11 Mayıs 2015 Pazartesi

“Ütopya Armenia” ve Türkiye

Yeni yılın girişi ile birlikte Türkiye’nin iç ve dış politik gündemindeki yoğunluk her geçen ay yeni bir boyut kazanıyor. Cumhuriyetimiz 100. yılına hazırlanırken, ülkedeki geleneksel yapının da geleceğin yeni şartlarına bağlı dönüşüm geçirdiğini görüyoruz.

Bugünlerde yurt dışında yaşayan Türklerin en fazla muhatap olduğu konu 1915 yılı olaylarıdır. Bir yanda Çanakkale, öte yanda Ermenilerin başlattığı uluslararası politik hamleler siyasete ilgisi olmayanları bile gündeme odaklıyor. Öğrenci değişim programı ile yurt dışına gönderilen öğrencilerimiz ile yurt dışında yaşayan Türkiye kökenli gençler, gerek yaşıtlarının saldırgan ve mütecaviz sorularından gerekse bulundukları ülkelerdeki parlamentoların aldığı kararlardan rahatsız olan gençler, “Hocam, o yıllarda ne oldu?” diye soruyor. Benim cevabım ise gayet açık ve net. Türk Milleti tarihinin hiçbir döneminde sonradan utanacağı bir davranışta bulunmamış, duygusal reflekslerle hareket etmemiştir. Büyük bir cihan imparatorluğunun emperyalist çıkar grupları arasında paylaşımının yapılmaya çalışıldığı dönemlerde, milletimiz varlığını sürdürme azim ve kararlılığı ile cepheden cepheye koşmuş; bugün dost ve düşman herkesin örnek aldığı, övgü ile söz ettiği kahramanlık öyküleri yazmıştır.

Doğu cephesinde Sarıkamış’ta on binlerce evladını savaş(a)madan kara, soğuğa ve hastalığa kurban eden Türk Milleti, bu üzücü olayın akabinde yaralarını sarmaya fırsat bulamadan Çanakkale’de yedi düvele karşı savaşmak zorunda bırakılmış; Doğu Cephesindeki Ermeni çeteciler ile mücadele etmek zorunda kalmıştır. Ecdadımız vatan savunmasında verdiği mücadele sırasında, bırakınız soykırım suçunu işlemeyi, düşmanla savaşmanın da bir adabı olduğunu gösteren ve kuşaktan kuşağa anlatılan türlü çeşit destanlar yazmış; gelecek kuşaklara örnek alınacak bir tarih bırakmıştır.

Bu destanların yazıldığı dönemde doğu cephesindeki Ermeniler de imparatorluğun batısındaki coğrafyada yaşayan diğer milletler gibi, bağımsız bir devlet kurmak istemiş; kendilerine göre bir kısım gerekçeler öne sürerek silahlı bir mücadeleye başlamıştır. 1878’de Rusya’nın desteği ile kıvılcım alan ve 1915 yılında hayata geçirilen bu silahlı mücadele, Rusların Ekim Devrimi nedeniyle geri çekilmek zorunda kalması nedeniyle amacına ulaşamamış; Ermenilerin bağımsızlık mücadelesi bölgede yaşayan vatandaşlarının birbirini boğazlaması ve nihayet karşılıklı katliamların yaşanmasına neden olmuştur. Bu durumun önüne geçmek isteyen dönemin hükümeti bir iskan kanunu çıkarmış; çatışma ve karşılıklı kıyımların yaşandığı bölgelerdeki Ermenilerin bugünkü Suriye’de Fırat Nehri’nin kuzey havzasına nakledilmesine karar vermiştir. Bu nakil ile ilgili bir dizi tedbirler alınmışsa da göç sırasında arzu edilmeyen kimi olayların önüne geçilememiştir. Bu süreçte hayatını kaybeden Ermeni halkın ölümünden sorumlu tutulan Boğazlıyan Kaymakamı Mehmed Kemal Bey 1919 yılında Divan-ı Harp tarafından idam edilmiştir. Bundan sonra da 145 Türk devlet adamı, asker, idareci ve aydın İstanbul7u işgal eden İngilizler tarafından Malta’ya gönderilmiş; dönemin Osmanlı Başbakanı Tevfik Paşa’nın beş tarafsız ülkeye (İspanya, Hollanda, Danimarka, İsveç ve İsviçre) başvurarak Ermeni zorunlu göçü hakkındaki ithamları incelemek için tarafsız bir heyetin oluşturulduğunu ve bu komisyona ikişer adli müfettiş göndererek gerçeklerin ortaya çıkarılmasını istemesi üzerine de bu girişimi engellemişler; Hükümeti düşürüp yerine Damat Ferit Hükümeti’nin kurulmasını ve bilahare Malta tutuklularını da serbest bırakmışlardır. İstanbul’da kurulan sıkıyönetim mahkemesinde ifade veren Ziya Gökalp, “Milletimize iftira etmeyiniz. Türkiye’de bir Ermeni soykırımı değil, bir Türk-Ermeni vuruşması vardır. Onlar bize arkadan vurdular; biz de vurmak mecburiyetinde kaldık” demiştir[1].

