19 Mayıs 2021 Çarşamba

Salgın ikliminden yeni normale


İnsanlar covid 19 salgınının hayatımızı derinden etkilediği bugünlerde “Normal hayatın içinde kalmak mı, yeni normale hazırlanmak mı?” ikileminde yaşıyor. Tercihini bir şey yokmuş gibi yapıp normalden yana kullananlar; yanında, yakınında kaybettikleri canları görünce veya canlarından can gidince, alınan tedbirlerin ve yapılan uyarıların ne denli yerinde olduğunu geç de olsa fark ediyorlar. Bir yanları mutsuz, bir yanları kırgın bir şekilde hayata devam ediyorlar. Yeni normale hazırlık yapanlar ise yaşanan sıkıntıların farkında olmakla birlikte, aralarında kurdukları sosyal dayanışma köprüsü ile yenidünya düzeninin sağlayacağı kazanımlara göz kırpıyorlar.

Toplumun hemen her kesiminde insanların duygu durumları karışık. Hayat romanlarda anlatıldığı gibi bazen mutlu seyrediyor; bazen de yarım kalan kırık bir aşk hikâyesi gibi acı sonlarla bitiyor. İnsan kendi varlığının farkına varana kadar, ırmakta akıp giden su misali zamanı harcayıp tüketiyor. Harcanan zamanla birlikte ömürler de tükeniyor.

İnsanoğlu bunların farkına vardığı zaman da Herakleitos'un dediği “Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz” sözüne inat, dün eline geçip kullanamadığı fırsatları bugün telafi etme çabasına düşüyor. Oysa görünen çay aynı, akan su aynı olmakla birlikte, hayatın gerçeği görünenle aynı olmuyor, çünkü ilkinden sonra o ırmaktan kim bilir hangi sular sonsuzluğa akıp gitmiş. Akan ırmak da aynı ırmak değil, görülen zahir de. Yaşananlar sadece bir yanılsamadan ibaret, o kadar. Bir başka ifade ile insanın gördüğü, önünden akıp giden çay, onun zihninde canlandırdığı resmin basit bir yansımasından ibaret, beyninde oluşturduğu hayaldir. Platon’un deyişi ile yalnızca bir ideadır. Hâlbuki tabiattaki değişimle birlikte insan da değişmekte, yeni yaşam şartlarına uyum sağlamaktadır. İki durum arasındaki anlamı belirleyen de insanın içinde yaşadığı durumu içselleştirmesi, benimseyip kabul etmesi ve sahip olduğu şartları hayatının bir parçasına dönüştürmesidir.

İnsanoğlu ne tür öznel gerçeklik veya ne tür duygusal atmosfer hissederse etsin, bugünlerde daha esnek davranmaya, hayatı ve yaşadıklarını daha olumlu değerlendirmeye, içinde bulunduğu şartları değişmez, hareketsiz bir durum olarak görmemeye çalışmalı, Aristoteles’in dediği gibi biçime, görünene takılıp kalmamalıdır. Doğada değişime ayak uyduramayanların değiştirilmesi kaçınılmazdır.

Toplumu yeni normale hazırlamak için sürekli devinim halinde olan bilim insanlarının görüşlerine itibar edilmeli, önyargılardan arınmaya çalışılmalı, safsatalara ve bilim dışı savlara kulak asılmamalıdır. Bilim insanları kanıtlanmaya ihtiyaç duyulmayan, herkesin gördüğü ve kabul ettiği ilkelerden yola çıkarak bilinmeyene ulaşmaya çalışır ve bilimsel bilgiyi üretir. Bilimsel bilgi de kanıtlanmış, doğruluğu, geçerliliği ve güvenilirliği sınanmış bilgidir. Bilim, bu bilgileri içeren önermelerden meydana gelmiş güvenilir bir sistemdir.

Bu süreçte beden sağlığını korumaya özen gösteren insanın, ruh sağlığını da yabana atmaması gerekir. Ruh; bedenden ayrı, belki de onunla bütünleşik bir yapıda insanın formunu tamamlamaktadır. Platon da beden sağlığının bozulması ile birlikte ruhun varlığını sürdürmeyeceğini söyler. Dolayısı ile insanın varlığını ölümünden sonra da devam ettirmesi, aklının ruh ve bedenle bütünleştirerek yaşadığı zaman dilimini anlamlandırmasına ve bıraktığı ize bağlıdır; sağlam kafa sağlam vücutta bulunur (mens sana in corpore sano) sözü de insanın bu uyumunun gerekli olduğunu vurgular.

Yeni normale geçerken, eski alışkanlıklardan ödün verilmesi gerekebilir. Günlük rutinin dışına çıkılarak pratik davranışların terk edilmesi, iyi olarak değerlendirilen ve algılananın sadece hazdan ibaret olmadığı günlük hayatın pratikleri ile de ilişkilendirilerek sınanmaktadır. Mutluluk, bu bağlamda uzaklarda bir yerlerde değil; içimizde, yüreğimizdeki huzurda gizlidir. Mutluluğu kökeni Platon’un eudamonist (mutlulukçu) ahlak anlayışına dayanan haz almadan değil, Sabahattin Ali’nin sözünü ettiği “insanın içindeki iyilik kadar iyi bir hayatı” dileyerek aramakta yarar vardır. Huzur da iyi veya kötü gibi insanın yüreğinde, niyetinde ve amelinde yaptıklarıyla beraberdir. Huzurlu insanlar çevresini güneş gibi ısıtır, dolayısı ile huzur ve mutluluk bulaşıcıdır.

Toplumsal ve sosyal refahın tesisi ve kısa sürede yeni dünya düzenine geçilebilmesi için kamunun koyduğu kurallara, yaptığı önerilere ve uzman görüşlerine itibar edilmesi yerinde bir tercih olur. Kuralların uygulanmasında bireylerin tümel değil, tikel olarak sorumluluk alması, tikellerin davranışlarının birinci derecede, gerçek dünyada yaşanan genel durumların ise ikinci derecede önemli olduğu unutulmamalıdır.

Özetle; bilim hayatta en gerçek yol gösterici, velinimet-i âlem olarak insanlığı aydınlatır. Bereketi de güzel ameldir; yani ona inanmak ve uygulamak, bilimsel bilgiyi yaşam biçimine dönüştürmektir. Yeni normale hazırlanırken kendimizi ve büyüklerimizi korumak, çocuklarımızın geleceğini güvenceye almak için aşı olmak, dört kişisel kurala uymak -kalabalık yerlerden uzak durmak, maske takmak, fiziki mesafeye ve temizlik kurallarını gözetmek- yaşam tarzı olmalıdır.

Sevdiklerinizle sağlıklı, mutlu ve huzur dolu nice güzel günler dilerim.

Bu yazı Yeni Post Aktüel Bayern Gazetesi Mayıs 2021 sayısında yayımlanmıştır. Bkz.:  www.postgazetesi.com

25 Nisan 2021 Pazar

Türk Mentalitesi

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir takipçi, bizim Türkçe dersleri konusundaki hassasiyetimize atfen, “Bırakın bu kafaları, çocuklar kendilerini ifade edecek kadar Almanca bilmiyor, siz hala Türkçe diye tutturmuşsunuz; daha neyin peşindesiniz?” diye sitem etmiş. Haklıdır, herkes kendi zaviyesinden ayrı ayrı görüyor ki böyle söylüyor. Biz bu işin ne fikir ne de fiil aşamasında insanlarla kavga etmek değil; uyuyanları uyandırmak niyetindeyiz.  


