26 Ocak 2020 Pazar

Değişime direnme


İnsanlar çok uluslu ve çok kültürlü bir toplum yapısına ne kadar direnirse dirensin M.Ö 535-475 yılları arasında Efes'de yaşamış olan filozof Herakleitos dediği gibi, “Değişmeyen şey değişimin kendisidir. Zaman insanları, toplumların yapısını da değiştiriyor; her yeni durumun mevcut yapıya uyumundan söz ediliyor.

Bu süreç zaman zaman siyasal tartışmalara neden olan uç görüşlerin ortaya atılmasının da önüne geçemiyor. Ev sahibi “misafirlerin” baskın kültüre, yahut yönlendirici kültürün günlük yaşam standartlarına uymasını, yaşantı olarak da toplumsal olarak dönüşmesini beklerken, şehrin banliyölerine hapsolmuş insanlar kendini değiştirmek yerine, geçmişe duyduğu özlemle geldiği yeri dönüştürmeye çalışıyor. Bu da zaman zaman çatışmalarını kaçınılmaz hale getirebiliyor.

Kendisi değişmeyip, çevreyi dönüştürmeye uğraşanların bu tutumunun altında yatan neden ise yeniliğe karşı duyulan korkudur. Bu korkunun iki boyutu vardır. Korkulardan ilki farklı olana duyulan tepki, ikincisi de değişime gösterilen dirençtir. Farklı olan, öteki olarak görülen, korkunun kaynağıdır; değişime gösterilen dirençtir. Değişim ise antropolojik açıdan bakıldığında kültürleme sürecidir. Kültürleme sürecinde öteki kültürün ögelerini benimseme ve beğenilen yönlerini kendi yaşam biçimine uygulama istikrarsızlık, bozulma, hatta kültürel beka sorunu olarak görülebilmektedir. Bu endişeler bireyi kendi varlığını sürdürebilmek için içine kapatır; kabuğuna çekilmesine neden olur. Bu durumdaki birey de kendini korumaya aldığını düşünür. Bunun dışındaki davranış şeklinin varlığını tehdit ettiğine inanır. Yani bu davranış modelleri bireyin ya da azınlık toplumların hayatta kalma güdüsünün dışa vurumu olarak da değerlendirilebilir. Kültürleme sürecinin sonu, eğer bilinçli bir strateji uygulanmazsa, baskın kültürün içinde erimeye kadar gidebilir.
Kültürleme sürecinde, birey kendi varlığının yanı sıra ötekinin varlığını da kabul eder, benimser ya da benimsemez, ama saygı gösterirse uyumdan söz edilmeye başlanır. Uyum ile vurgulanmak istenen bireyin kendine ait değerlerden vaz geçmesi değil; şehirlileşmesi, farklı olanla bir arada yaşaması ve kendini yeni şartlara göre eğitmesi; davranışlarını olumlu yönde değiştirmesi; öğrendiği yeni bilgileri aklının ve vicdanın süzgecinden geçirerek benimsemesi ve yaşam biçimine dönüştürmesidir. Dil öğrenmek, eğitim almak, komşuluk ilişkilerini tesis etmek gibi örnekler verilebilir.

Taşra kültürünün taşıyıcıları için kendini değiştirmek zordur; hatta sonun başlangıcıdır; tehdit unsurudur. Onun sorunu kendi alışkanlıklarını sürdürmektir. Bunun için de yaşadığı çevreyi kendine ait kapalı bir alana dönüştürür. Bu içe dönüş bireysel olabileceği gibi particilik, ideolojik, tarikatçılık, cemaatçilik, mezhepçilik, dincilik, sınıfçılık vd. üzerinden de yapılabilir. Bu kapalı alan duyguları bir süre sonra ırkçılığa dayalı hamaset ve farklı olana karşı nefret söylemi ile beslenirse tehlikeli boyutlara ulaşabilir; ırkçılıktan arınma, bedensel ve zihinsel kirlerden arınmadan daha tercih edilebilir olanıdır.

Farklılıkları bir arada uyum içinde yaşatmak şehri yönetenlerin önemli bir sınav alanıdır. Kent kültürünü oluşturan insanlar farklılıklara tahammül ettikleri, saygı gösterdikleri ve saygı gördükleri ölçüde gelişir. Kamusal alanda birbirinin farklılıklarına saygı duyan insanlardır şehirleri yaşanılır kılan. Şehirleri yaşanılır kılmak için risk alan, emek veren insanlara, toplum liderlerine gereksinim vardır. Daha da önemlisi bütün bunları yapacak insanların sağduyusu, ortak aklıdır önemli olan. Bu açıdan bakıldığında, uyum; dışarıdan, belli bir kesimin yönlendirmesi, talep etmesi ve şehir hayatını belli kalıplara uydurmaya çalışması ile değil, içten gelen bir arzu ile sağlanır.

Ortak hayatın, şehir kimliğinin ve ortak aklın oluşturulması için her bir vatandaşın şehir gönüllüsü, iletişim elçisi ve şehir yöneticilerinin danışmanı olması beklenir. Sorumluluk, liyakat sahibi olan insanlardan “ortak şehir aklı” oluşturmak için toplum gönüllüleri oluşturulmalıdır. Bu grup siyasi, ideolojik, dini, etnik ve sınıfsal duvarları kaldırmak üzere gerektiğinde risk alabilen bireylerden oluşmalıdır.

