26 Mart 2018 Pazartesi

Balkan Savaşlarından Kurtuluş Savaşına

12 Mart İstiklal Marşının kabulü, Mehmet Akif Ersoy'u anma; 18 Mart Şehitleri Anma ve Çanakkale Zaferinin 103. yıl dönümü münasebetiyle düzenlenen bu törene yapılan nazik davet için teşekkür ederim.  
Münih Mehmet Akif Camisi konferans
salonunda konuşma yaparken
19. yüzyılda başlayan devletler arası bloklaşma, 20. yüzyıl başlarına gelindiğinde büyük bir savaşın habercisi gibiydi. 1882 yılında Almanya - İtalya ve Avusturya Macaristan devletleri arasındaki “üçlü ittifak” ile 1905 yılında İngiltere ve Fransa'nın kurduğu “üçlü itilaf” grupları bu durumu kanıtlayan gelişmelerdi. Devletler arası silahlanma, hammadde ve sömürge arayışı dünya üzerinde geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Osmanlı Devletini tehdit etmekteydi.
Osmanlı İmparatorluğu tarihin gördüğü en geniş sınırlara sahip olmuş, her milleti ve inancı içinde barındırmış ve yaklaşık 600 sene süren saltanatını 20. Yüzyılın başında kaybetmiştir. Dışta ve içte yaşadığı mücadelelerde istenen başarıların sağlanamaması devleti çökertiyor; devletin toprakları ve gücü dağılıyordu. Son olarak Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile arka arkaya yenilgiler alan Osmanlı Devleti, Doğu Trakya dışında Avrupa'daki bütün topraklarını kaybetmiş; Batılı devletler nezdindeki saygınlığını ve gücünü kaybetmişti. Artık “hasta adam” yakıştırması yapılan devletin çökmesi, “hastanın ölmesi” bekleniyor ve diğer ülkeler tarafından nasıl paylaşılacağının planları yapılıyordu.

Balkan Savaşları
Çanakkale savaşının önemini kavrayabilmek için, öncesinde yaşanan ve bir milyon Türkün ölümü veya kaybolması ile sonuçlanan felaketin iyi bilinmesi lazımdır. Balkan Savaşının çıkışı Koçana’da patlatılan bomba ile başladı. Burası Üsküp’te küçük bir kaza merkeziydi. 1 Ağustos 1912 günü pazar yerinde patlayan bomba 11 kişi ölümüne neden oldu. Osmanlı aleyhine atılan savaş naraları bütün Balkanlar’da yankılandı. Bulgarların savaşa hazırlandığına dair istihbarata rağmen Osmanlı hükümeti uyanmadı. 8 Ekim günü Karadağ savaş ilan edince artık çok geçti. Çünkü 10 gün içinde diğer müttefik üyeleri de resmen savaş ilan etti. İttihatçılar ve İtilafçılar arasındaki politik savaş, ordunun bu politik çekişmenin içine çekilmesi ve ordu komutasının ruhi zaafı nedeniyle Osmanlı orduları hezimete uğradı. Bulgarlar Çatalca’ya kadar ilerlediler. Balkan toprakları tamamen kaybedildi. Evlad-ı Fatihan denen Türkler, Savaş sırasında Sırp, Bulgar, Arnavut, Yunan ve Ermeni çetelerinin (o zamanlar Türk ve Müslüman aynı anlama geliyordu) katliamlarına maruz kaldı ve yaşananlar inanılmaz bir insanlık dramına dönüştü. Amaçları Türkleri baskı, şiddet, işkence ve katliamlar yoluyla Anadolu’ya dönmeye zorlamaktı. Nitekim Rumeli’de yaşam hakkı tanınmayan 420 bin civarında Türk, akın akın İstanbul’a geldi. Prof. Justin McCarthy’nin Ölüm ve Sürgün adlı eserinde verdiği bilgilere göre Balkan Savaşı’nda katliamlar sonucu ölen Müslüman sayısı 632 bin 408 kişi idi. O günlerde yayımlanan Berliner Tagesblatt gazetesi muhabiri “Balkanlar’da maalesef huzur sağlanamayacaktır. Katliamlar devam etmektedir ve ölen Türkler’in sayısı 240 bine yükselmiştir. Rakamı mübalağa etmiyorum. Bir Bulgar çobanı veya koyun hırsızı bir Sırp öldürülünce müdahale eden Avrupa, şimdi bir defa olsun müdahale etmeyecek mi?” diye soruyordu.

Mehmet Akif Ersoy ise bu durumu

İlahi altı yüz bin Müslüman birden boğazlandı
Yanan can, yırtılan ismet, akan seller bütün kandı!
Ne masum ihtiyarlar süngüler altında kıvrandı!
Ne bikes hanümanlar işte, yangın verdiler, yandı!
Şu küllenmiş yığınlar hep birer insan, birer candı!

diyerek tarihe kaydediyordu.

Canlarını feda eden şehitleri anmanın, hatırlamanın ve hatırlanmalarını sağlamanın millî ve insani sorumluluk olduğunu; bu ve benzer durumları anmanın bir insanlık borcu olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte tarihin acılarını tekrar ederek hayıflanmak yerine, yaşananlardan dersler çıkarılması ve dünya barışına olumlu katkılar oluşturulması için çalışılması gerektiğinin de altını çizmek istiyorum. Yunus Emre’nin deyişi ile “Biz kimseye kin tutmayız; düşmanımız kindir bizim” der, geçeriz.

Çanakkale Savaşları
Balkan savaşlarından sonra, birinci Kanal Seferi başarısızlıkla sonuçlanmış, Sarıkamış Harekatı faciayla bitmiş, İngilizlerin Irak Cephesindeki istila harekatına ciddi şekilde karşı koyulamamıştı. General Fahri BELEN’in ifadesi ile “Çanakkale Seferi, Türk Milletinin eski kudret ve kuvvetini muhafaza ettiğini, can çekişen bir imparatorluk içinde kahraman bir milletin varlığını meydana koydu”.  Bu nedenle milletin kahramanlık öyküsünün bilinmesi, anlatılması ve gelecek nesillere aktarılması gerekiyor. Söz konusu vatan olduğunda gücünün, iradesinin ve kararlılığının çocuklarımıza ve gençlerimize öğretilmesi bir hakkın teslimi olacaktır.

Taufkirchen'deki konuşma
İslam dünyasını sömürmek isteyen İngiltere bunun yolu olarak İslam dünyasının hamisi, tek özgür devleti ve halifeliğin sahibi Osmanlı’yı işgal etmekte görmüş ve İstanbul’u işgal etmiştir. Bunun bir proje olduğunu hafızalarımızdan çıkarmamamız gerekir. Fakat İngiltere direk olarak kendini kurban etmemiş, Yunanlıları kurban seçmiştir. Yunanlı Venizelos bu durumu sonradan itiraf eder. "Bizi İzmir’e çağırdılar, gittik. Batı Anadolu’ya da geçin dediler. 17 yıl boyunca müthiş bir direnişle karşılaştık. Oyuna getirildik ve savaştırıldık" der. Çanakkale bu ülkenin eğitimli nüfusunun şehit olduğu yerdir ve milletimiz bugün hala bunun acısını çekiyor. İtilaf devletleri Çanakkale Savaşı’nda “hasta adam” ilan ettikleri Osmanlıyı yenememiştir. Bunun hafızalarımızdan silinmemesi gerekir.”
Çanakkale cephesinde 17 kilometrelik siper hattında 8.5 ay boyunca, 490 bini Osmanlı, 530 bini itilaf orduları olmak üzere bir milyonu aşkın asker savaştı. Türklerin yanında müttefikimiz Almanlar da vardı. Alman Mareşal Limon Von Sanders Paşa başta olmak üzere, bazı kolordu ve tümen komutanları Almandı. 8,5 aylık muharebeler sırasında toplamı 500’e yakın Alman subay ve eri muharebe bölgesinde görev yaptı. Bir kısmı hayatını kaybetti. Liman Paşa’nın emriyle yapılan 19 Mayıs gecesi yapılan taarruzda bir gecede, tam 9000 Mehmetçik şehit oldu. Liman Paşa’nın anılarında da anlattığı bu bir gecelik kayıp, ne yazık ki Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğindeki ve Başkomutanlığındaki Kurtuluş Savaşı’nda bütün cephelerdeki kayıplara eşittir.

Biz, içi vatan sevgisi ile dolu olanlar söz konusu vatan olunca  Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil” deriz. Böylesine sevgiyle, saygıyla, edep ve incelikle dolu olan bir insan için mal, mülk, mevki, para, şöhret ne ifade eder ki.

Çanakkale, Türk askerinin ruh kudretini gösteren şayanı hayret ve tebrik misalidir. Emin olmalısınız ki bu savaşı kazandıran söz konusu bu ruhtur” diyen Atatürk, henüz Kurmay Albaydı ve 8 Ağustos 1915 günü Anafartalar Grup Komutanlığına atanmıştı. Kara savaşlarının en üst düzeye çıktığı bu Anafartalar Muharebeleri tam anlamıyla cesaret, fedakârlık ve taktikle kazanılan mücadeleler olarak savaşın seyrini değiştirdi. Her bir cephede ayrı bir destan yazıldı.  Deniz Zaferinin komutanı Cevat Paşa ve kurmay başkanı Selahattin Adil Paşa gibi nice kahraman askerin yazdığı destan vardır. Seyit Onbaşı 18 Mart deniz savaşı sırasında Mecidiye Tabyasında ayakta kalan tek topun ağzına sürdüğü 215 kiloluk mermi ile Ocean gemisini vurdu. Nusret Mayın Gemisi, Nazmi Bey’in kılavuzluğunda başarılı bir operasyon yapıyor; 26 mayını denize bırakıyordu. Seddülbahir’deki Türk bataryaları Yahya Çavuş’un önderliğinde İngiliz birliklerine ağır kayıplar verdirdi.

Churchill savaştan sonra 2. Dünya Savaşında Fransa’ya çıkarma yapılması konusu tartışılırken “İngiliz tarihinin en utanç veren yenilgisini Çanakkale’de aldık, Çeyrek milyon gencimiz yaşamını Gelibolu’da yitirdi. Bir daha aynı hatayı yapmak istemiyorum” derken insan hayatının önemine vurgu yapıyordu. Atatürk de yıllar sonra yaptığı bir söyleşide “Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır… Ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir” demiştir.

Sami Paşa Sezai’nin deyişi ile “Çanakkale müdafaası üç mucize muharebesidir. Hali kurtardı; maziye hamaset ve azametini iade etti; vatanımızı bir vatanı ebedi yaptı.”