Şunu ifade etmek isterim ki fazla tartılmadan söylenen her bir söz, yerini bir süre sonra derin bir pişmanlık veya suskunluğa bırakır. Türkçenin reddedilişi, aynı zamanda Türk milletinin reddedilişini gösterir; Milletimizin varlığının sembollerinden biri olan, çok dilli ve çok kültürlü bir çevrede yaşatılmaya çalışılan Türkçe, milletimizin bekasının koşullarından ilkidir. Türkçeye karşı yapılmış bir saldırıdan ziyade kendi aslını ortaya koyan bir davranış modelidir. Söz, Türkçeye yöneltilmiş fiili bir saldırı olarak değil de içi boşaltılmış, sınırda bir çaresizliğin dışa vurumudur.

Şu hususun altını çizerek sözü bir kere daha Türkçemizin hassasiyetlerine getirmek isterim. Biz Türkçeyi öğrenin, Türk kültüründen haberiniz olsun derken, hamaset yapmıyor; aksine hafızaları tazelemenin yarar getireceğini düşünüyoruz. Çocuklarımız kendini yüceltmek için değil, düzeltmek ve geleceğe hazırlanmak için Türkçe öğrenmeli. Sanırım içinde yaşadığımız bu zaman da tam öyle bir zaman, moda deyişle kırılma anı.

Çocuklarımız Türkçe öğrenirken çoktan unutulmaya yüz tutmuş davranışlarımızdan aşağıda örnek olarak verilen kimi durumları da öğrenir.

Eskiler; komşunun veya yaşadıkları sokaktaki bir evin penceresinin önünde sarıçiçek varsa ''Bu evde hasta var. Evin önünde hatta bu sokakta gürültü yapmayın'' anlamını çıkarırdı.

Pencerenin önüne kırmızı çiçek koyulmuşsa; delikanlılara ''Bu evde gelinlik çağına gelmiş, bekâr kız var. Evin önünden geçerken konuşmalarınıza dikkat edin ve küfürleşmeyin.'' mesajı verilirdi.

Eve gelen misafire kahvenin yanında su ikram edilir; şayet misafir toksa önce kahveyi alır, açsa suyu alırdı. Ev sahibi de ona göre ya yemek sofrası hazırlatır ya meyve ikram ederdi.

Eski evlerimizde sokak kapılarının üstünde biri kalın biri ince olmak üzere iki tokmak olurdu. Gelen kadınsa kapıyı ince tokmakla vururdu. Evin hanımı kapıyı ev haliyle bile açardı. Erkekse, kapı kalın tokmakla vurulurdu. Evin hanımı kapıyı ya örtünüp açar ya da gelen misafiri ev halkından biri karşılardı.

Çocuk, yolda yürürken küçüklerin büyüğünün önünden geçmeyeceğini, ya da yürümeyeceğini öğrenir. Fitre ve zekâtın Ramazan'dan önce Şaban'da verilmesinin hikmeti kavrar. Fakir fukara Ramazana erzaksız girmesin; esnaf da Ramazan ayında toplanıp gerçek ihtiyaç sahibinin ''borç defterini'' kapatsın diye beklediğini görürdü.

Beyler, konuştukları veya gözlerinin kaydığı hanımlarla buluşmaya gidince hediye olarak ''ayna'' alırdı ki bunun anlamı; ''Sana senden daha güzel verebilecek bir hediye yok.'' demekti.

Değerli okurlar; milletimizin evlatları, sizden isteğimiz, yaşadığınız yerde Anayasadan kaynaklanan ve yasalarla düzenlenen haklarınıza sahip çıkın. Türkçe dersinin açılmasını talep edin. Yurttaşlık bilinci geliştirip çocuklarınıza rolmodel olun. Aksi halde karın tokluğuna yaşayıp gidersiniz de ne ata yurda ne de yurt edindiğiniz bu topraklara bir hayrınız olur. Çocuklarına köken dilini öğretmekten, iyi birer eğitim alması için çaba sarf etmekten kaçınanlar, bir gün “hayatlarının en yıkıcı, can acıtıcı” hatasını yaptıklarını anlasalar da o zaman iş işten geçmiş olur. Biz çocuklarımız Türkçeyi öğrensin diye ısrar ederken, geleceğin de bir gün geleceğini ve bugün gelecek nesilleri olumsuz etkileyecek, onların üzerinde derin izler bırakacak bir hatanın yapılmaması için çalışıyoruz. Bigane kalmamak için hayatını düşünmeye, yazmaya ve fikir üretmeye adamış bir kişi olarak;  çocuklarınıza ne sadece Türkçe ne de sadece Almanca öğretin diyoruz; aksine çocuklar hem Almanca hem de Türkçe öğrensinler.

Sözü bize sitem edenlere karşı oluşan havayı dağıtmak için Muhibbi (Kanuni Sultan Süleyman) ile bitirelim: Gamına gamlanıp olma mahzun, Demine demlenip olma mağrur. Ne dem bakî, ne gam bakî. Bu da geçer ya hû!

Bu yazı Post Nisan 2021 sayısında yayımlanmıştır.

19 Nisan 2021 Pazartesi

Bize Türk derler

Geçenlerde alışveriş yaparken çok düzgün, aksansız bir Almanca ile konuşan satıcıya “Türk müsün?” diye sordum. “Elhamdülillah!” diye cevap aldım. Bunun üzerine Türk olmanın zihnimdeki anlamını, ruhumdaki yansımasını anlatan bir yazı yayımladım. Okuyanlardan bazıları heyecanlanıp övgü dolu mesajlar gönderdi; bazıları da “Niye ırkçılık yapıyorsun?” diye kızdı. Bazıları da şu veya bu şekilde ayrışmayın, birbirinizi ötekileştirmeyin diye yaptığım çağrıya siyasi bir anlam katıp; alınmış. 

Kendimi tam olarak ifade edememişsem, burada altını kalın kalın çizerek tekrar anlatmak isterim. Ben Türküm. İnsanın Türk olduğunu söylemesi ırkçılık değil; kendini tarif etmesi, hislerini itiraf etmesidir. Bir Fransız, bir Alman bunu serbestçe söyleyebiliyorsa; “Biz neden çekinelim?” Bu durumu günlük hayatımızda, medya platformlarında özgür irademizle söylemenin ne sakıncası veya yazdığım satırları okuyanlardaki rahatsızlığın kaynağı ne olabilir?

Anlamayanlar için tekrar edeyim. Bize her yerde Türk derler. İster Azerbaycan, ister Kerkük, ister Türkistan, dünyanın hangi coğrafyasında, hangi ülkesinde her ne adla yaşarsa yaşasın; özümüz bir, sözümüz -coğrafyaya göre az çok farklılık gösterse de- Türkçedir. Biz ağlarız, ağıt olur; haykırırız, figanımız saza vurup, dile gelir, adı hoyrat olur. Türkü, derde ortak olmak; halden anlamaktır. Yalnızlığın çaresidir. Her nereye gitsek, sevdamız Türk’e, feryadımız Türkçeyedir bizim. Tıpkı Muharrem Ertaş’ın oğlu Neşet’e “Tükettin ömrümü koymadın özümü // atasözü dinlemeyen döver dizini” dediği gibi; işten geçmeden dilimize, kültürümüze sahip çıkalım. Benim anlatmak istediğim bu. Bu iş bizim gelecek kuşaklara karşı sahip olmamız gereken milli, vicdani ve insani bir borçtur.