Bir şehirde yaşayanların ortak sorumluluklarından biri de sormak ve sorgulamaktır. Yaşadığı çevrenin sorunlarını görmezden gelmek, duyarsız davranmak, yaşanılan şehre ihanet etmek değil; taşralı kayıtsızlığıdır. Hemşehrilere ve kendine saygısızlıktır. Taşralılıktan kurtulamayan, zihinsel dönüşümünü gerçekleştiremeyen biri şehir hayatını benimseyemez. Şehirli olabilmenin ilk şartı, şehirli gibi davranmaktır. Şehirli gibi davranmanın birinci şartı da yaşanan şehri “benimsemek” olmalıdır. Şehirli ortak duyguda paydaştır. Taşralının “kamusal alan” duygusu zayıftır; bu nedenle gördüğü alanı sahiplenir. Şehrin en güzel parkında kendi zevki için mangal yakarken, etrafa verdiği rahatsızlığı fark etmez; çöpünü, yediği içtiği yerde bırakmak, sigara izmaritini sokağa atmak, ortak kamusal alan bilincinin gelişmemesindendir.

Şehirli biri sokak mobilyasına zarar veren vandalları görünce engel olur; şehri benimsemeyen de ortaya çıkan görsel kirliliğe ve ekonomik kayba göz yumar, gördüğüne kayıtsız kalır.

Şems-i Tebrizi ile bitirelim; “Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?”
---



Not: Bu yazı Europa-Journal / Haber Avrupa Ocak 2020 sayısı için hazırlanmış olup, http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/januar2020/cakir012020.jpg adresinden erişime açıktır.

24 Ocak 2020 Cuma

Demokrasi Eğitimi

Bu yazıda demokrasi ve eğitimden söz edeceğim. Meramımızı anlatmak için önce kavramları açıklayalım. Demokrasi; halk (δῆμος, dimos) ve iktidar (κράτος, kratos) kelimelerinden kaynaklanır ve halkın egemenliği anlamına gelir. Türkçeye de Fransızcadaki démocratie kelimesinden girmiş ve demokrasi olmuş. Günlük hayatta da bu anlamıyla kullanılmaya başlanmış. Bazen insan hakları ile bazen de yönetim organizasyon konuları ile ilişkilendirilmiş.

Demokrasi bir yönetim biçiminin adıdır ve bu yönetim “siyasal denetimin doğrudan doğruya halkın ya da düzenli aralıklarla özgürce seçtiği temsilcilerinin elinde bulundurduğu, toplumsal ve ekonomik durumu ne olursa olsun, bütün vatandaşların eşit sayıldığı bir yönetim biçimi” olarak tanımlanır.

Demokrasi söz konusu olduğunda hemen herkes kendi bakış açısına, dünya görüşüne göre bir tanım yapma, öteki olarak gördüğünü eleştirme çabasından kurtulamamış; toplumsal ve sosyal hayatta adeta kendi başına buyruk yaşamı tercih ederken, karşı çıkanlara da “Memlekette demokrasi var” sözü dillere pelesenk olmuştur.

Demokrasi ile yönetilen ülkelere bakıldığında, pratikte birbirinden ayrılan modeller görülür. Bu da demokrasi anlayışının farklılıkları olarak görülebilir. Demokrasinin türleri arasında “başına buyrukluk” yoktur. Bir yanda egemenlik yetkisini doğrudan halka veren bir demokrasi; öbür yanda egemenlik yetkisini halkın temsilcisinde gören temsil sistemi uygulanırken referandum, halk vetosu ve halk teşebbüsü gibi uygulamalara da demokrasi denir.

Eşit oy sistemine dayalı “katılım” ve “temsil” gelişmiş demokrasilerin özelliklerini belirleyen iki önemli unsurdur. Hangi şekilde olursa olsun, seçimlerde aday olma, oy kullanma ve demokratik hakların kullanılması konusunda bilinç oluşturma eğitimle gerçekleşir. Bu konuda da eğitim şarttır.

Demokratik hayatın olmazsa olmazlarından olan seçimlerde aday olma, oy kullanma, kazananı tebrik etme gibi olguların içselleştirilmesi gerekir. Seçilenlerin oluşturduğu grubun içinden çıkan ve çoğunluğa sahip grup üyelerince oluşturulan organlar toplumun bütün kesimlerince kabul edilen saygın birer demokratik kurumlar olarak, yine toplum adına çalışır. Bu kurumlar vatandaşların tamamının iradesini temsil etmese de çoğunluğun iradesini temsil eder. Çoğunluğun iradesini temsil eden yönetimler de azınlıkta kalanlara karşı hak ve adalet ölçülerinde hareket ederler. Bazen seçmenlerin seçme ve seçilme hakkını kullanmaması veya bu hakka ilgi göstermemesi, siyasal bilgisizlik veya bilinçsizlik, unutkanlık ve umursamazlık gibi bir dizi nedenlerden dolayı gerçek demokrasi ideal ölçülerden uzaklaşır. Bir yerde demokratik haklardan söz ederken, konunun aktif ve pasif yönlerinin bir arada ele alınması ve arz talep boyutuyla sorgulanması gerekir. Yani seçimde oy kullanmayanların seçim sonrası dönemde oluşturulacak yönetimlerin toplumsal, sosyal, ekonomik vb. beklentilerini, taleplerini karşılayıp karşılamadığını sorgularken, kendilerinin seçim öncesi pozisyonlarını da gözden geçirmeli, seçimlerde oy kullanma hakkının kullanılmasıyla ilgili olarak da seçilmişlerden ne istediğine yönelik bilinçli ve kararlı bir tutum sergilemelidir.

Bu bilinç oluşmayınca baskın kültür içinde daha çok “yabancı” etiketiyle yaşayan “vatandaşlar”, bazen seçme ve seçilme hakkını önemsemediği ve kendi hak ve çıkarlarını savunacak temsilcileri yönetim kademelerine seçmediği için baskın kültür içinde istediği kazanımları elde edemeyebilir.  Yabancılar da normal öğrenciler ile engellilerin bir arada öğrenim gördüğü kaynaştırma sınıfına devam eden, toplumsal ve sosyal olarak “normal” öğrencilere “uyum” sağlaması beklenen öğrenciler gibi muamele görmeye devam eder. Sınıfın öğretmeni de “uyum sorumlusu” gibi kimin ne yapması gerektiğini iyi örnekler üzerinden anlatmaya çalışır. Bu kısır döngüden ancak eğitim yoluyla çıkılır. Eğitim ve bilinç oluşturulduğunda, herkes “uyum sorumlusu” ve toplum lideri olarak görev yapacak pozisyonlara gelebilir.

