache, die im Kindergarten gesprochen wird, gut beherrschen, dass sie der Schule in beiden Sprachen problemlos folgen können.

Hier möchte ich den Eltern auch noch folgendes sagen, dass die Kinder die Wörter (Redewendungen, Tonfall, Sprache etc.) wie ein Schwamm aufsaugen, während die Erwachsenen sich Vokabeln einhämmern müssen. Im Gegensatz zu den Erwachsenen kennen die Kinder keine falsche Scheu, reden wie ihnen der Schnabel gewaschen ist, haben keine Angst davor, etwas falsch zu sagen, sich eine Blöße zu geben.

Die Welt wird in einem Kommunikationszeitalter Tag für Tag kleiner und unter diesen Umständen sage ich schließlich, dass derjenige, der nur mit einer Sprache aufwächst und so weiterlebt, unter seinen Himmel gesperrt bleibt. Auf der anderen Seite muss man auch die Tatsache sehen, dass man auch in Österreich nicht nur das akzeptieren sollte, dass das Land ein Einwanderungsland geworden ist, sondern auch dass die Migranten in das Land andere Sprachen und Mentalitäten mitbringen. Dieses Geschehen sollte man nur als eine Bereicherung, nicht als Ausrottung der edelsten und heiligsten Menschengefühle, der Familien- und Vaterlandsliebe betrachten.

Wie können die Eltern bzw. die Erzieherinnen diese fördern?

Im Alltag gibt es zahlreiche Fördermöglichkeiten für mehrsprachige Kinder, die sich nicht einmal bewusst, dass sie im Kindergarten andersartig sind. Auch manche Eltern sind nicht bewusst, die Mehrsprachigkeit wie ein Geschenk zu betrachten und sie sollten nicht davon beklagen, sondern sich darüber freuen, dass die Kinder bessere Zukunftschancen haben, als monolingualen Kinder.  Früher hatte man auch in der Schulbrürokratie eine Menge von negativen Indizien gegen mehrsprachige Kinder. Man formulierte das Problem einfach unter der Rubrik „Nicht deutscher Herkunftssprache“. Aus diesen heute nicht als für richtig gehaltenen Denkweisen erhielten einige Schulen in Deutschland sogar Preise, wenn sie auf dem Pausenhof eine „Deutschpflicht“ forderten. Diese Zeiten sind schon vorbei und nun ist diese feste Einstellung verankert, dass 163 von 195 Nationen offiziell bi- oder trilingual sind und die Mehrsprachigkeit begrüßenswert ist.

Ich kann den Eltern aber auch den ErzieherInnen folgende Empfehlungen machen, um positive Einstellungen gegenüber den Sprachen, auch der Zweitsprache, zu vermitteln, damit das Kind in einer mehrsprachigen Umgebung, wie im Kindergarten, seine Erstsprache annimmt, freudvoll mit seinen Sprachen umgeht und sie als Werkzeug einsetzt, um sich auszudrücken und seine Umgebung über Sprache zu entdecken. Diese Wertschätzung gegenüber den Sprachen und Kulturen kann sich z.B. in der Kindertagesstätte und/oder in der Familie darin zeigen, dass:
  •         im Eingangsbereich in verschiedenen Sprachen ein Willkommensgruß aushängt;
  •         bei Unterhaltungen mit anderen Eltern in der Kita in der Umgebungssprache gesprochen wird;
  •         Feste und Gebräuche der verschiedenen Kulturen gemeinsam gefeiert werden;
  •          der Einkauf bewusst nicht auf Läden der eigenen Nationalität begrenzt bleibt;
  •         Kinderlieder strophenweise in anderen Sprachen gesungen werden;
  •         mehrsprachige Bilderbücher und –lexika bereit stehen.


Neben der Wertschätzung kann man ein weiteres Förderprinzip verwirklichen, denn in Österreich erfolgt auch die Betreuung der Kinder zu Hause. Um die Mehrsprachigkeit zu fördern, kann man auch die Verbindungen zwischen den Sprachen finden. Das bedeutet dass man innerhalb der Familie nach dem Prinzip „eine Person-eine Sprache“ bei frühem Zweitspracherwerb zuhause in der Familiensprache, im Kindergarten in der Zweitsprache Deutsch nach den Beispielen suchen kann. Auch die private Initiative können mehrsprachige Kindergärten betreiben.

In den mehrsprachigen Kindergärten könnte man Leseecken für Kinderbücher einrichten, die die Eltern auch ausleihen oder selber dem Kindergarten schenken würden. Diese Bücher kann man zuhause oder im Kindergarten vorlesen und schließlich können die Gelesenen kleine Gespräche veranlassen.

Würde man mit der mehrsprachigen Erziehung schon im Kindergarten beginnen, könnte einerseits ein flächendeckender bilingualer Unterricht an den Schulen und in jeder Jahrgangsstufen durchgeführt werden, andererseits werden die Diskussionen Für und Wider der Integration der neueren Generationen durch die interkulturelle Kommunikation aufgehoben.

Möchten Sie zum Schluss noch ein paar ergänzende Wörter sagen?