Bazı dostlarım, “Dil ve kültüre ağırlık verdiğin kadar dine eğilmiyor, üzerinde durmuyorsun” diyor. Bu varsayımı kabul etmek; din ile kültür arasındaki karşılıklı ilişkiyi görmezden gelmek olur ki bu sitem doğru değil. Din; sosyal ve ahlaki hayatı kendi doğruları çerçevesinde tasarlarken, aslında kültürün değer ve imkânlarına göre yaşama alanı bulmakta; kendi kuralları çerçevesinde kültürel alanların oluşmasına da etki etmektedir. Dinler sadece Tanrının varlığını, ibadet esaslarını anlatmaz. Bugün citius, fortius, altius yani “daha hızlı, daha güçlü, daha yüksek” ilkesi ile düzenlenen olimpiyat oyunlarının temelinde de Tanrı Zeus’u anma ve onun adına barışı tesis etme amacı yatar[1]. Değişik kültürlerdeki dans figürleri de köken olarak dinseldir.

Bu gerçeği unutmadan, Anadolu’nun insanını, semahı, türküyü, deyişleri coğrafya, inanç veya mezhep farkı gözetmeden sevin; sevmeyi deneyin. Birbirinizi ötekileştirmeyin. Sevmeyi öğrendiğiniz vakit milletin özünüzü de sevmiş olursunuz. Bunlara sahip çıkınca sazınıza, sözünüze, özünüze de sahip çıkmış olursunuz. Sazın teline vurup “telli turnayı” söylerken sadece nesli tükenmek üzere olan bir kuşu değil, aynı zamanda kadim bir kültürü yaşattığınızı, nice kurumuş fidanlara can verdiğinizi de görür, can parelerimizin yüreğini bayram yerine çevirirsiniz. Birlikte gözünüz, gönlünüz şenlenir. Edep erkân öğrenir; deyişlerle semahlarla güzel insanlarla, güzel yüreklerle bir olmanın, kanat takarak birliğe uçmanın hazzını tadarsınız.

Türkçe kadim kültürleri barındırır. Çocuklarınıza yurt edindiğiniz toprakların dilini öğretmeye çalışırken, Türkçeyi unutturmayın. Bu süreçte yavrularımız Türkçeyi unutmasın derken, bu kültürlere de gönderme yapıyoruz. Coğrafyamızı, bayrağımızı anlatıyor; her bir yöresi ayrı bir zenginliği barındıran, ebru gibi iç içe geçmiş desenleriyle, Anadolu’nun birbirinden güzel, can alıcı renklerini, değerbilir insanını, onların kuşaktan kuşağa aktardığı kültürel mirasımızı tanıtıyoruz. Dilimizi kaybedersek, kültürel mirasımızı da kaybederiz diyoruz.

Anadolu'nun has evlatları “sen şucusun, ben bucu” diye kavgaya düşüp; ayrışmaya devam ederseniz, birileri de sizi gizli veya aşikâr ayırmaya, yok etmeye devam eder. Fransa’dan bir Eléonore Fourniau; Almanya’dan anası Polonyalı, babası Çek vatandaşı Petra Nachtmanova gibi hoş, alımlı hanımlar ellerinde bağlama ile çıkar gelir; Âşık Veysel’den veya Anadolu’nun her hangi bir köşesinden duyulmamış, unutulmaya yüz tutmuş parçaları, deyişleri, semahları söyleyiverir. Siz birbirinden güzel parçaları dinleyip kendinizden geçerken, onlar sizin ayrışmaya başladığınız yerden can evinize girer; meydanlara çıkıp gerçek niyetlerini ”bilmem kime özgürlük, şuraya statü, burada bilmem neye son”[2] gibi sloganlarla ortaya koyarlar; uyuyanları içine düştükleri gaflet uykusundan uyandırmadan, gizli veya aşikar parçalara bölmeye, ayrıştırmaya devam ederler. 

Benim Avrupalı Türklere ilişkin en büyük hayalim; içinde bulundukları derin uykudan bir an önce uyanması; bölünüp parçalanıp ayrışmak yerine bir olup, birlikte hareket ederek güçlenmesi ve yaşadıkları çevrede sahip oldukları gücün, birikimin farkına varıp, bu bilince uygun hareket etmesidir. 

Milletin “Uykuda mısın? Sevgili yârim, uyan, uyan!” namelerine inat, iş işten geçmeden uyanın; Türkü, Kürdü, Alevisi, Sünnisi, sağcısı, solcusu, bilmem daha nicesi; gelin birlikten kardeşlikten ayrılmayın. Gaspıralı İsmail Bey'in (İsmail Gasprinsky, 1851-1914)  "Dilde, fikirde ve işte birlik" sözünü hatırlayın. Biri sizi beklemediğiniz, hazır olmadığınız bir anda sizden, bizden alır götürür de ne olduğunu anlamazsınız. Ona buna laf yetiştirmeye çalışırken, ayrıştığınızı, ayrı düştüğünüzün ayırdına varmaz; yok olur gidersiniz. 

Uyanın, kendinize gelin! Dilinize ve kimliğinize sahip çıkın!


Mevlam Birçok Dert Vermiş
Solist: Serkan Uyar Klavye ud:Erdogan Artan Kabak Kemane :Arslan Akyol
https://www.youtube.com/watch?v=PAu3Xs3cLxQ

[1] Bkz.: Hasan TANRIVERDİ (2018), Din Kültür İlişkisi Üzerine Bir Değerlendirme. Ordu Üniversitesi Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, 8(3), 595-601. URL: https://dergipark.org.tr/tr/pub/odusobiad

[2] Anlatılanlarla ilgili olarak bkz.: ANF News: Maastricht buluşması: Kürt halkına kimse diz çöktüremez (12 Nisan 2021). https://anfturkce.com/avrupa/maastricht-bulusmasi-kuert-halkina-kimse-diz-coektueremez-130587 adresinden erişildi.

Bu yazı Haber Avrupa Nisan 2021 sayısında yayımlanmıştır. Bkz.:  http://europa-journal.net/bize-tuerk-derler/

Yazıyı kendi sesimden dinlemek isterseniz, https://www.youtube.com/watch?v=Msup_C6qqOw adresini tıklamanız yeterli.

24 Mart 2021 Çarşamba

Korkma!

Geçenlerde bir arkadaşıma “Nasılsın?” diye mesaj attım. “İyiyim, hem de çok iyiyim” diye manidar bir cevap verdi. Sonra düşündüm. “Nasılsın?” diye sorarken daha özenli davranmam gerekirdi. Öyle ya “İyi değilim” dese ne yapabileceğimi öngörebilmiş miydim? O an bir derdi olsaydı, onca saat öteden çözebilecek miydim?


Sonra bu sorunun dilimizdeki felsefi derinliğini araştırdım. Bulduklarım, okuduklarım Türkçemizin inceliklerinden, ayrıntılarından birini Anadolu’nun kadim kültüründen bir başka boyutu, farklı bir bakış açısını daha karşıma çıkardı.

Kadim kültürümüzde herkesin her önüne gelene “Nasılsın?” diye sormadığını gördüm. Örf ve adetlerimizde insanlar kendinden büyüğe “Nasılsınız?” diye sormadan önce durup, düşünürmüş. Anlatıldığına göre; bu soruyu yöneltenler karşıdakinin bütün müşkülünü halledecek, derdine derman olacak yeterliliğe ve yetkinliğe sahip olmalıymış ki “Nasılsın?” diye sorabilsin. Usulen yaş veya makam olarak küçük olanlar büyüğe değil de büyükler küçüğe “Nasılsın?” diye sorarmış. Aksi halde yapılan saygısızlık bir yana, söylenen söz de hem havada kalmaya mahkûm hem de boşa sarf edilmiş bir söz olmaktan öte geçmezmiş.  Peki, ne yapmak lazım gelirmiş? Üst olanlar “Nasılsınız?” deyince “Sağ olun” deyip kesmeli; “Siz nasılsınız?” diye karşılık vermemek; ast üst ilişkisi yoksa karşıdakinin yaşına hürmeten, “Efendim, afiyette misiniz?” demek yeterliymiş. İşte bu da Türk tefekkür âleminin, derin ve ince düşünce dünyasının dışa vurumu, yansımasıymış.