Atatürk de savaştan sonra “Bu memleketin topraklarında kanlarını döken İngiliz, Fransız, Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Hintli kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim de evlatlarımız olmuşlardır” diye mesaj vermiştir.

Türk Milleti, Çanakkale cephelerinde kazandığı moral ile Kurtuluş Savaşına giriyordu ve 1683 yılında IV. Mehmet’in döneminde gerçekleşen II. Viyana bozgunu, Sakarya Savaşında kazanılan başarı ile tersine döndürülecek ve 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti kurulacaktı. Osmanlının yerine bu kurulan yeni devlet, Osmanlı’dan geriye kalan borçlarından payına düşen kısmı 5 Mayıs 1954 yılına kadar taksitler halinde ödemiştir.

Kurtuluş Savaşı ve Mehmet Akif Ersoy
Kurtuluş Savaşının başladığı ilk günlerden itibaren gazete yazılarıyla, vaazlarıyla, hutbeleri ve şiirleriyle halkın mücadele bilincine ulaşması için elinden geleni yapan Mehmet Akif Ersoy (20 Aralık 1873 - 27 Aralık 1936), İstanbul’da durmamış ve Anadolu’yu belde belde, köy köy dolaşarak bu mücadelenin sadece Türk milletinin mücadelesi olmadığını, savaşın kaybedilmesi durumunda İslam’ın da son kalesinin elden gideceğini anlatmıştır. Halkın bilinçlenmesinde faaliyetleriyle büyük emek sarf eden Akif, 1920’de Büyük Millet Meclisi’ne Burdur Milletvekili olarak girmiş ve mücadelenin ruhunu, gerçek mahiyetini bu defa da halkın temsilcilerine anlatmaya çalışmıştır.

Mehmet Akif Ersoy, Ankara’daki günlerini Taceddin Dergahı’nda geçirirken Genelkurmay Başkanlığı’nın isteği üzerine, Millî Eğitim Bakanlığı 7 Kasım 1920’de gazetelere verdiği bir ilanla “İstiklâl Marşı için müsabaka açıldığını, güfte ve beste için 500’er lira mükâfat konulduğunu bildirdi. Yarışmaya 724 şiir gelmiş; fakat bunlar arasından, kurtuluş savaşının havasını yansıtan bir şiir çıkmamıştır.

Büyük şair Mehmet Akif Ersoy’un müsabakaya katılmaması Maarif Vekili Hamdullah Suphi’nin dikkatini çekmişti. Dostlarından sorulduğunda anlaşıldı ki, Akif’in katılmamasının gerekçesi sonunda para ödülü olması dolayısıylaydı. Pürüz hemen halledildi, para bir hayır kurumuna bağışlanabilecekti. Akif “Müsabaka oldu, ben de katılmadım. Şimdi nasıl olacak?” diye itiraz etmesine rağmen, Milli Eğitim Bakanı’nın ve arkadaşlarının ricasıyla ikna edildi.

Bunun üzerine zafere en fazla inanmış ve bu inancı her fırsatta dile getirmiş olan Akif, İstiklâl Marşı mücadelesini abideleştiren şiiri yazmaya başladı. İman ve ümit Akif’e marşı yazmaya iten iki temel güçtür. Taceddin Dergâhında bir gece yarısı yaşadığı his yoğunluğu esnasında, rivayetlere göre bir kalem aramış, bulamayınca da eline geçirdiği bir çiviyle bağımsızlık heyecanının doruk noktasına çıktığı mısraları, hemen kaydetmek telaşıyla duvara kazımıştır:

“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.”

Mehmet Akif Ersoy ilk mısrayı yazdıran duyguyu Eşref Edip’e şöyle anlatmıştır; “Boş odaya girdiğimde benim bugünkü sıkışıklığımda bir Müslüman daha yaşadı mı diye düşündüm. Ülkenin her yanı düşmanla boğuşuyor diye düşünürken Peygamber Efendimizin Mekke’den Medine’ye yanında sadece Hz. Ebubekir ile Hicret’ini hatırladım. Ebu Cehil’in yanında binlerce insan vardı. Mağaraya sığındıklarında Ebubekir’in endişelendiğini fark edince “Korkma Ebubekir. Allah bizimledir.” deyişini hatırladığım zaman Peygamberimizin daha büyük bir zorlukta teslim olmayışı aklıma geldi ve böylece ilk mısrayı yazdım.”

Her milletin bir ulusal marşı, Türklerin ise İstiklal Marşı vardır. İstiklal Marşı, tam da Yûnus Emre’nin “Her dem yeniden doğarız; bizden kim usanası?” deyişine uygun olarak, Kurtuluş Savaşının yaşandığı bir süreç içinde yazılmıştır. Marşla ilgili Meclis’te yapılan görüşmelerde kabul edilmesi üzerine, Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi tarafından arka arkaya 3 kere okunup vekillerce ayakta gözyaşlarıyla dinlenmesi de bu ruh halini yansıtan güzel bir anı olarak değerlendirilmelidir.

İstiklal Marşı’nın değerlendirilmesi sırasında, 17 yıl süren Çanakkale savaşı ve ardından devam eden savaşlar nedeniyle halkta meydana gelen yokluğu ve yoksulluğun yanı sıra ruhi yorgunluğun yarattığı psikolojiyi unutmamak gerekir. Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal marşı olan İstiklal Marşı'nın yazarı Mehmet Akif Ersoy’un eserinde açıkça görülmektedir. Türk ordusuna ithaf edilmiş olan İstiklâl Marşı, milletimizin o dönemki ruh halinin tercümanı olup, bu nedenle “ulusal/milli marş” değil; istiklal marşı olarak anılmaktadır.

Akif’in yarışmaya katılması ve ödül
Mehmet Akif Ersoy
Mehmet Akif Ersoy şiiri İstiklal Marşı yarışmasında 1. seçildiğinde kendisine verilen ödülü maddi olarak çok zor durumda olmasına rağmen kabul etmemiştir. Daha doğru ifade ile ordunun kendisine verdiği ödülü nezaketen kabul etmiştir. Fakat Akif bu şiiri milli mücadeleye yardımcı olması uğruna kullandığı için, karşılığında herhangi bir ödül alması mücadele ruhuna, kendi karakterine aykırı bir durum oluşturacaktı. Bu sebepten aldığı ödülü Darülmesai adında yoksulluk ile mücadele eden bir hayır kurumuna bağışlamıştır.  Ayrıca bu marşı Türk Milleti’ne armağan ettiğinden “Safahat” adlı şiir kitabına almamıştır. Hasta yatağında “Üstad İstiklal Marşı’nın yeniden yazılmasını ister misiniz?” sorusu karşılığında yerinden fırlayarak “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı’nın yazıldığı günleri göstermesin.” diyerek çekilen sıkıntıyı anlatmaya çalışmıştır.

Marşın bestelenmesi konusu
1924 yılında bu şiirin bestelenmesi için bir yarışma düzenlenmiş ve Ali Rıfat Çağatay'ın bestesi kabul edilerek 1930 yılına kadar bu beste ile okunmuştur. O yıldan sonra ise Osman Zeki Üngör'ün yaptığı ve günümüzde kullanılan besteye dönüş yapılmıştır.

Bitirirken
Tarih, yalnız bir övünç kaynağı değil, aynı zamanda kitleleri seferber edecek, ona yeni bir milli kimlik kazandıracak bir araçtır. Tarihin kullanımı, büyük insanların erdemidir. Kahramanların önemini, erdemini anlatırken, aynı zamanda yeniden başarmak için bir örnek oluşturur; milli hafızayı tazeler. İnsanlar, şanlı tarih kutsamasıyla yaklaşan bir mantığın esiri olmadan, tarihin aynasına bakarak dersler çıkarır ve esir olduğu kaderin prangasından kurtuluşun yollarını arar.

Biz, yeryüzünde her şeyin fâni olduğuna inanırız. Her yerde DOST’u gören için ne yâr, ne ağyar vardır. Yunus bu gerçeği, “Bir çeşmeden akan su acı tatlı olmaya” derken ne güzel, ne sade bir şekilde anlatmış. Ârif olan her nereye nazar etse, HAK’kı görür. HAK’kı söyler.

Yürü bire yalan dünya
Sana konan göçer bir gün
İnsan bir ekin misali
Seni eken biçer bir gün
Karacaoğlan


Not:
18 Mart 2018 Pazar Günü saat 13:00’te Münih Mehmet Akif Ersoy Camisinde ve 25.03.2018 tarihinde Taufkirchen'de DITIB - Türkisch Islamische Gemeinde zu Taufkirchen e. V.  tarafından düzenlenen program kapsamında yapılan konuşma metnidir. 

18 Mart 2018 Pazar

Kimliğimiz Türkçemiz


Günümüzde gelişmiş toplumlar siyasi liderlerini demokrasinin yol ve yöntemleri ile belirliyor; uluslararası alanda sahip oldukları değerler ile övünüyorlar. İletişimin sınırları ortadan kaldırdığı, giderek küreselleşmeden, zamanın ruhundan söz edilen yenidünya düzeninde, gelişmiş toplumlar kendi dillerine sahip çıkma konusunda ayrı bir özen gösteriyorlar. Gelişmiş toplumlar içinde yaşayan ve kökünden koparılma konusunda açık tehditlere maruz kalan göçmen kökenli topluluklar ise baskın kültüre uyum sağlama kaygıları ile kendi köken dillerine karşı çok da duyarlı, özenli davranamıyorlar. Hâlbuki bilimsel araştırmalar ana diline, ata diline sahip çıkmanın, onu öğrenmenin baskın kültüre uyum sağlamaya engel olmadığını; ona sahip çıkmanın, gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamanın, farklı kültürel ortamlarda yaşayanlar için özgüveni pekiştirmeye yarayan ayrıcalıklı bir kazanım, iş hayatında da tek kültürlülere karşı farkındalık yaratabilecek kapasitede olduğunu gösteriyor. Bilinç düzeyi gelişmemiş toplumlarda köken diline hoyrat davranılıyor; evinde, yakın aile ve arkadaş çevresinde konuşulan Türkçenin yeterli olduğu düşünülüyor; köken dilinin, Türkçenin gerekliliğini savunanlar da farklı bir gezegenden gelmiş yaratık muamelesi görüyorlar.
Bu yazıda ömrünü rızk peşinde gurbet illerinde geçiren soydaşlarımıza milli kimliğin, ortak bilincin ve millet olarak var oluşun birinci derecede temsilcisi veya taşıyıcısı olan; bu özelliği ile insan topluluklarını millet hüviyetine dönüştüren anadilimiz Türkçenin neden önemli olduğunu anlatmaya çalışacağım.