Savaştan sonra Birleşmiş Milletler tarafından Amerikalı ve İngiliz uzmanlardan oluşturulan bir komisyon Anadolu’da yaşananlara ve dünyadaki Ermenilerin durumuna ilişkin bir rapor hazırlamıştır. Bu raporda o dönem Türkiye’de görev yapan yabancı diplomatlarının ülkelerine gönderdiği resmi raporlardan yararlanılarak genel bir çerçeve çizilmiş; dünyadaki Ermenilerin durumu ortaya koyulmuştur. Raporda öldüğü veya kaybolduğu öne sürülen pek çok Ermeni’nin Türkiye’de kalıp “Müslüman” olduğu, yurtdışına göçtüğü veya göç esnasındaki saldırılar ve hastalık gibi nedenlerden dolayı hayatlarını kaybettiği ortaya koyulmuştur.

Tek bir canın bile sonsuz öneme haiz olduğu düşünülürse, ölenlerin sayısı üzerinden bir tartışma yürütmek; bizden bu kadar, sizden şu kadar insan hayatını kaybetti diye inatlaşmak, milyonlara varan hayali ölümlerle üste çıkmaya çalışmak akıl karı görünmüyor. Bununla birlikte sadece Türklerin değil; bütün dünya milletlerinin geçmişle ilgili değerlendirme yaparken, geçmişin şartlarına göre değerlendirme yapması gerekiyor. Saraybosna’daki bir suikast ile başlayıp Versailles Sarayı’ndaki antlaşma ile sona eren ve milyonlarca insanın hayatına mal olan Birinci Dünya Savaşı’nın nedenlerinin yeniden düşünülmesi; yaşanan olayların parlamentolarda alınan siyasi kararlarla değişmesinin mümkün olmadığının görülmesi ve nihayet siyasal ve ekonomik çıkarlara dayalı olarak yürütülen politikaların sonuçlarının nelere mal olabileceğinin gelecek kuşaklara doğru ve tarafsız bir şekilde anlatılması gerekiyor[2]. Hayatını kaybeden Ermeni vatandaşlarımızın hangi ülkelerce, ne gibi amaçlar uğruna silahlandırıldıkları ve bu insanları ayağa kaldırdıktan sonra ideallerine neden sahip çık(a)madıkları da anlatılmalıdır.

