12 Ekim 2015 Pazartesi

Halepçe’den Halep’e insanlık dramı ve Türkiye

Bundan yaklaşık 27 yıl öncesini hatırlıyorum. Öğrenci olarak bulunduğum Viyana Üniversitesi’nin Yeni Enstitü Binasının giriş holünde bir fotoğraf sergisi açılmıştı. Sergide Avrupalı dostlarımızın sattığı kimyasallarla katledilen binlerce insanın dramı yansıtılıyordu. O zamanlar Kuzey Irak’ta yaşayan binlerce insan can güvenliği nedeniyle akın akın Türkiye’ye geliyordu. Türkiye ise bunlara adeta kucak açmış, onların dertleri ile dertleniyordu. Katledilen masum insanlar Batılıların neredeyse umurunda bile değildi.

Günümüze gelince… Bu defa Suriye’de yeni bir oyun oynanıyor. Başrol oyuncularından Saddam gitmiş, yerine Esat gelmiş. Senaryo aynı, figüranlar değişmiş. Sıradan vatandaşlar bir lokma ekmek, bir kap sıcak yemek derdinde. Deyim yerindeyse yeni bir kavimler göçü yaşanıyor. Suriyelilerin bir kısmı denizlerden, bir kısmı da karadan olmak üzere kendilerine daha güvenli topraklar arıyor.

Suriye’de Batılı ülkelerden temin edilen silahlar ve bu ülkelerin varoşlarından devşirilen eğitimsiz cahil bir sürü insanın beş yıla yakın bir süreden beri estirdiği bir terör var. Halk iç savaş ve devlet terörü nedeniyle canından bezmiş durumda. Suriyeliler yüz binleri katleden Esat rejimi ve İran’ın ateşe benzin döken politikasının gölgesindeki DAEŞ/IŞID terör örgütünün zulmü nedeniyle perişan olmuş, yurdundan yuvasından olmuş; denizler cesetlerle dolmuş durumda.

Batı cephesinde kayda değer bir tepki görünmüyor. Ta ki bir gün Bodrum sahillerine vuran on iki kişinin cansız bedeni toplanana kadar. Bunların arasında kadınlar, erkekler ve çocuklar da vardı ki en yürek yakanı da minik Aylan Kurdi’nin dünya basınında manşet haber olan cansız bedeniydi. Aylan’ın fotoğrafı taşlaşan yürekleri biraz olsun yumuşatmayı başardı. Avrupalı da bu vesile ile mültecilere kapılarını açmaya başladı.

Almanya’da Şansölye Merkel, önemli muhalefete rağmen Suriyelileri kabul ediyor. Avusturyalıların Macaristan sınırından itibaren Almanya geçişine kadar gösterdiği ev sahipliği de dikkatlerden kaçmıyor. Buna rağmen Avrupalılar bu durumdan çok fazla etkilenmiş görünmüyor. Daha çok kendi iç dünyası ile meşgul. Yaşanan süreçlerde kendi geleceğine ilişkin kaygıları ön plana çıkarıyor. Kültürünün kimliğinin bu göç dalgası ile zarar göreceğini düşünüyor; düşünmekle kalmıyor kimi politikacılar aracılığı ile dillendiriyor. Sınır kapılarına dayanan göçmenlerin varlığını kendilerine yönelik bir tehdit olarak görüyor ve sırf bu nedenle yerel milliyetçi akımlar giderek güç kazanıyor. Siyasetçi ile devlet adamı sorumluluğunun ayırdında olanların dışında günübirlik yaşayanlar, insanları bizden ve öteki dünyadan olanlar diye ayırmakta bir sakınca görmüyorlar. Kendi değerlerini öne çıkaran zihniyet, göçmenlerin barındırıldığı yerlere saldırmakta bir sakınca görmüyor. Kendi değerleri söz konusu olduğunda, İslam dinini ve dolayısı ile Müslümanları Avrupa kültür değerlerine yönelik bir tehdit olarak tanımlamakta da bir sakınca görmüyor.

Avrupalılar tam anlamıyla ne yapacağını şaşırmış durumda. Avusturya savaş döneminden sonra en büyük yedinci göç dalgasını yaşıyor. Pek çok Suriyeli, Afgan, Iraklı, Somalili ve Eritreli insan Avusturya’yı bir geçiş güzergâhı haline getirmiş durumda. Göçmenlerin kısmı Almanya’ya gitmek isterken, bir kısmı da daha kuzeydeki, daha uzaktaki ülkeleri tercih ediyor. Bununla birlikte bu insanların yakın bir zamanda Avrupa ülkelerine dağıtılarak eritilmesi mümkün görünmüyor.

Yaşanan insanlık dramı bir yanda, kimi “süper güç” olduğunu düşünen kimi ülkeler de yeni bir harita oluşturma çabası içinde. Hem Rusya, hem ABD ve hem de AB ülkeleri kimi çeteleri her kapıyı açan maymuncuk gibi kullanmaya gayret ediyor ve deşifre olan her bir oyunun yerine hemen her gün yeni bir senaryo yazıp uygulamaya çalışıyor. BM toplantılarında birbirlerine selam vermeyenler, ortak çıkarlar söz konusu olduğunda şerefe kadeh kaldırmaktan çekinmiyorlar.

Bu arada olan Türkiye’ye oluyor. Resmi rakamlar üç milyona yakın Suriyelinin ülkemizde “muhacir” olarak kayıtlı olduğunu gösteriyor. Uluslararası örgütler, insanlık adına katkı sağlamak yerine adeta “ensar” ülkedeki “muhacire” ne yapıyor, edası ile müfettiş yolluyor. Bunlar da gördükleri karşısında susup, bir iki gönül alıcı sözün ardından çekilip, kendi parıltılı dünyalarına geri dönüyorlar. Türkiye ise kendi sınırlı imkânları ile tarihe not düşmeye, gelecek kuşaklar için insanlık dersleri vermeye devam ediyor.

Türkiye’de bir insanlık dramı yaşanırken, birileri durumdan kendine pay çıkarmaya çalışıyor. Söz gelimi Türkiye sınırındaki Ayn el Arap (yeni deyimle Kobani) ve çevresinde yaşananlar, gelecek kuşaklara anlatılacak bir ders niteliğinde. Esat yönetimine karşı yapılan işbirliği ve ABD ve Almanya gibi ülkelerin YPG’ye gönderdiği silahların bir kısmı DAEŞ’e bir kısmı PKK’ya gitti. Hatta benzetme yerindeyse, Halepçe’den Halep’e giden silahlar, Türkiye topraklarından geçirildi. O silahlara sahip olanlar ise dilinden barış sözünü eksik etmeyenlerin gözleri önünde uykusunda vurularak sonsuzluğa gönderilen polislerin vebalini aldı, çarşı iznine çıkan silahsız ve sivil askerlerin katledilmesinde kullanıldı. Duruma sesini çıkarmayanlar; artık tamamen seçim atmosferine girmeye başlayan Türkiye’nin meydanlarında barış diye diye dolaşmaya devam ediyorlar.

Bütün bu yaşananlar sırasında, Ortadoğu’daki önemli bir müttefikini kaybetmek istemeyen Rusya’nın da duruma müdahil olması kaçınılmazdı ve beklenen de oldu. Politika yeni bir boyut kazandı. Türkiye ve Rusya iyi komşuluk ilişkilerini muhafaza etmeye yönelik açıklamalar yaparken, NATO bir yandan Türkiye’ye destek mesajları verse de, üye ülkelerden bir kısmı Türkiye’nin de adeta savaşa katılmasını teşvik edecek gibi bir politika izliyor. Ülkemiz yakın tarihte hiç olmadığı kadar gündemde. Ortadoğu’yu yeniden yapılandırmak isteyenler; Türkiye’ye rağmen Türkiye’yi de yakından ilgilendiren kararları alıp uygulama peşinde. Hemen her gün yeni bir gündem oluşuyor; oluşturuluyor.

Anlayacağınız, Türkiye’de gündem çok yoğun, bazı kesimlerde zihinler çok karışık. Halepçe’den Halep’e yaşanan kargaşalar bir yana, sıradan halk iş ve aş derdinde. Bir yandan yaklaşan milletvekili seçimleri öte yandan etrafımızı yakan ateş çemberi. Bütün bunlar yetmezmiş gibi iç güvenlik sorunları. Dünyanın ilgi odağındaki Türkiye’de bütünün içindeki ayrışmalar yaşanmaya, yaşatılmaya devam ediyor ise de ülke ayakta kalmaya, yeni bir seçim atmosferinden başarı ile çıkıp, gelecek aydınlık günlere ulaşmaya çalışıyor.

Bu yıl da anayurtta yaşayan Türk’ün ateşle imtihanı devam ederken yurt dışında yaşayan 2 milyon 880 bin 599 seçmenin 25 Ekim 2015 Pazar gününe kadar oylarını kullanması bekleniyor.


KAYNAK
Bünyamin Aygün (2015). IŞID'in Elinde 40 Gün. İstanbul: Doğan Kitap. 

Not:
Bu çalışma Europa-Journal Ekim 2015 sayısı için 10.10.2015 AnKARA acısı yaşanmadan önce yazılmıştır.

15 Eylül 2015 Salı

Kongre organizasyonları üzerine

Bilgi; yaşam kalitesini yükselttiği, işleri ve ilişkileri geliştirdiği, sorunları çözdüğü, verimi, huzuru, güveni ve morali artırdığı ölçüde değeri yükselen bir sermaye olarak kabul görmekte; sahibi için karmaşık bir süreci anlaşılabilir ve üstesinden gelinir bir hale sokmaktadır. Bu nedenle bilimsel bilgi üretimi üniversiteler için öncelikli alanlardan biridir.