Avrupalı Türklerin yaşadıkları çevrede söz sahibi olabilmesi ve kendilerini ifade edebilmeleri için, önce toplumsal ve sosyal olarak demokratik hayatın kurallarını benimsemesi ve en temel hakları olan seçme ve seçilme hakkını kullanması; ezberlenmiş rolleri ve modası geçmiş siyasi görüşleri yarıştırmaktan vaz geçmesi gerekir. Bu hakların alınabilmesi için de hangi kesimden olursa olsun, zıt görüşlerin çatıştırılmasını bırakmak doğru olur. Ezberlenmiş görüşlerin çatışmasından kavga çıkar; birey doğru bilgiye sahipse, yaşadığı topluma sosyal, kültürel, politik ve ekonomik katkılarda bulunabilir. Bunun için sorunlar çeşitli disiplinlerin ışığı altında, aklın ve bilimin yol göstericiliğinde analiz edilmeli; karşılaşılan sorunlara demokratik kanallardan çözüm aramaya çalışılmalıdır. Bu bilincin oluşması eğitimle olur. Eğitim birbirini tutmayan ezber bilgilerin aktarılması ile değil, devamlı ve sürdürülebilir bir gelişmeye yardım edecek ortamlarda yapılır. Bu ideal gerçekleştirilirse, Avrupalı Türkler köken kültüründen getirdiği değerlerle, örnek yaşama biçimleriyle içinde yaşadığı kültürün sosyal dokusuna katkıda bulunarak, yeni olaylar ve olgular karşısında bile içinde yaşadığı topluma yeni açılımlar ve bakış açıları kazandırabilir. Her iki toplumun sahip olduğu değer yargıları zamanın şartlarına göre ortaya çıkan yeni durumlara göre evrilir; ortak Avrupa ideallerine uygun yeni bir kültürün oluşması sağlanır.

Halil Cibran’ın insanlara seslendiği gibi; “Yeryüzü sizlere meyvelerini vermektedir; eğer avuçlarınızı nasıl doldurabileceğinizi bilirseniz, elinize geçecek olanla yetinebilirsiniz.”

Not: Bu yazı Post Atüel Gazetesi Ocak 2020 sayısında yayımlanmıştır. Mustafa Çakır (2019). Demokrasi Eğitimi. Post Aktüel Gazetesi. Ocak 2020, s.20. 

26 Aralık 2019 Perşembe

İş işten geçmeden


Herkes çocuğuna sahip olduğu imkânların en iyisini sunmaya çalışıyor. Kendince “yemeyip yedirmeye, giymeyip giydirmeye” çalışırken de “çok iyi” bir anne veya baba olmaya gayret ediyor. Bu süreçte oynanan anne veya baba rolü, “çocuğun istediği” anne veya baba rolü mü? En iyi anne veya en iyi baba rolünü yerine getirirken en güzel giysilerin veya en pahalı oyuncakların alınması değil konu. Yanı sıra çocukla ilgili birbirinden güzel gelecek hayalleri de kuruluyor. Bu kısa yazıyla, kurulan hayallere ulaşabilmek için kaçınılmayan maddi fedakârlıkların yanı sıra anne veya baba olarak yerine getirilmesi gereken bazı ufak davranışlar söz konusu edilecek.

Çocuklar için kurulan hayalleri gerçeğe dönüştürmek için çıkılan yolda yer yer molalar verip dinlenmek, geride bırakılan başarılar ile gelecek için koyulan ulaşılabilir hedeflerin gerçekçi bir bakış açısıyla gözden geçirilmesi, değerlendirilmesi hem çocuğa hem de aileye iyi gelir. Gerçekçi olmayan, ulaşılamayan hedefler, sahibini hayal kırıklıklarıyla, telafisi emek gerektiren bir yola götürür. Dolayısı ile yolculuğa çıkmadan önce nasıl hazırlık yapılırsa, çocukların geleceğine yönelik planlama yaparken de aynı titizlikle gerçekçi bir yol haritası oluşturmak gerekir.

Hazırlıklar tamamlanıp yola çıkılırken, yol arkadaşlarının yani öğretmenlerin ve okulun iyi seçilmesinde sayısız yarar vardır. Çünkü çocuğu kurulan hayallere ulaştıracak en önemli yardımcı öğretmenlerdir. Onlar iyi iletişim kurulduğunda, doğru seçilmiş birer yol gösterici, faydalı birer rehberdir. Çocuğun okul başarısını takip ederken, veliler olarak onlarla yakın, yapıcı ve sorunlara çözüm odaklı bir ilişki kurmakta sayısız yararlar vardır. Öğretmenlerle kurulacak olumlu ilişkiler, çocuğun okul başarısının yönetilmesi için de yol göstericidir.

O nedenle veli toplantıları öğretmenle kurulacak en kestirme yoldur. Öğretmenle görüşmeye gitmeden önce iyi bir hazırlık yapılmasında yarar vardır. Bu hazırlık, çocuk okuldan geldikten sonra, verilen ev ödevlerinin takibi, işlenen konuların ve çocuğun akademik gelişiminin takip edilmesi ve anlaşılmayan konuların, öğretmene yöneltilecek soruların not alınması şeklinde dönem boyunca yapılabilir.

