26 Haziran 2020 Cuma


Gençlerin Ali Bey ile ilgili bir anı kitabı hazırlayacağını öğrendiğimde, akademik bir çalışma ile katkıda bulunmak istedim. Lakin hayatımızı alt üst eden korona salgını ve buna karşı yürütülen mücadelede kendi görev alanımla ilgili eğitim stratejilerinin getirdiği yoğunluk, bu düşüncemin hayata geçmesine engel oldu. Ben de onun anılarını yaşatmak için hayatımın onunla ilgili bir kısmında kısaca söz etmek, onu genç kuşaklara anlatmak istedim.



Böyle durumlarda insan söze nereden başlayacağını bilemiyor. Dile kolay, Ali Bey ile kırk senelik bir geçmişimiz var. Her ne kadar bunun son yirmi senesi içinde çok fazla görüşemesek de birlikte olduğumuz süre içinde birbirimizin hayatına dokunmuş; kalıcı izler bırakmışız.

Üniversiteye başladığımda Almanca adımı söylemekte zorlandığım dönemde henüz askerden yeni gelmiş, gencecik bir öğretim elemanı olarak konuşma dersimize gelmiş; hayatımıza girmişti. Öyle ki bazen tatlı sert hoca, bazen sevecen bir dost eli olmuştu bizlere.

Üniversiteyi bitirip asistan olarak işe başladığım dönemde de meslektaş olarak beraber olduk. Birlikte yükseklisans yaptık, aynı öğrenci sırasını paylaştık. Türlü öğrencilik halleri yaşadık. Birbirimize kızdığımız, hem de çok kızdığımız zaman da oldu, birbirimizi sevdiğimiz, sendelediğimizde birimiz diğerinin elinden tutan bir dost ilişkisinde olduğumuz dönemler de. Bizim gençliğimizin, söz dinlemez hallerimizin olduğu zor zamanlarda o benim yanımda durdu; onun zor dönemlerinde ben onun. Kısacası birbirimizin yanında durmasını bildik. Onun hayat tecrübesi bizim heyecanımız yol arkadaşlığı etti.

Bir şeyler anlatmak istiyorum. Düşünüyor; onu tam olarak anlatacak bir anıya karar veremiyorum. Uzmanlar, insan zihninden bir saat içinde 2100-3300 farklı düşüncenin geçebileceğini söylüyor ya ben de tam bu durumdayım. O kadar anlatılacak anının içinden birini seçmek kolay gelmiyor.

Dile kolay; geçen kırk sene içindeki yaşanmışlıkların birini diğerlerinin arasından seçerken içimi endişe, kaygı gibi birçok duygu kaplıyor. Birini yazarsam, öbürünün hatırı kalır diyorum. Okuyanlar “Şunu da yazsaydı, diye hayıflanır mı?” demekten kendimi alamıyorum. Bu da benim üzerimde canı olmayan ama can alan kovit virüsü gibi görünmez bir baskı oluşturuyor.

Bir an durdum, düşündüm. Aklıma ilk geleni yazacağım dedimse de başaramadım. Anı yaşamak; o anı kaplayan ruh halinde ilk akla geleni bir çırpıda yazıya döküvermek o kadar kolay değil. Ya aklına bu son derece değerli anı kitabını veya Ali Hoca’nın kendisini, onunla yaşanmışlıklarımızı umursamadığım, duygularını önemsemediğim gelirse… Ne pahasına olursa olsun, kalemin beni götürdüğü yere kadar yazıp, onu gelecek kuşaklara anlatayım. Bu da benim savunma mekanizmam olsun!

Şunu itiraf edeyim ki bir kişi hakkında yazmak ne kadar zormuş; hele Ali Hoca’yı anlatmak, şaşılacak kadar fazla çaba gerektiren bir eylemmiş.

İsterseniz deneyin. Kolay olmadığını göreceksiniz. Ben onu anlatırken şu ruh haline girdim. Buyurun, okuyun.

Bir gün sabahın alaca karanlığında kalkıp yürüyüşe çıktınız. Eve dönünce çocuklarınız her gün yürüdüğünüz yolda gördüklerinizi, şafağın nasıl söktüğünü, doğanın güne nasıl hazırlandığını, güneşin yükseldikçe içinizi nasıl aydınlattığını anlat deseler. O kadar kolay değil değil mi?

Anlatmaya çalışırken, yürüdüğünüz yolda yanından geçip gittiğiniz ve sıradan gelen her bir objenin ayrı bir anlam kazandığını görürsünüz; birini anlatmaya başladığınızda diğerinin hatırı kalır. Aslında hayatın olağan akışında dikkatinizi çekmeyen pek çok objeyi ve doğa olayını yeniden keşfetmeye başlar; her gördüğünüz olağan dışı durumlar sizin hayata ve insana bakış açınızı yeniden şekillendirir.
Bir yandan temiz havayı içinize çekip, etraftaki kuş seslerini, börtü böceği fark etmeye “an”ı yaşamaya çalışırken; her gün sıradan gelen pek çok objeyi bu defa farklı görmeye, birini diğerinden ayırt eden farkı fark etmeye başlarsınız. Doğanın renklerini, üzerinden yürüyüp geçtiğiniz yoldaki çakıl taşlarının pırıltılarını, doğanın renkten renge bürünmüş türlü hallerini fark edersiniz. Yorulup bir köşede dinlenirken bile, etraftaki börtü böceğin sesini daha iyi duymak, hayatın sunduğu mutluluğu duyumsamak için gözlerinizi kapatır, bir köşede dinlenme molası bile verebilirsiniz.

Ali Bey’i anlatmak biraz böyle bir ruh halidir.

Kalabalığın içinde her hangi birini görürsünüz. İçlerinden birini anlatmaya başladığınız zaman, ona özgü, onun kendi nev’i şahsına münhasır hallerini görürsünüz. Ya sever ya da mesafeli durursunuz. Kim bilir? Belki de dışarıdan “kimseye eyvallah etmeyen” görüntüsünün altında yumuşacık bir kalbi olduğunu, “acımasız” hallerinin dışında merhametli bir insan yüreğini keşfedersiniz.

Bunu hayatının pek çok aşamasında onunla aynı lokmayı paylaşan, aynı yolda yoldaşlık yapanlar gayet iyi bilir. Bunun için Innsbruck tren garında saatlerce bekleyip, ikinci bir trenin gelmesine kadar gurbet illerinde hemhal olunduğunu anlatmaya gerek yoktur.

Bir sürü insanın hayatına dokunmuş; düşen olunca elinden tutmasını bilmiştir. Akademiye yeni giren gençler onun bulunduğu yeri nasıl doldurduğunu ilk zamanlar anlayamayabilir. Malumatfuruşlar da ne kadar az bilgiyle ne fazla şey söylemeye çalıştığı yanılsamasına kapılabilirler. Oysa onun duruşunda Anadolu insanının tevazuunun yanı sıra en onmaz denen yaraları iyileştirecek merhamet merhemi de vardır. Onun ilacı nice bitmez denen tezin bitirilmesine, nice geçmez denen öğrencinin dersini geçip hayata tutunmasına yetmiş; dokunduğu insanların toplumda birey olarak yaşamasına katkıda bulunmuştur.

Doktora gittiğinizde, doktorunuz “Nefes alın, nefes verin!” gibi talimat verir, söylenirler. O an sizin hayatınızın rutinindeki nefes alıp vermeler, doktor için başka anlamlar ifade etmektedir. Hayatına dokunduğu kişiler için de Ali Bey öyle bir doktordur. Onunla birlikte olduğunuzda nefes aldığınızı, ciğerlerinize çektiğiniz havanın burnunuzdan geçişini, ciğerlerinize dolduğunu ve göğsünüzün kabardığını hisseder; özgüveniniz artar. Sonra da içinizdeki havanın, derdin, tasanın dışarıya yol bulup uçtuğunu fark edersiniz. Doktorunuzun soğuk stetoskopunun soğukluğunu sırtınızda hissederken ürperirsiniz, onun size yoldaş olduğundaki kimi hal ve hareketleri sizi alıp başka dünyalara götürse de doktorun muayenehanesinde nasıl nefes alıp verdiğinizi hissetmeye başladıysanız, onun hayatınıza kattıklarını da fark etmeye, gençliğinizin size verdiği deli dolu akan kanınızın yavaşlamasına fırsat vermek istersiniz. Yol ayrımında olduğunuz o zamanlar, size yoldaş olmuştur. O an fark etmeseniz bile, yıllar bunu size anlatır.

“Ali Bey’i anlatırken hangi duygular zihninize eşlik ediyor?” diye sorsalar; ben her duyguya kabul derim.

Onu anlatırken kimi zaman dilinizin ucuna gelip söyleyemediğiniz sözler, onunla ilgili yaşanmışlıklarınıza dair düşünceler ve buna ilişkin kimi gönül kırıklıkları veya beklenmedik hayal kırıklıkları olsa bile, olumsuzluklara esir olmadan, mutlu anların yaşamasına izin verin. Derin bir nefes alın. “Bunlar da son derece insana özgü, insana yakışan duygular; iyi ki onun öğrencisi olmuşuz, iyi ki Ali Hoca’yı tanımışız.” deyin. Bu duygunun bedeninizi rahatlatacağına eminim.