Türkçenin önemi
Türkçe, hangi coğrafyada yaşarsak yaşayalım, bize ata yadigârı, dedelerimizin mirası, kutsal söz varlığımızdır. Toplumsal ve kültürel dağarcığımızın, insanlığımızın, hayallerimizin birikimi, akıp giden ömür misali, susuzluğumuzu gidermek için eğildiğimiz dereye düşürdüğümüz akisten yüzümüze vuran yansımadır. Türkçe, kimi zaman aşkın ve sevdanın türkülerle, şarkılarla anlam kazandığı melodinin, karşı konulmaz acıların dayanılmaz olduğu anlarda semalara yükselen feryatların yürekleri dağladığı duygu seli, kimi zaman da hercâî bir hayatın anlamı ve yalın gerçeğidir.

Türkçe cenazelerimizde ağıt, düğünlerimizde zılgıt, ibadethanelerimizde dilimizden dökülen kutsal dua; ölmüşlerimiz için mezar taşlarına kazınan hakikat-i ilahidir. Ecdat yadigârı, geleceğe bırakılan iz, yeni neslin devamı için sunulmuş bir lütuftur. Yunus Emre’nin deyişiyle Türkçe, “hiç şek değil, o bendendir ben ondan”

Türkçe, milletimizin adının yok olmaması için fertlerimizi bir arada tutan harç, ekmeğimize tat veren mayadır. O bizim kim olduğumuzu gösteren ışık, yaşam biçimimiz, kültürümüz, onurumuz, milli kimliğimiz, üzerimizdeki giysimizdir. Hâsılı kelam, Türkçe bizim için, bizi biz yapan değerlerin bütünüdür. Onda kendimizi buluruz. O yoksa kültür yok olur; o yoksa millet yok olur.

Bu kadar önemli olan, bizim için derin anlamlar taşıyan Türkçemize sahip çıkmak istememiz, onu yaşatmak ve gelecek kuşaklara aktarmak istememiz bundandır.

Dünya dili Türkçe
Bu soruyu tartışmak dahi eskilerin deyimiyle “abesle iştigal” olarak tanımlanır. Türkçeye bugün değil, geçmişte de sahip çıkanlar olmuş; yaşadıkları dönemde Türkçenin önemini anlatmışlardır. Bunlardan Kaşgarlı Mahmut’u, Ali Şîr Nevâî’yi, Karamanoğlu Mehmet Beyi, Gazi Mustafa Kemal’i veya 2017 senesini “Türk dili yılı” ilan eden ve Türkçeyi yüksek bir medeniyetin, kültür ve sanatın dili halinde işlemeye çalışan, bu görüşü savunan ve Türk diline değer kazandıran üstün bilgin ve devlet adamlarımızı sayabiliriz. Hepsinin kaygısı, Türkçenin özensiz ve yanlış kullanımının önüne geçilmesi ve gelecek kuşaklara sağlıklı bir şekilde aktarılabilmesi üzerinedir.

Bugün okumuş ve kendini toplum içinde “ayrıcalıklı” bir konuma ait şu veya bu gruba dâhil eden, kadim Türkçenin geçmişinden bihaber bir kesim, Türkçenin bilim dili olmadığı, olamayacağı görüşünde ısrar ediyor. Gerçekçi olmayan bu ısrarlar karşısında ikilemde kalanlar, Türkçenin yerine bir yabancı dilde okuyup yazmaya; Türkçe konuşurken bile araya yabancı sözcük ve deyimleri sıkıştırmaya özen gösteriyorlar ki ne kadar bilgili, görgülü ve de kültürlü oldukları anlaşılsın. Bu tutumları ile kendilerine Türkçe dışında bir dil konuşan komşu mahallelerde yer açmaya, göçmen kuşlar misali yeni yurt ve yuva kurmaya çalışıyorlar. Bunlar, âlem Türkçeye hayranken, Türkçe ve Türk kültürü dışına ne varsa büyük bir hayranlıkla izliyor; kendini kökünden ayrı tutuyor; her geçen gün kendi toplumuna yabancılaşmaya devam ediyorlar. Bu gruptakilerin hayatından kullanmadıkları, değer vermedikleri Türkçe uçup giderken, Türk kimliği de ellerindeki yazılı belgelerde kalıyor.

Bilim insanları ısrarla yabancı/ikinci bir dilin veya dillerin kesinlikle öğrenilmesini ve bu durumun toplumsal, sosyal ve bireysel gelişime etkilerinin olumlu olduğunu, köken dilini ve kültürünü kullanmaya engel oluşturmadığını savunuyorlar. Bununla birlikte gerçek hayata geçince dilin sadece iletişim aracı olarak görüldüğü, Türkçenin hak ettiği şekilde sahiplenilmemesi gibi bir gerçeklik yaşanıyor. Oysa Karahanlı Türk soyundan Kaşgarlı Mahmut, İslam öncesi Türk Edebiyatı, tarihi, coğrafyası, mitolojisi, gelenek ve görenekleriyle ilgili olup, günümüze ışık tutan bir kaynak eser özelliği taşıyan Türkçe Sözlüğü (Divan-ı Lügat’it Türk) bundan bin yıl önce yazıp dönemin Abbasi Halifesi Muktedi Biemrillah’a sunarken, Türçenin dünya dili olduğunu ve Türk kültürünün önemini ve farkındalığını ortaya koymayı amaçlıyordu.

Avrupalı Türkler için Türkçenin anlamı
Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkler, köken dillerine sahip çıkması gerekir. Bunun aksi durumlarda kendi geleceklerini tehlikeye atarlar da bunun farkında bile olmazlar. O nedenle her bir birey bu bilinçle hareket etmelidir. Türkçenin okullarda ister Köken Dili Türkçe, ister seçmeli yabancı dil isterse isteğe bağlı Türkçe ve Türk Kültürü Dersi olarak öğretimi için gerekli çabayı göstermeli, her bir bireyin bu konuda kendini gelecek kuşaklara karşı sorumlu hissetmesi gerekir. Okul yönetimlerinin, sivil toplum kuruluşlarının öğretmenler ile işbirliği yapması; çocukların da bu dersi seçip, benimseyip devam etmesi için çeşitli ödüllerle teşvik edilip, yüreklendirilmesinde fayda var. Öte yandan, ebeveynlerin de çocukları ile konuşurken dil kullanımına özen göstermesi, toplumun bütün paydaşlarının Türkçenin gelecek kuşaklara aktarılması bilinci içinde, görev ve sorumluluklarını tekrar tekrar gözden geçirmesi gerekir. Türkçenin günlük hayattaki özensiz kullanımına müdahale edilmeli; yeni yetişen neslin Almancanın yanı sıra Türkçeyi de en iyi şekilde öğrenmesi için sürekli çaba gösterilmesi, gerekiyorsa takviye dersleri aldırarak, onların Türkçe dil gelişimindeki eksikliklerinin giderilmesi için çalışılması gerekir. Bugün geçmişi telafi etmenin derdinde olanlar, yarın geçmişin muhasebesini yapmaktan kurtulamayacağı için ertesi günün planlarını da yapamayacaktır. Geleceğe yapılacak en iyi yatırım; eve, arsaya, son model otomobile değil; toplumsal, sosyal sınıf atlamanın en güçlü aracı olan eğitime yapılan yatırımdır; nitelikli eğitimin anahtarı da sağlıklı iletişim becerisi ve dolayısı ile dil bilgisini gerektirir. Türkçeyi iyi bilenler, ikinci ve takip eden dilleri daha kolay öğrenir; hayatta başarılı olma şansları da o oranda artar.

Çocukları okula giden anneler, babalar; “Bizim çocuk evde zaten Türkçe konuşuyor” diyerek sorumluluktan kurtulmaya çalışmayın. Evde konuşulan dil ile okuldaki Türkçe dersleri birbirinden ayrıdır. Biri sınırlı sayıdaki kelimelerle yapılan bir iletişim etkinliği ise diğeri eğitim ve kültürlenme sürecidir.

Bir insanın zekâsı, bildiği kelime hazinesi ile ölçülmektedir. Ne kadar kelime biliyorsanız, kendinizi o kadar iyi anlatırsınız. Karşınızdaki de sizi ancak sahip olduğu kelime sayısının sınırları ile anlayabilir. Bu nedenle, ailelerin yanı sıra eğitimcilerin ve toplumu oluşturan bütün paydaşların dile sahip çıkması, çocuk ve gençlerin dil gelişimine azami özeni göstermesi gerekir. Nitelikli bir iletişim için iyi bir dil bilgisi, iyi bir dil bilgisi için de köken dilinin, Türkçenin iyi öğrenilmesi gerekir. Her iki dilin iyi öğrenilmesi, çocuk ve gençlerin okul başarılarının geliştirilmesi için de önemli bir anahtardır.

Türkçe geçmişten miras değil, gelecek kuşaklardan alınan emanettir.
Türkçe bir anlamda, geçmiş kuşakların bugüne bıraktığı bir kültürel miras değil; gelecek kuşaklardan alınmış bir emanet olarak görülmeli, gelecek kuşaklara özenle aktarılmalıdır. Bu süreçte konuşma dili ile yazı dili ayrı düşünülmemeli, konuşma dilinin yazı dilinden koparılması halinde, yazı dilinin de zayıflayacağı ve zamanla etkisini kaybedeceği unutulmamalıdır.

Türkçenin gönüllere yerleştirilmesi, herkesin ve her kesimin Türkçe konuşmaya teşvik edilmesi, bireysel ve toplumsal duyarlılık, duygusu ve ana dili bilinci oluşturulması, aydın kesimin yabancı hayranlığı ile yabancı sözcük kullanımı özensizliğinden kurtarılması, yabancı dil öğretimi ile yabancı dilde öğretiminin çok farklı kavramlar olduğunun gelecek kuşaklara iyi anlatılması gerekir.

Bitirirken
Her bir bireyin Türk milletinin varlığı ve devamlılığını sağlamak için çocuklarına Türkçe dersini aldırması gerekir. Bunun için Türkçe öğretmenleri, okul yönetimleri ile iletişim kurmalı, taleplerin karşılanamadığı durumlarda örgütlü toplumun güçlü bir toplum olduğu gerçeğini göz önüne alarak okul aile birliği, öğretmenler derneği gibi sivil toplum kuruluşları ile işbirliği yapmalı ve yasal haklarının takipçisi olmalıdır.