Üniversitelerin sayıları hızla artınca, öğretim üyesi ihtiyacı da arttı. Mevcut üniversiteler bir yandan yeni öğretim üyesi yetiştirmek, öte yandan öğrenci yetiştirmek ve bilimsel çalışmalar yaparak uluslararası platformlarda ülkenin sesini duyurmaya çalışmak gibi bir dizi görevle karşı karşıya kaldılar. Zaten eğitim öğretim ve yayın faaliyetleri akademik personelin asli faaliyeti. Bununla birlikte yolunda gitmeyen, adını koymakta zorlandığım kimi hususlar var. Ağırlıklı olarak yeni kurulan kimi üniversitelerde görevli öğretim elemanları yurt dışı yayını yapmak; uluslararası etkinlik düzenlemek gibi bir dizi girişimlere başladılar; bu etkinlikleri düzenleyenlerin bilimsel yetkinliklerinden ziyade tanınırlıklarını artırmak, yapılan organizasyonlardan ekonomik birikim elde etmek ve burada değinmek istemediğim başka amaçlara yönelmeye başladılar. Kimi öğretim üyeleri, katıldığı bir yurt dışı etkinliğinde tanıştığı öğretim elemanlarıyla anlaşıp, bu kişilerin adını kullanarak uluslararası bilimsel etkinlik düzenliyor veya akademik yayın faaliyetleri yapmaya başlıyor. Gün geçmiyor ki e-posta kutusuna bir iki etkinlik duyurusu, yayın hayatına yeni başlayan bir dergi için hakemlik, yazarlık vd gibi çağrılar geliyor.


Ulusal olması gereken etkinlikler artık "uluslararası katılımlı" değil; "uluslararası" diye adlandırılıyor. Toplantılarda hemen herkes Türkçe konuşuyor; bildiriler Türkçe sunuluyor; katılımcılar kahır ekseriyetle Türkiye’deki üniversitelerden geliyor. Arada bir iki kişi yurt dışından gelirse geliyor; o kadar.

İnternet üzerinden veya eşzamanlı olarak basılı nüshaları ile yayın yapan ciddi dergileri tenzih ederek söylemek isterim ki yeni kurulan ve internet üzerinden yayın yapan dergilere bakınca, yayın yerlerinin yurt dışında bir yer olduğu bilgisinin dışında akademik ağırlığı olmadığını görüyorum. Kim nereden yayın yapıyor; arkasındaki akademisyenler kim belli değil. Hatta kimi dergiler var, bir iki sayı sonra yayın hayatına son veriyor. Sürdürülebilirlikleri yok. 

Bu mecrada da bilimsel faaliyetlerin ticarileştiğini görmek, gerçek anlamda bilimsel çalışma yapanları, bilimsel bilgi üretenleri rahatsız edici boyutlara ulaştı.

Yukarıda da değindiğim gibi, artık ulusal boyutlarda bir etkinlik düzenlenmiyor. Düzenlense de bu etkinliklere itibar eden yok. Bu etkinlikler de konuşmacıya verilen bir çeyrek saatle sınırlı. Bu sürede konuşmacı hangi bilimsel sorunu gündeme getirsin; ele aldığı konunun hangi boyutunu kiminle nasıl tartışsın; belli değil. Çeviri için yapılan bir benzetme aklıma geldi.  Özgün eserin önemine vurgu yapmak üzere, “Çeviri, sevgiliyi peçe üzerinden öpmeye benzer” demiş bir düşün adamı. Bizim kongreler de o hesap, bilimsel bilgiyi bilgi şölenlerinde tadıyor, ama masadan doyamadan kalkıyoruz.

Biraz ilgi uyandıran tebliğleri “kongre bildiri kitabında” ara ki bulasın. Bildiriler yayımlandığında daha düşük puan getirmesin diye, kenarından köşesinden düzeltip, “hakemli” bir dergiye makale olarak postalanıyor. Böylece “makale” adı altında yayımlanan “bildiriler” sahibine akademik yükseltilme süreçlerinde hem daha yüksek puan getiriyor, hem de “indexler tarafından taranan” bir dergide yayın yapmış olmanın hazzını tattırıyor.

Sanal bir örnek üzerinden gidelim: Bir üniversitede görev yapan bir grup çalışan, bilimsel bir etkinlik düzenlemeye karar veriyor. Önce Türkiye’de alanda kariyer yapmış öğretim elemanları “Google” üzerinden taranıyor ve bilim kurulu, hakem kurulu için isimler derleniyor; bunlardan görece olarak daha deneyimli ve kıdemli olanlar danışma kuruluna, yıldızı yeni parlayanlar bilim kuruluna, diğerleri de hakem kuruluna yazılıyor. Rektör ve bilumum üst yöneticiler de onur kuruluna yazılıyorlar. Organizasyonla ilgili web sayfası hazırlanıp yayına veriliyor. İşin ticari boyutuna gelince... Gelecek konukların konaklama ve iaşelerinin karşılanması, organizasyon giderleri yaklaşık olarak hesaplanıyor. Acenteler ile görüşmek yerine ya kişiler ya da döner sermaye işletmeleri devreye giriyor. Oteller ile acente fiyatı üzerinden anlaşılıyor. Üniversitelerdeki yemekhanelerden günlük tabldot yıldızlı otel fiyatı üzerinden ücretlendiriliyor. Sponsorlar bulunup kongre kiti bedavaya getiriliyor veya maliyetler düşürülüyor. Bundan sonra hazırlanan bir iki sayfalık kongre duyurusu gerek hazırlanan kongre sayfası üzerinden, gerekse e-posta ile üniversitelere duyuruluyor. Başvurular alınıyor. Döner sermaye veya dış alım yoluyla dört beş yıldızlı oteller ile kamu misafirhanesi fiyatı üzerinden anlaşılıp; kayıt ücreti dışında tam pansiyon konaklama kaydı ile günün rayiç bedelleri üzerinden pazarlama yapılıyor. Katılımcılara otel ücretinin de üniversitenin döner sermaye işletmesi veya dışarıdan anlaşılan şirketin hesabına yatırılması isteniyor. Kongreye önerilen bildirilerin hemen hiç biri bir ön elemeden, değerlendirmeden geçirilmiyor. Başvurular, neredeyse hakem görüşü alınmadan, içeriklerin bilimsel yetkinlikleri denetlenmeden, sorgulanmadan kabul ediliyor. Yeterli başvuru alamayan organizasyonlar başvuru süresini "gösterilen yoğun ilgi" nedeniyle defalarca uzatmakta bir sakınca görmüyor. Katılımcılara üniversitenin yemekhanesinde çıkan tabldottan öğle yemeği veriliyor. Sabah ve öğleden sonraki oturumlar için verilen birer arada kâğıt/plastik bardaklarda çay, kahve ve -çoğu zaman- bayatlamış kuru pasta ikramı yapılıyor. Sabah kahvaltısı ve akşam yemekleri zaten otellerde, misafirhanelerde veriliyor. Gala yemeği de organizatörün keyfine kalmış. Kimi yerlerde onlar da verilmiyor. Çünkü organizasyona gelen katılımcılar ya bildirisinin olduğu gün geliyor yahut bir arkadaşına ricacı olup, bildirisinin okumasını sağlıyor. Bir destekleyici firmadan alınan çanta içine sempozyum programı, bildiri özet kitabı biri ki bloknot ile katılımcılara kayıt sırasında takdim ediliyor.

Kongre otellerine gelince, onlar da bir başka konu. Oteller, kongre için gelen katılımcılara fatura vermiyor; muhatap olarak üniversite döner sermaye işletmesini, organizasyon sekretaryasını veya hizmet alımı yapılan şirketi muhatap olarak gösteriyor. Fatura için ısrar edenlere de kendilerinin döner sermaye işletmesi (DSİ) ile acente fiyatı üzerinden toptan anlaştıklarını belirtilip, konaklama sırasındaki ekstra harcamalar için belge veriyorlar. Bu otellerde sabah kahvaltısı, akşam yemeği verilmekle birlikte, su dâhil her türlü içecek ekstra olarak kabul edilip konuklardan yabancı para cinsi üzerinden talep ve tahsil ediliyor.

Bir konuda karar verdim. Türkiye’de duygusal nedenlerle, uluslararası bir kongre organizasyonuna katılmayacağım. Hele yeni kurulan bir üniversiteyi desteklemek; gelişimine katkıda bulunmak gibi idealist ayaklara yatmayacağım; organizasyonu sorup soruşturup öyle katılacağım. Ama merakımı mazur görün, bu üniversitelerde çalışanlar, bir yandan akademik etkinlik düzenleyip performans puanı biriktirirken, öte yandan para kazanmayı kimden ve nereden öğrenmişler? Onları bu tür davranışa yönelten nedenler neler? Olası cevaplar üzerinde günlerce tartışılabilir.

Peki, ne yapmak lazım?

Aslında ne yapmak gerektiğini ben de tam olarak bilemiyorum. Ama kongre organizatörleri ile akademisyenleri birbirinden ayırmak lazım. Kongre organizasyonlarının kongre otellerinde/kongre merkezlerinde bu işin profesyonellerince kurulan, deneyimli, saygınlık kazanmış şirketler üzerinden yapılması gerektiğini düşünüyorum. Alan uzmanlarının da ego tatmini, kıskançlık, menfaat ve çıkar ilişkilerinden arındırılmış bilimsel programların oluşturulması konusunda ciddi mesai harcaması gerektiğini...

Bir uzakdoğu sözüyle bitireyim: Unutmamalı ki pirincin içindeki siyah taşları ayıklamak kolaydır; asıl incelik dişleri kıran beyaz taşların ayıklanmasında yatmaktadır. Yoksa hepimiz kırılan dişlerin sorumlusu olacağız.

Gurbette geçmiş yoksa gelecek de yoktur

Geride bıraktığımız yaz aylarında yurdundan uzaklarda, yeni yurt bellediği diyarlarda kendilerine istikbal hazırlamaya çalışan pek çok gurbetçiyi Türkiye’de izin yaparken gördük. Genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk… Kim olduklarının farkı yoktu. Her biri gönüllerince eğleniyor; Türkiye’de sevdikleri ile birlikte olmanın dayanılmaz hazzını yaşıyordu.