Gelelim konunun inanç ile ilgili diğer yönüne; "İnanan kişi, her hâl ve şartta iyidir" yani özgün biçimiyle "Elhamdülillahı ala külli halen"  (Hadis-i Şerif). Bu cevap ayan beyan kültürümüzde şikâyete yer olmadığını anlatıyor. "İnsan içinde iyiliği taşıyorsa her hal ve durumda iyidir.” diyor İbrahim Kalın[1]; “İyinin başına kötülük gelebilir ama iyi insanda kötü hal olmaz; iyi kendi iç dünyasına kötülüğü taşımaz." Dolayısı ile beşer şaşırıp kötülük yapsa da İyilerin başına hiçbir zaman beşeri kötülük anlamında açıklanabilen kötü bir durum gelmez. Çünkü insan iyi olmayı kendine bir hedef olarak benimsemişse, zıtlar yani iyi ile kötü bir araya gelmez. Zaten iyi insanın kötü olanla ne işi olabilir ki? İyi bir insansan, istediğini yapmakla iyilik yapmış olur zaten. Bu nedenle, Seneca'nın ifadesi ile "İyilerin başına hiçbir zaman kötü bir şey gelmez."

İnsan, yaşadığı halden şikâyet etmek yerine yaşadığı her anı; içinde bulunduğu bir dem, bir imtihan olarak görmelidir. Bizim kültürümüzde "Her imtihan bir ikramdır, her imkân bir imtihandır." Dolayısı ile "İnsan içindeki iyiliği muhafaza edebiliyorsa, dışarda ne yaşanırsa yaşansın" çok da önemli değildir. Çünkü “İnsan her neye bakarsa kendi yüzüdür. Kimde ne görürse kendi özüdür” felsefesini bu anlamda ifade eder.

İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un marşımızı yazmaya başlarken ilk sözünün “Korkma!” olması da bu kültürümüzün yansımasıdır. Bu söz, sıradan değil; derin bir inanç ve anlayışın eseridir. Tıpkı Peygamberimiz, Hz. Muhammed’in (SAV), Hz. Ebubekir ile Medine'ye hicret ettiği sırada gizlendiği Sevr Dağı ve mağarasında, kendilerini öldürme kastı ile takip edenlerin mağaraya yaklaştığında, tedirgin olan Ebu Bekir’e dediği gibi “Korkma! Ey Ebu Bekir; Allah bizimledir.” İnanç sahiplerine göre; Allah’ın sözü yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir (Tevbe 9/40). Bugünlerde ulusal marş olarak kabul edilişinin 100. yılını kutladığımız İstiklal Marşı’mız da Türk milletinin tarih sahnesine yeniden çıkışına tanıklık eden bir ruh halinde ortaya yazılmıştır. Türk milletinin yeniden ayağa kalkışının destanı olan bu marş; bugünün gençleri için eşsiz bir nasihat, gelecek kuşaklara aktarılması gereken bir emanet, geçmişten geleceğe uzayıp giden nesiller arasındaki kuvvetli bir bağdır.

Derler ya "Kemalât teferruatta saklıdır." Yani bütün iyilik ve güzellikler ayrıntıda gizlidir.  Bir tarafta "Bülbül ahlat ağacına kondu" demek var. Öbür tarafta “Kuş ağaca kondu” demek. İnsan hayatında her ayrıntı önemlidir. Bülbülü sıradanlaştırıp kuşa çevirmek; ahlatı sıradanlaştırıp oduna çevirmek bizim kültürümüze göre değildir. Biz can içinde canı, cananı arayan bir milletin evlatlarıyız. Dolayısı ile Türkçe dersine giden, Türk dilini ve kültürünü öğrenen çocuklarımız sadece günlük konuşmayı öğrenmiyor, aksine bir yandan kültürümüzü ve içerdiği derin anlamları, öte yandan da kuşun, ağacın, yaban armudunun adını, türünü öğreniyor. Yani çocuk, evde aile içinde konuştuğu Türkçenin dışına, mana âlemine çıkıyor. "Kuş ağaca kondu değil; bülbül ahlat ağacına kondu” derken, konuştuğu dile ayrı bir incelik, ayrı bir letafet katıyor ki bu anlatım şekli, insanın çevresindeki varlığa iki farklı bakış açısını da ortaya koyuyor. İnsanı, kâinatı, doğayı zenginleştiriyor. “Bu neyin, hangi anlayışın ürünü?” diye soranlara cevap, yani Türkçe dersinin manası burada.

Hayatta “İnsan yaşadığı, yaşattığı kadardır. Kelam onu yüceltmez amel ve istikamet yüceltir” derler büyükler. O halde yolumuzun dilimizi, kültürümüzü yücelten; kuşaktan kuşağa aktarmaya çalışanların tarafında olmasına özen göstermeliyiz. Bunu yaparken Türk olduğumuzu, Türkçe konuştuğumuzu utanmadan, sıkılmadan, başımız dik, alnımız ak olarak anlatabilmeliyiz. Çocuklarımıza iyi bir eğitim aldırarak, onları iyi ile kötü arasında hür iradeleri ile seçim yapabilecek bilgi birikimi ile donatmamız gerekir. Bilindiği üzere, “şerrin yaratılması şer değildir; yaratılanı şerde kullanmak şerdir”. İyi ile kötünün ayırdında olan insan; şer olarak bilineni hayra çevirebilecek donanımı da eğitimle kazanır. Eğitimde başarının sırrı da dilde ve düzenli çalışmakta gizlidir.

Her bir çocuk bir sanat eseri gibi şekillendirilmeye muhtaçtır. Makro düzeyde baktığınız zamana bir sanat eserinin büyüklüğü, mikro alandaki uyumdan kaynaklanmaktadır. Bu uyumun ortaya çıkardığı büyüklüğün sınırları da küçüklerin birbiriyle tutarlı olması, bütünlük sağlaması ile mümkündür.

Dil ile kültürün bağı koparıldığında geride ne dil ne kültür ne de inanç kalır. Milletleri ayakta tutan dilidir; kimliğidir.

 

Not: Bu yazı Post Aktüel Gazetesi Mart 2021 sayısında yayımlanmıştır. Mustafa Çakır (2021). Korkma. Post Aktüel Gazetesi. Mart 2021. s. 10.



[1] İbrahim Kalın. Kötülük Neden Var? Kendi Gökkubbemiz. URL: https://www.youtube.com/watch?v=yECl1xG3Et8 (08.03.2021).


20 Mart 2021 Cumartesi

Gönül Çalab’ın Tahtı

 

„Gönül Çalab’ın tahtı, Çalab gönüle baktı

İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise“

Yunus Emre (1239 - 1321)



Bu sefer Yunus Emre ile başladım. İnsanları sevmek, gönüllerde taht kurmak için insanın önce kendi sevdiğinin, kendini yaratan Çalab‘ın gönlüne taht kurması gerek. Türkçeyi onun insanın ruhundaki anlamını bir sevgiliye edilen sitemi, aşkı sevdayı anlatır gibi anlatacağım bu defa... Yazdığım her satırı; aşka, sevdaya inananların sanal alemdeki ifadelerinden derledim. Okuyanların derdini, kendi duygu dünyalarına ayna tutarak anlatmak istiyorum. İstiyorum ki yürek yangını olanlar, bizim milletimize olan sevdamızı, Türkçemize olan tutkumuz, milletimize gönül borcumuz üzerinde biraz düşünsün.