Çocuklarımıza iyi bir eğitim verebilmek için, onlara iyi bir dil eğitimi verilmesi ve bu hedefin gerçekleştirilmesi için de öğretmenlerin çabalarının desteklenmesi ve eğitim yöneticileri ile işbirilği yapılması gerekir. Aksi halde ne iyi bir eğitimden, ne de iyi bir gelecekten söz etmek mümkün olur. Unutulmamalıdır ki milleti için çalışan, onun efendisi değil; hizmetkârıdır ve milletin her bir ferdinin görevi onu yüceltmeye çalışmaktır. Turgut Cansever’in dediği gibi, “Şehri imar ederken, nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz; ihmal ettiğiniz nesil, imar ettiğiniz şehri tahrip eder.”

Not:
Bu yazı "Dünya dili Türkçe" kısmı dışında Avusturya'da aylık yayımlanan Europa Journal 'Haber Avrupa' Gazetesinin Mart 2018 sayısında yer almıştır. Özgün metne, http://europa-journal.net/images/kolumnen/maerz2018/cakir032018.jpg adresinden ulaşılabilir.

19 Şubat 2018 Pazartesi

Yalnız taş duvar olmaz

Uzun süredir yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız ve soydaşlarımızın eğitimle ilgili sıkıntılarının üstesinden gelmek için el birliği ile çalışması, farlılıkları zenginlik olarak görüp ve bu durumu fırsata dönüştürmesi gerektiğini yazıyor, söylüyorum. Bu yazılarımda, birimiz zeybek oynarken diğerimiz seyretmeyecek, el ele verip birlikte halay çekeceğiz derken, işbirliği yapmanın önemine değiniyorum.

Karşımıza çıkan sorunları öncelik sırasına göre sınıflandırıp, gerekli gereksiz tartışmalar ile vakit geçirmek yerine planlı bir şekilde çalışıp, elde ettiğimiz başarıların altını kalın çizgiler ile çizerek; başarıyı takdir ederken, başarılı olan kardeşlerimizi ödüllendirip; onların yetişen genç kuşaklar tarafından örnek alınmalarını sağlayalım. Zamana yayacağımız planlı ve sabırlı çalışmalarla bazen yerel yöneticilerin, bazen sivil toplum kuruluşlarının desteğini almaya gayret edecek, süreç içinde üstesinden gelinmesi zor görünen sorunların çözüldüğünü göreceğiz.

Ava gelmez kuş olmaz, başa gelmez iş olmaz
Hayatın her alanında bir değişim ve dönüşüme tanıklık ediyoruz. Bu değişim ve gelişimi olumluya çevirdiğimiz zaman birey ve toplum olarak kazanan biz oluruz. Geleceğimizin garantisi olan çocuklarımızın devam ettiği okullardan uygun vasıflar kazanarak mezun olmaları, bir yandan Almancayı öğrenirken öbür yandan köken dillerini unutmamaları için gayret gösterecek, gerekli tedbirleri alıp hayata geçireceğiz. Çocuklarımızın özellikle üst eğitim basamaklarında başarılı olmasını istiyorsak, onları Almancayı iyi öğrenmeye teşvik ederken, köken dillerini, yani Türkçeyi, en iyi şekilde öğrenmeleri için de ortamlar oluşturmaya, mevcut ortamları desteklemeye gayret edeceğiz.  Yer yer istenen düzeyde olmayan eğitim altyapısının iyileştirilmesi için bütün paydaşlarımızla, öğretmenlerimizle, velilerimizle, okul yöneticilerimle ve çocuklarımızla birlikte hareket edeceğiz. Atalar sözünü unutmayın, “ava gelmez kuş olmaz, başa gelmez iş olmaz”. Birimiz diğerini ötekileştirmeden, popüler olmaya çalışmadan, ortak amaçlar doğrultusunda el ele vererek çalışacak; bir olmanın, zorlukları birlikte hareket ederek aşmanın mutluluğunu yaşayacağız.

Tek kanatlı kuş uçmaz
Çocuklarının istikbali için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan velilerimizin, gelecek kuşakları yetiştirmek için türlü sıkıntılara göğüs geren anadili/köken dili öğretmenlerimizin çabalarını da samimiyetle desteklemeye devam edeceklerine inanıyorum. Bu işbirliği ortamı oluşturulduğunda, eğitimciler de kendi eksiklerini gidermeye gayret edecek, engelleri birlikte müzakere ederek aşmaya çalışacak, velilerimizi, çocuklarımızı eğitim konusunda bilinçlendirip, motive ederek, bilgilendirerek okul-aile-öğretmen bağını daha da güçlendirmeye çalışacaklar. Unutmayın ki yalnız taş duvar olmaz, tek kanatla kuş uçmaz. Öğretmenin de çocuğunda velinin de desteğe ihtiyacı var.

Baş başa vermeyince taş yerinden kalkmaz
Avrupa Türk toplumunun bireylerinin yaşadıkları ülkelerde toplumun orta sınıfının bir parçası olma konusunda önemli yol kat ettiğini ve eğitim yoluyla sınıf atlamaya başladığını keyif ve mutlulukla izliyorum. Değişim ve dönüşümün yaşandığı bu süreçte gençlerimizin nitelikli eğitim alıp, çalışma hayatına atıldığında da çalışma alanlarının önemli ve vazgeçilmez birer aktörleri olması için gerekli tedbirleri bugünden almak, el birliği ile çalışmak zorundayız.

Bugün uyum tartışmaları ile vakit kaybetmeyelim. Uyum tartışmaları geçmişte kaldı, artık kendimizi içinde yaşadığımız toplumun eşit haklara sahip bireyleri olarak kabul ettirmek için sosyal hayatın içinde aktif bir şekilde yer alıp, bütün paydaşlarla birlikte çalışma zamanı. Bu da her alanda ve her kademede nitelikli eğitim yoluyla sınıf atlayarak gerçekleşecek.

Birden fazla dile ve kültüre hâkim, bilimsel düşünceyi yaşam biçimine dönüştüren gençlerin çalışma hayatında seçkin ve aranan profesyoneller olması için önlerine somut ve ulaşılabilir hedefler koyacak, bu hedeflere ulaşabilmeleri için onları destekleyecek, sahip oldukları birikimi çalışma hayatında avantaja dönüştürmelerinin yollarını yine yerli yabancı ayrımı yapmadan birlikte araştıracağız. Hayata bu bilinçle hazırlanacak gençler, sadece Avrupa Türk toplumunun değil, hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar, yaşadıkları ülkeler için de önemli bir kazanım ve değer olacak; yaşadıkları çevreye olumlu bir katma değer sağlayacaktır.

Gelecek günlerin her birinize sağlıklı, mutlu ve başarılı olmanın hazzını tattırmasını; ülkemiz milletimiz için de hayırlara vesile olmasını dilerim.

Not: Bu yazı Avusturya'da aylık yayımlanan Europa Journal 'Haber Avrupa' Gazetesinin Şubat 2018 sayısında yer almıştır. Özgün metne, http://europa-journal.net/images/kolumnen/februar2018/cakir022018.jpg (19.02.2018) adresinden ulaşılabilir.

20 Ocak 2018 Cumartesi

Yaşlılığın güvencesi de eğitimdir

Avrupa‘nın değişik ülkelerinde olduğu gibi, Avusturya’da yaşayan Türklerle de zaman zaman bir araya geliyor; kendileri ile konuşma fırsatı buluyorum. Konuştuğum Türklerden bir kısmı senelerdir “Kendim gurbet elde, gönlüm sılada” duygusuyla yaşıyor. Hemen her gün evden çıkıp iş yerine sosyal hayata geçerken, adeta Sirkeci Garından hareket eden trendekilerin yaşadığı zihinsel karmaşaları yaşıyorlar. Bu soydaşlarımız yaşadıkları anın keyfini çıkarmak, yaşadıkları ülkenin kendilerine sağladığı imkânları değerlendirmek yerine bulundukları yerde Türkiye’yi yaşıyorlar.
  
Bunları yazarken kimseyi suçlamıyorum, niyetim bu değil. Elbette aklımız da fikrimiz de Türkiye ve Türk dünyası ile olsun; yüreğinizdeki Türkiye sevdası eksilmesin. Elli yılı aşkın gurbet şarkılarına bir son verip, kendimizi hayatın gerçeklerine göre doğru konumlandırıp, somut ve ulaşılabilir olan kısa, orta ve uzun vadeli hedefler için çalışalım. Evlatlarımızı da bu bilinçle geleceğe hazırlamaya gayret edelim. Hayatın gerçekleriyle yüzleşmenin zamanı geçiyor. Anı yaşamak yerine geçmişte yaşamanın, yaşayamadıklarımızı bugün telafi etmeye çalışmanın geleceğe katkısı olmayacağını unutmayalım. Bu tutumun mevcut sorunlara çözüm üretmeyeceğini; istikbal uğruna çıkılan yoldan geri dönmenin bu saatten sonra kolay olmadığını hepimiz pek ala biliyoruz.

Hadi gözü karartıp memlekete döndük diyelim, ele güne muhtaç olmadan yaşayacak birikimimiz var mı? Bu birikim bizi nereye kadar götürecek? Çünkü birikimin üzerine koymazsak gün gelir, elde avuçtakini tüketirsek ne olur? Hazıra dağ dayanmaz.

Türkiye’de yaşayan herkes çocuğunun iyi bir eğitim alması, toplum içinde saygın bir meslek sahibi olması için adeta seferber olmuş. Geleceğe yapılan en iyi yatırım, eğitime yapılan yatırımdır. Çünkü bu günün meselesi “bir dükkân, bir arsa veya bir daire” satın almak değil; zor ve uzun vadede sonuç alınan eğitim yatırımıdır. Ülkede ekonomik durumu iyi olanlar, çocuklarına yurt dışında eğitim aldırıyor. Bunu yapamayanlar özel dersler, özel okullar araştırma çabasında.

Eğitim, kulağa hoş geliyor, ama onun sabır, özveri ve hayatın kimi zevklerinden feragat etmeyi gerektiren uzun bir süreç olduğu unutulmamalı. Hem okuyan, hem okutan için.

Herkes evladının toplumsal ve sosyal hayatın içinde bilgi, beceri ve tutumları ile saygın bir yer edinmesini ister. Onların bulundukları ortamlarda saygı gören, seçkin bireyler olarak kabul görmesi için gayret eder. Eğitimin amacı da budur.  Çocukların yetişmesi, hem de iyi yetişmesi, aynı zamanda toplumun yaşam standartlarının yükselmesi, ülkenin gelişmesi demektir. Yükselen yeni nesil, ülkenin yükselmesini ve sosyal refahının artmasını sağlayacaktır.