Türkiye’de bazen imrenilerek, bazen de kıskanılarak takip edilen bu göçmen kuşları, kimine göre “Almancı” kimine göre de “gurbetçi” idi. Onlara sorsanız, onlar “Avrupalı Türk” olarak görülmeyi tercih ediyordu. Gurbet, tanımlanması zor bir kavram onlara göre. Bazen Türkiye, bazen de yurt edinmeye çalışılan topraklar gurbet olarak görülüyor. Türkiye’de yaşayanlar alışageldikleri toprakları, yeni vatanlarını; yeni vatanda yaşayanlar da Türkiye’yi özlüyor; anılarıyla birlikte büyüdükleri topraklara dayanılmaz bir özlem duyuyorlar. Benim kanaatime göre her iki duygunun, arada kalmış olmanın, nasıl bir ruh hali yarattığına ayrı ayrı bakmak uygun olacaktır.

Yurt sevgisi her bir kişinin kökünü arama çabasıyla da ilişkili bir dışa vurumdur. Gerek yurdundan uzakta yaşayanlar gerekse yeni vatanlarında doğup büyüyen yeni kuşak gençler, zaman zaman zihinlerini “Buraya nereden geldim?” veya “Aslım ne?” gibi sorularla meşgul ederler. Bu sorular, yaşadıkları çevrede ötekileştirildikleri veya yabancı olarak dışlanmaya maruz bırakıldıkları anlarda daha da kuvvetlenir ve kar topu gibi büyüyen, kimi zaman içinden çıkılmaz bir hal alan soru ve sorunlara cevap aramaya başlarlar.

Adeta “Bir geçmişimiz var. Olmaması da mümkün değil. Oraya dönmek, nefes almak istiyorum.” diyerek yeni vatanlarındaki duygusal örselenmişliğin verdiği yürek ezikliğine teselli aramaya çalışırlar. Yani asıl olanın peşine düşerler. Haksız da sayılmazlar.

Geçmişini merak etmeyenler, modern çağda yaşandıklarını ve modernitenin, yaşanılan çevreye uyum sağlayarak geçmişten bağı koparmayı gerektirdiği gibi bahaneler üretip, geçmişle ilişkisini kesmeye çalışsalar da buna güçleri yetmez. Er geç, asıllarına dönmeye ve kaybettikleri zamanı bir şekilde telafi etmeye çalışırlar.

İster gurbet elde, ister sılada yaşayan gençler bir dizi olumlu-olumsuz deneyimden sonra hem tarihsel asıllarına dönerek, hem de manevi bağlarına daha bir sıkı sarılarak rahatlamaya çalışırlar. Edindikleri hayat tecrübeleri kendilerini bir yerlere getirdiğinde, geleceklerini geçmiş yaşantılarının üzerine kurmaya çalışırlar. Bazen iş işten geçse de “zararın neresinden dönülse kardır” diyerek yeni başlangıçlar yapmaya gayret ederler.

Geçmişi olmayan ve geçmişten söz edemeyenler, yenilik iddiasında bulunamazlar. Yeni ile eski arasındaki ayırımı nasıl yapsınlar? Öyle ya, geçmiş yoksa gelecek, yani yeni de olamaz.

Yenilik ve buna bağlı bir dizi söylemlerin oluşturulabilmesi için geçmiş ve tarihle ilişkilerin koparılmaması gerekir. Geçmişle bağlar koparıldığında kimliksiz bir nesil yetişmeye başlar. Böyle olunca da yenilik iddiası ortadan kalkar.

Geçmişle kurulabilecek en güçlü bağ, köken dilinin kaybedilmemesi ile mümkündür. Bireyler hangi ortamda, hangi şartlarda yaşarsa yaşasın, dilini ve kültürünü ötekileştirmemelidir. Dil ve kültürü ile bağını koparan bireyler, içinde bulunduğu modern düşünce tarzının kendilerine sunduğu yeni hayat biçimi içinde boşluğa düşer; tutunacak dal ararlar. Kuşkusuz, gelenekçi düşünenlerin modernistlere göre farklı bir davranışı, dünya görüşü ve dış görünüşü vardır. Modern çağ, yeni hayat şekillerini de beraberinde getirir ve geçmiş ile yaşanan zamanın değerlerinin birleşmesiyle yeni bir sentez ortaya çıkarır.

Bireyler kendi kimliklerini başarı ile taşıdığı sürece toplum içinde belli bir konuma ulaşıp, o konumunu muhafaza edebilir; anlamlandırabilir; hayata anlam katabilir. Böylece geçmiş ile gelecek arasında da bir köprü kurulabilir. Çünkü geleceğin gövdesi geçmişin üzerinde yeşerir, bedeni geleceğe doğru yol alırken, kökleri geçmişten beslenir; kuvvet alır. Geçmişi olmayan, yok edilen bir kuşak; çimlenmek üzere suya koyulan bir çiçek dalı gibidir. Çimlenen dal toprağına kavuşmadığında çürümeye mahkûmsa, geçmişle bağını koparanların da geleceğini sağlam temellere oturtabilmesi düşünülemez.

İnsanlar yaşanılan her anın keyfini çıkarırken, geçmişin zengin kültürel mirasının verdiği güven duygusunu da hisseder, geleceğe dair bir dizi umutlar besler. Yeni sözler söyler, söylediği sözler ve davranışlar da buna göre anlam kazanır.


Not:
Bu çalışma Europa-Journal Eylül 2015 sayısı için hazırlanmıştır. Dergiye şu linkten ulaşabilirsiniz: http://www.yumpu.com/de/document/view/53877706/europa-journal-haber-avrupa-september-2015 (17.09.2015)

3 Eylül 2015 Perşembe

homo homini lupus

Her yeni güne alışılmadık duygularla başlıyoruz. Her bir yeni gün, bir zamanlar İstanbul’da çıkan “halka ve olaylara” Tercüman adlı günlük gazetenin alt başlığındaki sloganı çağrıştırıyor: “Her sabah dünya yeniden kurulur; her sabah taze bir başlangıçtır.”

Son yıllarda bu taze başlangıçlar hiç de hayra alamet başlangıçlar gibi görünmüyor. Türkiye’de ilginç olaylara tanık oluyoruz. Nedenini bilemediğimiz, aklımızın almadığı olaylar birbirini izliyor. Bir kesimin, “yıllarca dışlanan, tepeden bakılan, adam yerine koyulmayan, adeta sömürülen, köylü, çoban, baldırı çıplak, makarnacı, kömürcü, cahil gözüyle bakılan en alttaki insanların toplum içinde ayağa kalkmasından son derece rahatsız olmaya başladığı” görülüyor. Bir başka kesimin de dün canım, ciğerim dediği; birinin ötekinin derdiyle dertlendiği günleri geride bıraktığı; karşıt kutuplara geçtiği görülüyor.

Adeta, dünün doğruları, bugünün yanlışları olarak anlatılıyor. Vatandaşın kafası karışmış; geçim derdinde.  

Millete hizmet edenler ile milletin oluşturduğu katma değerlerden nemalanmaya çalışanlar ayrı sevdaların peşinde; menfaat sahipleri kol kola görülüyor. Kim haklı, kim mağdur anlamak adeta mümkün değil.

Dün siyaset sahnesinde birbirine demedik laf bırakmayanlar; düşmanların kavgada söylemediği sözleri bırakmayanlar, bugün birbirinin destekçisi gibi görünüyor[1] veya bunun tam tersi. Siyasi literatür tahammül sınırlarını zorlayan söz ve söylemlerle doluyor. Birisi veya birileri ortaya çıkıyor, sosyal medya üzerinden ‘yakında operasyonlar başlayacak’ gibi gündem oluşturacak haberleri paylaşıyor; kimi doğru da çıkıyor; lakin bu şahsın kim olduğu tespit edilemiyor.

Bir bayram sabahı uyanıyorsunuz. Bütün medya trafik teröründe hayatını kaybeden veya yaralan vatandaşların haberini öne çıkarmış; lokmalar boğazınızdan geçmiyor. Her geçen gün yeni yollar yapılmış; araçların standartları gelişmiş ülkelerdekilerden hiç de geri değil. Lakin aracın üstüne çıkan, birbirine saygıyı unutuyor; kural tanımaz birer canavara dönüşüyor.  Alınan hiçbir tedbir, tam olarak amacına ulaşamıyor.

Başka bir günün aydınlık sabahına merhaba demek istiyorsunuz; ne mümkün. O gün güvenlik güçlerine kurulan kalleş pusularda hayatını kaybeden askeri, polisi, kamu görevlilerinin olduğunu öğreniyor veya dinliyorsunuz; terörün her türlüsüne lanet olsun demekten başka bir çıkar bulamıyorsunuz. Kimin neyi paylaşmak istediğini soruyor, sorguluyor, cevabını bulamıyorsunuz. Okuduklarınız, kendinizce yaptığınız analizleriniz iç ve dış bağlantıların safları sıklaştırdığını haber veriyor sanki…

Foto: Hürriyet-DHA, Nilüfer Demir
Yaşadıklarımıza tanıklık etmenin yanında, defolarımıza da dikkat çekmek üzere yazdığım bu satırları okuduktan sonra söylenecek başka sözün kalmadığını, insanların her gün insanlıklarından utandıkları yeni bir güne merhaba dediğini anlayacaksınız. Bir zamanlar vizesiz, pasaportsuz gittiğimiz dost ve kardeş ülke Suriye’nin bugün türlü hesaplar uğruna perişan edilmiş vatandaşlarının sahile vurmuş cesetleri, yaşanan insanlık dramını ortaya koyarken yüreklerimizi de dağlıyor.

Bu konuya ilişkin olarak sosyal medyada pek çok tepki yer aldı. Sanırım en anlamlısı da Ahmet Ümit’in ve ona benzer mesajların içeriğinde gizliydi. “İnsanlığın bittiği yer filan yok, o bir ütopyaydı, insanlık hiç başlamadı ki bitsin.”

Gerçekten Türkiye’yi mesken tutan Suriyelileri “muhacir” olarak görüp, onlara “ensar” olmaya çalıştık; bir yere kadar lokmalarımızı da paylaştık; ama bir yere kadar; olmadı, Türkiye’nin imdat çığlıklarını duyan “medeni” Avrupalının yardım sesi duyulmadı. Akdeniz, çaresiz insanların can pazarına döndü. Birileri bunların üzerinden para kazandı; birileri de insanlık dersleri vermeye kalktı; lakin, pek azı sahile vuran balinaya gösterilen ilgiyi gösterdi. Aksine, Avrupalının yabancı düşmanlığı damarı tuttu; kimi şehirlerdeki gösterilerde ayranı kabardıkça kabardı.