Hani gençler arasında Karadenizli anonim bir teyzeye atfedilen bir söz dolaşıyor; „Kiminle yaşarsan yaşa, kalbindekiyle öleceksin.“ diye. İnsanlar kalbinde yaşattıklarını dilleri ile dışa vurmasa da bilinç altında, anılarda, rüyalarda yaşatmaya devam ederlermiş. Bu durum halk diliyle böyle özetlenmiş. Ana dilini konuşmayı reddeden nice insanın son nefesinde anne özlemiyle anadiline döndükleri söyleniyor. Bilim insanlarının söylediğini aktarıyorum; gönül insanları da farklı düşünmüyor.

Bu gidişle, yani insanlarımız bu kadar vurdumduymaz, adamsendeci davranmaya devam ederse, kadim dilimiz, yani Türkçemiz, köken dilimiz orta ve uzun vadede, çok değil birkaç kuşak sonra bu coğrafyanın terk edilmeye yüz tutan ihmal edilmiş nostaljik bir değeri olacak; yaşlıların belleğinde anı olarak kalacak. Tıpkı Polonya’dan gelen Petra’nın annesinin „Sokakta Lehçe konuşmayın, Polanya’dan geldiğinizi anlamasınlar“ tembihine uyup, dedesinin dilini bugün neden konuşamadığını anlattığı hüzünlü hikayesi gibi. Türkçenin değerini anlamak için Türkçe konuşana meftun olmak; gönül verme şerefine nail olmak gerekir. Dilimizin anlatım özelliklerini anlamak, anlatmak için milletine, değerlerine sevdalanmak gerekir. Tıpkı insanın biri yakana kadar anlamadığı, yok sandığı; yanınca da sönmem sandığı, deryalara daldığı gibi... İnsanı insan yapan duygularıdır. Tercih sizin; geride bırakacağınız ister başarı öyküsü, ister yanık bir sevda türküsü.

 „İnsan yanındaki ile yaşlanır, aklındaki ile ölürmüş“ Türkçe de böyle bir şey. Yaşadığınız coğrafyada hangi dil konuşulursa konuşulsun, Türkçe gönül diliniz olsun. „Dilimiz kimliğimizdir“ deyince, gülüp geçenler oluyor. Olsun! Siz siz olun; mutluyken de mutsuzken de, sevip sevilirken de, söverken de Türkçe konuşun; sevginin, sevdanın, öfkenin, yani duyguların dili, türkülerimizin dili de Türkçe. Bilmem, anlatabiliyor muyum? Sanmıyorum… Hem biliyor musunuz ki ünlü yazar Yaşar Kemal bile küçükken yaşadığı travmalar nedeniyle lal olmuş da dili Türkü söylerken çözülmüş.

Rivayet o ki iyi kadınlar kötü adamların balkonundan gökyüzüne bakarken, iyi adamlar da yalnızlıktan ölüyormuş. İnsanlar; çok sevip ulaşamadığında, „Nasibim değilse gönlümden al“ diye dua edermiş, ama gönül bu, bir kere Çalab’ın tahtına göz kırpmışsa, „İnşallah nasibimdir. Çalab gönlüme baksın; ne olur orda kalsın“ diye de için için dua etmekten geri durmaz. Sizi bilmem, ama ben tam olarak o noktadayım. Benim duam sevdama, dilime, milletimin bekasına. Sizin dualarınız da benimle birlikte olsun inşallah. Amin, amin, amin…

Şu dünya ne tuhaf değil mi? İnsan hiç sahip olmadığı, eline almadığı, bir şeyi gün gelir kaybettiğini sanıp üzüntüye gark olur. İnsan kokusunu hissetmediği, birlikte gülüp eğlenmediği, sarılıp öpemediği birini, nasıl olduğunu bile bilmediği halde, küçük yavruların bir oyuncağa bağlandığı gibi nasıl bu denli içten sevip bağlanır? Hayat bu dudaklarınız başkasındayken ruhunuz başkasıyla öpüsür. Yani sözün özü;, Türkçe düşünür, Almanca konuşursunuz. Dönüp, dolaşıp yine geldik Trabzonlu teyzenin sözüne değil mi? Ama dil deyip durduğumuz da böyle bir şey. Elma değil ki ısırıp tadına bakasın, ekşi mi tatlı mı mayhoş mu… Onun tadı anlatım gücünde. İş ki o gücü kullanıp kah sevginizi kah efkarınızı anadilinizde anlatın.

Gençler terk edilmişliğin verdiği acıyla dostlarına dert yanar, yaşanmışlıkları anlatır. „Öyle alışmıştım ki aramasına; bir tek onunla mutlu oluyordum. Onunla keyif alıyordum geçirdiğim dakikalardan. İkide bir profiline girip bakıyor, her gelen mesajı ondan sanıyor, aramadığı anı yaşanmış saymıyor, yastığımı gözyaşıyla ıslatıyordum.“ Mecnun’la dolaşan Leyla’dan başka söz duymaz misali, bu duygu durumunu kanıksayan öteki cevap veriyor; „Sen onun umrunda olmamana, vurdumduymazlığına da alışabilecek misin?“ Peki gençler, siz gerçek hayatta, iş hayatına atıldığınızda, memlekete gittiğinizde dedenizle, konu komşuyla, hasılı kelam uzaktaki yakınlarınızla, istikbalde size umut bağlayanlarla anadilinizde anşamazsanız, Türkçenin yokluğuna alışabilecek misiniz? Yokluğuna alışma uğruna yüreğinizdeki iletişimsizlik yangınını nasıl söndüreceksiniz? Hiç düşündünüz mü?

Anlattıklarım tıpkı televizyon dizilerinde geçen bir sevda masalı gibi bir senaryo. En olumsuzu düşünün. Siz onu severken, o sizi bırakıp başka biri ile ele ele dolaşıyor olsun. Sizin onu sevdiğinizin de farkında. Ara sıra arayıp "İyi misin?" diye soruyor. Siz de hep aynı cevabı veriyorsunuz; "İyiyim!". Aslında hep aynı yalanı tekrar ediyorsunuz. İçim yanıyor, kalbim ağlıyor ama yanağıma akmıyor gözyaşlarım diyemiyorsunuz. Şimdi nasıl anlatayım ıslanan yastığı ters çevirip yattığımı, diye iç geçiriyorsunuz.  Bazı şeyler gerçekten çok acı. Sezen Aksu’nun biliyorsun adlı şarkısında dediği gibi; “Düşler ve gerçekler ayrı ayrı yaşar”. Biz size Türkçe öğrenin derken, sizler başka sevdaların peşinden koşuyorsunuz. Yaşadığınız çevrede sahip olduğunuz değerleri kaybedip iş işten geçtikten sonra son pişmanlık fayda etmez. Değerler eğitimi de öyle söylemekle kulaktan değil, bizzat yaşayarak yürekten yüreğe aktarılır. Dedim ya bu bir sevda masalı gibi kuşaktan kuşağa, dudaktan kulağa değil, yüreğe işlendiğinde, yaşam biçimine dönüştüğünde anlam kazanıyor.