Hayatı uzun bir maraton bilinciyle yaşamak lazım. Bu uzun maratonda dünyevi tutkuların ve isteklerin zaman zaman yoğun olduğunu, sonra azgın suların bir süre durulduğunu ve er geç sakin bir hal alıp önüne gelen her şeyi kapıp götüren hırçınlığını kaybettiğini bilin.

Hayatın gelecek bir döneminde, başınızı sokacak bir göz ev ile iki lokma aşın tadını çıkardığınız ailenizi, o günü yaşamanızı sağlayana şükürler ettiğiniz günü ve dostlarınızı unutmayın. Bunu anlamak için de onca yaşanmışlıklar içindeki farkı fark edecek zamana ihtiyacınız olduğunu, ama bir ömür beklemenin de gerekmediğini unutmayın. Vaktinde yapmanız gereken sorumlulukları ertelemeyin. İş hayatında kendinize rakip olarak gördüklerinize şu veya bu gerekçeyle kızsanız veya çok arzu etmenize rağmen koyduğunuz hedeflere öngördüğünüz sürede ulaşamadığınızdan dolayı moralinizi bozmayın. Hayatta ne yaşadığınızı fark etmek veya bunu sadece bir değişim ve hayatın size sunduğu bir kaleydeskop görüntüsü olarak değerlendirin. Her olumlu çabanın mutluluğuna ermek için de zamana ihtiyaç olduğuna inanın. Bu bilinci de zamanın bizzat kendisi öğretiyor insana.

Her nerede ne yapıyor veya ne hissediyorsanız, onu vaktinde yaşayın derim. Hayatın dünde kalanlarını bugün telafi etmeye çalışırken geleceği ve onun sunduğu fırsatları bir kuş misali elden uçurmamaya bakın… Atalarımızın dediği gibi, “eldeki bir kuş, daldaki sürüden iyidir”. Hayat dönüp dolaşıp başladığınız yere geliyor. Aslonan “anda kalmak” ise eğer, tercih ettiğiniz hayat illa doğa, huzur, deniz ve mutluluk içermeyebilir. Kendi gök kubbenizin altında yaşarken, hayatın sasık yönünü duyumsayacağınız; ağzınızın tadının kekremsi bir hal aldığı günleri de görebilirsiniz. O an pes etmek yerine, hayatınızdaki rol model olan iyi örnekleri hatırlayın.

Bütün bunları yaparken içtiğiniz bir bardak suyun, elinizdeki bir fincan kahvenin damağınızda bıraktığı tadı ve ondan aldığınız hissi, hayatın size verdiği bir sürpriz olarak değerlendirin. Bir sene de denize gitmemiş oluverin. Hayatınızı denizin kenarında mutsuz, endişeli veya öfkeli bir halde sürdürmek yerine kendi dünyanızdaki dostlarınızla bir arada olmaya çalışın. Onlar sizin dikkatinizi başka alanlara dağıtır. Hayata ve insanlara bakışınızın değişmesini, sizin içinde bulunduğunuz karamsar ruh halinin ortadan kalkmasını sağlayabilir.

Olumsuz duyguların da yaşanması gerekir ki hayattaki farklı tatların fark edilmesinin önü açılsın. Aksi halde bu duygular içimizde çözülmemiş bir kör düğüm gibi veya anlatılamamış bir mesele gibi daha açıkçası yutkunup da boğazınızdan geçmeyen bir kocaman lokma gibi yer eder. Hâlbuki insan ilişkilerinde anlarınızı yaşadığınızda, üstesinden gelemeyeceğiniz zorlukları kabul etmek daha kolaydır.

Ben Ali Bey’i anlatan bir yazı hazırlamaya çalışırken söz nereden nereye geldi. Aslında Ali Bey ile olan ilişkilerimi de bu anlattıklarımın içine gizledim. Onu akademik yükseltilme süreçlerinde ve özel hayatında verdiği mücadelelerde yakinen tanıdım.

Sözün özü; insanın karakteri zor zamanlarda belli olurmuş. Onun zor zamanlarının da iyi zamanlarının da tanığı olan bir öğrencisi, çalışma arkadaşı ve dostu olarak; şahsında hayatındaki pek çok yokluğa ve yoksunluğa rağmen pes etmeyen yağız Anadolu insanın azmini gördüm. Bazen yorulduğu, bazen kırıldığı anlar oldu. Her şey hayatın akışına, ritmine göre başladı, bitti.

Ali Bey’e bundan sonraki süreçte yüreğinden geçen bütün güzellikleri dolu dolu yaşamasını; sevdiklerinin yanında daha iyi “an”larda hayatın tadını çıkarmasını dilerim.

Kaynak:
Mustafa ÇAKIR (2020). Ali Bey ile Anı Yaşamak. İçinde: Dil ve Edebiyat Yazıları: Prof. Dr. Ali Gültekin’e Armağan / ed. İnci Aras, Zeynep Kösteloğlu. - İstanbul: Hiperyayın, 2020. S. 47-52. ISBN: 978-605-281-954-8
e-ISBN: 978-605-281-955-5

Dilsiz Doğu Kör Batı


“Bir anda değişti her şey, bir anda değişti dünyam, bir anda değişti her şey…” diye uzayıp giden şarkıdaki gibi, hayat bir anda olmasa bile zaman uzam yolculuğunda beklemediğimiz kadar değişebiliyor.

Haber Avrupa Europa Journal - Posts | Facebook

İnsanlar yaşadıkları hayatta türlü nedenlerle yargılanıyor; etiketleniyor. Kimi teninin renginden, kimi dünya görüşünden… Ancak etiketleyenler ile etiketlenenler arasında nesnel bir ilişki kurmak her zaman mümkün olmuyor. Her kareli defterin matematik, her çizgisiz defterin coğrafya dersi için kullanılmayacağını insan ancak yaş kemale erince anlıyor. Hayatın her bir evresini ayrı bir gökkuşağı rengi, bir ebru sanatçısının ortaya koyduğu, farklı renkleriyle anlam kazanan, zenginlik, güç ve görkemli bir sanat eseri yahut sıradan sıçrama taşı ve avunulacak bir beşik olarak görüyoruz; ya da görmüyoruz.

İnsanları, şu veya bu nedenle yargılarken, mevsimleri değişkenlikleri nedeniyle yargılamadığımızı aklımıza getirmiyor; her bir mevsime ayrı ayrı hayranlık duyuyor; güfteler yazıp besteler yapıyoruz. Söz insan olunca, neredeyse acıma duygumuzu, insanlığımızı kaybediyoruz. İçimizdeki iyiden başka, daha iyiyi görmemiş yavan övgülerin tutsağı oluyor; kendi gök kubbemizin altında kurduğumuz yavan, tekdüze hayatın körlüğünü yaşayıp gidiyoruz.

Hayatın bu körlüğü içinde birine kapılıyor, ardından onun kaderini de birlikte yaşamaya başlıyoruz. Yahut tek başına yaşamanın aylaklığını, umursamazlığını, iliklerimize kadar hissetsek de çoğu zaman acılarımızı içimize gömmeyi tercih ediyoruz. Acıları içimize gömerken, Halil Cibran’ın ifadesiyle[1]; hiç kimse bize bilgimizin alaca aydınlığında halen yarı uykuda olan nesnelerden öte bir şeyi açıklayıp öğretmiyor. Acıları biz yaşıyor; ağıtları biz yakıyoruz. Buna karşın, kulaklarımız kendi bedenimizin ağıtını duymaz hale geliyor. Acıyla yoğrulunca hamurumuz, yaşadıklarımız bizi acıya da duyarsızlaştırıyor; yabancılaştırıyor. Bir koyun sürüsü içinde anasını arayan süt kuzusu gibi oradan oraya koşuyor; Tanrıya inanıyor; her kutsal günde dualar ediyor; ama kendimizi firavunlara tapmaktan alıkoyamıyoruz. Hayatın gerçekleri ile yüzleşmek yerine hayal ettiklerimizle avunup, gün geçiriyoruz.

Dilsiz Doğunun dili; kör Batının gözü olarak tanımlanan Halil Cibran’ın dediği gibi; “Ne yazık o ulusa ki bir urba giyer, kendi dokumaz; bir ekmek yer, kendi hasat etmez ve bir şarap içer ki kendi testisinden akmaz. Ne yazık ki o ulusa ki zorbayı kahraman diye alkışlar ve gösterişi fatih cömertliği sayar. Bir ulusa ne yazık ki rüyasında küçümsediği tutkuya uyanıkken boyun eğer. Ne yazık o ulusa ki bir cenaze töreninde yürürken sesini yükseltmez, yıkıntıları içindeyken bile öğünür ve ensesi kılıçla kütük arasında uzanırken ayaklanmaktan geri durur. Devlet adamı bir tilki, düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklit olan o ulusa ne yazıktır. Ne yazık o ulusa ki yeni yöneticilerini borazanlarla karşılar ve yalnızca bir diğerini yine borazanlarla karşılamak için yuhalarla uğurlar. Ne yazık o ulusa ki bilgileriyle yıllardır dilsiz ve güçlüleri beşiktedir henüz. Ne yazık o ulusa ki parçalara bölünmüş, her parçası kendini bir ulus sanır.”[2] Ama hiçbir ulusun diğerine hayrı dokunmaz. Milyonlarca parçalara ayrılır; kör Batının gözüne girmeye çalışır. Kör Batı da bazen teninin rengine, bazen dini inancına bakarak ötekileştirir, ayrıştırır, eritir ve yok eder.