Bir başka gün, gazetelerden Ege Denizi’ne açılan, Yunanistan adalarına çıkmak, oradan da Avrupa ülkelerine gitmeyi hayal eden Suriyeli mültecilerin botlarının Yunan sahil güvenlik teknelerindekilerce patlatıldığını ve geri dönmeye zorlandıklarını okuduk. Haberlerde insanların bu yolla Avrupa sevdalarından vaz geçmelerinin sağlanılmaya çalışıldığını okuduk. Balıkçılar can pazarına dönen denizden insan bedenlerini sayarak toplarken, çağdaş, medeni Avrupalı dostlarımızın, kendi aralarında yaptıkları istişarelerde, bu insanların Türkiye’de tutulmasının yollarını tartıştığını öğrendik.

İnsanların çaresizliği, yeni bir hayat için beslediği umutlar kimi hemcinsleri için çoktan yeni bir geçim kaynağı olmuş durumda. Çarşıda, pazarda bir umut peşinde kumsallarda bekleşen insanlara bot, can yeleği vs satılırken, kimsenin “N’oluyor?” diye sormaması akıllara zarar. Muşambadan, kıymık süngerlerden üretilmiş, hayat kurtarmaktan ziyade kendine hayrı olmayacak mamullerden para kazananların yanı sıra bir de “beach” müdavimleri var. Gazeteciler sabahları sahile vurmuş çocuk cesetlerini fotoğraflarken, akşamları kumdan kaleler yapan çocukların ablalarının veya abilerinin sıra dışı eğlencelerini haber yapıyor.

Ülkeyi yönetmeye talip olanlara “inat etmeyi bırakın; millet kavga değil, çözüm üretmenizi bekliyor” demek hayır etmiyor. Akıl yerini hırslara terk etmiş. Ülkemiz, insanlarımız, örfümüz, insanlığımız giderek kirleniyor. Ülke, gereksiz tartışmalarla vakit kaybediyor. Ülkeye, idareye başkaldırının adı "sivil itaatsizlik" diye allanıp pullanıyor. Dün kardeş, barış sözlerini ağızlarından düşürmeyenler, bugün kamu görevi yapmaktan başka bir dahli olmayanlara tuzak kuruyor; ülkede terör ve teröristlere övgüler düzenler çıkıyor; aynı gök kubbenin altında barış ve huzurla yaşayanlar şucu, bucu diye ayrıştırıldıkça ayrıştırılmaya çalışılıyor. Heinrich Böll’ün II. Dünya Savaşı’ndan sonra yazdığı gibi artık evlerin bacası tütmüyor, çocuklar yetim, öksüz büyüyor. Ortalık yangın yerine dönmüş; halkın sabrı zorlanıyor. 

Avrupalı Türkiye’nin her yeni gün bir krizden ötekine savrulmasını adeta elini ovuşturarak seyrediyor. Medeniyet dediğimiz tek dişi kalmış canavarlar, çaresiz insanlara yardım etmek bir yana, bir yandan Türkiye’nin verdiği mücadeleye “aferin” çekiyor; güzel sözlerle gönlümüzü almaya çalışıyor, öte yandan kirli savaşın etkisiyle ekonomisini düzeltmeye çalışıyor. İnsanlık, bazen iki ülkeyi ayıran sınırdaki tel örgülerin altında aç, susuz dipçik yerken, bazen bir aracın kapalı tentesinde can verirken, bazen de Akdeniz’in soğuk sularında yeni bir hayat peşindeyken batan, batırılan botlarda, sandallarda, insan tacirlerinin elinde çoktan boğulmuş. Dünyanın gözü önünde bir tiyatro oynanıyor.

Özetle, ülkede adeta Romalı komedi yazarı Titus Maccius Plautus (MÖ 254–184) tarafından yazılan Asinaria (Eşeklik) adlı güldürüde geçen homo homini lupus durumları[2] yaşanıyor. İnsanların bir kısmı uzayın derinliklerini keşfetmeye çalışırken, bizim coğrafyamıza yakın bir kısmı cehaletin pençesinde ortaçağ karanlığına geri dönüyor; tarifi imkansız acılarla boğuşuyor. Bodrum sahillerinde yaşanan dram, İngiliz devlet adamı ve filozof Thomas Hobbes’in insanları ve devletleri kendi arasında sınıflandırırken Plautus'tan uyarladığı “insan, insanın kurdudur” ifadesinin ete bürünmüş hali olarak zuhur ediyor.









[1] Bkz.: Yılmaz Özdil (02.09.2015). Müsvedde. Sözcü Gazetesi. http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/yilmaz-ozdil/musvedde-925646/ (2 Eylül 2015/Çarşamba).
[2] Plautus, özgün metinde Merc, Leonida’ya şöyle der: lupus est homo homini, non homo, quom qualis sit non novit. (İnsan, tanımadığı insana insan değil, bir kurttur.) Bkz.: Titus Maccius Plautus: Asinaria, 495. In: http://www.thelatinlibrary.com/plautus/asinaria.shtml (03.09.2015). Artur Brückmann ise Almanca çeviri eserde Kaufmann’ın ağzından bu ifadeyi “Çünkü İnsan, tanımadığı insana insan değil, bir kurttur; bu durum insanların birbirini tanımasına kadar geçerlidir” şeklinde tercüme eder (Bkz.: http://gutenberg.spiegel.de/buch/asinaria-1786/4 (03.09.2015)). Bu söz bilahare İngiliz devlet adamı ve filozof Thomas Hobbes tarafından yazılan Devonshire Dükü William Cavendish’e ithaf edilen De Cive adlı eserde kullanması üzerine yeniden gündeme gelmiş ve bilinir hale gelmiştir. Burada yurttaşları ve devletleri kendi arasında karşılaştırırken “İnsan insan için bir tanrıdır” ve “insan insan için bir kurttur” ifadeleri geçmektedir. Bkz.: Thomas Hobbes Lehre vom Bürger. Latince aslı: "Profecto utrumque vere dictum est, Homo homini Deus, & Homo homini Lupus". Elementa philosophica de cive. Amsterdam 1657, S. 10. (https://books.google.de/books?id=PeoTAAAAQAAJ&pg=PP10&hl=tr#v=onepage&q&f=false).

21 Haziran 2015 Pazar

Çocukların eğitimi üzerine

Her bir çocuğu temsilen bir gül...
Okulların tatile hazırlandığı, bazı velilerin yeni yıl için çocuklarını hangi okula göndermesi gerektiği konularında arayışlara başladığı bir dönemdeyiz. Öğrenmeyi, öğrenmeye hazır olma ve düşünce kapasitesi etkiler. Bu nedenle çocukların okula hazırlandığı dönemler, onların zihinlerinde önemli anlar olarak kalır. Seçilen okul ve bu okulda kazanılan deneyimler, çocuğun gelişimine katkı sağlayabildiği gibi, kalıcı duygusal travmaların yaşanmasına da neden olabilir.

Okul, öğrenciye toplumsal kültürü ve bilimsel bilgileri aktaracak bir aracı (mediation) olarak görülebilir. Burada çocuğa hayatı boyunca gereksinim duyacağı bilgilerin, kavram ve anlamların aktarılması sağlanır. Aktarılan bilgilerin de öğrenciler tarafından benimsenmesi, içselleştirilmesi (internalization) gerekir. Bu süreçte toplumun kendi kültürünü, düşünce sistemini öğrenciye aktarması ve çocuğu mevcut sistemle bütünleştirmeye (entegrasyon) çalışması dikkati çeker. Dışarıdan alınan bu bilgiler, çocuğu kendi toplumsal bilgi tabanına uyumlu hale getirir. Bu bilgiler bazen toplumu ileri götürürken, bazen de hastalıklı bir toplum haline getirebilir.

Okula giden çocuğa önce yakın çevre daha sonra da formel eğitim kurumlarındaki görevliler tarafından tam ihtiyaç duyulan kadar destek verilir. Sosyokültürel ve sosyotarihsel açıdan eğitilir; aktarılan bilgilerin kullanılması sağlanır; çocuk bunları zamanla içselleştirir. Onun için çocukların eğitiminde esas olan içselleştirme, bağımsız düşünme, karar verme ve problem çözme süreçlerinin aşamalı olarak geliştirilmesidir.

Bilgi insana bağlıdır. İnsanın dışında bilgi üretimi mümkün olmadığı gibi, üretilen bilginin öğrenilmesi ve edinilmesi; kuşaktan kuşağa aktarılarak yaşatılması ve geliştirilmesi de veli, öğretmen ve okul yönetiminin işbirlikçi yaklaşımla çocuğu kucaklayan bir eğitim yaklaşımını gerektirmektedir.

Okul seçiminde dikkat edilmesi gereken pek çok ölçüt sayılabilir. Okul, aile ve veli ile bunların sosyal çevresinden oluşan üçgen çocuğun akademik gelişimi için önem taşımaktadır. Bu arada unutulmaması gereken husus çocukların aklının, içinde yetiştiği sosyal kültürel süreçler içinde şekillendiği gerçeğidir. Çocukların yetişkinlerle kurduğu bire bir ilişki, onların bilişsel gelişimine önemli katkılar sağlar. Yurt dışında yaşayan çocuğun sosyalleşebilmesi, gittiği okula uyum sağlayabilmesi için anadili ve kültürünün yanı sıra ikinci dil ile de erken yaşlarda tanıştırılması, okul başarılarının istendik düzeyin gerisinde kalmasını önler.

Bilindiği gibi çocukların akli melekelerinin gelişimi ilk iki yılda doğal bir seyir izlerken, ikinci yılın sonuna doğru içinde bulunduğu sosyal çevrenin ve kültürel dokunun da izlerini almaya başlar. Dolayısı ile gelecekteki yaratıcı gücün bu kültürel çevre ile şekilleneceği hatırdan çıkarılmamalıdır. Erken iki dillilik bu aşamada gerçekleşebilir. Ünlü eğitim bilimci Vygotsky (1896-1934), aklın sadece kafanın içinde olmadığını; çocuğun psikolojik ve biyolojik gelişiminin içinde yetiştiği kültürel, sosyal ve fiziki çevrenin karşılıklı etkileşimleri ile oluştuğuna dikkat çekmektedir.