Bu demek oluyor ki çocuğun okul başarısının gelişim sürecinin takip edilmesi gerekir. Çocuğun okul başarısını ya da başarısızlığını abartmamak, başka çocuklarla kıyaslama yapmadan takip etmek, sorunlar akut hale dönmeden tedbir almak gerekir. Başarı bir çocuğun başladığı nokta ile geldiği nokta arasındaki olumlu farktır. Başkaları ile kıyaslanan çocuğun psikolojisi bozulur; duygu dünyasında git gel yaşar. Başkaları ile yarıştırılan çocuk, yetişkin olduğunda da yarışmayı bırakmaz. Yarışmacı zihniyet, yaşam biçimine dönüşür. Yetişkin olduğunda ya arabasının modelini yarıştırır, ya aldığı maaşı yarıştırır; gerçekçi ve ulaşılabilir hedefler koyulmayınca veya yarışmaktan yorulup bitap düşünce, geriye kalan yaralı bir ruhun teslim aldığı yarım kalan hayatlar olur.

Öğretmenle yapılan veli görüşmesinde ele alınması gereken bir diğer konu da okulun veliden veya öğrenciden beklentilerinin tam olarak ne olduğudur. Çocuğun öğrenme sürecinde olumlu bir gelişme var mı? Çocuk öğrenmeyi öğrenmiş mi? Bu durumun takip edilmesi ve öğretmenle istişare edilmesi gerekir. Öğrenmeyi bilmeyen çocuğun okul başarısı yaşıtlarına göre göreceli olarak geriden gelir. Bavyera okul sistemi içinde öğrencinin çalışma ve öğrenmeye yönelik tutumu (Lern- und Arbeitsverhalten) da önem verilen hususlardan biridir.

Çocuğun aile çevresi dışına çıktığında öğretmenleri ve arkadaşları ile ilişkileri de özellikle takip edilmesi gereken durumlardan biridir. Okul başarısı derken sadece derslerden aldığı notlar değil; toplumsal ve sosyal hayatın içindeki hal ve gidişatı (Sozialverhalten) da önemlidir. Aile içinde paşa olarak yetiştirilen çocuğun, toplumsal hayatta yurttaş olmakta zorlanmaması için gerekli tedbiri almak; başta ailenin, sonra da okulun ve öğretmenin görev ve sorumlulukları arasındadır. Okul idaresi, öğretmen ve veli işbirliği sorunlu çocukların topluma kazandırılabilmesi için bu noktada önem kazanmaktadır.

Öğrencinin ilkokula kayıt yaptırdıktan sonraki ilk üç yıl boyunca gelişimi yukarıda sayılan hususlar üzerinden gözlenir ve karneye not değil, gözlem ve değerlendirme sonuçları yazılır. Takip eden 3. ve 4. sınıflarda Almanca, Matematik, Hayat ve Yurttaşlık Bilgisi derslerinden alınan notlar sınıf geçmeye ve bir üst eğitim kurumunun belirlenmesine etki eder. Bu derslerden alınan notların ortalaması 2,33 olması halinde Gymnasium (üniversite veya akademik eğitime hazırlayan ortaokul ve lise), 2,66 ise Realschule (mesleğe hazırlayan üst eğitim basamağı), 3,00 ise Mittelschule türündeki okula yönlendirilir. Genel olarak not ortalaması 2,00 olan öğrencilerin velisi ile Mayıs veya Haziran ayında bir toplantı yapılır ve çocuğun gideceği üst eğitim kurumu belirlenir. Nihai karar aileye bırakılır.

Bu aşamada veli olarak çocuğun gelişimi izlenmeli, özel notlar tutulmalı ve veli görüşme saatlerine hazırlıklı gidilmelidir. Yapılan görüşmede her bir kritik sorunun cevabı öğrenilmeye çalışılmalıdır. Bu görüşmede gündeme getirilen sorular, öğretmene hesap sormak şeklinde değil de çocuğun başarısını yönlendirmek için öğretmenin görüş ve önerilerinden istifade etmek için yapıldığı unutulmamalı; bu duygu öğretmene hissettirmeli, ilişkiler bu mantık üzerine kurulmalıdır.

Yıl içindeki veli öğretmen görüşmesinin amacı da çocuğun akademik ve sosyal gelişiminin öğretmen ile velinin birlikte değerlendirmesi ve varsa öğrencinin eksiklerinin birlikte tespit edilerek, önceden tedbir alınmasıdır. Dolayısı ile veli görüşmesi saati, hem öğretmene he de veliye çocuğun gelişimini değerlendirmek için verilmiş bir fırsat olarak görülmelidir. Bu görüşmelerde ne öğretmenin ne de velinin birbirine şirin görünme gibi bir derdi yoktur; aksine konuşulanlardan karşılıklı çıkarılabilecek olumlu dersler vardır. Konuşmada ele alınan konular ve eleştiriler kişisel olarak algılanmamalı ve çözüm odaklı düşünülmelidir. Veliler ile öğretmenin karşılıklı görüş alış verişi için bir araya gelmesinden amaç birbirlerini suçlamak değil; çocuğun gelişimi için olası sorunlara önceden çözüm üreterek tedbir almaktır ve bu ilişkiyi sürdürülebilir tutmaktır. Bu görüşmelere dil engeli nedeniyle katılmak istemeyen velilere, önceden haber vermeleri halinde tercüman desteği verilmektedir.

Çocukların gelecek aydınlık günleri için yemeden içmeden mahrum kalınıyorsa, yoklar var edilmeye çalışılıyorsa; iş işten geçmeden, karar verin ve sorunun değil; çözümün bir parçası olun. Eğitime yatırım yapın.

Not: Bu yazı Post Atüel Gazetesi Aralık 2019 sayısında yayımlanmıştır.
Mustafa Çakır (2019). İş işten geçmeden. Post Aktüel Gazetesi. Aralık 2019, s.20.

14 Aralık 2019 Cumartesi

Öldürmeyen güçlendirir


Yurt dışında yaşayan Türkler zaman zaman yaşadıkları ülkeye ne kadar bağlı oldukları, bu ülkeyi ne kadar sevdikleri konusundaki sorulara muhatap oluyorlar. Hazırlıksız yakalananlar, kendilerini eve gelen misafirlerin “Anneni mi yoksa babanı mı daha çok seviyorsun?” türünden yönelttiği sorulara muhatap olan çocuklar gibi hissediyorlar.