Geleni gitmek, konanı göçmek üzere kurulan bu dünyada canlılardan bir insanoğlu utanma bilir, ama o da gece yaptıklarını ağaran şafağa kadar unutur.  Cibran,  insanlara “Siz kurallar koymayı çok seversiniz, ama kuralları bozmayı daha çok seversiniz. Tıpkı okyanus kıyılarında sabırla kumdan kuleler yapan, sonra da kahkahalarla onları deviren çocuklar gibi”[3]  derken, çiçek gibi gönlü güzel insanların kırılan kalbini tamir etmenin; hayalî zorluğunu ve romantik avuntusunu anlatır. Üç günlük ömürde beş günlük safa yoktur.

Üç günlük ömrü bir günde yitirmemek, gelmeyecek yarınları beklememek için daha alçak gönüllü olmak, her devrin insanı değil; her devir insan olmak çok mu zor? Cibran’ın deyişiyle; “Alçak gönüllü ve gösterişsiz olmak, temiz ve saf olmayanın bakışlarından korunabilmeye yarayan kalkan” [4] ise; Bu kalkanı kuşanırken, yüreğimize kör kurşun gibi saplanan, bize sadece yeryüzünün anlık zevklerini sunan ihtirasların tutsağı olmasak; hele bir de işgal ettiğimiz makam ve mevkinin gücünü ya da birinin diğerine duyduğu zaafı kullanarak birbirimizin üstünde “sevgi” yaftası ile baskı kurmaktan vaz geçsek. Sevginin tek hedefi vardır; ötekine sahip olmak ve kendini avutmak. ”Sevgi, ne kendinden bir şeyler verir ne de bütünlüğüne dışarıdan bir şeyler katılmasına göz yumar.”[5] Ama yine de onsuz yaşanmaz. Şems sevdiğine seslenirken; “Olur da bir gün mesafeleri aşıp bana gelirsen, yüreğinde rengârenk açan Aşk ile gel.”[6] diyor.

Ham, temiz ve saf olmayandan uzak bir şekilde yaşanan Aşkın hüznünü anlatmak, geleceğin hayallerini kurarken, dünün sevinçlerini yâd etmek sıradanlaşmanın tuzağına düşürür. Her fırsatta dillerden düşürülmeyen Türkiye sözü yanık bir sevda türküsü gibi terennüm edilse bile “Ne kestin koç? Ne yedin hiç!” misali, merkezinde kendisinin yer almadığı merkezsiz bir öznenin beklentisi ve umudunun ötesine geçmez. “Eğer ödülse dinin amacı, eğer vatanseverlik kişisel çıkarlar elde etmekse ve eğer eğitim ilerlemek içinse, o zaman inançsız, vatan haini ve cahil bir adam olmayı tercih etmek”[7] bu ortamda çılgınlık olmasa gerek. Görünen, gözlenenle; duyulan, yaşananla örtüşmüyor. İtiraz etmek çare değil. Mevlana’nın dediği gibi; “Meydanda olan çaresizdir; bağlanmıştır, güçsüzdür. Görünmeyense çok kuvvetli ve üstündür.”[8]

Avrupalı Türkler modern Avrupa’nın etkisiyle oluşturduğu gönül aynasında ruh ve bedenlerini dünyevi beklentileri ile örtüştürmezse, Mevlana’nın deyişi ile “dünya başka bir dünya doğurur; mahşer de başka bir mahşeri açığa çıkarır.”[9] Doğulu ruh ve yürek, Batılı bedenin altında kalınca, üstündeki yükü taşıyamaz hale gelir. Bedeni besleme, temizleme yükü ciğere düşer. Bol oksijenle doldurulan ciğerin bir yarısı Türkiye derken öbür yarısı Avrupa derse, nefes alıp rahatlamak için iki yarım bir ciğer etmez. Bedenini bu nefesle besleyenler nereye giderse gitsin, kendini oraya ait hissedemez. “Mutluluk akciğerde, keder karaciğerde, akıl baştaki beynin içinde bir mum misali”[10] arafta eriyip gider. Nereye ait olduğunu bilenler; Hypereides’in savunmasının sonunu beklemeden, Areopagus yargıçları önünde soyunan Hetaera Phryne* gibi kendi varlığının farkına varır, başarıları ve büyüleyici güzelliği ile göz kamaştırır ve suçlarından arınır. Bu arınma duygusu sonsuz bir rahatlamayı getirir. Kör Batı kendi karanlık dünyasını aydınlatan Doğunun kendine sunduğu muazzam ışık karşısında bazen şaşırsa; bazen büyülense, kimi zaman da kendinden utanıp, yaptıklarını tasvip etmese de bu insanların kültürünü yaşatmak yerine ana akım kültürün içine gömmeye gayret ediyor.

Ben peşine düştüğüm hayalleri kıyamete kadar anlatmaya çalışsam beyhude; siz uyanmadıkça anlatamam. Bunlar; gözle görülen değil, kalben hissedilen derin bir düşten öte geçemez. Öyle bir düş ki henüz can tende, ruh bedende yaşarken görülmeyen; hayal dünyasından çıkıp, aklımızın sınırının bittiği yerden evimize, odamıza, günlük hayatımıza geri dönen; hayalleri gerçeğe çeviren bir ders, bir tatlı dudaklının nefesini avlamaya çalışırken düşülen bir tuzaktır. Zayıf bir bedenin içinde güçlü bir ruhun olması imkânsız gibi görünse de Avrupalı kardeşlerimiz gençliklerini ve sahip olduğu imkânları fırsata çevirip bu dönüşümü, önce kalpte sonra zihinde ve en nihayetinde bedende gerçekleştirerek bu düşleri gerçeğe çevirecektir. Bu süreç alın teri, göz nuru, el emeği ister. Bilimsel bilginin ve aklın yol gösterici olduğu, özgür düşünce ve değişime olan inanç ezelden ebede dizili mihenk taşlarıysa eğer, uyuyan da uyanmayan da er geç aslına, Âşık Veysel’in sadık yârine, “kara toprağa” dönecektir.





Not: Bu yazı Europa Journal - Haber Avrupa Gazetesi Haziran 2020 sayısı için hazırlanmıştır. Yazıya gazetenin http://europa-journal.net/dilsiz-dogu-koer-bati/ (26.06.2020) adresinden ulaşılabilir.



[1] Khalil Gibran  Der Prophet (İng.Çev. Giovanni ve Ditte Bandini) . 13. Afl., München: 2017, s. 74.
[2] Osman Aydoğan. Doğunun Batılı Bir Nefesi: Halil Cibran. Dibace.net. 23 Mayıs 2020.
[3] Osman Aydoğan. Doğunun Batılı Bir Nefesi: Halil Cibran. Dibace.net. 23 Mayıs 2020.
[4] Halil Cibran. Ermiş (Çev. Aytunç Altındal). 3. Baskı. İstanbul: Destek Yayınları, 2018, s. 52.
[5] Halil Cibran. 2018, s. 11.
[6] Pek güzel sözler. Şemsi Tebrizi Sözleri. www.pekguzelsozler.com. (07.06.2020)
[7] Aydoğan. URL. dibace.net.
[8] Mevlana. Mesnevi: Günümüz Türkçesine Sadeleştirilmiş (Serkan Sefer Kılıç). İstanbul: 2015. s. 243.
[9] Mevlana, 238.
[10] Mevlana, 238.
* Burada klasik Yunan Ressamı Gérôme’un MÖ 4. YY’da yaşamış Hetaera Phryne için yaptığı “Areopagus önündeki Phryne” tablosuna gönderme yapılmıştır.

22 Mayıs 2020 Cuma

#ÜlkemleGururDuyuyorum


Bu dar zamanlarda Rabbimizin bir ferahlık kapısı olarak açtığı Ramazan-ı Şerif, bütün insanlık için iyilik ve güzelliklere vesile olsun. Bu sene iftar ve sahurlarda buluşamıyor, birlikte teravih kılamıyor olsak da inananların gönülleri bir ve Rableriyle yan yana, birlikte atmaya devam ediyor.

Toplumsal dayanışma ruhunun en üst seviyeye çıktığı zamanlardan biri olan Ramazan ayında salgın hastalıklarla mücadelede güçlü bir dayanışma, muhtaç olanların yardımına koşma ferasetini yurt dışında da gösteriyoruz. 