Hz. Ali dedi ki; „Asla sahip olmadığın şeyler için üzülme! Kısmetinde varsa, onlar seni bulur, zamanı gelince. Her şey gelip geçici ey gönül. Bak az önce aldığın nefes dahi geldi geçti. Allah, ömrümüzün kalan kısmını, geçen kısmından hayırlı eylesin. Dünya'nın en büyük yükü; aklı sende olmayanı ısrarla yüreğinde taşımakmış. Âllah herkesi lâyık olduğu kalplerde çiçek açtırsın.“ Bu duaya, „Amin!“ derken, yine Türkçeyi, Türkçemizi, milletimizin geleceğini düşünüyor, hesap ediyorum.

Bizim dilimiz, Türkçemiz, kadir kıymet bilenlerimiz için babaannelerimizin zamanında misafire ayrılan ve ev ahalisi tarafından kullanılmayan yastık ve yorgandaki ipek kumaştır, renktir, desendir, Anadolu’dur. Asya’dır; sonu gelmeyen bir romandır. Bitmeyen bir şarkı. Ortasında ara verilmiş ama bir türlü de devam edilememiş yarım kalan bir şiirdir. Bazen de ağıttır. Türkçemiz ezandır, çandır. Kısacası, derdi de kederi de sesinde barındıran bir dermandır. Türkçe, rengarenk yüreklerin ve eşsiz seslerin ruhlarımıza iyi gelen tınısı, tılsımıdır.

Her ilişkiyi „Gel gönlümü, yerden yere vurma güzel“ diye başlayıp dinleyeni hayal alemine alıp götüren eski bir şarkının engin derinliğine dalıp, Emel Sayın’ın çığlık çığlığa „Rüyalar gerçek olsa“ diye söylediği şarkı ile bitirmek istersin; ama ne gam, hayatın gerçekleri ile rüyanın hazzı her zaman örtüşmez; örtüştüremezsin. Sezen Aksu’nun şarkısındaki gibi “Düşler ve gerçekler ayrı ayrı yaşar”.

Allah insanlara „yeryüzüne de gökyüzüne de sığmadığını, ancak inanan kullarının kalbinde yaşadığını“ bildirmiştir. Yunus Emre de „Gönül Çalab’ın tahtı“ derken insanın dünyalığına, sahip olduklarına değil, vicdanına vurgu yapar. Türkçe gider, Türklük biter, bugün olmayacak dualarla kardeşlik bağı kurmaya çalıştığınız ötekilerden fayda görmeyince, türlü parçalara ayırdığınız, ayrıştığınız inanç evleriniz de geçmişte yaşanmış hüzünlü, kırık bir aşk hikayesine döner. Türküler dile gelse; "Ey sevgili bir gün bana yar demedin" diye sitem eder. Dile duyulan sadakate ve millete yönelik sevdaya gelince; niyetler iyi olduğunda iyi işler de hayırlara vesile olur; yani „Çalab gönüle bakar“, yoksa Meryem‘ler Maria’ya Adem’ler Adam’lara karışır, Türkün adı kuşaktan kuşağa kaybolur gider.

Not:

Bu yazı Bu yazı Haber Avrupa – Euro Journal Gazetesi Mart 2021 sayısında yayımlanmıştır. Bkz.: http://europa-journal.net/goenuel-calabin-tahti/ 


21 Şubat 2021 Pazar

Akleden kalplere söylüyorum

 

Ben yazılarımı içimden geldiği gibi, “akleden kalbe bir şeyler söylemek için” yazıyorum. Ne yazı üstadı ne de bilgi üstadı gibi bir savım var. Keşke yazdığım her satır, her bir kelime bir yaraya merhem olsa, bir ağrıyı dindirse; ama öyle olmuyor. Çoğu yazı gibi gazete sütunlarında, internet köşelerinde kaybolup gidiyor.

Bu sefer de geçmişte olduğu gibi insan öyküleri anlatmaya, okuduğum kimi özlü sözleri yaşanmışlıklardan çıkardığım derslerle harmanlayarak yazmaya çalışacağım. Yazdıklarımın gönlünüze, yüreğinize hitap etmesini arzu ederim. Öyle ki her bir kelime yüreğinize atılmış bir tohum olup yeşersin, çiçek açsın, meyve versin; unutulmaya yüz tutmuş duygularınızı, değerlerinizi geri getirsin.

Ozan Neşet Ertaş, “Kalpten kalbe bir yol vardır, görünmez/Rızasız bahçenin gülü derilmez” diyor. Bir işe gönül vermek gerekir, bir şeyler elde edebilmek için. Zorla güzellik olmaz.

Bu durum okurken de böyle, yazarken de… Kimi boş zamanını değerlendirmek için okur; kimi kitap okumak için kendine özel zaman ayırır. Oysa kitap boş zamanları doldurmak için bir araç değil, insanın zihinlerdeki bilgi eksikliğini ortadan kaldırmak için kullandığı ilaçtır. Hayatta bir amacı olanlar; kendine zaman ayırıp okuyanlardır ve dünya kandil ışığında sabahlayan insanların okumasının, yazmasının, bilgiyi üretmesinin hatırına dönmeye devam ediyor.

Bir yerlerde okurken not almışım. "Bir Doğulu olarak başladığımız hayata, başka bir vücuda göre biçilmiş elbiselerin orasını burasını düzelterek devam ediyor, olamayacağını anlayıp çıkarttığımızda bedenimizin hakiki haline alışamıyoruz" Düşündüm de gerçekten öyle. Bir Batılı olmak için hangi hayallere kapılmış, nelerden vaz geçmişiz.

Avrupa’ya gelmiş, yaşadığımız yeri yurt edinmişiz. Bu süreçte en Batılı görünenimiz, bir hevesle kendini gurbete atanlar bile alt olmuş. Hayata, çevreye uyayım derken, kendi kimliğiyle, kendini gurbete atan idealleriyle ters düşer olmuş. Daha doğrusu çok isteyip de ait olmak istediği çevre, onu her türlü özveri ve fedakârlığına rağmen içine almamış; bunun verdiği hayal kırıklığı ile dışarıda, sınırlarda yaşamak zorunda kalmış, kendi kimliğine yabancılaşmış, tarifi imkânsız acı ve üzüntüler yaşanmasına neden olmuş.

Oysa insanlar nelerden vaz geçmişler. Say tercihten, say mecburiyetten, bir şeylere duyulan tepkiden veya umutsuzluktan. Her neyse, her nerede ne yaşanmış ve gerekçesi nasıl yazılmışsa. Sonuçta gelmişler, buraları yurt edinmişler. Baskın, taşıyıcı kültürün temsilcileri yani kapı komşuları, ev sahipleri ki gelenler de kendilerini çoktan bu topraklara aitmiş gibi görmeye, taşıyıcı kültürün evrensel değerlerinin bir parçası gibi tanımlamaya başlamış yahut böyle bir yanılsamaya, avuntuya kapılmışsa da habire “Bize uyun!” dayatması ile karşı karşıya kalmışlar. Peki, bugün bir şeyler değişmiş mi?  