Her bir bireyinin duygusal, bedensel, zihinsel açıdan önceden koyulan gerçekçi hedeflere göre yetiştirilmesi de ancak iyi bir eğitim planlaması ile gerçekleşir. Öngörülen bu hedeflere ulaşmak, her bir bireyin kendi yaşantısını bu hedeflere göre düzenlemesi ile mümkün olur. Örneğin okula giden öğrenci derslerine düzenli çalışırken, velisinin de okun okul başarısını takip etmesi, öğretmenleri ve okul yönetimi ile yakın işbirliği içinde olmasını gerektirir.

Bir öğrenci veya veli kendi yakın çevresinde okula giden, başarılı örnekleri görmez veya görmezden gelirse, ulaşılan başarıları küçümser, onun başarılarını değersizleştirmeye çalışırsa, o kişi sadece kendine değil, arkadaşına ve dolayısı ile topluma da zarar vermiş olur. Bunun yerine kendisi de çocuğunu okutmaya, veli olarak kendini geliştirmeye gayret gösterirse, hem kendi geleceğine, hem de topluma faydalı bir çaba göstermiş olur.

Millet olabilmenin, aydınlanmanın, kalkınmanın, özgür ve demokratik bir toplum olabilmenin yolu eğitimden geçmektedir. Eğitim, toplumda kişiler arası iletişimi kolaylaştırır; toplumun bireylerinin yaşam kalitesini geliştirir.

İnsanoğlu hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın, insanı ve onun doğasını tanımak çok önemlidir. Bunun birinci şartı insanın kendini tanıması, eksik yönlerini geliştirmeye çalışmasıdır. İnsanı ve onun doğasını tanımanın en kestirme yolu da insanın kendini tanımasıyla başlar. İnsanın kendisi ile iletişimi ve kendini tanıma çabası da kendini yargılamadan anlamaya çalışması ile olur. Böylece insan kendinin eksik yönlerini görür, duygu ve heyecanlarının altındaki nedenleri keşfeder. Bu da eğitim ve kültürleme ile mümkün olur.

Yaşadığınız toplumda başarılı olabilmek için toplumun yapısını iyi tanımak gerekir. Bu da eğitim süreçlerinde gerçekleşir. İnsanda var olan cevheri işleyen, onun özünü geliştiren örgün eğitim süreçlerinde, özetle okul hayatında, başarılı olmanın yolu toplumda konuşulan dili iyi öğrenmekten geçer. Konuşulan dili iyi öğrenebilmek için ise önce köken dilinin, yani Türkçenin iyi öğrenilmesi gerekir. Başarılı bir iletişim için de toplumda ortak konuşulan dili, yani Almancayı ve hedef kültürü iyi bilmek, karşılıklı ilişkiden beklenenleri anlayabilmenin ön şartıdır. Dili iyi bilmek, doğru konuşmak kendiliğinden olmaz. Bunun için çaba göstermek gerekir. Evde konuşulan dil ile okulda öğrenilen dil arasında fark vardır. Okul çağındaki çocukların köken dillerini mutlaka bir rehber öğretmen eşliğinde, okulda öğrenmelerinde yarar vardır. Bir çocuk, kendi sosyal çevresinde, ailesinde öğrendiği dili geliştirmezse, ikinci dili öğrenmesi veya edinmesi de o denli zor olur. Bu nedenle birinci dilin de öncelikle iyi öğrenilmesi için başta ebeveynler olmak üzere öğrenci ve öğretmenlerin de çaba göstermesi gerekir. Burada ilk görev ve sorumluluk velilere sonra da öğretmenlere düşmektedir. Bir okulda yeterli sayıda Türk öğrenci varsa ve bu çocuklara verilecek Türkçe dersi için öğretmen yoksa velilerin okul yönetiminden ve eğitim dairesinden öğretmen talep etme hakları bulunmaktadır. Bu hakkın talep edilmesi için de yine velilerin bir arada ortak hareket etmesi ve talepkar olması gerekir. Bunun için de öncelikle okul aile birliği toplantılarına katılım, burada söz sahibi olmak gerekir. Taleplerin okul aile birliği ve veli dernekleri üzerinden yapılması, sonuç alınabilecek etkili ve verimli bir seçenektir ve bu seçeneğin iyi değerlendirilmesi gerekir.

Sürekli uyumun bahsedildiği bir ortamda, insanlar bulundukları sosyal çevreye uyum sağlamaya çalışırken, sahip oldukları gibi köken kültürleriyle kabul edilmek, söz ve davranışlarının dikkate alınmasını bekler. Buna karşılık, bulunduğu çevreden kabul görmenin, saygın, eşit haklara sahip bir yurttaş muamelesi görmenin gereklerini de yerine getirmesi beklenir. Bir kişinin toplumsal ve sosyal hayatın içine girebilmesi ve farklı bir dili konuşan, öteki kültürün taşıyıcıları tarafından kabul görmesi için yaşadığı ülkenin vatandaşlığını alması, vergisini ödemesi vb. yeterli ölçüler değildir. Öncelikle içinde yaşadığı toplumun dilini iyi konuşması ve başarı ile tamamlanmış bir eğitime sahip olması, toplumsal ve sosyal hayatın gerektirdiği etkinliklerin içinde yer alması gerekir. Bu sayılan gereklilikler, iletişimin ve dahi sosyal ve kültürel hayattaki başarının ipuçlarını da hatırlatmaktadır. Muhatabınızı önce anlamaya, sonra anlaşılmaya çalışın.

Bu süreçte yani köken dilini doğal ortamda edinilen düzeyin üzerine çıkarmazsak, hedef kültürü ve o kültürün taşıyıcılarının dilini istenen düzeyde öğrenip eğitimlerimizi tamamlayamayız. Hayatta başarı için öngördüğümüz hedeflere ulaşmakta zorluk çekeriz. Toplumsal ve sosyal hayatta karşılaştığımız dil ve eğitim yetersizliğinden kaynaklanan sıkıntılardan kurtulmanın yolunu Türkiye’ye, ana vatana dönmekte ararız. Hâlbuki sahip olunan yetersizliklerin üstesinden gelebilmek için Türkiye’ye dönmek de doğru ve etkili bir çözüm değildir. Aksine yeterli hazırlık yapılmadan, hayallerde yaşatılan bir ülkede kurulacak yeni bir hayat, mevcut sıkıntıları daha da karmaşık hale gelecektir. Yani güneş hangi yönden vurursa vursun, gölgenizden kurtulamayacağınız gibi, eğitimsizliğin yol açacağı sorunlardan kaçışın ve kurtuluşun reçetesi de yine eğitimin kendisidir. Aristoteles’in dediği gibi, yaşlılığın güvencesi de eğitimdir.

Milletlerin geleceği, evlatlarının alacağı eğitimle ve ona göstereceği özenle doğru orantılıdır.

Not: Bu yazı Avusturya'da aylık periyotlarla yayımlanan Europa Journal 'Haber Avrupa' Gazetesinin Ocak 2018 sayısında da yer almaktadır. Özgün metne, http://europa-journal.net/images/kolumnen/oktober2015/cakir102015.jpg (20.01.2018) adresinden ulaşılabilir.

17 Aralık 2017 Pazar

Vatan ve kimlik üzerine

Bundan önceki yazılarımda millet, milliyetçilik, ırkçılık gibi konulara yer verdim. Bu yazıyı ise oldukça tartışmalı kavramlar haline dönüşen vatan ve kimlik üzerine yazıp, üçlemeyi tamamlamak istedim.
Avusturya’ya gelen ilk kuşağın torunları bugün üçüncü kuşak, onların çocukları da dördüncü kuşak Türk toplumu olarak bu ülkede yaşamaya devam ediyorlar. Bunların pek çoğu doğup büyüdüğü Avusturya’nın vatandaşlığına geçti; Türkiye tatillerde gidilen bir ülke haline geldi. Bununla birlikte dedelerinden, babalarından miras gibi aldıkları vatan, millet, bayrak sevgisini yüreklerinde taşıyorlar; vatan deyince yürekleri Türkiye için atıyor, bayrak deyince de dillerinden Türkiye’yi düşürmüyorlar. Türkiye onlar için her daim gidemeseler bile zihinlerine yer eden bir ütopya, bir hayal ülkesi olarak varlığını sürdürüyor. Nasıl sürdürmesin ki…  Yahya Kemal Beyatlı’nın ifadesi ile “maziyi vatandan ayırmak, ruhu bedenden ayırmak kadar zordur”. Geleneksel aidiyet bağlarına göre, -kişi istemese de- içinde doğduğu toplumun kimliği ile anılıyor. Ne Avusturya’dan vaz geçilebiliyor, ne de Türkiye unutulabiliyor. Bu kimlik vatan ile ilişkilendiriliyor. Nihayetinde vatan kavramının etrafında da kimlik oluşturuluyor.

Avusturyalıların ülkelerindeki Türkiye kökenlileri Avusturya bayrağı altında Avusturya vatandaşı olarak kabul etmesi; yeni doğanlara veya yasada öngörülen şartları sağlayan başvuru sahiplerine vatandaşlık hakkı vermesi, siyasi bir tercih olmasının yanı sıra, göç sonrası dönemde yeni bir kimlik oluşturulması kararlılığının izlerini de taşıyor. Toplumun, içinde barındırdığı “ötekileri” kendi bünyesinde eritmesi elbette zaman alacak bir süreçtir. Bu süreç öyle kolay, akşamdan sabaha tamamlanacak bir süreç değildir. Avusturyalıların çok kültürlü bir hayatı benimsemesi ve imperyal mensubiyeti dışında oluşturduğu yeni habitusu, yani toplum olarak algılama, hissetme, düşünme ve davranış modelleri geliştirme edimleri, bu bilinçle yapılandırması gerekecektir. “Ötekilerin” de vatandaşlık bağlarını kabul ederek, ortak bir gelecekte yaşamayı zımnen kabul etmesi, taşıyıcı kültürü tanıması - toplumsal ve sosyal hayatın içinde olmak için özveri ve çaba göstermesi ve köken kültürü ile çatışmaya son vermesi gerekir. Bu çaba egemen kültürün buyurganlığı altındaki azınlık kültüre kendi öznel değerlerini terk etmesini dayatmamalı; aksine gelecek kuşaklara aktarabilmesi için fırsatlar oluşturulmasına katkı sağlamalıdır.