İçinde yaşadığımız, ana vatandan sonra yurt bellenen Almanya da bu süreçte önemli bir sınavdan geçti. Vatandaşlarına sunduğu başarılı sağlık hizmetlerinin yanı sıra toplumun bütün kesimlerine hiçbir ayrım yapmadan anlamlı bir birlik ve dayanışma mesajı verdi. Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) ve İslam Toplumu Milli Görüş'e (IGMG) ait camilerden ezan sesleri yükseldi. Bütün inanç grupları önderleri vasıtası ile ortak bir paydada birleşti. İnsanlığın ortak vicdanı harekete geçti.

İnsan yurt dışında yaşarken ister istemez daha duyarlı davranabiliyor. Bir olaya hemen olumlu ya da olumsuz tepki gösterebiliyor. Zor zamanlarda “Ülkemi nasıl daha iyi tanıtırım?” sorusu aklının bir köşesini kurcalıyor. Değerlerini yaşatmak, yeni kuşaklara anlatmak istiyor.

Bu kriz döneminde, “sanayi devrimi ve ardından gelen bilgi çağı denilen sürecin içine sos olarak katılan kimi yaşam tarzları, yerel değerlerin aşındırıyor, sıradanlaşmasına ve hatta değersizleştirilmesine neden oluyor” gibi öteden beri şikâyet edilen hususların ortadan kalktığını görüyor; gerek yurt içinde gerekse yurt dışında sosyal dayanışmanın güzel örneklerini sergiliyoruz.

Kadınlarımız, gençlerimiz; yaşlılarımızı, kimsesiz ve yardıma muhtaç olanları unutmuyor. Kimi evinde diktiği maskeleri ücretsiz dağıtıyor, kimi huzurevlerinde yaşayan insanlara ziyaretlerde bulunuyor.

İnsanın kalite belgesi yüreğidir sözünü doğrularcasına; “Allah sizi bütün kötülüklerden korusun sizin emeklerinizi boşa çıkarmasın. İnşallah iyi günleri sizin ve evde kalan duyarlı halk sayesinde göreceğiz inşallah Allah yar ve yardımcınız olsun.” diye gök kubbe altında yükselen hayır dualar, milletimizin ferasetini gösteriyor. Bu duygularımızdan, dualarımızdan bizi biz yapan değerlerimiz, onun arkasında da inançlarımız adeta yeniden yeşerip filizleniyor; geleceğe ilişkin umutlarımız tazeleniyor.

Zor zamanlarda toplumsal dayanışma en üst düzeye çıkıyor. İnsanların gerçek yüzleri, karakterleri de bu günlerde kendini ortaya koyuyor.

Bugün, gelecekte kalıcı anılarla yad edilmek isteniyorsa, dün ve yarın arasında yapılanlarla anlam kazanır. Bu itibarla devletimiz yurt dışında yaşayan Türkleri unutmadı; ihmal etmedi; önemli bir dayanışma örneği sergileyerek kimsesizin kimsesi oldu. İnsanlarımız; bu vesile ile yaşadıkları ülkelerde kendilerine kayıtsız kalmayan bir Devleti olduğunu bir kere daha gördü. Sudan’dan İsveç’e kadar bütün çaresizlerin çaresi oldu, bu necip millet.

Arkadaşım Aycan Güven’in dediği gibi; “Gelecek ve geçmiş Türk'e aittir.” Endişeniz olmasın. Türk doğruluktur. Türk güven verir. Türk vefalıdır. Türk'ün gönlü âlidir; çünkü orada Hakk vardır. Adildir; çünkü bulunduğu yerde Hakk yüceltilirken, Batıl zayi olur. Haksızlık olmaz, çünkü Hakk daimdir.” Türk; dünyada sağduyunun sesini, milletler camiasında kadim dostluğu temsil eder, evrene uzanan dost elidir.  Bu millet hiçbir zaman mahzun kalmayacaktır.

#Biz Bize Yeteriz ifadesinin anlamını sözde değil, özde de göstermenin gurur ve onuru hepimize ait.


Not:
Bu yazı Bayern Post Aktüel Gazetesi Mayıs 2020 sayısı için hazırlanmıştır.

Canın büyüğü küçüğü olmaz


Geçenlerde gzt.com sosyal medya platformundan Nuriye Çakmak Çelik'in M. Doğan Cüceloğlu ile yaptığı uzunca bir söyleşiyi* keyifle dinledim. Hoca o kadar içten anlatıyordu ki onun anlattıkları ile  kendi yaşadıklarım arasında benzerlikler gördüm ve sizinle paylaşmak üzere notlar tutmaya başladım. Aşağıda okuyacağınız cümleleri ben yazmış olsam da içerik olarak Doğan Hoca’nın görüşleri olduğunu, benim onu size takdimim olduğunu bilmenizi isterim. Söyleşide beni can evimden yakalayan “Canın büyüğü küçüğü olmaz. Hepimiz aynı evrenin parçalarıyız.” sözü oldu. Ona da küçücük bir çocukken sapanla kuş avlamaya çalıştığı bir anda analığı söylemiş. “Yapma yavrum; onun da canı var.” demiş. Buna itiraz eden küçük Doğan’ı “Canın büyüğü küçüğü olmaz” diye uyarmış. Anadolu insanının yüreğinin sesi duyuluyor.

Burada insanın insana duyduğu ünsiyet görülüyor. Hoca da bu nokta çağımızın hastalığı olan iletişim eksikliğine teşhisi koyuyor. “İnsan birbirinin farkına varınca iletişim başlar. Ailede, okulda iki insan birbirinin farkına vardığında iletişim içinde olacaktır ve bundan sorumluluk alacaktır.” diyor ve henüz bu alanda bir bilincin tam gelişmiş ve oturmuş olmadığına dikkat çekiyor.

Ona göre; toplumumuzda “İnsanlar okumuşlar ama eğitilmemişler.” Örf adetlerimizde karşılıklı iletişim içinde olmanın bir sorumluluğu, bir adabı vardı. “Konuşurken konuştuğunuz kişinin farkına varacaksınız.” yani onu adam yerine koyacaksınız demek istiyordu. Toplumumuzdaki insanların iletişimsizlikle ilgili sorunun kaynağını ise “Bu insanlar özde kötü insanlar değiller; akılsız da değiller. Sadece eğitilmemişler.” diye tanımlıyordu. Eğitim gerçekten çok önemli. Anadolu’da “beşikten mezara kadar” eğitim öneriliyor; dinimizde “İlim Çin’de de olsa öğreniniz” diye tavsiye edilmiyor mu?

İnsanlarla karşılıklı iletişim kurmanın da bir toplumsal ve sosyal sorumluluğu var; o sorumluluğun farkına varacaksınız. Bir kimseyle sık sık aynı ortamdaysanız, zaten ilişkiniz başlıyor. Bu durumda, ilişki içindeki insanlar, birbirinin tanığı oluyor; birbirine tanıklık yapıyorlar. Bu tanıklığın, tanışıklığın getirdiği bir sorumluluk var. 

İlişki içindeki insanın iki özelliği vardır; bunlardan biri sosyal kimlik, sosyal kimliğin içindeki ben. İkinci özellik de insanın öz kimliğidir. İnsanoğlu sürekli yolculuk içinde olan bir yaratıktır. Yunus Emre “Bir ben var benden içeri” dediği zaman insanın içinde bulunduğu evrene doğru yolculuk yapmış oluyorsunuz. Hayatın anlamı da orada oluşuyor. İnsanın ilk sosyal kimliği bir kabuk ise onun hayatına anlam veren de bu öz. Bütün yolculuğun anlamı da bu özde gizlidir. Öznur Özdoğan ise bu özü bu durumu akademik olarak “Üst benliğimiz sürekli olarak bize en güzel olan yolu izlememiz için, değerli ipuçları yollamaktadır. Bu noktada “sezgisel akıl” önem kazanmaktadır.” diye açıklıyor**. Mesaj doğrudan değil; sezdirme yoluyla veriliyor. “İnsanları ve olayları kontrol etme ihtiyacımız alt benlikten kaynaklanmaktadır. Alt benlik dünyasında, karşımıza çıkan sorunlarla mücadele etme gücüne sahip olmadığımızı düşündüğümüzden, gelecek her zaman korku vericidir. Üst benlik seviyesine sıçradığımızda, aradığımız güvenceyi bulmanın büyük rahatlığı içinde oluruz. Bu güvence; “Hayatta karşıma ne çıkarsa çıksın, onunla başa çıkabilirim” anlayışıdır. Üst benliğimiz sürekli olarak bize en güzel olan yolu izlememiz için, değerli ipuçları yollamaktadır. Bu noktada “sezgisel akıl” önem kazanmaktadır. Bağımlılıklarımızın büyük bir bölümü, neşemizin kaynağının yer aldığı benliğimizin derinliklerine ulaşamamaktan ve bu neşeyi gündelik yaşantımıza taşıyamamaktan kaynaklanmakta. Umutsuzluk içinde, kendi kendimizi tahrip etmemize yol açsa da, geçici çarelerin peşine düşmekteyiz.”