Türk gençlerinin İngilizlerin Avustralya ve diğer sömürge ülkelerden getirdiği binlerce gence Çanakkale’nin muhteşem sahillerinde çilek toplatmak gibi bir amacının olmadığını; her yıl düzenlenen romantik şafak ayinleri ile geçmişin kirlerinin temizlenmesinin mümkün olmadığını bir gün dahi unutmaması gerekir. Yine aynı şekilde Rusların ekim devrimi nedeniyle kendi can derdine düşmüş olduğunu görmesi; Ermenileri silahlandırırken ve onları sahipsiz bırakıp, Türkler ile boğuşmaya, yani kaderlerine terk ederken güttüğü politikanın milletlerin ve özellikle de Ermenilerin tarihinde ne gibi sonuçlara yol açtığını bilmesi ve gelecek ideallerinin tarihi düşmanlık tezleri üzerine kurulmaması gerektiğini öğrenmesi gerekir. Gençlerin, Fransızların bu konuya ilgisinin nedenini anlayabilmesi için Çukurova’da Kilikyalı Ermeniler ile işbirliği yaparken aldıkları yenilgiyi ve bu yenilgiyle ülkelerine taşıdıkları tarihi sorumlulukla vicdan azabından kaynaklandığını bilmesi gerekir. Bu bilinçle hareket edecek Türk genci Urfa’nın neden şanlı, Antep’in neden gazi olduğunu öğrenecek; Sütçü İmam’ın her hangi biri olmadığının da farkına varacaktır.

Türk Milleti kıt kaynaklarını kullanarak yedi düvele karşı savaşmış; ülkesini savunmuş; ülkedeki sınırlı insan kaynağı ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuştur. Ağır bedeller ödenmiştir. Bugün yapılan tartışmalarda Balkanlardan Yemen cephesine kadar hayatını kaybeden 5,5 milyon Türk evladının esamisi okunmazken; Sibirya’ya veya Asya’nın steplerine sürgün edilen; Anadolu’ya göç etmek zorunda bırakılan Ahıskalı, Çerkez, Gürcü, Ahbazların yaşadıkları gündemde yer almazken, özellikle belli bir grubun, Ermenilerin öne çıkarılması; acıların tekrar tekrar sorgulanması tesadüf değildir. Amaç bellidir. Türkiye Cumhuriyeti devletini zayıflatmak ve ekonomik taleplerde bulunmaktır.

Bugün Ermenileri destekleyen kimi ülkelerin, geçmişte de onların hamiliğini yaptığını bilinmektedir. Tarihi kayıtlar, Avrupalıların 1895 yılı Eylül ayında İstanbul’un Kadırga semtinde reform bahanesiyle ayaklanan Ermenileri desteklediklerini de ortaya koymaktadır. Öte yandan 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşının sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük kayıplar vererek imzaladığı Edirne Müterakesi sırasında Ermeni Patrik, Yeşilköy’e gelen Grandük Nikola’dan Doğu Anadolu’da Ermenilere toprak tahsis edilmesini istediği de bilinen bir gerçektir[3].

Tarihi sicili malum Almanya 13 Temmuz 1878’de Osmanlı Devleti ile Almanya, Avusturya, Macaristan, Fransa ve Rusya arasında Berlin'de imzalanan Berlin Muahedesi çerçevesinde Doğu Anadolu’da Kars, Ardahan ve Batum Sancaklarının Ruslara verilerek bu bölgede bir Ermeni devleti kurulmasını öngörmüştü. Ama bu plan tutmadı. Bugün Türkiye’ye “20. yüzyılda soykırım yapan ilk ülke” etiketini yapıştırmak istemesi manidardır ve tarihin seyrini bilenler açısından gayrı ciddi bir girişim olarak görülmektedir. Tarihi dost ve müttefik olarak görülen bir ülkenin Anadolu’da yaşanan mukateledeki payı ve sorumluluğunu ve insanlık tarihindeki kirini arındırmaya çalışırken de geçmişte ve günümüzdeki değerlerini gözden geçirmesinde ve biraz da Güneybatı Afrika’da yani bugünkü Namibya’da 1904-1908 yılları arasında katlettiği 90.000 insanın akıbetini öncelikli olarak araştırmasında, yarar olduğu düşünülmektedir[4].