Böyle sorulara cevap vermek her babayiğidin harcı değil. Çünkü sevgi ve güven duygularının gelişimi, karmaşık ve uzun bir süreç içinde oluşur. Örneğin sokağa çıkan bir kimse kendini ne kadar güvende hissederse; okula giden bir çocuk kendine ve kültürel değerlerine ne ölçüde saygı duyulduğunu deneyimlerse, yaşadığı çevreyi benimser, deneyimlerini içselleştirir ve orayı kendine yurt olarak görür. Sevgi dili kendini yeniden üreten insansal bir varoluş biçiminin dışa vurumudur. Güven ise bu süreci deneyimleyen insanın varoluşunun doğal sonucudur. Bu bağlamda baskın kültürün taşıyıcılarının yabancılarla ilgili olarak hemen her fırsatta dile getirdiği sevgi, sadakat ve aidiyet ile ilgili sorularına cevap ararken, aralarında yaşayan ötekiler ile kurdukları sosyal iletişimin insani boyutlarını da samimiyetle gözden geçirmelidir. Sosyalleşme bir süreçtir;  insanın beklenti ve gereksinimlerine dönük olduğu ölçüde olumlu seyreder. Karşılıklı ilişki içindeki bireyler birbirlerini tanımak, bir yere ait olmak, bağlanmak vb. gereksinimlerinin giderilmesi ile karşılıklı güven duygusu gelişir; bu duygu zamanla bir sevgi katalizörü haline gelir.

Bu duyguların geliştirilmesi, güvene dayalı karşılıklı ilişkilerin sürdürülebilmesi için okulda öğretmen sınıf ortamının; siyasetçi ise toplumun psikolojik dokusunu oluşturan sevgi ve güven duygularının mimarı olmalıdır. Özellikle seçim dönemlerinde sıkça başvurulan ötekileştirme söylemleri, özellikle burada sözü edilen güven duygusunu zayıflatmakta, köken kültürüne duyulan özlemi ve kaynak ülkeyle olan bağı pekiştirmektedir. Yani “öldürmeyen güçlendirir”.

Sevgi ve güven duygusunun gelişmesi için ilişkilerin karşılıklı sevgi ve güvene dayalı olması,  kurulan ilişkilerin, kazanılan olumlu deneyimlerin, bireyin yaşadığı çevreye aidiyet duygularını da geliştirip, pekiştirmesi yadırganmamalıdır. Bu bağlamda eğitim, toplumu oluşturan bütün paydaşların birinci önceliği olmalıdır. Eğitilmiş insan; insanı ve hayatı sever; sevgi ve dostluğu bir armağan gibi algılar; üretkendir.

Üretkenliğe gelince; bu kavram zihinsel ve duygusal süreçlerin özgürleşmesini tanımlar. Yaşamı dönüştürmeyi ve iyileştirmeyi amaçlayan bütün insansal çabaların en soylusu, eğitimdir. Bu yüzden, hem öğretmen hem de politik hayata yön verenler, eğitimin sınırsız imkânlarından yararlanarak, hayatı uygarca yorumlama ve toplumu geleceğe hazırlama yeteneğine sahip olmalıdır. Öğretmenin bir rol model olabilme yeteneği ise yaşamı yorumlama ve yansıtmada göstereceği tutarlılığa, kararlılığa bağlıdır. Başarılı bir öğretmen, kendini sürekli geliştirmeyi amaçlamalıdır. Yalnız bu gelişme süreci, sadece kuramsal bilgileri değil, günlük yaşamın psikolojik gerçekliğini de kapsayan, özgün ve doğal bir duyarlılığı içermelidir (Aydın 2013, s. 9).

Burada sözü edilen siyasetçi kavramına gelince, bu kavramın toplumsal hizmet üretimini gerçekleştirmek için doğal kaynak, sermaye, emek gibi üretim faktörlerini bir araya getirip faaliyete geçiren ve girişimlerinin sonucu doğabilecek tüm riskleri üstlenen kişi olarak tanımlanması gerekir.

Alman filozof Nietzsche “Derisini değiştiremeyen yılanlar ölmeye mahkûmdur” der ve ekler “Bu durum, düşüncelerini değiştiremeyen zihinler için de geçerlidir.” Zaman ayrışmanın, ötekileştirmenin değil; birlik ve beraberlikle ortak geleceğe hazırlık yapmanın zamanıdır.
---------------

Ayhan AYDIN (2013). Sınıf Yönetimi. 16. Baskı. Ankara: Pegem Akademi. ISBN 978-605-5885-08-3

Not:

Bu yazı HABER AVRUPA - EUROPA JOURNAL NOVEMBER / ARALIK 2019 sayısı için hazırlanmıştır. Yazının tamamına http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/ dezember2019/ cakir122019.jpg adresinden ulaşılabilir.

18 Kasım 2019 Pazartesi

Birlikten kuvvet doğar


Toplumu oluşturan her bireyin kendine düşen bir görevi ve sorumluluğu vardır. Bu anlayış ile hareket etmeye, bunu yaşam biçimine dönüştürmeye holistik düşünce denir. Bu düşünce; yurttaşların birey olarak taşıdığı değerin farkında olmakla birlikte, toplumun bir parçası olarak yapılan bireysel girişimlerin değil, birlikte hareket edilerek ortaya koyulan girişimlerin daha kısa sürede sonuçlanabileceğini savunur. Bu düşünce doğanın yapısına da uygundur. Çünkü doğadaki bütün canlılar birbirleri ile sürekli etkileşim halindedir.