Doğan Cüceloğlu, bu öze “olmak” diyor. Burada “insan olmak” insanın dış kabuğu ise “yapmak” insanın özünü oluşturuyor. Bunlar öğretmenlik yapmak ile öğretmen olmak gibi farklı iki kavramı açıklıyor. Öğretmenlik yapan kişi sınıfa girdiği zaman karşısında öğrenci görür; ama öğretmen olmuş olan, canlar görür. Peki, bu durumu öğrenci bilir mi? Yaratan öyle yaratmış ki 6 aylık bebek bile biliyor. Bunun farkına varmak ve farkına vardırmak çok önemlidir. Bu durumu da ilkokul yıllarına geri dönerek açıklıyor. Okulu sevmediğini hatırlıyor. Nasıl sevsin? İlk gün iğneci gelmiş, hem de hasta olmasına neden olmuş. Yeni gelen öğretmeni ise başını okşamış. Hayatına dokunmuş.

Toplumumuzda herkes sosyal kimliğe önem veriyor. Günümüzde bir takım unvanlar, toplumsal statüler kişinin adının önüne geçiyor. Anne babalar, bu süreçte ne yapacaklar? Acaba çocuklarının can kimliğine mi yoksa sosyal kimliğine mi yönelecekler? Toplum can kimliğinden ziyade sosyal kimliğe odaklanıyor. Doğan Hoca bu nokta şunu anlatıyor; “Bir yere gittiğimde insanlar bana kendini takdim ediyor. Hakim, genel müdür vb. ama adını söylemiyor. Gülümsüyorum; adın da var değil mi? Adın da vardır herhalde. Veya adam yanındakini tanıtıyor. ‘Bizim büyük oğlan.’ ‘Adı var mı bunun?’ diyorum. Şaşırıyor. Farkında bile değil. Onlar sosyal kimlik. Ondan dolayı, bizim halkımızın farkında olduğu öz meselesini eğitime, yaşama almak istiyorum.”

Verilen bu örnekte değerler bilinci öne çıkıyor. Doğan Hoca; “Değerler anlamını bulursa kurallar ve kanun anlamını bulur. Ama değerler bir anlam ifade etmiyorsa o zaman kurallar bir işe yaramaz. Lafta kalır.” diyor ve ilave ediyor. “Ben bir toplumun geleceğini ailede ve eğitim ortamında yaşayan değerlerde buluyorum. Konuşulan değerler değil, yaşayan değerler önemlidir. Eğer siz bu değerleri ailede, eğitim ortamında, toplumda yaşatırsanız, ben şuna kesinlikle inanıyorum; bilim, teknoloji, ekonomik refah gelir kapını çalar. Önemli olan, doğru değerlerdir.”

Kesinlikle doğan ve doğacak olan çocukların olabileceklerinin en iyisi olması yolunda anne babalara, öğretmenlere önemli görevler düşüyor. “Her çocuk, insanlığa verilmiş kutsal bir emanettir. Bu emanetin farkına vardığınız zaman, bu çocukların müthiş bir potansiyel olduğunu görürsünüz.  Bu potansiyelin farkına vardığınız zaman, vebalinin de farkına varıp, elinizden geleni yaparsınız.” Bu durum insana yük getirmez, aksine hayatına şükür duygusu getirir. Anne baba olarak sorumluluklarınızın farkına vardığınız andan itibaren, dersiniz ki “Şükürler olsun!”. Her türlü eziyeti çekerim ama iyi ki varlar. Elimizden gelenin en iyisini yapacağız dersiniz. Bu da evlat sevgisi olsa gerek.

Doğan Hoca, insan hayatını bir yolculuğa benzetiyor. “Bu yolculukta iki türlü yaşam tarzı görüyorum. Bir tanesi ‘dış odaklı’ tanıklığın önemli olduğu; “Annem ne diyecek? Babam, öğretmenim ne diyecek, otoriteler ne diyecek?” türünden bir bakış tarzı. Böylelikle sürekli bir dışarıya hesap verme durumu var. Bir de ‘iç tanıklığa” önem veren bir yolculuk. Yani bu dış tanıklık hep bir denetlemeye dayalı oluyor. İç tanıklık ise gelişime dayalı oluyor. Burada altı tane tanıklık boyutu var. Ben var mıyım, olduğum gibi kabul ediliyor muyum yoksa ötekileştiriliyor muyum? Ben tekliğim içinde görülüyor muyum, değerli miyim? Potansiyelime güveniliyor mu; emek ve zamana değer miyim? Sevilmeye layık mıyım? Ekipten miyim? Bana saygı duyuluyor mu? Dış tanıklıkta, “ben var mıyım?’ diyor, göze bakıyor. “Kabul ediyor musun beni?” diyor gözüne bakıyor. Yani senin kabul edebileceğin hale nasıl gelebilirim? Şöyle giyineceksin, böyle yapacaksın şeklinde. Değerli miyim? Bana nasıl değer verebilirsin? Hep böyle dışarıya bakma durumu var.” Hoca burada çocukların belli yaş gruplarındaki marka tutkusuna da açıklık getirmiş oluyor. Bu yolculuk her yaşta her dönemde şekil değiştirerek devam ediyor.

İç tanıklıkta anne, baba eğitim diyor ki “Bak evladım hiç kimse olmasa dahi senin hayatında sen varsın. Unutma, unutma bunu sakın. Kendi tanıklığın senin en önemli tanıklığındır. Kendi gözünde var mısın? Kendini olduğun gibi kabul ediyor musun? Kendinle ilişkilerini değerli görüyor musun? Kendi potansiyeline güveniyor musun, yapabileceğine? Kendi kendini, kendine emek ve zaman vermeye değer görüyor musun? Kendine saygın var mı? Ekibini keşfettin mi? İçindeki bizi keşfedip sorumluluğunu aldığın zaman hayatına anlam girer. Böylelikle kendi tanıklığını keşfetmiş birisi güvenilir bir insan olur. Dış tanıklığa göre oluşan ahlakta ‘kimse görmüyor ki istediğini yap’ dersin. Böylelikle tamamıyla dıştan denetimli bir ahlak girer. Ama iç tanıklığı keşfetmiş birisi kimse görmese de yapama. İşte tasavvuf burada devreye girer. O can, aslında senin özün, evrenin özü ve o tanıklık yapıyor.” Dış tanıklık günlük hayatta “Elalem ne der?” iç tanıklık da “Allah korkusu” olarak öğretiliyor. Halil Cibran’ın dediği gibi; “Bu kâinatın gerçek sahibi var. Siz bir araçsınız.”

Toparlayacak olursak; toplumun iyi yetişmiş vatandaşlara ihtiyacı var. “Uzun vadede her toplumun olduğu gibi, Türkiye’nin de sorunlarını çözecek olan, Türk vatandaşlarıdır. Onun için vatandaşın bilinçlenmesi, vatandaşın sorumluluğunun farkına varması, vatandaşın kendi iç dünyasında o sorumluluğun farkına varıp, dürüstçe kabul edip, kolları sıvaması meselesi var. Ondan dolayı vatandaş olmadan vatanın geleceği ile ilgili garanti içinde olamazsın. Onun için o vatandaşımızı olabileceğinin en iyisi olmasına hizmet etmesi meselesi var”.

Gönülden söylenen sözler diğer gönüle yol buluk akarken, dilden söylenenler kulaktan öteye geçmezmiş. Çok şükür ki gönülden gönüle köprüler kurmaya devam ediyoruz ve bence iyi de yapıyoruz. Önümüz gönüllerimizi bir arada tutan; ortak değerlerimiz, yeni yetişen nesillerimizin sağlam zeminlerde kalmasına vesile oluşturan bayram. Bayramınız kutlu olsun!

* Doğan Cüceloğlu: Okulun ilk günü sarhoş iğneci nedeniyle topal oldum. https://www.youtube.com/watch?v=lTkGjTkbZAw (17.05.2020).
**.Öznur Özdoğan. Bir ben vardır bende benden içeri. Gazete Vatan. 05 Haziran 2018 Salı http://www.gazetevatan.com/prof-dr-oznur-ozdogan-1172202-yazar-yazisi-bir-ben-var-bende-benden-iceri/ (17.05.2020).

-----------------
Bu yazı Europa-Journal / Haber Avrupa/ Mayıs 2020 sayısı için hazırlanmış olup, http://europa-journal.net/canin-bueyuegue-kuecuegue-olmaz/ (22.05.2020) adresinden ulaşılabilir.