Çocuğun gelişiminde dil ve düşünce arasında paralel bir ilişki vardır. Bu ilişki iki yaşına kadar birbirinden ayrı ve bağımsız gelişir. İki yaşından sonra birleşmeye ve gelişmeye başlar. Öğrenme gelişmeye dayanır, ama gelişme öğrenmeye dayanmaz (Vygotsky 1985).

Öğrenmenin amacı karşılaşılan problemleri çözmek, çelişkileri gidermek, yaşanılan bir durumu veya olguyu anlamak içindir. Etkili öğrenme çocukların gelişimini hızlandırır. Bu nedenle, öğrenme tek başına yapılan nedensiz bir etkinlik değil, çocuğun diğer insanlarla karşılıklı ilişkileri içinde ona aktarılan ham bilginin gerektiğinde kullanabilecek seviyeye ulaşması veya ulaştırılmasıdır.

Eğitim bilimciler çocuğun öğrenme becerisini bağımsız olarak kazanmadığını söylerler. Genel kabul gören yaklaşıma göre, çocukların kendi başına gerçekleştirebileceği ve gerçekleştiremeyeceği davranışlar vardır. İnsan sosyal ve kültürel çevresi ile yaşayan bir fenomen olduğuna göre, çocuğun belli gelişim evrelerinde kendi başına gerçekleştiremeyeceği davranışlar için de dışarıdan yardım alması kaçınılmazdır; kimi güçlüklerin üstesinden gelebilmek için ya kendine göre daha ileri gelişim düzeydeki akranının veya bir yetişkinin desteğini alması gerekecektir (Bkz: Bacanlı 2009). Yetişkin desteğinin alındığı oranda (scaffolding)  çocuğun gelişimi de hızlanacaktır.

Çocuğun ‘bağımsız problem çözme’ olarak belirlenen gerçek gelişim düzeyi ile ‘bir akran veya yetişkin rehberliğinde onlarla işbirliği yaparak problem çözme’ becerisini kazandığı gelişim düzeyi arasındaki fark, onun ‘yakınsal gelişim alanı’ (zone of proximal development) olarak tanımlanmaktadır (Bağlı, 2004). Çocuğun kullandığı dilin, kavramların, olguların, araç-gereçlerin kendine özgü yapısı ile tarihî ve kültürel karakteristik özellikleri vardır. Buradaki asıl konu, çocuğa aktarılan bilgilerin ne kadarının toplumsal ve içinde yaşanılan gerçek duruma bağlı, ne kadarının aile ve sosyal çevreye ait olduğudur (Bkz.: Ergün ve Özsüer 2006: 270). Okulda işbirliğine dayalı eğitim süreçlerinde bu durum da göz önüne alınmalıdır. Çünkü kuşaklar arası kültürel aktarım tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Çocuk büyüyüp, okula başlayıp sosyalleştikçe kendi içine dönük olmaktan çıkıp, dışa dönük olmaya başlamaktadır. Bu durumda çocuğun ikinci dilin konuşulduğu ortama önceden hazırlanarak girmesi sağlanmalıdır.

Çocuğun erken yaşlarda kendi içine dönük “benmerkezci” konuşması, dış dünya tarafından anlaşılamaz. İçsel konuşma büyük ölçüde ağırlıklı olarak anlamlarla ilişkilendirilmelidir (Vygotsky 1985: 202). Çocuğun veya yetişkinin konuşması, zihindeki düşüncenin belli bir bölümünün belli sınırlılıklarla ifade edilmesidir. Bu aşamada düşünce önce anlamlardan daha sonra da sözcüklerden geçerek dışsal ifadeye yani iletişim aracına dönüşür. Bir çocuğun konuşmasını anlamak için onun kullandığı sözcükleri anlamak yetmez; aynı zamanda onun düşüncelerini, konuşmanın oluşturulduğu sosyal ve kültürel çevre ile konuşmacının psikolojik olarak neyi amaçladığını da bilmek zorundayız. Bunun için okul öncesi eğitim de genel eğitimin başarısı için kaçınılmazdır.

Okula başlayan çocuk, yazılı iletişim kurmayı da öğrenir. Yazılı iletişim, hem daha etkili hem de sese dayalı olarak ifade edilen veya işitsel yolla algılanan sözcüklerin birer resme dönüşmesine ve bu yolla kalıcı olmasına, dolayısı ile düşüncenin gelişimine yardımcı olur. Her bir düşünce ortaya atılan bir genelleme olmakla birlikte, kavramların ve sözcüklerin veya kelimelerin ortaya çıkarılmasını sağlar. Kelimeler de nesneler ile onlara verilen adların sembolik olarak birleştiği kavramlar olarak sembol değeri taşır; yazı dilinde kelime ve kavramlardan oluşan dil, düşüncenin biçimsel görünüşüdür. Kavram oluşturma çocukluk döneminde başlamakla birlikte, entelektüel oluşumlar ileri yaşlarda kazanılır ve akademik gelişim formel eğitim ortamlarında sağlanır.

Kullanılan kelimelerin anlamları zamanla değişebilir, gelişebilir. Bununla birlikte, kelimelerin kullanıldığı kültürel alt yapı ile ilişkisi bağlantılı kalır. Çocuğun zihni ve içinde bulunduğu sosyal ve kültürel çevre bu değişimi belirler. Düşünceler ile konuşma sırasında seçilen kelimeler arasında sürekli bir ilişki vardır. Düşünceler kullanılan kelimeler üzerinden anlam veya meşruiyet kazanır.

Konuşmanın işitilen boyutu ile anlamsal boyutu yaşanılan ortamda edinilen deneyime göre farklı boyutlarda ve yönde sürekli bir gelişim gösterir. Biri özelden bütüne, sözcükten kavrama gelişirken öteki bütünden özele, cümleden kelimeye doğru gelişim gösterir. Konuşma bireysel özellikleri yansıtırken, anlam toplumsal uzlaşıyı gerektirir. Düşünce ile onları ifade etmeye yarayan sözler arasında her zaman birebir örtüşme söz konusu olmayabilir. Bazen kastı aşan ifadeler de kullanılabilir. Bununla birlikte düşünceler, her daim konuşma ile vücut bulur. Düşünce sözcükler aracılığıyla dünyaya gelir. “Düşünceden yoksun bir sözcük ölüdür; sözcüklerle kavramsallaşmayan, somutlaşmayan bir düşünce, gölgeden ibaret kalır.” (Vygotsky 1985: 207)

Kavramlara gelince; kavramlar, birçoklarının öne sürdüğü gibi önceden dışarda oluşturulmuş, daha sonra çocukların zihnine yerleştirilmiş ve orada sabit kalan oluşumlar değildir. Kavramlar beyinde aktif bir süreçle oluşturulur; daha sonraki iletişim ve zihinsel işlemlerde de sürekli aktiftir ve kuşaktan kuşağa aktarılırken değişebilir. Kavram oluştururken genelden özele ve özelden genele sürekli yön değiştiren bir düşünce hareketi görülmektedir (Ergün ve Özsüer 2006: 270). Ancak Vygotsky, kavram oluşturmanın ergenlik-öncesi çağdaki çocukların kapasitesini aştığını ve kavram oluşturmanın ancak ergenlik döneminin başlamasıyla mümkün olduğunu savunur (Vygotsky 1985: 83). Çocuğun zihinsel gelişmesinin bir doğrultusu vardır. Gelişme hangi düzeyde ise o düzeye özgü bir düşünce vardır. Yetişkin, çocuğa kendi düşünce tarzını aktaramaz. Ona gelişim öncesi verdiği hazır kavram ve anlamlar ancak “yalancı kavram” olurlar.

Piaget (1939’dan aktaran Ergün ve Özsüer 2006) “Öğrenilen kavramlar” okulda öğretilir ve bu da özelden genele (tümevarım) giderek olur. İnsanların bütün psikolojik fonksiyonları kültürel, tarihi ve kurumsal durumlar içinde oluşurlar. “Âletlerin âleti” dil de bu kuralın dışında değildir. Bir hareket yapıldığı ortam içinde anlam kazanır. Aklın çalışması da diğer ilişkileri göz önüne alarak olur.

Not:
Bu çalışma Europa-Journal Haziran 2015 sayısı için hazırlanmıştır URL: http://www.europa-journal.net/mustafa062015.html (10.06.2015).

Kaynaklar
Bacanlı, H. (2009). Eğitim Psikoloji. Ankara: Pegem Akademi Yayıncılık.
Bağlı, M. T. (2004). Oyun, Bilişsel Gelişim ve Toplumsal Dünya: Piaget, Vygotsky ve Sonrası. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, 37/2, ss. 137-169.
Ergün, M. ve Özsüer, S. (2006). Vygotsky’nin Yeniden Değerlendirilmesi. Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 8 /2, ss. 269-292. URL: http://www.egitim.aku.edu.tr/vygotsky.pdf (son erişim 31.05.2015).

Vygotsky, L. S. (1985). Düşünce ve Dil (Çev. S. Koray). İstanbul: Sistem Yay. 

18 Haziran 2015 Perşembe

Demirel için bir obituary denemesi

Cumhuriyet dönemi Türk siyasetinin aktörlerinden Süleyman Demirel (1924-2015) hayatını kaybetti. Bizim inançlarımıza göre, ölünün ardından olumsuzluklar söylenmez. Mevla rahmetiyle muamele eylesin denir.