Avrupa’daki her Türkün tek bir bütünün parçası olduğunu bilmesi ve birbirlerinden haberdar olarak tek bir sistem içinde birlikte hareket etmesi gerekir. Türklerin Avrupa’daki varlıkları birbirleriyle anlamlı ilişki kurdukları, etkili iletişim ve etkileşim içinde bulundukları ölçüde bir anlam taşır. Çünkü bireyler tek başına değil; birlikte hareket ederek, diğerlerini etkileme, değiştirme ve yönlendirme özelliğine sahiptir. Buradan büyük grubun içinde azınlığı oluşturan bireylerin tek başına anlamsız, işe yaramaz olduğu sonucu çıkarılmamalı, aksine bu büyük grubun içinde yer alan bireylerin en küçük bir girişiminin bile gerekli, önemli, anlamlı ve değerli olduğu unutulmamalıdır. Bu girişimlerin anlamlı ve toplumun yararına olması için sistem yaklaşımı içinde hareket edilmesi gerekir.

Sistem ise kendi alt unsurlarıyla (iç çevre) ve dış çevresindeki değişkenlerle, alt sistemler kendi aralarında ve dış çevreyle ayrı ayrı ve bir bütün olarak etkileşim içerisindedir; bu tanım, Ludwig von Bertalanffy’nin 1928 yılında öne sürdüğü Genel Sistem Teorisi’nin yönetim alanına taşınmış şeklidir. Buna göre; her sistem kendi çevresinden bağımsız değil, bir bütün içinde kendini oluşturan alt sistemleriyle ilişkisi de dikkate alınarak incelenmelidir. Bertalanffy’e göre; “Bütünü anlayabilmek için tek tek parçaları veya süreçleri ele almak yetersiz kalmaktadır. Parçalar ve süreçler arası etkileşimi de incelemek gerekir.” 

Burada Aristoteles’in “bütün, kendisini oluşturan parçaların toplamından fazladır” önermesi de yeniden bir anlam kazanmaktadır. Bu anlayışın yeni bir sinerji[1] oluşturduğu; bütünün kendisini oluşturan parçaların toplamından daha fazla ve daha anlamlı bir değer yarattığı görülmektedir. Buna göre, bir sistemin alt sistemleri birleşirse, onu oluşturan bütünün parçalarının her birinin sahip olduğu değerlerin toplamından çok daha büyük bir güce sahip olan yeni bir bütünü, yani gücü oluşturmaktadır. En çok bilinen tanımıyla sinerji 2+2=5 ifadesiyle veya “birlikten kuvvet doğar” deyişiyle açıklanabilir.

Bir otomobilin şanzımanını oluşturan dişlilerden birini tutan küçük bir pimin işlevini kaybetmesi, o düzeneğin çalışmamasına ve otomobilin hareket kabiliyetinin ortadan kalkmasına neden olur. Toplumu oluşturan bireyler ve o bireylerin oluşturduğu bütün kurumsal paydaşlar, sivil toplum kuruluşları da bu anlamda önem kazanmaktadır. Burada parçaların yani derneklerin veya onların başkanlarının kişisel özelliklerinden çok, bu derneklerin üyeleriyle birlikte oluşturduğu kurumsal kimlik ve yarattığı sinerji, yani toplumsal ve sosyal hayata sağladığı katkı, tekil kazanımlardan daha önemlidir.

İşte bu nedenle, Russell Ackoff parçaların oluşturduğu bütünün önemine dikkat çeker: “Eğer bir sistemi alır, onu oluşturan parçalarına böler ve parçaların en iyi şekilde çalışmasını sağlarsanız, bir şeyden kesinlikle emin olabilirsiniz: Parçalar tek tek iyi çalışsa bile, onlardan oluşan sistem en iyi verimi sağlamayacaktır.” Üst sistemin görevini yerine getirebilmesi için onu oluşturan alt sistemlerin uyumlu çalışması da önemlidir, yani aslolan bütünü oluşturan alt sistemlerin bütünüyle birlikte koordineli çalışmasını sağlayabilmektir. Bu sağlanamadığı takdirde; ne un, şeker, yağ karışımıyla hazırlanan helva helvaya benzer; ne de tek tek dişlilerden oluşan şanzımanın eksik kalan bir pimi otomobili hareket ettirebilir.

Günümüzde Avrupa Türk toplumunun zayıf yönlerinden biri de bu anlayışın yerleştirilememiş olmasıdır. Zaman geçirmeksizin, farklı uzmanlıklara sahip çalışanlardan oluşturulan sivil toplum kuruluşlarıyla bu yönde bir görevdeşlik, sorumluluk ve işbirliği anlayışı geliştirilmelidir. Bir işletmede karşılaşılan sorunlara farklı uzmanlık alanlarına sahip çalışanların işbirliği yaparak daha iyi çözümler ürettiği göz önüne alınırsa, toplumsal ve sosyal hayatın sorunları da bu anlayışla çözülebilecektir. Türk toplumu da sorunlarına çözüm üretebilmek için sahip olduğu birikimi görevdeş anlayışa çevirmek ve farklı alanlarda sahip olduğu enerjiyi holistik bir anlayışla sinerjiye dönüştürmek zorundadır. 

“Birlikten kuvvet doğar” Birlik ve beraberlik içerisinde yapılan işler daha iyi sonuçlar verir; sıkıntılı konular bile kolayca aşılabilir. 




[1] Birden fazla öğenin bir arada meydana getirdiği etkinin bu öğelerin ayrı ayrı yapacakları etkilerin toplamından daha fazla olması durumu.


-----------------------
Bu yazı HABER AVRUPA - EUROPA JOURNAL NOVEMBER / KASIM 2019 sayısı için hazırlanmıştır. Yazının tamamına http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/november2019 /cakir112019.jpg adresinden ulaşılabilir.