24 Nisan 2020 Cuma

#Hayat Eve Sığar

Bavyera’da henüz sokağa çıkma yasağı koyulmadı ama normal hayatın akışı önemli ölçüde kısıtlandı. İnsanlar gönüllü olarak evlerine çekildi; koyulan kurallara uymaya, zorunlu olmadıkça dışarı çıkmamaya başladı. Bireysel ve toplumsal sağlığımız birinci önceliğimiz oldu. Ben kendi adıma vatandaşlarımızla bir arada geçen sosyal hayatımı sınırlandırdım. Sokaklarda özgürce yürümeyi, arkadaşlarımla bir kahve içtiğim günleri özlüyor; sağlıklı günlerin bir an önce geri gelmesini sabırla bekliyorum. Hayat sanki kötü bir rüyanın içinde görülen kâbus gibi geliyor; uyansak, her şey geçip gidecek; ama yazık ki uyanığız ve kâbus bir türlü geçmiyor. Her bir insani kayıp, istatistiklere sayısal veri olarak kaydediliyor. Çevremizdeki arkadaşlarımızın, yakınlarımızın hastalık haberleri, sağlıklarına kavuşmaları, uzak veya yakın tanıdıklarımızın hayatını kaybetmesi, duygu dünyamızı alt üst ediyor. Bu ruh hali ister istemez bedensel ve ruhsal sağlığımızı da olumsuz etkiliyor. Bu süreçten mümkün olduğunca az hasarla çıkmaya bakmalı, kendimizin ve aile bireylerimizin ruh sağlığını korumaya azami özen göstermeliyiz. Bunun için aile olduğumuzu yeniden hatırlamalı, uzun zamandan beri ertelediğimiz işleri ve hayatımızdaki önceliklerimizi gözden geçirmeliyiz. Aile bireylerimize her zamankinden daha fazla vakit ayırmalı, çocuklarımıza olduğu kadar büyüklerimize de sevgi ve saygıda cömert olmalı, hayatı paylaşmanın keyfini çıkarmaya bakmalıyız.

Geçenlerde okuduğum bir makalede yazar; evlere kapanmamızı “Turşu kavanozuna doldurulan sebzeler gibiyiz” diye anlatmış ve şu soruyu yöneltmiş; “Turşunun kavanozda ekşidiği gibi ekşimeye başladık ama kavanozdan çıktığımızda tadımız tuzumuz turşu gibi güzel ve faydalı olacak mı?” Bunu hep birlikte görüp yaşayacağız. Bence, hayatın tadına varmak için turşuyu ekşitmeye, “limon mu, sirke mi?” diye tartışmaya gerek yok. Aile olduğumuzu hatırlayalım, özümüze dönelim yeter. Benim anlatmak istediğim bu. Yaşadığımız süreçte çocuklarımız da zor bir süreçten geçiyor. Onların eğitimini evde gerginlik vesilesine dönüştürmeyelim, insani değerlerimizi ihmal etmeyelim. Bütün olumsuzlukların üstesinden gelebilmek için Bir’le bir olmak zorundayız.

Her zor durum kendi çözümünü üretirmiş. Makedonya’dan çıkan Büyük İskender Friglerin ülkesine geldiğinde, kendisinden Gordion’un attığı kör düğümü çözmesini istemişler. Bir, iki denemeden sonra sabrı taşan İskender, kılıcını çekip düğümü ortadan ikiye kesmiş. 33 yaşında ateşli bir hastalıktan öldüğünde Asya’nın hâkimi imiş.

İskender önüne koyulan kör düğümü kesmeyi akıl ettikten sonra cihana hükmetmişse, insanlar olarak bizler de aklımızı kullanarak hayatın anlamını bulabiliriz. Akıl olmadan, duygularının esiri olan insan, kuvvetle esen rüzgârın savurduğu yaprak misali oradan oraya savrulur. İnsanın bu amaçsız yolculuktan korunması için aklını kullanması, aklını kullanarak kendini, nefsini eğitmesi gerekir. Eğitim sadece okul dört duvar ile sınırlı değil, doğumdan ölüme kadar geçen bir sürece yayılır. Bir insan ortalama 25 yaşına geldiğinde de aldığı eğitim sonucu ve geleceğe yönelik iş ve kariyeri de şekillenmiş olur.

Bilimsel araştırmalar eğitimli insanların her alanda olduğu gibi, sağlıklı yaşama konusunda da avantajlı olduğunu ortaya koyuyor. Buna göre;

  • Kişiler eğitim düzeyi yükseldikçe sağlık konusunda daha çok bilinçleniyorlar ve sağlık hizmetlerinden (örneğin, koruyucu sağlık hizmetlerinden) daha fazla yararlanıyorlar.
  • Eğitim düzeyi yüksek olanlar daha iyi şartlarda çalışıyor ve yaptıkları işlerde kapsamlı bir sağlık sigortasına sahip oluyorlar.
  • Eğitim düzeyi yüksek kişiler geleceğe daha umutla bakıyorlar ve geleceklerini güvence altına almak için sağlıklarına daha fazla yatırım yapıyorlar.
  • Eğitim düzeyi yüksek olanlar daha çok bilgiye sahip oldukları için sağlık konusunda ortaya çıkan yeni bir bilgiye daha kolay ulaşıp davranışlarını (örneğin sağlıklarına zarar verebilecek yeme içme alışkanlıkları gibi) ona göre değiştirebiliyorlar.
  • Ekonomik olarak daha yüksek gelire sahip olup, sosyal refah düzeyleri de okumamış olanlara göre daha iyi oluyor. Ufukları genişliyor; farklı durumlar karşısında rasyonel kararlar alabiliyorlar.
  • Eğitim düzeyi yüksek olanlar hayata daha geniş açılardan bakabildikleri için hayatın içinde bulundukları andan ibaret olmadığını da fark ederek kendilerine yeni şanslar yaratabiliyor; gerekirse hayata sıfır noktasından olmak üzere yeniden başlayacak maddi birikime, cesarete ve özgüvene sahip oluyorlar.
  • Eğitimli, meslek sahibi kişiler giriştikleri bir işi her yerde, her türlü şartlarda en iyi ve en verimli şekilde yapmaya gayret ederler. Eğitimle elde edilmiş mesleki beceriye sahip olan kimseler, sahip oldukları meslek ile kazandıkları bilgi birikimini uygulamaya dönüştürüp, ondan kazanç elde ederek geçimlerini sağlayabilir. Sanatı, eğitimi altın gibi değerli olur; hiçbir zaman değerini yitirmez.
  • Eğitimli insanlar sağlıklı olmaya, sağlıklı insanlar da hayattaki zorluklara karşı daha hazırlıklı ve yaşam dengesini kurmaya yatkın olur. Akıllı insanlar, iyi vakit geçirmek için geniş bir arkadaş çevresine ihtiyaç duymazlar. 

Bugünlerde sosyalleşmek keyif vermekten ziyade hastalık yayıyor. Durduk yerde hasta olmayı veya hastalık bulaştırmayı kendinize yakıştırabiliyor musunuz? O halde; #EvdeKalın, #HayatEveSığar.


Not: Bu yazı Post Aktüel Gazetesi Nisan 2020 sayısında yayımlanmıştır. Mustafa Çakır (2020).  #HayatEveSığar Post Aktüel Gazetesi. Nisan 2020. S. 12.  

18 Nisan 2020 Cumartesi

İnsanın insana ayna olması


Füsun Önal’ın gençliğimde severek dinlediğim bir şarkısı vardı “İnsanlar, insancıklar; binlerce yüz binlerce… Hepsi yaşam derdinde” Hayatın acımasız yüzüyle karşı karşıya kaldığımız bugünlerde, internette gezinirken eski bir dost gibi karşıma çıktı. Hani tanımadığınız bir şehrin caddelerinde, sokaklarında gezinirken, bir an tanıdık bir sima ile karşılaşırsınız ve o da sizi alıp geçmişin anılarına geri götürür ya o misal. Böyle zor zamanlarda insanlar daha bir duygusal oluyor, hayata ve insana dair çeşitli değerlendirmeler yapıyor. Dinlediğim şarkının üzerimde bıraktığı etkiyle, Amerikalı Amiral Hyman G. Rickover’e atfedilen şu söz aklıma geldi: “Küçük insanlar kişileri, ortalama insanlar olayları, büyük insanlar ise fikirleri konuşur”

İnsanlar neye göre küçük büyük olarak ayrılıyorlar bilemem ama içimizden bazıları doğruyu, hakikati görmesine rağmen, öncelikle kusurlara yoğunlaşıyor; karşılaştıkları kişilerde, yaşadıkları olaylarda her dem eksik, kusur arıyor; insan ilişkilerinde hemdem olmak yerine daha çok tespit ettikleri veya kendilerince eksik, kusur olarak gördükleri noktalara odaklanıyorlar. Bu insanları uzaklarda aramaya gerek yok. Onları şurada veya burada; uzak, yakın çevrenizde kolaylıkla görebilirsiniz. Bunlar iş yerine laf üretir; dedikodu, ispiyon veya laf taşıma en iyi bildikleri iştir. Sanırım “Ölmüş kardeşinin etini yemeyi[1]” adeta alışkanlık haline getirmiş olan bu insanlara “küçük” insanlar benzetmesi yapılabilir.  