Türk siyasetinin deneyimli isimlerinden, söz ve polemik ustası, TMMM geçmiş dönem başkanlarından, bakanlıklar yapmış, hükümet sözcülüğü görevi üstlenmiş Bülent Arınç’ın Kenan Evren’in ölümü üzerine söylediği sözü hatırlatmak isterim. “Ölüm büyük şeydir… Ölünün arkasından kötü şeyler söylenmemeli… Allah rahmete müstahak olanlara rahmet etsin”

Ölünün ardından olumsuzluklar yerine başarıları söylenir. Bununla birlikte hayatımın en güzel yıllarında Türkiye’de yaşanan çok üzücü olaylara tanıklık etmiş bir liseli olarak, o dönemin acılarını da yaşadığım için bu ölümün ardından çok üzüldüğümü söylemem mümkün değil. Duygularım biraz karışık. Zihnimde kızgınlık yerine kırgınlık var. Bugün büyük bir devlet adamı olarak, devlet töreni ile uğurlanan Demirel, geçmişte devlet adamı sorumluluğu ile hareket etmedi. Ülkenin kan gölüne döndüğü günlerde, hep küskünleri oynadı. Ekonominin en zor anlarında yakınlarının yolsuzluklarını seyretti.

Ülkemizin yakın dönem siyasi tarihi incelendiğinde görülen darbeler, entrikalar, inatlaşmalar ve uzlaşmazlıklar, kişisel menfaatler temin etme uğruna oynanan türlü çeşit siyasi olayların kenarında köşesinde Demirel'in adı görülür. Bu siyaset ortamında kıvrak zekâsı ile dikkati çeker; her sorunu tereyağından kıl çeker gibi sonlandırır, Süleyman Demirel.İşine geldiği gibi hareket eder. Ona göre "dün dündür; bugün ise bugün".

Ebediyete uğurlandığı bugün Anadolu kırsalındaki bir köyden kalkıp büyük şehire giden, orada leyli meccani okuyarak hem kendi kişisel hayatıyla ilgili hem de Türkiye’nin geleceğiyle ilgili önemli kararlar alıp uygulayan zeki bir çocuğun parlak bir başarı öyküsü anlatılıyor.Ülkemizin çok değerli bir devlet ve siyaset adamını kaybettiği konusuna vurgular yapılıyor. Dün onun hakkında sövgüler düzenler bile bugün, ölünün ardından olumsuz konuşulmaz saiki ile methiyeler düzüyor. Genç arkadaşlarım için hazırladığım obituary denemesini bu nedenle kaleme aldım. Pek çok hususu atlamış olabilirim; lakin ona haksızlık yapmamaya çalıştığım bir gerçek. Ayrıca onu en iyi anlayan ve anlatanlardan biri olan yol arkadaşlarından Hüsamettin Cindoruk'un anılarının okunmasında yarar var.

Çoban Sülü
Isparta’da dünyaya gelmiş; her köy çocuğu gibi aileye yardım etmiş; tarla tabanda çalışmış; sığırtmaçlık yapmış; arkadaşlarının sempatisini kazanmış. “Çoban Sülü” lakabı yakıştırılmış.

En genç genel müdür
İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’nden mezun olunca, mecburi hizmet için Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nde çalışmış. Parlak zekâsı ile yabancıların da dikkati çekmiş. ABD Eisenhower Bursu’nu vermiş. Bu ülkede barajlar, sulama ve elektrifikasyon konularında uzmanlaşmış.

ABD bursiyeri
Türkiye’ye dönünce Adana’daki Seyhan Barajı’nın yapımıyla görevlendirilmiş. Adnan Menderes’in parlak bürokratlarından biri olarak yıldızı parlayınca, daha 31 yaşında Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü görevine getirilmiş. Böylece, Türkiye’nin en genç genel müdürlerinden biri olmuş ve “Barajlar Kralı” unvanı ile anılacak kariyerinde bir adım daha ilerlemiş.

Darbe mağduru AP kurucu üyesi
27 Mayıs 1960 darbesi ile Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes görevden uzaklaştırılınca, bizim “çobanın” genel müdürlük macerası da bitmiş ve askere alınmış. Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde memur olarak görev yapmış. Başbakan Adnan Menderes ile birlikte çalışan kabine arkadaşlarından Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın 1961’de idam edilmesinden sonra kurulan Adalet Partisi’nin kurucu üyeleri arasında yer alarak siyasete atılmış.

Şapkasını bırakıp kaçan adam
1962’de Adalet Partisi genel idare kurulu üyesi olarak siyasi yasaklılar için “af kampanyası” başlatılması için girişimde bulundu. Cumhurbaşkanı Celal Bayar serbest bırakılınca, Ankara karışıp AP genel merkezi saldırıya uğrayınca, parti binasından pencereden atlayarak kaçmış; korku belasıyla siyaseti bırakmış.

Geri dönen
Bu olay onun siyasi hayatında başı sıkışınca çıkış yolu olarak gördüğü kaçışlardan ilki olmuş. Ortalık süt liman olduktan sonra bir fırsatını bulup yeniden geri dönmek onun en büyük meziyetlerinden biri. Nitekim AP’nin genel başkanı Ragıp Gümüşpala’nın ani ölümü üzerine geri dönüp 40 yaşında AP genel başkanı olmuş.

İsmet İnönü kabinesinin düşürülmesi (1965) üzerine Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında kurulan koalisyon hükümetinde, kabineye TBMM dışından başbakan yardımcısı sıfatı ile katıldığında henüz 41 yaşındaymış.

41 yaşında bir başbakan
Bir yıl sonra yapılan genel seçimlerde Isparta Milletvekili olarak meclise girerken, AP’yi de Türkiye tarihinde ender görülen bir başarı ile yüzde 53 oyla birinci parti olarak iktidara taşımış. Türkiye Cumhuriyeti’nin 12. Başbakanı sıfatı ile kurduğu kabine “kalkınmaya yönelik” önemli kararlar almış. Ereğli Demir Çelik Fabrikası, Keban Barajı gibi yatırımlar bu dönemde yapılmış.

“Yeminliler” ve “hizipçiler” kutuplaşması
Takip eden genel seçimlerde de AP tek başına iktidar olmuş. Demirel de 31. Hükümetin başbakanı. Gücünü pekiştirince, parti içindeki etkisini de artırmış. Kendine biat eden “yeminliler” karşısındakileri “hizipçi” olarak görmüşler. Ülkede günden güne artan toplumsal, ekonomik, siyasi karışıklıklara dikkat çekenler, AP’sinden tasfiye edilmişler. Bu tasfiye hareketine karşı çıkan 72 milletvekili Demirel’e “muhtıra” vermiş. Yani bir nev’i rest. Bu resti gören Demirel, “Biz muhtıra ile iş görmeyiz” deyince, hükümet önce istifaya davet edilmiş; olmayınca da düşürülmüş. Mart 1970’de yaşanan bu kriz Demirel’in 32. Hükümeti kurması ile yeni bir aşamaya geçmiş.

Nihat Erim Başbakan
Toplumsal ve sosyal sıkıntılar 12 Mart 1971 muhtırasını getirmiş. Bunun üzerine Nihat Erim yenileme dönemi için başbakanlık görevini üstlenmiş. O dönemde İsmet İnönü ve arkadaşları “Siyasi suçlar idamla cezalandırılmamalı” görüşünü savunurken, Demirel, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan hakkındaki idam kararının onaylanması için oy kullanmış; AP grubundan da bu yönde oy kullanılmasını istemiş.

Siyasal krizler ve koalisyonlar (MC Hükümetleri)
Bu çalkantılı dönemde kurulan hükümetler sorunlara çare üretemeyince Demirel göreve davet edilmiş. Nihayet 1973-1975 yılları arasında muhalefet görevi üstlenmiş.

1975 yılında Bülent Ecevit’in Kıbrıs Askeri Müdahalesi ile parlayan yıldızını siyaseten güce çevirmek için erken seçime gidince, ortaya çıkan parlamenter tablo Demirel’e yaramış. 1975’de I. Milliyetçi Cephe (MC) Hükümetini Necmettin Erbakan başkanlığındaki Milli Selamet Partisi (MSP), Alparslan Türkeş başkanlığındaki Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Turhan Feyzioğlu başkanlığındaki Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP) ile kurmuş. İki yıl sonra 1977’de yapılan seçimlerde AP yüzde 36,9, CHP yüzde 41,4 oranda oy almasına karşın, CHP hükümeti güvenoyu alamayınca II. MC Hükümeti olarak AP, MSP ve MHP ile kurulmuş.

Güneş Motel olayı
II. MC Hükümetinin uyum içinde çalışmadığını gören, dönemin CHP genel başkanı Bülent Ecevit, AP’den istifa eden bir grup milletvekili ile İstanbul Florya’daki Güneş Motel’de görüşüp, bunların hükümeti düşürmeleri halinde yeni kurulacak kabinede kendilerine bakanlık verileceği sözünü verdi. Nihayet verilen gensoru ile II. MC Hükümeti düşürüldü. Ecevit yeni kabinede AP’den istifa etmiş olan ve kendini destekleyen 10 milletvekiline bakanlık verdi; fakat bu hükümet uzun ömürlü olmadı ve 1979 yılında yaşanan Maraş olayları üzerine 6. ayında düşürüldü[1].

Demirel yeniden başbakan
Demirel, Maraş olayları üzerine düşürülen hükümetin yerine yeniden ve üçüncü defa Başbakan oldu. Bu dönem Türkiye’de gerilimlerin giderek arttığı bir dönem olarak dikkat çekti. Siyasi partiler ve yandaşları arasında cepheleşme, diyalogsuzluk hüküm sürerken sokak olayları, anarşi ve terörün önüne geçilemiyordu.

“Bana, ‘sağcılar adam öldürüyor’ dedirtemezsiniz”
Demirel ile Ecevit arasındaki iktidar mücadelesinin halka sokak olayları, terör ve siyasal çekişmeler şeklinde yansıması üzerine “Bana, ‘sağcılar adam öldürüyor’ dedirtemezsiniz” şeklindeki talihsiz demeci ile tarihe geçti.  Bu yazının konusu Demirel olduğu için, Ecevit’in kusurlarına değinilmeyecek. Bununla birlikte bu liderlerin siyasi hırsları ile iktidara gelebilmek üzere her yolu mubah sayan icraatlarının, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi yazıldığında, kapkara birer leke olduğu görülecektir. O dönem kitleleri yönlendiren kimi siyasetçilerin ortaya koyduğu iz’ansızlık, sorumsuzluk ve diyalogsuzluk, yakın tarihimizde yüzlerce Türk gencinin hayatına mal olmuştur.