21 Ekim 2019 Pazartesi

Eine relevante Eintrittskarte für ein besseres Leben

Unser Bundesland Bayern wird immer internationaler und bunter. Hier bestimmt die soziale Herkunft in stärkerem Maß über den Schulerfolg als in vielen anderen Ländern. Es fragt sich nun, wie die Schere zwischen den Bildungschancen der benachteiligten und der privilegierten Schüler kleiner wird. Die Kinder aus neuen oder schon lange hier lebenden Bürger haben hier in Bayern gute Erfolgschancen. Alle Kinder und Jugendliche erhalten gleichen Zugang zu hochwertiger Grund- und Sekundarbildung. Um den vorzeitigen Schulabbruch zu verhindern, sollten jedoch einige Maßnahmen getroffen werden.

Damit die hier geborenen Kinder mit Migrationshintergrund in den Schulen, in denen viele benachteiligte Schüler versammeln, bessere Bildungschancen haben, sollten die Eltern, die nicht imstande sind, ihre Kinder zu Hause selber sprachlich und pädagogisch zu betreuen, im Vorschulalter die nötigen Maßnahmen treffen und ihre Kinder mit über 4 Jahren in den Kindergarten bringen, damit sie neben der Herkunftssprache gute Deutschkenntnisse erwerben, denn wer nichts versteht, kann sich nicht verständigen und wer sich nicht verständigen kann, tut sich schwer, ihre schulischen Aufgaben zu erledigen.

Im Kindergarten, wo Gleichaltrige mit Gleichaltrigen spielen und gemeinsam die Welt entdecken, wird nicht nur Sprache, sondern auch eine ganz neue Lebensform, Kulturen und Sitten gelernt, Freundschaften geschlossen und die Kinder eignen sich an ein interkulturelles Leben.

Vor dem Kindergartengehen ist es wichtig, Abschiedsdramen zu vermeiden und den Kindern klar mitzuteilen, dass es ihnen dort gut gehen wird und gut betreut werden, sogar sie dort selbständig zur Toilette gehen können und ein gewisses Zeitverständnis beibringen, “ich bleibe hier ein bisschen um zu spielen und meine Mama oder mein Vater holt mich danach wieder ab. Nachmittags gehört uns als Familienzeit” usw.

Den Eltern, welche ihre Kinder zu Hause zu betreuen beabsichtigen, wird es empfohlen, in bestimmten Zeitabschnitten auf organisierten Arbeits- und Spielgruppen zu gehen, und die Selbstbetreuung zu Hause nur als eine Notlösung zu sehen, denn wenn die Kinder aus bildungsfernen Familien zur Schule kommen und bis zur Einschulung zu Hause betreut werden, weisen gegenüber Kita-Kindern häufiger Defizite auf. Die Eltern, die sich in finanzieller Not befinden, haben auch die Möglichkeiten, Zuschüsse vom Staat für den Kita-Platz in Anspruch zu nehmen.

Damit auf die Bedürfnisse der Kinder eingegangen werden können und die Kinder später starke, selbstbewusste Erwachsene werden können, sollte dieser Kindergartenbesuch nicht abgewertet werden. Parallel zu dem Kindergarten wäre es von Vorteil, den Kindern zu Hause auch die Herkunftssprache beizubringen, mit den Kindern Bücher in der Herkunftssprache lesen, denn die Herkunfts- bzw. Muttersprache ist ein wesentlicher Teil der persönlichen Identität von migrationsstämmigen Bürgern und der Gruppenkultur.

Mit dem Wechsel vom Kindergarten in die Schule schließen Kinder in der Regel innerhalb kürzester Zeit eine Menge neuer Freundschaften. Dort merken sie die fehlende Anerkennung ihrer Herkunftssprache. Auch dort sollte ihnen die Möglichkeit gegeben werden, ihre von den Eltern lückenhaft mitgebrachte Familiensprache zu ergänzen. Die Schule sollte ein Ort, an dem die Kinder aufwachsen und ein Grundgefühl von Geborgenheit und Identität spüren und die Verbindung von räumlicher und sozialer Sicherheit haben.

Wenn dem Kind implizit oder explizit die Botschaft vermittelt wird “Lass deine Sprache und Kultur vor dem Schultor!” dann lassen die Kinder einen wesentlichen Teil ihrer Identität vor dem Schultor.  Die Gefahr liegt dann nahe, dass sie weniger aktiv am Unterricht teilnehmen, sich schlechter mit der Schule und der Gesellschaft identifizieren, sich minderwertig fühlen und Schwierigkeiten haben, eine stabile Identität zu entwickeln.

Die Sprache ist deshalb ein wichtiger Teil der persönlichen Identität und in diesem Sinne wäre sie unter anderen eine relevante Eintrittskarte für ein besseres Leben unter dem Himmel der bunten Bayern.

Ps. Dieser Artikel wurde in der deutsch türkischer Zeitschrift Ari-Magazin (www.ari-magazin.de) herausgegeben. Mustafa Cakir (2019). Eine relevante Eintrittskarte für ein besseres Leben. Arı: Deutsch türkisches Magazin für Berichte, Reportage, Kommentare. 24. Jahrgang: Juli-August-September, Ausgabe 121. 2019, s. 28.

20 Ekim 2019 Pazar

Avrupa deyince


Avrupa deyince bazılarımızın zihninde adeta bir masal ülkesi canlanıyor. Türkiye’de yaşayanların bir kısmı, bir milyonu aşkın evsizin yaşam mücadelesi verdiğinden habersiz, zihinlerinde canlandırdığı bu sanal âlemdeki insanların bilim, kültür ve sanatın zirve yaptığı bir dünyada gönüllerince yaşadığını hayal ediyor.