Bu insanların yanı sıra şüphesiz algısı yüksek olan, Hakk ve hakikati görüp algılayan insanlar da yok değildir. Bunlar gördüklerini sorgularken yukarıda sözü edilen olumsuz tutumlardan özellikle kaçınırlar. Kişiler üzerine değil de daha çok olaylar üzerinden konuşurlar. Ağırlıklı konuları “N’olacak bu memleketin hali?” ekseninde değişir. Gündeme göre bazen bir derbi maçı, bazen de bir pandemiyi anlatarak oyalanırlar. Bunlar zararsız, kendi halinde insanlardır.

Üçüncü bir grup daha var ki onları Alman yazar, filozof, gazeteci Gotthold Ephraim Lessing, “Zekâsını inkâr edenin büyük zekâsı var demektir” diyerek tanımlamıştır. Bu gruptaki üstün zekâlı insanlar Hakk ve hakikati görüp, bilirler; pek çoklarının kafa yorduğu ufak tefek, gündelik işlerle uğraşmak yerine olaylara daha büyük ölçekten bakmaya çalışır, üstesinden gelebileceklerine inandıkları konularda fikir üretir, tartışır, ortaya koyulan çözüm önerilerinin uygulanması aşamasında da sorumluluk alırlar. Bu insanlar, önemsiz şeylere kafa yormanın anlamsızlığını kavramışlardır. Kişileri konuşmanın veya günübirlik olayların tartışılmasının üretime de bir katkısının olmadığını bilirler ve buna göre bir tutum geliştirirler. Fikirleri, yenilikleri konuşur; geleceği biçimlendirmeye gayret ederler. Bunların ufku geniştir; özgür, üretken ve mantık çerçevesinde düşünürler. Fikirleri de özgür düşünceyi nasıl kullanabildiklerinin göstergesidir. Bu insanların birinci grupta anlatılan insanlara göre toplum içinde kabul görmesi görece olarak daha zordur. Marjinal, sıra dışı olarak görülürler. İnsan ilişkileri ilk iki gruba göre daha zayıf olmakla birlikte, toplumların geleceğini bu kişiler şekillendirir.

Öte yandan son iki grubun arasında yer alıp, bulunduğu ortamda entelektüel bir izlenim bırakarak sanal bir gerçeklik, yapay bir imaj oluşturma çabasında olanlar da görülür. Bunlar bulundukları köşelerde gözüne kestirdikleri insanlar hakkında dedikodu yapar, onların açıklarını arar ve arkasından seviyesiz bir üslupla tartışan insanlardır. Kişiler ve olaylar üzerine konuşmak günlük hayatlarının bir parçası haline gelir ki kendileri de kapıldıkları bu hayal ortamından gerçekliğe dönmekte zorlanırlar. Bunlar bir konuyu araştırıp incelemeden uzak yakın, tanıdık tanımadık hemen herkes hakkında söyleyecek bir söz bulurlar. Hemen her konuda “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibidirler.[2]” En belirgin özellikleri de ilk grup için tanımlanan insanlardan farklı olarak toplumsal ve sosyal hayata artı değer katamamaları ve fikir veya iş üretme konusunda yetersiz olmalarıdır. Onlar şarkılarda terennüm edildiği üzere gönlünü esen yele kaptırıp günübirlik yaşamaya devam ederler.

Alman edebiyatçı Johann Wolfgang von Goethe de der ki “Akıllı adam, akılsız adamın son yaptığını ilk önce yapar.” Bu nedenle sorunlara “Neden?” diye değil; “Neden olmasın?” diye çözüm odaklı bakar. Hayata ve olaylara çözüm odaklı bakan insanoğlu, duygularını harekete geçirirken etik doğruluğu da göz önüne alırsa, gördüğü durumlar ve yaşadığı olaylar karşısında diğergam olarak haz ve acıma duygularını harekete geçirerek zihinsel bir üst aşamaya çıkabilir. Bu çabayla kişisel hırslarından arınan insan, kendi özdeğerlerini gözden geçirerek, eksiklerini gidermeye başlar. Önceki kişiliğinden değil, zihinsel ve ruhsal açıdan arındırdığı yeni kişiliğine haz veren başka bir uğraş aramaya geçer. Aristoteles’in ifadesi ile üç temel bilme yetkinliği kazanır. Bu yetkinlikler salt düşüncenin işlemi ve ilk nedenlerin bilgisi olan teorik bilgiler, ikincisi eyleme ilişkin pratik bilgiler ve son olarak sanatsal yaratmayı ele alan poetik bilgiler.

Platon, hayata ve insana dair tespitlerde bulunurken, “gerçek bilgiye ruhun bedenden kurtulduğu, bedenle hiçbir temas ve birlikteliğin olmaması durumunda kendimizi bu beden denen kirden arıttığımız ve kurtardığımız zaman yaklaşabiliriz. Yani, bedenin budalalıklarından kurtulduğumuz anda, saf olanın birlikteliğine katılmayı, dolayısıyla da doğruluğun ve doğrudan bilgisine sahip olmayı ümit edebiliriz” demiştir. Ona göre, “bu bir seyahattir ve zihni saflaşmış, hazır hale getirilmiş bir başkası tarafından da iyi umutlar beslenerek yapılabilir.[3]” Sofistlere göre, “Öğrenmeye engel olan şeyleri, önyargıları, kırıntı bilgileri soruşturarak ve tartışarak ruhumuzdan uzaklaştırırız ve arınırız. Arınma en iyi ve akıllı ruh durumudur."

Değerli okuyucular; bu zor günlerde “Her nimetin bir sorumluluğu vardır.” (Tekasür, 8) emrine uyarak, yaşadıklarımızı gözden geçirelim; bedenimizi olduğu kadar ruhlarımızı da arındırıp, insani ilişkilerimizi özdeğerlerimizle tutarlı hale getirmeye bakalım: her birinize sahip olduğunuz ilahi öze uygun; insanın insana iyilikte ayna olacağı, sağlıklı ve huzurlu bir hayat dilerim.


Not: Bu yazı Haber Avrupa Gazetesi'nin Nisan 2020 sayısında yayımlanmıştır.http://europa-journal.net/insanin-insana-ayna-olmasi/ (18.04.2020).



[1] Hurat Suresi 12. Ayet: Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın; herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bak bundan tiksindiniz! Allah’a itaatsizlikten de sakının. Allah tövbeleri çokça kabul etmektedir, rahmeti sonsuzdur.
[2] Uğur Mumcu’nun, bir yazısında kullandığı Hint atasözü. Âli İmrân Suresi'nin 66. ayetinde de “İşte siz böyle kimselersiniz! Diyelim ki biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız. Ya hiç bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? Allah bilir, siz bilmezsiniz.” buyurulmaktadır.
[3] Bkz.: Katharsis. Mefhum Fikriyat. https://www.fikriyat.com/mefhum/2018/06/07/ruhun-yikici-tutkulardan-arinmasi (13.04.2020)

21 Mart 2020 Cumartesi

Ütopya veya distopya


Bu yazıyı yaşadığı çağa tanıklık eden biri olarak hazırladım. Avrupa Türk toplumuna ilişkin distopik gözlemlerimi tahlillerimi ve biraz da beklentilerimi anlatmaya çalışacağım. Sizin de hiçbir ideolojik körlüğe saplanmadan okumanızı ve yaşam biçimi olarak görmenizi diliyorum. Distopya ütopya kavramının karşılığı olarak ortaya çıkmıştır. Ütopya gerçekte var olmayan, ileriye yönelik hayali kurulan ideal toplum biçimi anlamına gelir. Distopya ise ütopyanın tam tersi olan bir toplum şeklidir.

Hiçbirimiz bu topraklara keyfinden gelmedi. Her birimizin kendine göre haklı ve geçerli bir gerekçesi vardır. Bunlar ağırlıklı olarak toplumsal, sosyal veya ekonomik yetersizliklerdi. Bir kısmımız Avrupa’ya geldikten sonra banka kredisi ile zengin olunamayacağını anladı; bir kısmımız da yaşadığı çağın gerisinde kalan insanlara güvenerek çağın gerisinden geleceğe yönelik gerçekleşmesi imkânsız hayaller kurdu. Bir kısmımız da başkasının hayallerinin peşine takılıp, kendi gerçeklerinden uzaklaşıp gitti. Her nerede yaşanırsa yaşansın, insanların kendi hayatını yaşamaktan bir araya gelmeye fırsatları olmadı.

 “Gelişmiş toplumlar, örgütlü toplumlardır” sloganının albenisine kapılan bir avuç insan da kendini “çok kültürlülük” sloganının büyüsüne kaptırarak türlü derneklere bölündü. Oysa içinde yaşadıkları toplumun bireylerinin oluşturduğu derneklerinin, dini cemaatlerinin, sosyal gruplarının belli bir felsefi derinliği; köklü bir geçmişi, kültürel arka planı var. Bizim kurduğumuz dernekler sosyal yardımlaşma ve dayanışma görüntüsü altında daha çok dini, siyasi özellikli olup görüşleri ile ayrımcı ve tutumları ile ayrıştırıcı oldular. Oysa, insan olan şöyle bir düşünebilse, başını kaldırıp çevresinde olup biteni görebilse, kendini sömürenin Batı olmadığını; bölüp ayrıştıranın da kendi içindeki cehalet olduğunu görecek. Aklını kullanmayanları bağlayan sanal zincir, sahibinin duvarları aşmasına izin vermiyor. Sanki birilerinin çıkıp “Kral çıplak!” demesi, çağı, toplumsal ve sosyal hayatı onlarca yıl önceki kültürde takılı kalan kafayla değil, günün gerekliliklerine göre aklın ve bilimsel düşünceyi rehber edinen bir kafa yapısını gerektirdiğini söylemesi gerekiyor. Avrupa Türk toplumunun aydınlanması bu yolla mümkün olur.