Türkiye tarihindeki hayali ihracat ve yolsuzluklar
Siyasetçilerin etrafında türeyen uzak yakın akrabalar; eş, dost ve tanıdıklar, başarılı olanların nüfuzundan yararlanmaya çalışırlar. Süleyman Bey'in etrafındakiler de bu kuralı bozmadı. İlk hayali ihracatı onun yeğeni yaftasını taşıyanlar yapıp devleti dolandırdı; ceremesini Demirel çekti. Banka hortumu deyince, rezaletler kamera kayıtları ile belgelendi. Siyaseten yoldaşlığını yapanlar da aynı hatayı yaptılar. Kadim dostlarını perde gerisinden tarizlediyse de kamuoyu önünde savunamadığı durumlarda bile suçlamadı.

Azınlık hükümeti ve Çorum olayları
Bu istikrarsızlık döneminde Demirel, MHP’nin dışarıdan destek vermesiyle 6. defa başbakan olarak yeni bir azınlık hükümeti kurmuş. Görünürde bir cami inşaatına atılan patlayıcı madde ile başlayan ve aslında kökü daha derinlerde olup bu yazının sınırlarını aşan Çorum olaylarının yaşanmasına engel olamamış[2]; ekonomik sıkıntıların had safhaya ulaştığı 24 Ocak kararları ile aşılmaya çalışılan olağanüstü durumlara engel olunamamıştı[3].

12 Eylül 1980 askeri darbesi
Bu süreç sonunda Türkiye 1980 yılında askeri müdahaleyle karşılaştı. Demirel MHP ve MSP’nin dışarıdan desteği ile kurduğu hükümetin başbakanı olarak Ankara’dan alındı ve Gelibolu Yarımadası’nın Zincirbozan Mevkiindeki Hamzaköy askeri tesislerinde bir ay gözetim altında tutuldu. Birbiri ile selamlaşmayan ad hoc “siyasi liderler” bu tesislerde kısa sürede dost oldular.

Bir bilen Demirel
AP 1981 yılında kapatılana değin başkanlığı bırakmayan Demirel, 1982 anayasası ile 10 yıl siyasetten men edildi. Bununla birlikte Turgut Özal’ın siyasi yasakları kaldırılması girişimiyle 7 yıl sonra yeniden siyasete döndü. Bu sürede her daim “bir bilen” olarak bazen perde arkasından, bazen de alenen görüşlerini beyan etti. Türk siyasi hayatının yeniden şekillenmesi konusunda çalıştı.

 “Nerede kalmıştık?”
1986 yılında yapılan ara seçimlerde yeniden aday oldu ve 1987 yılında Isparta Milletvekili olarak yeniden meclise döndü. 1991 seçimlerinde DYP birinci parti olması itibarı ile Sosyal Demokrat Halkçı Partisi (SHP) başkanı Erdal İnönü ile koalisyon hükümetini kurdu ve yeniden başbakan oldu. Hangi dönem olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleneksel yapısını, statükoyu muhafaza etmeye çalıştı. Otoriteden yana tavır koydu. Anadolu kültürünü gelecek kuşaklara aktarırken, göreve geldiği ilk yıllardaki "vizyoner" kişiliğinin yerini "idareci" bir politikacı aldı; devletin banilerine olan bağlılığını bir an bile zayıflatmadı. Arada bir sesini yükseltse de ekonomik olarak Türk insanını Almanya'ya muhtaç eden politikanın da mimarıydı. Laik bir Müslüman olduğu söylendi. İbadetin Tanrı ile kul arasında özel olduğu ilkesini savunduğu belirtildi. Buna mukabil başörtüsü takan üniversiteli genç kızları Arap ülkelerinde okumaya davet ederken, mütedeyyin Müslümanların sempatisini kaybetti. Halbuki "kurt kuzu ile gezerdi" fitne olmasa...

“Baba” Demirel
1983 yılında çok partili sisteme geçilirken Doğru Yol Partisi (DYP) kuruluş sürecini geri planda durarak yönetti. Askeri yönetim tarafından veto edildiği için seçime katılamamıştı; takip eden seçim kampanyalarından birinde Adapazarı’nda yapılan bir mitingde vatandaşlardan biri “Kurtar bizi baba!” diye bağırınca, “Devlet Baba” imgesi siyasal olarak işlendi ve “milletin babası” vurgusu ile kullanıldı.

Kürt açılımı
"Memleket meseleleri bir parkta oturarak halledilseydi, çok büyük bir park yaptırır, hep beraber içinde otururduk" diyen Demirel, bugünlerde tartışma konusu yapılan “Kürt açılımını” Siirt’e bir meydanda başlattı. Bu girişim 21 Mart 1992 yılındaki nevruz kutlamalarında çıkan olaylar ve 52 vatandaşın hayatını kaybetmesi üzerine sekteye uğradı. Bundan sonra, açılım yön değiştirdi ve ülkedeki “faili meçhul” cinayetlerin önünü açan sorumlu kişi olarak gösterildi.

Unutulmayan aforizmaları
Demirel’in icraatları kadar özlü sözleri de siyasete damga vurmuştur. Sivas olaylarını değerlendirirken “Münferit bir olay; ağır tahrik var” derken; yakınlarını kaybetmiş bir vatandaşa da kayıpları için “cebimden mi çıkarıp vereyim” diyebilmiştir.  Toplumsal protestoları değerlendirirken de “Bir takım yürüyüşler oluyor diye asabınız bozulmasın. Bırakın yürüsünler. Binaenaleyh, sokaklar yürümekle aşınmaz” diyerek, “Cahilde eksik olan akıl değildir; eksik olan ahlaktır” sözünü doğrulayarak siyasi olayları yorumlamakta ne kadar mahir ve kurnaz olduğunu da ortaya koymuştur. Aradan yıllar geçtikten sonra, ömrünün sonuna doğru yaklaşırken, Abbas Güçlü ile yaptığı mülakatta, “Dünü dünde bırakın; geleceğe bakın” diyerek noktayı koymuştur[4]; bir başka aforizmasıyla “Dünkü güneşle bugünkü çamaşır kurutulmaz”.

Turgut Özal’ın ölümü ve Cumhurbaşkanı seçilmesi
8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 17 Nisan 1983 yılında bugün dahi tartışılan bir şekilde hayatını kaybetmesi üzerine gazetecilere verdiği beyanatta “Sevenlerinin başı sağ olsun” demesi ile dikkati çekti.

Büyük bir işkiyak ve heyecanla Cumhurbaşkanlığı için aday oldu. Üçüncü tur oylamada SHP ve MHP’nin de desteğini alarak 244 oyla 9. Cumhurbaşkanı oldu.

Hayatında, belki de en başarılı olduğu husus, cumhurbaşkanı seçildikten sonra DYP ile arasına mesafe koyması oldu. Bununla birlikte sahip olduğu siyasi birikim ve kıvrak zekâsını cumhurbaşkanlığı döneminde de ortaya koydu. Tarihçilerin 28 Şubat sürecini ve Demirel’in pozisyonunu iyi değerlendirilmesi gerekir. Bu süreçte “dönüşümlü başbakanlık” modeli ile hükümeti devirmesi ve Mesut Yılmaz’ı hükümeti kurmakla görevlendirmesi her türlü dikkate değerdir.

Devletin imkânlarından bir beş yıl daha yararlanmak üzere görev uzatma isteği TBMM tarafından tasvip edilmeyen Demirel’in cumhurbaşkanlığı serüveni de 16 Mayıs 2000’de 10. Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’in göreve gelmesi ile nihayete erdi.

Son söz
Altı defa görevden alınıp, yedi defa geri gelen Demirel’in bu gidişinin dönüşü yok. Başbakanlık da 2893 sayılı Türk Bayrağı Kanunu’nun 24. maddesi hükümlerine göre ülkede üç günlük yas ilan etti. Bu durumun göstergesi olarak da bayraklar yarıya çekildi. Demirel ne bir siyasi evliya, ne de yeri doldurulamaz bir müteveffa. O son mülakatında “Siyasetçiye güvenmek lazım. Kötü emsallere bakıp siyasetçiyi kötülemeyin” derken, belki geçmişteki hatalarından duyduğu pişmanlıkları da anlatıyordu. Kim bilir?

Sosyal medyada sevenlerinin de nefret edenlerin de pek çok yorumu yer alıyor.Ondan yapılan alıntılarla “Dün dündür; bugün bugündür” diyenler; siyasi hayatının belli periyotlarda ele alınmasını, olayların ve insanların günün şartlarına göre değerlendirilmesi gerektiğini savunanlar var. Öyle veya böyle, günümüzde benzin fiyatlarına hemen her hafta yapılan ayarlamalardan sonra “Memlekette benzin vardı da biz mi içtik” gibi sözünü hatırlayıp gülümseyenler; kimi zaman yere ve zamana uygun sözlerini kullanarak espri yapanlar, anısını bir süre daha yaşatmaya devam edecekler.

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun; hiç şüpheniz olmasın ki her şeyimizle Allah'a aitiz ve vakti geldiğinde O'na döneceğiz (Bakara: 65). Hesap görücü olarak Allah yeter (Ahzab 39). Mevla yaşayanlarımıza hidayet; ebediyete irtihal edenlerimizden rahmetini ve bağışlamasını esirgemesin.



[1] Maraş olayları için bkz.: Ayşe Hür (21.12.2014). Henüz ağıtı yakılmamış 1978 Maraş Katliamı. Radikal. http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/henuz_agiti_yakilmamis_1978_maras_katliami-1255547 (son erişim: 18.06.2015).
[2] Çorum olayları için bkz.: Çorum katliamı. URL: http://www.uzumbaba.com/alevi/corum_katliami.htm (son erişim 18.06.2015).
[3] 24 Ocak Kararları için bkz.: Sinasi Öztürk; Fethi Nas, Ergün İçöz (2008). 24 Ocak Kararları, Neo-Liberal Politikal ve Türkiye’nin Tarımı. Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. ½, 15-32.
[4] Abbas Güçlü (18.06.2015). Ona çok kızdık ama çok da sevdik. Milliyet.com.tr. URL: http://www.milliyet.com.tr/ona-cok-kizdik-ama-cok-da-sevdik/gundem/ydetay/2075488/default.htm (son erişim 18.06.2015).