Çok kültürlü, ama tek kimlikli toplum olmanın yolu; bütün grupları din, dil ve ırk farkı gözetmeden ortak bir vatan ve bayrak gibi sembol kavramlarla şekil bulan bir vatandaşlık anlayışı, kimliği üzerinde birleştirmekten geçer. Burada “Ülkenin gerçek sahibi kim?” sorusuna cevap aramak yerine, ülkeye anayasal yurttaşlık bağı ile bağlı olan ve yurttaş olmanın bilinci ve sorumluluğu ile hareket eden herkesin vatandaşlık paydasında birleşerek, ülkenin geleceği hakkında söz ve sorumluluk sahibi olduğu vurgulanmalıdır.

Türkiye kökenliler Avusturya’nın sağladığı demokratik hakları kullanarak, toplum içinde toplumdan soyutlanmadan, toplumla birlikte, her iki toplumun yararına olacak ortak bir gelecek kurmak için el ele çalışmanın yollarını aramalıdır. Bu başarıldığında Avusturyalı Türk kimliği de hayata geçirilmiş olacak, toplumsal ve sosyal hayatın önündeki bariyerler de daha kolay aşılacaktır. Bu bariyerlerin aşılabilmesi, Avusturyalıların tutumu ile de yakından ilişkilidir. Seçim dönemlerinde üzerinde çok da düşünülmeden ortaya atılan siyasi bir görüş, yabancı kökenlilerin özne yapıldığı tartışmalar, maruz kalınan bir olumsuz tutum muhatabının yüreğini acıtır; kendinden uzaklaştırır. Bu da ortak kimlik oluşturulması sürecinin uzamasına, toplumsal farklılaşmanın belirginleşmesine neden olur. Öyle ki anlamsız sloganlar üzerine kavga edenler, bir süre sonra yaptıkları kavganın asıl nedenini unutur, anın gerilimini yaşamaya başlar. Buna karşın kavga etmek yerine sevgi, saygı temeline oturtulan karşılıklı müzakereler, tarafların yeni bakış açıları kazanmalarını sağlar; sorunların çözümünü kolaylaştırır. Böyle sıkıntılı anlarda duyguların esiri değil, aklın efendisi olunmalıdır.

Benim Avrupalı Türklere önerim, “yaşadığınız toplumun eğitim, kültür imkânlarından sonuna kadar yararlanmaya; kendi ana dilinizi öğrenirken, yaşadığınız toplumun dilini, kültürünü de öğrenmeye bakın” şeklinde olacaktır. Yabancı bir ortamda kabul görmenin ilk şartı yaşanan çevreye uyum sağlamaktır. Uyumun anahtarı ise yaşadığınız çevrede konuşulan dili öğrenmektir. Dil öğrenmek de kültürel etkileşimin gerçekleştiği bir süreçtir. Dilini ve kültürünü öğrendiğiniz toplumun sizi kabul etmesi bu yolla daha kolay olacaktır. Kendini ifade edebilen, sorunlarını anlatabilen bir kişi ile işbirliği yapmak daha kolaydır. Yaşanılan ülkenin dilini öğrenmenin avantajlarını kullanmak için de iyi bir eğitimin alınması gerekir. Üniversite eğitimi, meslek eğitimi, her ne eğitim ise artık…

Uyum sağlamak, geçmişinizi unutmanız, Türkiye ile ilişkilerinizi koparmanız anlamına gelmiyor. Aksine siz geçmişinizi unutsanız da bir gün birileri çıkar ve size unutamayacağınız bir dersle geçmişinizi ve kim olduğunuzu hatırlatır. Bu nedenle siz arada kalanlardan olmamak için kendi kültürünüzü, ardından hedef kültürü iyice öğrenmek durumundasınız. Avrupa kültürü içinde her ne kadar Avusturya vatandaşı olsanız da köken olarak Türksünüz; Noel kutlamalarında arkadaşlarınıza eşlik etseniz de Müslümansınız. Bireyler vatansız, milletsiz olmayacağına göre, toplumlar da dinsiz olmaz.  Bu kavramlar da kimliğin yapı taşlarıdır. Avusturya Türk toplumu da kendi içinde sahip olduğu farklı kültürlere rağmen, dışarıdan bakıldığında Türkiyeli Müslümandır. Çünkü Türkün sembolü olan hilal ile İslamın alemi olan hilal bizlere her iki kültürün taşıyıcısı olmanın sorumluluğunu yüklüyor. Bu sorumluluk da kendi içinde ayrışmayı değil; ortak amaçlarda birleşmeyi, birlikte hareket etmeyi gerektirir.

Günümüzde toplumu ayrıştıran, ötekileştiren anlayışa ve onun savunucularına nice dersler bırakan, ecdadımız tarihin her döneminde toplum içinde “öteki” olarak adlandırılan bir sınıfın oluşmasına karşı çıkmış; ilişkilerde adil olunmasını, aşırılıklardan kaçınılmasını emretmiştir. Müslüman lider ve komutanlar, ötekinin “yok edilmesi” yerine “yaşatılması” ilkesine sadık kalmıştır. Onların evlatları da içinde bulunduğu alaca karanlığın, gün aydınlığına dönüşmesini sağlayacak bilgi ve kararlılığa sahiptir. 
------------------------
Bu yazı Avusturya'da aylık periyotlarla yayımlanan Avrupa-Haber / Europa Journal Gazetesi Aralık 2017 sayısı için hazırlanmıştır. http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/dezember2017/cakir122017.jpg adresinden ulaşılabilir.

8 Kasım 2017 Çarşamba

Milliyetçilik ve ırkçılık üzerine

Avrupa ülkelerinde yapılan seçimlerde küresel terörizme karşı geliştirilen savunma içgüdüsünün de etkisi ile olsa gerek, aşırı sağın oylarının belirgin bir şekilde yükseldiği görüldü. Geride kalan seçim kampanyalarında, yaşanan sorunların kaynağı olarak ötekileştirilen yabancılar ve özellikle Müslümanlar gösterildi. Sadece milliyetçiler veya ırkçı partilere ait politikacılar değil, sosyal demokrat olduğunu söyleyenler de Avrupa kültürüne yakışmayan bütün unsurları seçim malzemesi yapmaktan çekinmediler.
Hayatın gerçekleri ile bağdaşmayan ve retorik haline gelen ütopik söylemler, Avrupalı Türklerin yurt olarak seçtikleri coğrafyada yurttaş olmak için (yani dil, tarih, yurt, kültür, ahlak ve amaç birliğinin sağlanması için) ortaya koyduğu güçlü iradeyi gölgelemekte, uyumu desteklemek yerine toplumsal ayrışmayı adeta teşvik etmektedir. Ortak kaderi paylaşmanın, aynı gök kubbenin altında ortak bir geleceğe hazırlanmanın gerekleri ayrışmayı değil, birbirine bağlı yurttaşların oluşturduğu siyasal birlikleri desteklemeyi; farklılıklara saygı duymayı, sosyal adalet ve refahı geliştirmeyi, teşvik etmeyi öngörür.
İnsanlar hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın din, etnik kimlik ya da yabancı karşıtlığı üzerinden politika üretmekten ve bu doğrultuda politik söylemlerde bulunmaktan uzak durmalı, bu tür söylemlerde bulunanlar ile arasına mesafe koymalıdır. Çünkü ırkçı söylemler topluma faydadan ziyade zarar verir; kimsenin tasvip etmeyeceği toplumsal ve sosyal şiddeti besler, ayrışmayı derinleştirir; kenarda köşede kalmış nefret söylemlerini alevlendirir. Irkçı söz ve eylemler ancak bu tür söylem sahiplerinin kısa süreli siyasi amaçlarına hizmet eder.
Çok kültürlü bir ülkede yaşayan vatandaşların tamamının belli bir din veya ırka dayandırılmadan, siyasi bir birlik olarak görülmesi gerekir. Bu toplumsal yapılarda siyasi birliği oluşturan insanların birbirini sevmesi, ortak kader birliği yapılan ülkeyi uzak hedeflere taşımak istemesi son derece makul, doğal bir beklenti ve kazanımdır. Irkçı söylemler, duyguları kabartıp şiddeti ve vandalizmi körüklerken, yurttaşların yakınlaşmasını değil, aksine sonucu insanlığın hayrına olmayan olaylara neden olur. Avrupa tarihinde bu duruma tanıklık etmiş nice kuşaklar vardır. Geçen yüzyıllarda yaşananların belgeleri, canlı tanıkları bu görüşü doğrulamaktadır. Kaldı ki ırkçı söylem ve eylemler Avrupalıların bize anlattığı temel değerlerle de bağdaşmamaktadır.
Milliyetçilik, aidiyet hissi duyulan milleti sevme, milli ve manevi değerleri yaşatma ve yükseltme çabası ve idealidir. Bu anlamdaki milliyetçi söylemler halkın sorunlarını çözmeye yönelirse, bunları eleştirmek bir yana, halkların takdirini ve övgüsü kazanır. Ancak ırkçılık ve ırkçı söylemler, yurttaşların sevinçte ve tasada aynı duyguları taşımasına engel olur.
Türkiye’deki siyasetçiler gibi Avrupalı siyasetçilerin arasında da kendini vatanı ve milleti ile bağdaştıranların bulunması son derece olağan görülmeli, tercihlere saygı gösterilmelidir. Hangi milletten olursa olsun, milliyetçiler, ortak kaderi paylaştığı toplumun fertlerini köken ayırımı yapmaksızın kardeşlik duyguları ile sever ve saygı duyar; onlarla temeli sevgi, saygıya dayanan bir bağ kurarlar. Aynı değerler etrafında birleştiği ve büyük bir aile olarak gördüğü milleti için gerektiğinde özveride bulunur; bedel öder. Milleti ulu bir ağaç, yurttaşları da o ağacı süsleyen yapraklar gibi görür. Ülkede farklı kültürlere ait ögeler, baharda çiçeklerle bezenmiş bir ağacın dalları gibidir; özenle bakılıp geliştirildiğinde seyrine doyum olmaz.
Irkçı görüşü savunanların evrensel değerleri kavrayamayan aklı, özgüven yetersizliği, korkusu ve insan sevgisizliği paranoya düzeyine çıkar. Vicdanları kurumuş; ağaçları odunlaşmıştır. Yeşermesi de mümkün olmadığından, insanları belli kategorilere ayırıp, birbirine düşüren, birini diğerine göre önceleyen hasta bir zihniyete sahiptirler.
Milliyetçiler, kendini bağnazlığa, tutuculuğa karşı konumlandırır; duygularının esiri olmaz; dogmaları değil, bilimi rehber edinir. Geri kalmışlığa, sömürüye silah veya kaba kuvvetle değil, bilimsel bilgi ile karşı çıkar. Dini inançlara ve kültürel değerlere saygı göstermekle birlikte, dinin politikaya alet edilmesine ve toplumsal barışa zarar verecek mezhep çatışmalarına dönüşmesine rıza göstermez. Bunları siyasi mücadelenin aracı olarak görmez, göstermek istemez.
Öte yandan, ırkçılığa karşı olan milliyetçilik, iyi vatandaş olmayı gerektirir. Irkçılar ortaya koydukları söz ve eylemlerle toplumda ayrışmaya yol açarken, milliyetçiler, yasalara bağlı olmayı yeterli görmez; kendini yenileme, geliştirme ve bu suretle toplumsal sorunlara çözüm üretme arayışına girer. Okuyan, araştıran, bilgisi, karakteri ve üstün ahlakı ile topluma örnek olan, özgür ve onurlu bir milletin bireyi olmanın, onu geleceğe taşımanın sorumluluğunu hisseder; başarabildiği ölçüde de mutluluğunu yaşar. Özgürlük ve bağımsızlık milliyetçilerin olmazsa olmazıdır.
Avrupalı Türkler, atalarının nice zorluğun üstesinden geldiğini ve her zorluğa bir çare olduğunu bilir; yaşadığı olumsuzluklar karşısında kendini ümitsizliğe, karamsarlığa kaptırmaz. Türk olmanın, Müslüman olarak etiketlenmenin ötekileştirilmek için geçerli bir neden olmadığını bilir; bu etiketi taşımaktan da gurur duyar. Çarenin tükendiği yerde çare yine kendisi olur.
Avrupalı Türkler, karanlık gecede geçtikleri yolu dolunayın ışığında aydınlatıyorlar. Ama ayın karanlık yüzünde neler olup bittiği Türkiye’dekilere meçhul. Avrupalı Türk kardeşlerim, Dostoyevski’nin dediği gibi, “Herkesin yanlış yaptığı şeyi sen doğru yaparsan, herkesin yaptığı doğru; senin yaptığın yanlış olur.”[1] Seni içinde bulunduğun olumsuzluklardan kurtaracak güç; cesaretin, çalışkanlığın ile doğru ve hak bildiğin yolda yalnız kalsan bile bir başına yola devam edecek azim ve kararlılığın olacaktır.