Avrupa Türk toplumu içinde en çok rağbet gören unsurun din olduğu herkesçe malum. Birleştirici olması gereken din burada bu işlevini yitirmek üzer. İnsanlar adeta dipsiz kuyuya düşmüş; buradan çıkmak için akıl tuğlalarına tutunmaları gerektiğini bilmiyor gibi. Hesap günü geldiğinde aklını kullanmayanlara “Siz bize ibadet etmiyordunuz” (Yunus 10/28) diyecekler. Hal böyle olunca, toplumun zihinsel olarak aklı ve bilimi rehber edinmekten başka seçeneği yok. Bunun aksi durumlarda insanlara anakronik, yani içinde bulunduğu zamanın şartlarını görmezden gelen bir dünya görüşüne hapsolarak, güncel sorunlara çözüm üretemeyeceğini, aksine mevcut yapıyı daha da şizofrenik bir hale dönüştüreceğini anlatmak gerekiyor. Bu anakronik hayat; mikro düzeyde bireyin, makro düzeyde de toplumun davranışlarını, hareketlerini, gerçeği algılayış şeklini ve düşüncelerini çarpıtarak değiştirmekte, insanın ailesi ve sosyal çevresi ile ilişkilerini bozmakta, yaşam kültürünü geliştireceğine gün be gün geriye götürmektedir. Bu olgu ne yazık ki bazı kesimlerce kültür ve kimliği koruma adı altında teşvik edilerek istismar edilmektedir.

Bilindiği üzere, yaşama kültürü gelişmemiş toplumlardaki din algısı sosyal çevreye göre şekil değiştirmektedir. Avrupa Türk toplumu da dindarlık adına hem etnik hem de sosyolojik ve teolojik açıdan içe dönük bir süreç yaşamaktadır. Dışa yönelen her adım kendi içinden çıkan engellerle karşılanmakta, ötekileştirilmektedir. Bu arada bireysel menfaatler söz konusu olduğunda, ne dinin emrettiği kul hakkı ne örf ve hukukun yaptırımları hatırlanmaktadır. Bu kesim içinden bir grup para kazanmayı becermiş olsa bile zihni taşrada kalmış olduğundan yaşadığı çevreyi anlamaktan geri kalmış; zamanla melez bir kimlik oluşturmuştur. Bunların yaşadığı çevreye gevşek bir aidiyet duygusu vardır. Onlara sadece ait olduğu mensubiyet karşılığında emeksiz cennet vaat edilmesi yetmektedir. Cennet vaatleri, “hayırda yarışma” Ortaçağ Avrupa’sında kiliselerin yaptığı gibi maddiyata, bağışa endekslenmiş görünmektedir. Luther döneminde hayır sahiplerine verilen endüljanslar gibi Avrupa Türk toplumu içinde de yapılan hayırlara vesile olduğunu gösteren belgeler tanzim edilmeye başlanmış; ibadethanelerin duvarlarına çakılan plaketler sayesinde edilen dualarda kendine yer bulmak umuduyla amel defterlerinin kapanmayacağına inanan, modern hayatın yaşam biçiminden giderek uzaklaşan bir toplum modeli ortaya çıkmaktadır. Halbuki Menteş’in de dediği gibi (2014: 500) “Ergin akılla düşünmek insanı Rabbine götürür; her şey nihai olarak Rabbine varır. Nihai hesap rabbinin huzurunda (rabbikel münteha) görülür” (Necm 53/42).

Farabi’nin de değindiği üzere, “Erdemlerin en büyüğü bilimdir. İnsanlar erdem sahibi olmazsa, şehir ve yöneticiler de erdemli olmaz.” Bu gerçekten hareketle, taşralı insanlar ile şehirli insanları birbirine yaklaştıracak tedbirlerin alınması ve vakit geçirmeden hayata geçirilmesi gerekir. Bu tedbirleri alıp uygulaması gereken kültürün önderleri de ne yazık ki İslam kültür ve medeniyetinde “tekasür” olarak adlandırılan süreci yaşamaktadır. Ne yazık ki kendi içimizden çıkardıklarımızın önemli bir kısmı da bu modaya ayak uydurmuş görünmektedir. Tekasür, yani insanların birbirine karşı sahip olduğu malın çokluğu ve büyüklüğünden kaynaklanan, kibirle karışık “üstünlük” duygusudur. Orta Avrupalıların kültüründe bu duygu baskındır ve bu durum özellikle ekonomik ve sosyal kriz dönemlerinde yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve İslamofobi ile daha belirgin bir şekilde kendini göstermektedir. Hâlbuki bunun yerine “hakikat, adalet, merhamet, ehliyet ve meşveret” ilkeleri benimsense, yönetim felsefesi olarak öne çıkarılsa, şehir halkını bir arada tutmak, ihtiyaçlarına çözüm üretmek daha da kolaylaşır. Moda deyişle “entegrasyon” sağlanır.

Ütopya veya distopya, hakikat veya gerçek, toplumu doğru bilgilendirmek, adalet, eşit davranmak, merhamet, insanların yaşam alanlarını Harun ile Karun misali ayrıştırmamak, ehliyet, emanetin ehil ellere verilmesi, meşveret…  Bütün bunlar toplumu yönetenlerin itibar edeceği, ortak akla ulaşmak için kullanacağı yöntemler olmalıdır. Bizim geleneksel değerlerimiz olan bu durum Batı kültüründe katılımcı demokrasidir. Katılımcı demokrasinin aktörleri olabilmek için de sosyal, ekonomik olarak sınıf atlamayı sağlayan eğitim ve eğitilmiş insan gücü şarttır.

Avrupalı Türkler; bu devran böyle dönmez. Size söylenenleri değil söylenmeyenleri duymaya, gösterilenleri değil gösterilmeyenleri görmeye; nasıl bir kurmaca dünyada yaşadığınızı anlamaya, birlik ve dirliğinizi korumaya bakın. Bulunduğunuz çevreyi daha yaşanılabilir bir yurt yapmak için daha çok çalışmalı ve yaşadığınız olumsuzlukları olumluya dönüştürmek için toplumsal ve sosyal hayatın içinde katılımcı bir anlayışla yer almalısınız. Sizin hayranlıkla izlediğiniz ve gelişmiş medeniyetin temsilcileri olarak gördükleriniz, binlerce yıllık insanlık medeniyetinin ortak mirasıdır. Siz de sahip olduğunuz kadim kültürün taşıyıcısı olduğunuzu unutmadan, geçmişten aldığınız gücü geleceğe taşıyacak iradeyi ortaya koyun.

Şehir paylaşmayı bilenlerin mekânıdır. Paylaşabildiğiniz kadar şehirlisiniz. Topluma hizmet siyasi ikbal veya geleceğe yatırım aracı olarak görülmemeli, öncelikle insanlığın ahlaki sorumluluğu olarak değerlendirilmelidir. Paylaşırken, alan eli veren ele muhtaç hale getirmemeli, yardım faaliyetleriyle de yoksula yardım etmenin ötesinde yoksulluğun kaynağının ortadan kaldırılmasına çalışılmalıdır. Aslında “Hayır olarak ne yaparsanız, gerçekten Allah onu hakkıyla bilir”(Bakara 2/215).

Gelinen noktada, Avrupa Türk toplumu, varlığını sürdürmek ve yeni baştan var olmak için, büyük inanç, düşünce, bilim, sanat, edebiyat ve eylem kahramanlarını, toplumsal liderlerini ortaya çıkarmak ve bilinçli bir şekilde onların yanında durarak destek olmak zorundadır. İnsanın ve toplumun din yorumları, kavrayış ve uygulayışları değişse de din değişmez. Türklerin içinde bulunduğu anakronik durumdan İslam değil; onun ruhundan uzaklaşan İslam anlayışı sorumludur. Mesele anakronik hayattan geleceğe yönelik hayal kurmak değil, kalbi kalbin gerçek sahibinin sevgisiyle doldurmak, onun aşkıyla diri tutmak ve hayatın gerçeklerini görmezden gelmemektir.

Kaynak:
Melih Ümit MENTEŞ (2014). Mesnevideki Bilgelik: Hz. Mevlana’nın 18 Sırrı. İstanbul: Cinius.

Bu yazı Haber Avrupa Gazetesi Mart 2020 sayısında yayımlanmıştır. Internetten de okunabilir. http://europa-journal.net/uetopya-veya-distopya/ (21.03.2020)

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...