Aynaya bakarken şöyle bir durup düşünmek lazım, karşı karşıya kalınan olumsuzlukların düzeltilmesi için de öğrenilen çaresizliğin dışına çıkmak veya öğretilen terminolojinin dışında yeni bir söylemin geliştirilmesine ihtiyaç olduğunu görmek lazım. "Dün dünde kaldı cancağızım. Bugün yeni şeyler söylemek lazım!" diyen Mevlana’ya nazire yaparcasına, dünü dünde bırakıp, gelecekte kendinizi nerede görmek istediğinize bakalım. Uyum veya göçmen kavramları bizim kültürümüze ait değil. Biz “vardığın yer körse sen de gözünü kapa” anlayışı ile gittiğimiz yere çoktan uymuşuz. Dilse dili, meslekse mesleği öğrenmişiz. Ama biz uymaya çalıştıkça, onların uzaklaştığını görüyor, öteki olmaya alışıyor, çaresizliğin dayanılmaz ağırlığını hissediyorsunuz. Değerleri değeriniz, yaşamları yaşamınız olmaktan çıkıyor. Siz kendinizi bedeninizi tanıyamamışsanız, ötekinin elbiseninin içine sığmaya çabaladıkça batıyorsunuz, dikişler atıyor, bir beden büyüğü yok mu diye sessiz, derin çığlıklar atıyorsunuz. Karşıdan “İlle de bize uyacaksın!” nidaları yükselirken, sizin kırılmış, incinmiş olduğunuzun farkına varmıyor, umurlarına almıyorlar. Her seferinde kendinizi sil baştan anlatmaya çalışırken yoruluyor, çaresiz kalıyorsunuz. Hem kırılan, incitilen, hem de kendini anlatmaya, yaralarını sarmaya çalışan “uyumsuz” siz oluyorsunuz. Siz; siz olmaktan çıktığınızda Batılıların kavramları ve değerleri ile düşünen ama kendisi ile sürekli bir iç hesaplaşma yaşayan Doğulular oluyorsunuz. Terimler Batılılardan ödünçlendiği için bunlarla Doğulular gibi düşünemiyor, kendi değerlerinizi ödünçlenen hayatlarda bulamıyorsunuz. Oysa durum gayet basit, içinde bulunduğunuz durumlar onların terimleriyle açıklanabilecek kadar kolay değil. Çözüm sizde, çare sizsiniz. Bir de bunu görüp kendi giysilerinize bürünüp ayağa kalkabilseniz…

Ayağa kalkmak için gereken zaman dilimi içinde sabırla imtihan olmak, yanarak pişmek lazım geldiğini bir kere daha anlıyor insan. Zamanla kısa süreli sabrın, uzun süreli pişmanlıklardan koruduğunu deneyimliyor. Mevlana’nın dediği „Sen kendine değer ver ve gönlünü olgunlaştır; çünkü sen bedeninle değil, ruhunla insansın“ sözüne geri geliyor. „Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.“ diyen inanç temeline geri dönüyor. Daha doğrusu dönebilenler kazanıyor.

Lev Tolstoy’un deyişi ile „Umduğumuz gibi olsaydı hayat, sandığımız gibi yaşardık. Bulduklarımızla yetinseydik, kaybettiklerimize ağlamazdık.“  O nedenle içinde bulunduğun döngüyü kırmak için bekleme, kendini anlatmaya çalışarak beyhude vakit kaybedip oyalanma. Paulo Coelho’nun dediği gibi „Açıklamalarla vaktini harcama; insanlar sadece duymak istediklerini duyarlar“. Hayat sizi bir tesadüf ile buraya getirdiyse, bir neden ile de onların karşısına çıkarmıştır. Neşet Ertaş’ın deyimiyle „Yalandan yüzüme gülen dünyada“ siz inadına gülün, güçlü olun. Gönül köprüleri kurmaktan geri durmayın. „Sen beni gülünce mutlu mu sandın?“ diye karamsarlığa kapılmadan, içinde yaşadığınız sanal gerçek iç içe geçmiş dünyaya uymaya, hayatın gerçeklerine göre kişisel gelişimizi sağlamaya bakın, eğitiminizi ihmal etmeyin. Atatürk’ün dediği gibi; “Eğitime gerektiği önemi vermeyen, ilim ve irfan sahibi nesiller yetiştirmeyen milletler, medeniyet yarışında geri kalmaya ve diğer milletlerin vesayeti altında yaşamaya mahkûmdur. Milletimizin amacı, milletimizin ülküsü bütün cihanda tam anlamıyla uygar bir toplum olmaktır.” Dolayısı ile bir emlak yatırımını çocuklarınızın eğitimine tercih etmeyin. İyiliğin ve eğitimin insanın ruhunu kanatlandıracağını, geleceğini kurtaracağını unutmayın.

Batılının elbisesine sığmayan Doğululardan biri olan Halil Cibran’ın; „Nezaketi zayıflığın bir parçası, hoşgörüyü korkaklık, yücelmeyi böbürlenme fırsatı kabul eden bu kalabalığın saygısızlığından“ yılmayın, usanmayın. Onlar sizin „iyi“ olmanızla yetinmeyip, bir de üstüne „salak“ olmanızı bekliyorsa, rahmetli Kemal Sunal’ı olmadı, Charlie Chaplin’i, Laurel ve Hardy’i hatırlayın, gülün. Sevmekten usanılmayacağı gibi, gülmekten de kimseye bir zarar gelmez. Gülmek; toplumsal bir jest olduğu kadar; hem bedene hem de ruha ilaçtır. Zaten bugünün kazanımlarını kısa günün karı olarak görüp menfaatini gözeten Batılı, uzun günün sonunda sahip olduğu kültürel zenginliği değerlendirememiş olmanın pişmanlığı yaşayacak; lakin herkes payına düşeni alacaktır. Kendinizi çok yormadan çözümün bir kısmını zamana yayın ki biraz da onlar sizi anlamak için çırpınsın. İmkânların içinde imkânsızlığı, çarenin yerine, çaresizliği dayatmanın ağızlardaki kekremsi tadını duyumsayıp, dayattıkları gereksiz kavramların içini biraz da onlar doldurmaya çalışsınlar.

Artık yaşadığınız, vatan edindiğiniz bu topraklardan kopamayacağınıza göre, en gerçekçi çözüm yine sizde; sizin Anadolu’dan getirdiğiniz kadim kültürünüzde. Kim olduğunuzu, nereden gelip nereye gittiğinizi unutmadan, Yunus Emre’nin deyişiyle „Her nereye bakarsan kendi yüzündür, kimde ne görürsen, kendi özündür“ ilkesiyle insanları, sevmeye devam edin. Diğerkâm olun. Dün olduğu gibi yarın da hiçbir çıkar gözetmeden, yurt edindiğiniz toprakların menfaatlerini de gözetmeye bakın. Zor zamanlarda kuracağınız gönül köprüleri ile sizi öteki gibi görenlerin, gösterenlerin halleri ile hemhal olun. Sevmek mi sevilmek mi ikileminde kalırsanız, Fuzuli’nin tavsiyesine uyun. Sevin! „Çünkü sevildiğinden hiçbir zaman emin olamayan insan hiç olmazsa sevdiğini bilir“. Sevdiğinize sadık mısınız, değil mi? Varsın onlar düşünsün.

Nihayetinde hepimiz kökeninde nisyan (unutma) olan beşerleriz. İnsan olanlarımız azınlıkta olsa da insan olan sevenini yardan atmaya kıyamaz. Bazı şeyler için zaman şimdidir; öncesi erken, sonrası ise geçtir. Çarelerin tükendiği an çare anavatan Türkiye’dir. Onun sevdası göz pınarlarında yağmur, yüreğinde hasret, fikrinde sevda olup, boğazına düğüm olsa da mazlumun yüreğinde kanayan yaraya Türkiye merhem olur.

Not: Bu yazı  Haber Avrupa - Europa Journal-adlı aylık gazetenin Şubat 2021 sayısında yayımlanmıştır. http://europa-journal.net/akleden-kalplere-soeylueyorum/ / (20 Şubat 2021).