Bu yazı Avusturya'da aylık periyotlarla yayımlanan Avrupa-Haber / Europa Journal Gazetesi Kasım 2017 sayısı için hazırlanmıştır. Yazıya http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/november2017/cakir112017.jpg adresinden ulaşılabilir.


[1] Özel Sözler: Fyodor Dostoyevski Sözleri, http://www.ozdeyis.net (06.11.2017).

27 Ekim 2017 Cuma

Berlin’deki Türkçe ve Türk Kültürü dersleri

Almanya’nın başkenti Berlin’de Mitte Belediyesi sınırları içindeki  17 okulda okulun işletme giderlerinin karşılanması için yaklaşık 27 bin 400 Avro talep edilmesi üzerine, bu ilçedeki Türkiye kökenli öğrenciler Türkçe dersine girememektedir. Söz konusu okullarda 571 öğrenci Türkçe ve Türk Kültürü dersi almaktaydı. Bu durum Berlin Eğitim Müşaviri Prof.Dr. Cemal Yıldız tarafından basına açıklandı ve önemli tartışmalar yaşanmaya başlandı[1]. Konuya geniş yer veren Avrupa Sabah Gazetesi (27.09.2017) de gelişmeyi skandal olarak değerlendirip, okuyucuya „Türk çocuklarının asimile edilmesi ve Türkiye ile bağlarının kesilmesi için Türkçe dersini hedef alan siyasiler, dersin verilmesini engellemek amacıyla harekete geçti“ şeklinde duyurdu[2].

Almanya’da aylık periyotlarla yayımlanan Perspektif Dergisi redaktörü Şeyma Karahan da konuyla ilgili uzman görüşü almak üzere şahsımla yazılı bir mülakat yaptı. Aşağıda yöneltilen sorular ve bunlara verdiğim cevaplar yer alıyor. 

1. Türk konsolosluğunun öğretmenleri tarafından verilen derslerin medyada bu denli yer alması konusunda ne düşünüyorsunuz, bunun bir nedeni var mı?

Öncelikle konuya basın yayın organlarına yansıyan günlük siyasi tartışmalara taraf olmak yerine, akademik açıdan yaklaştığımı belirtmek isterim.

Almanya’daki Türkiye kökenli çocuklara verilen dersin adı, Türkçe ve Türk Kültürü dersidir. Konsolosluk dersi ifadesi ile bu ders sıradanlaştırılmakta, onun her hangi bir ders olarak algılanmasına neden olmaktadır. Bu nedenle doğru bir tanımlama Türkçe ve Türk Kültürü Dersi olmalıdır. „Konsolosluk öğretmeni“ veya „konsolosluk dersi“ ifadelerinin arkasında burada tekrar etmeyi gerekli görmediğim, ama geçmişte yoğun olarak tartışılan bir dizi sorun yer almaktadır.

Bu dersin Almanya’daki geçmişine bakıldığında, önce Bavyera Eyaletinde verildiği; Alman yetkililerin girişimleriyle başlatıldığı görülür. Bunun nedeni de hem insani hem de Almanya’nın da taraf olduğu kimi uluslar üstü anlaşmaların göçmen çocuklarının köken dillerini öğrenebilmeleri konusundaki hükümlerdir. Avrupa Konseyinin de göçmen çocuklarının köken dili eğitimi hakkından yararlanabilmeleri için üye ülkelerde gerekli düzenlemelerin yapılması konusunda aldığı kararlar vardır. Almanya Federal Cumhuriyeti bakanlıklar arası ortak kültür komisyonu da bu dersin verilmesi konusunda aldığı kararlar vardır. Türkiye Cumhuriyeti devleti ile yapılan karma eğitim uzmanları toplantılarında da diğer eğitim konularının arasında bu derse ilişkin değerlendirmeler ve uygulamaya ilişkin görüş ve öneriler gözden geçirilmektedir.

Dersin tartışmaya konu edilmesinin değişik nedenleri olabilir. Konuya nesnel olarak yaklaşmaya ve tarafların bakış açılarını özetlemeye çalışayım.

a) Türkiye’nin resmi görüşü ve konuya yaklaşımı: Türkçe ve Türk Kültürü dersinin öğretimi Türkiye Cumhuriyeti tarafından gönderilen öğretmenler tarafından verilmektedir. Öğretmenlerin maaşları da Türkiye tarafından karşılanmaktadır. Bu dersin öğretim programı (1-10. sınıflar) da yine Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı tarafından oluşturulan özel bir komisyon tarafından belirlenmiş; 2007 yılından bu yana uygulanmaktadır. Bu dersin içeriği, program yapısı, temel beceriler, bu derste kullanılacak ders kitaplarının özellikleri, Türkçe, Türk kültürü dersinin amaçları ve sınıflara göre uygulanmasına ilişkin esaslar ve öğrenci kazanımları 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nda yer alan Türk Milli Eğitiminin Genel Amaçlarına uygun olarak hazırlanmıştır. Hazırlanan ve gerek TTKB ve gerekse yurt dışındaki eğitim ataşeliklerinin internet sayfalarından ulaşılabilen bu program ile „Türk çocuklarının Türk dilini ve kültürünü tanımaları, benimsemeleri, geliştirmeleri, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda millî duygularını pekiştirmeleri ve yaşadıkları ülkeye uyum sağlayarak etkili toplumsal ilişkiler içine girmeleri amaçlanmıştır.”

b) Almanya Federal Cumhuriyeti’nin konuya bakış açısı ise şu şekildedir: Dersin içeriği konusunda bilgi sahibi değiliz. Derste kullanılan kitaplarda Türkiye ve Türk tarihi ile ilgili gereksiz ayrıntılar ve milliyetçi, ayrıştırıcı bir içerik verilmekte ve bu durum Almanya’da yetişen kuşakların topluma uyum sağlamasını zorlaştırmaktadır.

Her iki görüşe eleştirel olarak bakıldığında, ortada gerçek bir iletişim kopukluğu, güven eksikliği ve yapılan çalışmaların yetersiz olduğu gözlenmektedir. Gerek Kuzey Ren Vestfalya gerekse Hamburg Eyaletinde yapılan uzman denetiminde konuyla ilgili eleştirilerin gerçekçi olmadığı belirtilmiştir. Sorun kullanılan öğretim materyallerinden, ders kitaplarından kaynaklanıyorsa, bu da alanla ilgili uzmanların yeterince çalışmadığının göstergesidir.
Almanya’ya gönderilen öğretmenlerle ilgili eleştirilere gelince, Türkiye’nin geçmiş yıllarda ülkeye gönderdiği Türkçe ve Türk kültürü dersi öğretmenlerinin seçiminde kimi hatalar yaptığı doğrudur. Bu nedenle bazı eyaletlerin Türkiye’den öğretmen alımını durdurmuş olması, bunların yerine ihtiyacı mahalden temin ettiği öğretmenlerle karşılamaya başlaması da gerçektir. Türkiye’den gelen öğretmenlerin yer yer dil ve uyum sorunu yaşadığı, Alman meslektaşları ile yeterli iletişim kuramadığı, bu nedenle görev yaptıkları eğitim kurumlarında istenmeyen bir dizi olayların yaşandığı gözlenmektedir. Bu durum karşılıklı yanlış anlamalara ve iletişim sorunlarının yaşanmasına neden olmaktadır. Dolayısı ile Alman okul yöneticileri mevzuata göre tedbir alma ihtiyacı duymaktadır. Bu sorunlar karşılıklı işbirliği ve iyi niyetle aşılabilecek durumdadır.

Türkiye Cumhuriyeti Almanya’ya gönderdiği öğretmenlerin eyaletlerdeki yönetim, organizasyon ve planlamasının ihtiyacı karşılayacak şekilde yapılmasını sağlama konularında da yetersiz kalabilmektedir. Bu planlamaların yapılması, eğitim öğretim sürecinin takip edilmesi ve olası sorunlara önceden müdahale edilmesi, okul yönetimleri ile gerekli irtibatın kurulup, okul yönetimiyle işbirliği yapılarak gerekli tedbirlerin alınması konularında çalışacak Eğitim Ataşeleri de görevlendirilememiştir. Bu eksikliklerden dolayı, öğretmenler karşılaştıkları sorunlara kendi geliştirdikleri yöntemlerle çözüm üretmeye çalışmışlar; bazen de olmayacak konulardan sorun üretmişlerdir.