Yaklaşık 750 milyon insanın yaşadığı ve Avrasya’nın 1/5’ini oluşturan Avrupa kıtasında 5 Mayıs 1949 senesinde Londra Antlaşması ile kurulan Avrupa Konseyine dâhil olan 47 ülke ve 820 Milyon nüfus yaşıyor. 28 ülkenin yarım milyardan fazla nüfusuyla oluşturduğu Avrupa Birliği denen ve bir türlü Avrupa Birleşik Devletleri yapısına evrilemeyen, toplumsal ve sosyal sorunlara çözüm üretme konusunda çaresiz kalan stagnant (durgun) bir örgüt var. Bu kara parçasında yaklaşık 111 milyon nüfus yoğunluğu Londra’dan Roma’ya yay gibi çizilen hat üzerinde yaşıyor[1].

Şimdi bu kadar farklı ülkelerden, onca kültürlerden milyonlarca insanın bir şemsiye altında toplanmasıyla oluşan Avrupa’ya toptan bir güzelleme yapmanın anlamsız olduğu da gün gibi aşikâr. Bu nedenle Avrupa sevdası ile yanıp tutuşanlara “Hangi Avrupa?” diye sormak, abesle iştigal olmaz sanırım.

Avrupalıların ortak bir kültüründen söz etmek zor olsa da Batı Kültürünün ortak kaynağının Hristiyanlık inancı olduğu söylenebilir. Hristiyan batı kültürü birbirinden farklı ögeleri birbirine ustalıkla bağlarken, ekonomik altyapısında Hindistan, Latin Amerika ve Afrika’daki sömürgecilikten doğan madunlarının katkısı olduğunu da unutmamak gerekir.

Avrupa halkları kendi içinde ayrışsa, bile Doğu dünyasına karşı her dönemde bir araya gelmekte zorluk çekmemiş; ortak tarihe önemli katkılar yapmıştır. Her yaşanan olaydan sonra siyasi çıkarlarının dini karakterlerinin önüne geçtiğini anlayan Avrupalılar, yeni diplomatik ilişkiler ve stratejik hamleler ile devletler arasında ki siyasi ilişkilerde özellikle politik güç dengelerine dayalı küresel bir yol izlemelerine zemin hazırlayacak bir politika geliştirmiştir. Bu anlamda geçmişte yaşananlar, geleceğe yön vermeye yönelik bir anlayışa dönüşmüştür.

Özellikle 15-16. yüzyıllardaki İtalya’da sanat, bilim, felsefe ve mimarlıkta Orta Çağ ve Reformasyon arasındaki dönemde Rönesans hareketlerinin öne çıktığı görülüyor. Bu süreçte Antik Yunan filozofları ve bilim insanlarının çalışmaları çeviri yoluyla Avrupa’ya getirilmiş; bilimsel tutumun getirdiği uyanışa bağlı olarak 16. yüzyılda Katolik kilisesine karşı dinsel bir reform hareketi ortaya çıkmıştır. Otuz yıl, seksen yıl birbiriyle savaşan devletler Vestfalya Barışı ile Roma-Vatikan merkezli birleşik Avrupa’dan ulusal devlet merkezli, parçalanmış bir Avrupa’ya evrilmiş; bugünkü yapının temelleri atılmıştır.

Bütün bu gelişmeler, Albert Sorel’in “Dünya gömlek değiştireceği zaman hadiseler kaçınılmaz olur.” sözünü doğrularcasına, 18. ve 19. yüzyıllarda yapılan yeni buluşların üretime olumlu yansımasıyla buhar gücüyle çalışan makineler icat edilmiş; bu yolla endüstriyel faaliyetler gelişmiş ve Avrupa’da sermaye birikiminin artmasına yol açmıştır. Bu süreç, bugün Endüstri 1.00 olarak da tanımlanan Sanayi Devriminin temellerini atmıştır.  

Avrupa’nın değişik ülkelerindeki kültürel altyapıya bağlı olarak gelişen felsefe akımları, müzik türleri, musiki zevkleri, danslar ve folklorik özellikler ortak bir kültürün hareket noktasını oluşturmaktadır. Bu hareket noktasının ulaştığı ortak kurumsal noktada çeşitli ilişkiler olsa da ülkeler arasında yapılan anlaşmalar Avrupa Birliği olarak vücut bulmuştur. Bu yapının oluşturduğu Batı Kültürü bir anlamda Avrupalının geçmişini yansıtmakta, geleceğini yönlendirmektedir. Bugün bu geçmişin izlerini doğal çevre, tarih ve kültürel kaynaklar, aile ve akraba ilişkileri, sağlık ve beslenme, eğitim süreci, şehirleşme ve mimari, ekonomi ve teknoloji, bilimler ve sanatlar, din ve devlet yapılarında karşımıza çıkmaktadır.

Bugünkü Avrupa kültürü ve kimliği, bir coğrafya veya siyasi örgütsel yapıların ötesinde kendi geleceğini belirleme mücadelesini vermiş, derin kökleri bulunan düşünsel temelli ve temsil yeteneği olan bir kavramdır. Bu kavram üçüncü dünya ülkelerinden bir umut ışığı, kariyer ve türlü hayalleri süsleyen kaleydoskopik renk cümbüşü şeklinde görünmektedir. 

Bize gelince, bizler kendi özümüzün, kültürümüzün varlığından adeta habersiz, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanındaki ifadesiyle “…bir aksülamel (karşı çıkma) devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede'yi, Wagner olmadığı için, Yunus'u, Verlaine, Baki'yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya’nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti olduğumuz halde çırılçıplak yaşıyoruz. Coğrafya, kültür her şey, bizden bir yeni terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz. Başka milletlerin tecrübesini yaşamaya çalışıyoruz” (s. 116) [2].




Not: Bu yazı Europa-Journal / Haber Avrupa Ekim 2019 sayısı için hazırlanmış olup, http://www.europa-journal.net/images/kolumnen/oktober2019/cakir102019.jpg adresinden erişime açıktır.

[1] Sayılar Vikipedi’den alınmıştır.
[2] Sevim KANTARCIOĞLU. Türk ve Dünya Romanlarında Modernizm. Ankara: Akçağ Yayınları, 2004. (ISBN 9753386158).

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...