5 Haziran 2015 Cuma

Türkiye’nin Seçimi

Bu satırları yazıp yazmama konusunda çekincelerim oldu. Bununla birlikte yazma eğilimim ağır bastı. Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren bir konudaki gözlemlerimi, duygu ve düşüncelerimi “toplum yararını kişisel çıkarının üstünde tutan; aile, ülke ve millet sevgisi ile dolu” [1] bir Cumhuriyet aydını sorumluluğuyla teşrih etmeye ve yayımlamaya karar verdim.

Türkiye 7 Haziran 2015 Pazar günü 25. Dönem Milletvekili Genel Seçimi için sandık başına gitmeye hazırlanıyor. Yönetime talip olan hemen her bir parti gündeme bir dizi iddialar taşıyor; bu arada da birbirlerine yönelik olarak mahalle kavgasında söylenmeyecek sözleri, devlet adamı tavrına yakışmayan üsluplarla ifade ediyor; toplumsal ayrışmaya yol açıyorlar.

İngiltere eski başbakanlarından Margaret Teacher’in, 1992 yılında İskoçya'da yapılan NATO toplantısındaki konuşmasında şu sözü söylediği rivayet ediliyor: "Düşmanı olmayan ideoloji yaşayamaz. Bizim yaşayabilmemiz için mutlaka bir düşmanımızın olması lazımdır. Sovyetler Birliği dağıldı ve düşman olmaktan çıktı. Onun yerine yeni bir düşman koymamız gerekiyor."

Bugünkü siyasetçiler, bu sözlere nazire yaparcasına sürekli bir sanal düşman yaratmaya çalışıyorlar. Ülkede her daim İslâm'a ve Müslümanlara karşı olanların, Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden iş ve işlemler konu ediliyor. Meydanlarda, medyalarda “Yeni Türkiye” versus “Eski Türkiye” tartışması ile kendilerine sempati toplamaya çalışıyorlar. Bu durum, bir kesimde radikal İslami eğilimleri, bir diğer kesimde de Avrupa ile bütünleşme eğilimlerini köpürtüyor. Batıya yönelen bir grup, kaygı ve endişelerini daha da ileri götürüp, adeta Türkiye’yi Batılılara şikâyet etmeye kalkıyor. Uluslararası medya kuruluşları da Türkiye’deki kampanyalara bakıp, rejim sorunu yaşandığı izlenimini yayıyor.

Siyasetçiler kâh televizyonlarda kâh meydanlarda hitap ettikleri grubun kendilerini desteklemesini, söylediklerini sorgusuz onaylamasını bekliyor gibi bir izlenim bırakıyor. Farklı sorulara ve aksi davranışlara tahammül eşikleri her geçen gün düşüyor. Karşılıklı hoşgörü giderek azalıyor.

Meydanlarda toplanan kalabalık, kendi gibi düşünmeyenlerin toplantılarını sabote ediyor; öteki olarak gördüklerinin kendilerini ifade etmeleri engellemek için bin türlü zorluk çıkarıyorlar. Yer yer yaşanan olaylarda polisiye müdahaleleri izliyoruz.

Kemal Tahir “Akılsızlara da, cahillere de kızılmaz. Ama akılsızlığı ve cehaleti saldırganlık biçiminde meydana sürenlere kızılır” diyor bir sözünde. Ben de farklı düşünmüyorum. Bir de terbiyesizliği, kırıcılığı ve densizliği “siyaset söylemi” haline getirenleri anlamakta güçlük çekiyorum.

Meydanlar kendinden başkasını adam yerine koymayan siyasetçilerle kaynıyor. Kendini her şeye kadir gören, karşı taraftan sürekli ve nedensizce öncelikli ve özel muamele görme isteği olan siyaset erbabı, uzman fikirlerine ihtiyaç duymuyor; farklı olanın her zaman dışlanması, horlanması ve ezilmesi gerektiğine yönelik politik söylemler üretiyor.

Başkalarının fikirlerini ve inanışlarını (hükümlerini) ancak ve ancak kendisi ile aynı olduğunda (kendi fikirleri ile örtüştüğünde) destekleyen, arkasında duran politikacılar; beklentileri karşılanmadığında, önüne engeller çıktığında veya zorlandığında birden bire aslan kesiliyorlar; siyasi rakiplerine karşı haksız iddialarda bulunan, bazen küstah, bazen kaba ve bazen de itici davranış sahibi kişiliklere bürünüveriyorlar.

Hâlbuki vatandaşın devleti yönetmeye talip olanlardan beklentisi bu değil. Başkalarını, kendi başarısı için kullanmayı iyi becerebilen ve bunu da kendisi için hak gören anlayışın yerine, nimette ve külfette adalet, insan onuruna saygı bekliyor vatandaş. Hakir ve hor görülmemek istiyor.

Anadolu insanı öteden beri belki biraz eğitimsiz, biraz da yoksuldur; ama bilgedir. Yılların tecrübesinden, yaşanmışlıklarından ürettiği sözlerle hayatı bir çırpıda özetleyiverir. Kendini adeta tek ve erişilmez gören, özel yaratılmış olduğuna inanan siyaset erbabını, yüksek seviyede, eşsiz ve erişilmez ince zekâsının ürünleriyle tanıyıp, dersini verir.

Anadolu insanına göre zekâ sudur. Tohumları yeşertir. Yalanı da, bilgiyi de...
Yetenek, topraktır. Ne ekersen onu biçersin. Ekmezsen üzerinde ayrık otları biter...
Emek güneştir. Tohuma da, suya da, toprağa da hayat verir...
Kader…
Kader çadırındaki kilim gibidir. İpliğini Ulu Tanrı verir sen dokursun. Deseni sendendir, renkleri Mevla'dan...
Siyaset şansı da bazen doğal bir gübredir.  Ne zaman nereye düşeceği belli olmaz. Kilimine düşerse kirletir; desenini soldurur; emekleri yok eder. Uygun toprağına düşerse de her şeyi besler; güç ve kuvvet verir.

Geçmişe bakılırsa, kimi siyasetçilerin “Dün dündür; bugünse bugün” kolaycılığı ile halkı aldatmaya yeltendiği görülür. Benzer söylemleri kimi zaman günümüzde de duymak mümkün. Ama ortaya atılan yalan, nifak bir tohumdur. Bire kırk verir. Verdiği kırkın her biri bir başka tohumdur ki, o da bire kırk verir. Hâlbuki bilgi de bir tohumdur; o da bire yüz verir. Verdiği yüzün her biri bir tohumdur ki insana bilgelik, torunlarına da ilham verir...

Limitsiz başarı ve şöhret beklentileri içinde kendini her şeye kadir gören; bir benzeri olmayan zekâya sahip olduğunu düşünen, güzel beden ve yüksek performansa sahip olduğuna inanan, ideallerin adamı olma ve kendini çok daha fazlası şeklinde görme eğilimleri ağırlık kazanmaya başlayınca, bu kişilerden uzak durmaya çalışılmalı; bilgiye itibar edilmeli, yalandan dolandan uzak durulmalıdır.

Şimdi sadede gelelim. Türkiye seçime hazırlanıyor. Ortalık toz duman…

2011 yılında yapılan 24. Dönem Milletvekili Genel Seçimlerinde, 52.806.322 seçmenden 43.914.948 kişi oy kullanmış. Bunlardan geçerli oy sayısı 42. 941.762; geçersiz oy sayısı da 973.185 olarak tespit edilmiş. 8 milyon 891 bin 374 seçmen oy kullanmamış. Seçime katılım oranı yüzde 87,4 ile son üç seçimin en düşük oranını oluşturmuş.

Geçen dönem oy kullanmayan 8 milyon 891 bin 374 seçmenin pek çoğu haklı veya haksız mazeret üretip, en temel yurttaşlık hakkını kullanmamış. Bu defa yapılacak seçimlerde de oy kullanmak istemeyen olursa,  oy kullanması için teşvik edin; ısrar edin. Oylarınıza, dahası yurttaşlık haklarınıza sahip çıkın. Hangi görüşü destekliyor olursanız olun, sandığa gidin. Çünkü geçen dönemde barajı geçemeyen partilere oy veren 1 milyon 981 bin 279 seçmenin oyu ile oy kullanmayanların toplamı, meclise yansımayan oy sayısı 11 milyona yaklaşmış. Buna geçersiz olduğu tespit edilen 973.185 adet oy da eklendiğinde toplam 12 milyona yakın seçmenin iradesi meclise yansımamış. İyi de olmamış…

Cumhuriyet tarihi sadece yedi düvele karşı verilen bağımsızlık savaşını, ikinci dünya savaşı yıllarındaki ekonomik krizin Türkiye’ye yansımasını, her on yılda bir yapılan askeri müdahaleleri değil, yakın tarihimizde yaşanan bu tür garabetleri de yazıyor. Oy kullanmak yerine bir tatil kasabasında, bir mesire yerinde, bilemediğimiz her hangi bir köşede sevdikleri ile birlikte geç Pazar kahvaltısı yapmayı tercih edenlerin, Türkiye’nin geleceğine ilişkin görüş belirtme haklarının da tartışılması gerekir.  Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olmanın onurunu yaşarken, yurttaş olmanın bilinci ile hareket edip, sorumluluklarını da yerine getiren bireylerin ülkenin geleceğine ilişkin projeleri, kaygıları, heyecanları olabilir.

Hangi görüşten olursanız olun; 7 Haziran 2015 günü yataklarınızdan erken kalkıp oyunuzu kullanmaya gidin. O gün, yuttaşlık göreviniz ilk; sosyal aktiviteleriniz ikinci önceliğiniz olsun!

Cumhuriyet dönemi şair ve yazarlarından Behçet Necatigil (1916-1979)'in ifade ettiği gibi, "Ya ümitsizsiniz; ya da ümit sizsiniz. Ya çaresizsiniz; ya da çare sizsiniz."



[1] Bkz.: 04.11.1981 tarih ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu, Madde 4/3-4.

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...