Konuya Almanya açısından bakıldığında şöyle bir durum görülmektedir: Almanya bir göç ülkesi olmasına karşın, ülkede çok kültürlü yapıya geçiş ve yabancıların “öteki” olarak görülmemesi konusunda bir dizi güçlükler yaşanmaktadır. Yabancılara “yabancı” olanların, ülkeye uyum güçlüğü çeken bütün yabancılara karşı olması ve giderek artan “yabancı düşmanlığı” eğilimi, sorunlara anlayışla yaklaşılmasını ve çözüm üretilmesini güçleştirmektedir. Okul yönetimleri de tahammül sınırlarını zorlayan durumlarla karşılaştıklarında, radikal çözümler üretmeye ve uygulamaya başlamışlardır.

Almanya’da çok kültürlülüğün bir politika olarak sürdürülemeyeceği, bu görüşün “iflas ettiği” bizzat şansölye tarafından açıklamıştır. Yeni anlayışa göre, kökeni neresi olursa olsun, Almanya’da doğan herkes vatandaşlıkla ilgili şartları sağlıyorsa Alman vatandaşıdır. Alman vatandaşı olan herkes de göçmen kökenli olmayanlarla eşit anayasal haklara sahiptir. Bu hak eğitim alma hakkı olarak da geçerlidir. Bu mantığa göre, Alman okullarında öğretim dili Almancadır. Öğrenciler ağırlıklı olarak Alman vatandaşıdır. Öğrencilerin önceliği de topluma uyum sağlamak ve bunun için de Alman dilini ve kültürünü öğrenmektir. Türkçe veya bir başka köken dilinin öğretilmesi, yeni kuşağın Almanya ile olan bağını zayıflatmakta, köken ülke ile olan bağını da taze tutmakta, yeşertmektedir. Bu da ülkede paralel toplum oluşmasına yol açmakta, Türk kökenlilerin topluma uyum sağlamasına engel olmaktadır. Birbirleriyle kopuk alt kültürlerden oluşan bir toplumsal yapı Almanya için istenmeyen bir durumdur. Almanya okul sistemi içinde İngilizce, Fransızca, Türkçe gibi dilediği bir yabancı dilin öğretilmesi için de düzenlemeler yapar.

Burada, Almanya’nın okul sistemine dâhil edilmeyen Türkçe ve Türk kültürü dersinin okul saatleri dışında verilmesi, genel eğitim programına dâhil edilmemesi sorun oluşturmaktadır. Alman okul idarelerine de ek bir mali yük getirmektedir. Bu maliyetin “bu dersi alanlar tarafından karşılanması gerekir” anlayışı, yukarıda açıklanan bakış açısına rağmen doğru bir yaklaşım değildir. Bu yaklaşım, derslerin okullardan sivil toplum kuruluşlarına kaymasına neden olacağı gibi, dersin içeriğinin ve öğretim elemanlarının denetimini imkânsızlaştıracak; Almanya için yeni ve bugünden kestirilemeyen bir dizi sorunun kaynaklarını oluşturacaktır.

Benim önerim, Türkçe derslerinin Alman eğitim sistemi müfredatı içinde not verilen ve kredilendirilen bir ders olarak yer alması ve dersi sadece Türkiye kökenli öğrencilerin değil, Almanlar dâhil olmak üzere diğer uluslardan öğrencilerin de alabileceği açık bir yapıya dönüştürülmesi gerektiği yönündedir. Dersin içeriğiyle ilgili çekincelerin ortadan kaldırılabilmesi için Berlin Eğitim Müşavirliği tarafından yapılan çalışma ve girişimlerin desteklenmesinde yarar görülmektedir. Ayrıca bu dersin Almanya genelinde uygulanma standartlarının belirlenmesi için her bir eyalette Türk ve Alman eğitim uzmanları ile ilgili bütün paydaşların katılacağı arama ve ortak akıl toplantıları yapılmalı, bu toplantılardan çıkacak sonuçların yine karma eğitim uzmanları tarafından ortak bir programa (müfredata) dönüştürülmesi gerekmektedir. Böylece ortak içerikli bir ders programının uygulamaya geçirilmesi halinde, iki ülke arasında günlük siyasi anlaşmazlıklarla gerilen ilişkilerden öğrencilerin ve eğitimcilerin olumsuz etkilenmemesi sağlanacağı gibi, dersin karşılıklı güven, işbirliği ve birlikte belirlenen amaçlarda görüş birliğinde yürütülmesi sağlanacaktır.

2. Almanya’da yeni kuşakların yetişmiş olması nedeniyle konsolosluk derslerinin uygulanmasını gerektirecek şartlar kalmadı. Bu görüşe ilişkin neler söylersiniz?

“Türkiye’den konsolosluklar üzerinden getirilecek öğretmenlerle ders verme dönemi artık geride kaldı” demek doğru bir yaklaşım değildir. Konuya sadece Türkiye kökenli öğrenciler açısından da yaklaşılmamalıdır. Ülkede yaşayan bütün göçmen kökenli çocuklara köken dili öğretimi ile kazandırılacak beceriler, onların bulundukları ülkenin dilini daha kolay öğrenmelerine katkı sağlayacak; onların hem köken dilini konuşanlarla hem de yaşadıkları ülkenin insanlarıyla sağlıklı iletişim kurmasına yardımcı olacaktır. Köken dilinin öğretiminin ihmal edilmesi, sonucu önceden kestirilmesi mümkün olmayacak toplumsal, sosyal sorunları da beraberinde getirecektir. Çünkü köken dili, Almancanın istendik düzeyde öğrenilmesini kolaylaştırıp, öğrencilerin akademik gelişimlerine ve okul başarılarına olumlu yansıyacağı altyapının oluşmasına da yardımcı olacaktır.

Bu bağlamda, benim önerim, Almanya’daki üniversitelerin Türkiye’deki üniversiteler ile işbirliği yaparak çift diploma programları geliştirmeleri ve öğretmen ihtiyacının Almanya’dan karşılanması için gerekli çalışmaların bir an önce başlatılması gerektiği yönündedir. Bu arada ülkedeki öğretmen ihtiyacı karşılanana kadar Türkiye’den öğretmen getirilmesine devam edilmelidir. Çift diploma programları için özellikle liseyi Almanya’da bitiren veya Türkiye’de okuyup da Almancası iyi, Almanya ile ilgili yaşamsal geçmişi olan öğrenciler tercih edilmeli; bunların iki yıl Türkiye’de iki yıl da Almanya’da öğrenim görmeleri, Türkiye’de çalışmak isteyenler için Türkiye’de Almanya’da çalışmak isteyenler için de Almanya’da staj ve uygulama imkânları sağlanmalıdır. Bu şekilde ortak öğretmenlik programları için işbirliği yapmaya hazır Türk ve Alman üniversitelerinin olduğunu, bu isteği destekleyecek siyasi iradenin tarafları desteklemesi gerektiğini belirtmek isterim.

3. Türkiye’deki Alman okullarındaki Almanca dersleri Almanya hükümeti tarafından finanse ediliyor; öğretmenler de Almanya’dan gönderiliyor. Buna rağmen Almanya’daki konsolosluk dersleri bir sorun olarak görülüyor. Bu tartışmanın mütekabiliyet çerçevesinde yapılmadığını düşünüyor musunuz?

Türkiye’deki Alman okullarında verilen Almanca dersleri ile Almanya’daki Alman okullarında verilen Türkçe ve Türk kültürü derslerini karşılaştırmanın, Almanya’da yaşanan sıkıntıların ortadan kaldırılması bakımından doğru bir yaklaşım olmadığını düşünüyorum. Türkiye’deki Alman Lisesindeki öğretmenler Almanya’dan geliyor, giderleri Almanya Federal Cumhuriyeti tarafından karşılanıyor. Ancak bu okulların Türkiye’de özel yasaya tabi devlet okulu olduğu unutulmamalı. Dersler Almanca veriliyor. Türkiye mevzuat açısından ülkede bulunan Alman kökenli öğrencilere Türk öğrencilerden farklı bir uygulama yapmıyor.

Devlet okullarının dışında özellikle İstanbul’da pek çok okul öncesi eğitim kurumları da var ve bunlar özel öğretim kurumları yönetmeliğine göre faaliyet gösteriyor. Kamu kurumu değiller ve serbest piyasa koşulları içinde MEB’nın denetim ve kontrolleri altında çalışıyorlar.

Bu bağlamda, Almanya’ya gönderilen ve maaşları Türkiye’den ödenen Türk öğretmenlerin bu ülkede ders verebilmeleri için öğrencilerden veya Türkiye Cumhuriyeti’nden „Alman okullarına genel gider ücreti ödenmesi gerektiği“ veya Almanya’da oluşan durumun Türkiye’deki eğitim şartları ile karşılaştırılması ve mütekabiliyet gerektirdiği görüşü doğru bir yaklaşım değildir. Ayrıca bu görüş Alman mevzuatına göre hem etik olarak hem de yasal olarak eleştiriye açıktır. Almanya’da Türkçe ve Türk kültürü dersi alan öğrenciler Türkiye kökenli de olsalar, kısmen Alman vatandaşıdır. Bu talep Türkiye kökenli Alman öğrencilere karşı yapılmış bir ayrımcılık ve ötekileştirme olarak değerlendirilebilir ve bu öğrencilerin Alman vatandaşı olmalarına rağmen ülkede eğitim hizmetlerinden eşit olarak yararlanamaması, köken dillerini öğrenmelerinin engellenmesi gibi bir durumu da beraberinde getirir ki bu uygulama hem Almanya’nın taraf olduğu uluslar üstü anlaşmalara hem de Alman anayasasına aykırıdır.

Yazının yayımlandığı adres: http://www.perspektif.eu/2017/11/29/almanyada-tuerkcenin-ihmali-soeylesi/ (30.11.2017).



[1]Işın Toymaz. Türkçe Restleşme Kurbanı. İçinde: ABC Gazetesi.29 Eylül 2017. http://m.abcgazetesi.com/turkce-restlesme-kurbani-65442h.htm (24.10.2017).
[2] Türkçe’ye kıskaç. Avrupa Sabah (27 Eylül 2017). http://www.sabah.de/gundem/2017/09/27/turkceye-kiskac (24.10.2017). 

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...