Wer einmal im mehrsprachigen Bereich mit Kleinkindern zusammengearbeitet –nicht gelernt, gedrillt, gepaukt, sondern gespielt, gesungen, geturnt, gebastelt, gemalt, gereimt, erzählt, gekocht- hat, weiß, dass die Kleinkinder wahre Sprachgenies sind.

Genauso wie bei einsprachigen Kindern gilt also auch bei mehrsprachigen: Miteinander handeln, spielen und reden ist die beste Unterstützung, die geboten werden kann. Eltern sollten sich dabei der Sprache bedienen, die ihnen am Herzen liegt und in der sie sich zu Hause fühlen. Die Sprache der Familie zu sprechen, ist gut, denn das bedeutet, ein Teil dieser Familie zu sein, sich mit den Großeltern, Tanten, Neffen austauschen zu können und auch Anteil an der Familienkultur zu haben. Integration und Zugehörigkeit sind daher die wesentlichen und unmittelbaren Vorteile. Das muss man nicht vergessen!

Ich bedanke mich recht herzlich für das tolle Gespräch.

Gern geschehen!

4 Nisan 2017 Salı

Avrupa ülkelerinde yaşayan Türklerin sayısı

UNO tarafından yapılan bir araştırmanın verilerine göre (UNDESA 2015), dünyada Türkiye’den göçen yaklaşık 3.114.471 (20015)  Türk vatandaşının yaşadığı belirletiyor. Bu sayı da Türkiye nüfusunun yaklaşık % 3,8’ini oluşturuyor.

Sadece AB içinde yaşayan ve Türkiye doğumlu olan Türklerin sayısı 2.65 milyon. Almanya Federal Cumhuriyeti (1.655.996) yapılan listede başı çekiyor. Ardından Fransa (297.429), Hollanda (199.551), Avusturya (160.399) ve Birleşik Krallık (100.956) geliyor. Bu ülkelerin dışında İsveç (47.188) ve Belçika (43.686) da yoğun Türk nüfusu barındırıyor.

İstatistiklerin güncellenmesine bağlı olarak ufak sapmalar da hesaba katıldığında, AB sınırları içinde 1.98 milyon Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yaşıyor[1]. Eurostat Verilerine göre, Türkiye dışında 2.97 milyon seçmenin olduğu ve bunların ¾’ü Almanya, Hollanda, Fransa, Belçika ve Avusturya’da yaşadığı belirtiliyor.

2015 Kasım seçimlerinde seçmenlerin sandığa gitme oranları % 50’nin altındaydı. Seçimlere katılım oranı % 46,7 ile en fazla Hollanda’daydı. Aşağıdaki çizelgede seçime katılma oranları ve seçmen sayılarına ilişkin veriler yer almaktadır:


Kasım 2015’teki seçmen sayısı
Seçime katılım oranı
2016 verilerine göre Referandum için seçmen sayısı
Hollanda
245.523
46,7%
252.862
Fransa
317.997
45,0%
326.375
Belçika
133.315
42,1%
137.675
Almanya
1.411.198
40,8%
1.430.163
Avusturya
107.880
40,6%
108.561

Avrupa ülkelerinde yaşayan Türk vatandaşlarının sayısına gelince, farklı kaynaklardan birbirleriyle örtüşmeyen sonuçlar ortaya çıkıyor ki buna rağmen Almanya Federal İstatistiktik Dairesi’nin 2013 verilerine göre ülkede yaşayan Türklerin sayısı 2.998.000. Bazı kaynaklarda bu sayı üç milyonun üzerinde veriliyor.

Uzmanlar Fransa’da yaşayan Türklerin sayısının da 800.000 ile bir milyon arasında değiştiğini belirtiyor. Bunun dışında yukarıda sözü edilmeyen ülkeler arasında ülkede barındırdığı Türk nüfus açısından dikkate değer bir ülke daha bulunmaktadır. Bulgaristan’da ülkede yaşayan Türk azınlığın dışında, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan 9.074 kişi yaşamaktadır. Bunlardan 6.551’i Türkiye doğumludur.

Birleşik Krallık tarafından 2011 yılında yapılan açıklamaya göre, ülkede yaklaşık 500.000 Türk göçmen yaşamaktadır. Hollanda resmi istatistik kurumu CBS tarafından 2016 yılı başında yapılan açıklamaya göre, birinci ve ikinci kuşağa ait 397.471 Türk göçmen yaşamaktadır. Gayrı resmi kaynaklara göre ise ülkede 480.000 Türk nüfus yaşamaktadır.

Avusturya İstatistik Dairesinin verilerine göre 2015 yılı verilerine göre yaklaşık 273.100 Türk yaşamaktadır. Bunlardan 155.400’ü birinci, 117.700’ü ikinci kuşak olarak tanımlanmakta ve her iki kuşağın ebeveynlerinin Türkiye doğumlu olduklarına dikkat çekilmektedir.



[1] Kaynak: Eurostat (Almanya, Avusturya, Hollanda), Institute of Statistics and Economic Studies (Fransa, 2013) derlenmiştir.

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...