Haber Avrupa https://www.youtube.com/watch?v=AZKZZjFCeJ8 (son erişim tarihi: 07.03.2021).

18 Şubat 2021 Perşembe

İnsan, insanın sığınağıdır

Geçen yazımda değerler eğitimi üzerinde durmuş, aileyi bir arada tutan başlıca ilkeleri anlatıp, aile olabilmenin kişilere yüklediği sorumluluklardan söz etmiştik. Sonra farklı kültürel çevrede yaşayanlar için mutlu aile kurma konusunda sorular geldi.

Geçen yazıyı yani aile değerlerini özetleyelim: Sorunlar karşılıklı konuşarak çözümlenmeli; aile içinde herkes eşit muamele görmeli, bireyler kendilerini bir yandan aileye ait görürken diğer yandan özgürlüğünün kısıtlanmadığını hissetmeli, kaynaklar eşit ve adil kullanılmalı, sevgi ve şefkate ek olarak fedakârlık ve duygudaşlığa da yer verilmeli, kişilik haklarına saygı gösterilmeli, paylaşımcı olunmalı ve nihayet ailenin maddi ve manevi değerleri bilinçli bir şekilde kullanılmalıdır. Özellikle kriz zamanlarında aile olmanın anlamının yeniden öğrenilmesi, ailenin dağılmaması ve aileyi bir arada tutulması için bu değerlere özen gösterilmelidir. Bu başarıldığında aile huzur bulur; onu oluşturan insanlar, açık denizlerdeki fırtınalardan kaçan gemilerin limanı gibi, güvenli sığınak haline gelir.

Bunlar olmaz, herkes kendi menfaatini düşünür, kendini öncelerse ailede huzur kaybolur. Aile değerleri zarar görür. Sevgi ve merhametin merkezi olması gereken aile şiddet ve nefretin mekânına dönüşür. O halde her birimizin görev ve sorumluluğu ailemizi koruyup kollamak; aile içi bağları güçlendirmeye yönelik davranış modellerini geliştirmek ve özen göstermek olmalıdır.

Aile içi iletişimin olmadığı veya zayıf olduğu hallerde; aileyi oluşturan bireyler özensiz ve sorumsuz davranışlarını sürdürmeye devam ederlerse; aile, paylaşımın ve duygudaşlığın olmadığı, bir çatı altında birbirinden uzak yaşayan insan topluluğuna dönüşür.

Hal böyle olunca, televizyon dizilerinde dayatılan ve kültürümüze yabancı olan, ailenin veya kişilerin mahremiyetine saygı gösterilmeyen yaşam biçimi, aile içi dayanışmayı, eşler arasındaki sadakati sıradanlaştıran olumsuz tutum ve davranışlar gelişir; kişiler sorumluluklarını yok sayarak aileyi ve değerlerini tahrip ederler.

Gençler farklı kültürlere mensup kişilerle hayatlarını birleştirmek isterse, bu temel değerleri esas almalı, birbirlerini önce insan olarak değerlendirerek, çiftler arasında asgari saygıyı korumalı, saygı temeline dayalı sevgiyi tesis etmelidir. Bundan sonra ileride nasıl bir durumla karşılaşacakları konusunda endişe etmelerine gerek yoktur.

Dünyaya kendi merceğimizden bakar, kendimizi merkeze alırsak bütün ilişkilerde olduğu gibi, aile içinde de sorun yaşarız. Hâlbuki insanların farklı olduklarını görsek, farkları ortadan kaldırmaya veya kendimize uydurmaya çalışmak yerine, oldukları gibi, yargılamadan kabul etmeyi başarabilsek, her sabah bir önceki günden daha mutlu uyanırız. Mutluluk da mutsuzluk da uzaklarda değil, küçük ayrıntılarda gizlidir. Sevenin sevdiğine sevildiğini hissettirmesi gibi…

Bunlardan biri de çokça sözü edilen fedakârlıktır. Fedakârlık; insanın sahip olduğu, sevdiği, değer verdiği şeylerden hiç düşünmeden, seve seve vaz geçebilmesidir. İnandığı değerler ya da sevdiği insanlar uğruna gerektiğinde kendi çıkarlarından vaz geçip her türlü zorluk ve sıkıntıyı göze alabilmesi, bu konuda elinden gelenin en fazlasını yapabilecek şevk, azim ve iradeyi kendisinde bulabilmesidir.

İnsanoğlu düşer kalkar; kötülükten ziyade iyilikte yücelikte yarışır. İyilik insanı ruhen arındırır. İnsanın diğerkâmlık yapması, yani ötekini anlamaya çalışması ve buna göre davranması, ailenin yücelmesine, aile ve toplum içinde yeni değerin oluşturulmasına katkı sağlarken; insanlar arasındaki yardımlaşma ve dayanışma da kişilere kendilerini saygın ve değerli hissettirir. “Ben o kadar çaba gösteriyorum, sonuç alamıyorum” deyip, pes etmek yerine meşhur kıssayı hatırlamakta yarar var. İnsanın değerini, ancak değer bilecek kapasitede olanlar bilir. Altını kuyumcular çarşısında değil de demirciler çarşısında tartmak beyhude bir çaba olur. Her işin, her şeyin değerini ehli anlar. Aile içinde ilişkilere bir kuyum ustasının hassasiyetiyle yaklaşmak, yuva kurarken de kültürler arasındaki ilişkileri bu ilkeye göre tesis etmek, aileye yeni katılanları “pırlanta” gibi görmek gerekir. "Kâinat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir." der Tebrizi. Onun için parayla alınıp satılmayan mutluluk, insanın yüreğinden dünyaya ektiği iyilik tohumlarının filizlenip boy atmış, meyve vermiş halidir.

Aile bir milletin çekirdeğini oluşturur. Aile kurarken özenli davranmak gerekir. Geceleri rüyanızda, şafak vakti dualarınızda, gün boyunca kalbinizde taşıyamayacağınız; aklınıza her geldiğinde özlemeyeceğiniz kişilerden uzak durmalısınız. Doğru kişiyi bulduğunuzda da elini sımsıkı tutup bırakmayın. Her sabah “Bahtıma doğan güneş, kanayan yarama merhem, rüyalarımı süsleyen kadın/adam” diyerek güne başlayın... Aksi halde eş değil, yük alırsınız. Gerçekten seviyorsanız; araya mesafeler girse bile insanın insana yüreği kadar yakın olduğunu, mesafelerin hükmünün kalmayacağını unutmazsınız.

Toplumun çekirdeği olan ailenin ortak değerleri ne kadar gelişmiş ise, fırtınalara da o kadar dayanıklı olur. Aile güçlüyse, millet de güçlüdür. Ortak kültürü, ortak idealleri ve ortak tarihi kuvvetli olan bir millet, güçlü aile yapısıyla her türlü olumsuz dış etkenlere karşı dimdik ayakta durur. Hâsılı kelam; birbirine gönülden bağlı olanların bağını koparmak mümkün olmaz, çünkü onların gönüllerinin nereden bağlı olduğunu bilemezsiniz. Barış Manço’nun dediği gibi “Orda öyle bir isim var ki kuldan öte kuldan ziyade / Onu düşün ona sığın o senden öte benden ziyade”. Allah her birinize öyle bir mutluluk nasip etsin ki ettiğiniz sabrın kıymeti ömür boyu hatırlansın.

 

Not: Bu yazı Post Aktüel Gazetesi Şubat 2021 sayısında yayımlanmıştır. Mustafa Çakır (2021). İnsan, İnsanın Sığınağıdır. Post Aktüel Gazetesi. Şubat 2021, s. 10.

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...