Aradan geçen yüz sene sonra adeta “ütopya armenia” şeklinde bir efsaneye dönüşen olayları kuşaktan kuşağa aktararak anlatan Türkler ve Ermeniler, hangi taraftan olursa olsun, yaşanan bireysel öykülerle tarih yazmaya ve anlatılanlara sorgusuz inanmaya ve duygusal tepkiler vermeye devam ediyorlar[5]. Bu süreçte Türkler yaşanan acıların tekrar edilmemesi için yeni kuşaklara anlatmamayı, unutmayı tercih ederken, Ermenilerin yaşadığı her bir tekil öykü, Diasporada yaşayan Ermenileri bir arada tutan bir çekim gücüne dönüşüyor. Bu sanal öykülerden güç alınarak düzenlenen Türkiye karşıtı siyasal kampanyalar, parlamento kararları gerçeğin tarafsız bir şekilde ortaya koyulması amacından çıkıp, kimseyi bağlamayan siyasal bir saldırı haline dönüşüyor.

Siyasal saldırıların farkına varan İsveç Parlamentosu’nun Ermeni iddiaları ve Süryaniler ile ilgili olarak 2010 yılında aldığı kararı 2015 yılında rafa kaldırdığı görülüyor. Böylece geçmişte yaşanmış bir trajedi için araştırma yapılmadan parlamento kararı ile bir ülkenin soykırım yaptığına ilişkin karar verilemeyeceği, siyasi manevralar ile tarih yazılamayacağı da kendiliğinden ortaya çıkıyor. İngiltere ise daha önce kurduğu mahkemelerde olayların seyrini soruşturduğu için, yaşananların somut delillere dayandırıl(a)madığı gerekçesiyle Ermeniler lehine bir karar almıyor. Amerika da olayın aslını bildiğinden her yıl 24 Nisan günü yaptığı açıklamalarda siyasi manevralar yapmaya devam ediyor.

Günümüze gelince, Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Azati Sarkisyan, Türk tezinin aksine, tarihi bilgi ve belgeleri araştırma aşamasının artık geride kaldığını, konunun bundan sonra siyasal boyutta ele alınması gerektiğini söylüyor. Nitekim değişik ülke parlamentolarının aldığı kararlardan sonra, Kozan Kalesi eteklerinde yer alan ve  Fransızlar’ın 1920'de Kozan'ı terk ederken dönemin Katalikos vekili Yahişa/Yahya Efendi tarafından Kozan Mutasarrıfı Ihsan Bey'e teslim edilen Kilikya Katolikosluğunun anahtarlarını Anayasa Mahkemesi’nden geri istiyorlar[6]. Bu İstanbul’daki Ermeni vakıflarına ait kimi taşınmazlarının iadesinden sonraki ikinci girişimdir ve 1915’ten sonra el konulan taşınmazlar için yeni bir hukuk mücadelesinin başlatıldığının habercisidir.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin herkesi tarihi gerçekleri bilimsel platformda araştırmaya davet ederken, aynı duyarlılığa karşılık alamadığı görülüyor. Başbakan yayımladığı mesajda özetle geçmişte yaşananlardan derslerin çıkarılmasını, acıların paylaşılmasını diliyor. “Yüz yıl önce Türk ve Müslüman Osmanlı vatandaşlarının maruz kaldığı sürgün ve katliamların derin izleri bugün de hafızalardadır. Bu gerçeği görmezden gelmek, acılar arasında ayırım gözetmek, tarihi bakımdan yanlış olduğu kadar vicdanen de kabul edilemez. Nitekim geride bıraktığımız yıllar, çatışan hafızaların birbirine dayatılmasının sonuç getirmeyeceğini göstermiştir; /.../ hayatını kaybeden masum Osmanlı Ermenilerini saygıyla anıyor, torunlarına taziyelerimizi sunuyoruz” diyor.

Biz de bu süreçte hayatını kaybeden, bizlere bu cennet vatanı miras bırakan ecdadımızı rahmet ve saygı ile anıyor; geride bıraktıkları evlatlarına da gösterdikleri alicenaplıktan dolayı en derin şükran ve taziyelerimizi sunuyoruz.

Not:
Bu çalışma Europa-Journal Mayıs 2015 sayısı için hazırlanmıştır URL: http://www.europa-journal.net/mustafa052015.html (10.03.2015).


[1] Orhan Karaevli (2008). Ziya Gökalp’i Doğru Tanımak. İstanbul: Doğan Kitap, s. 55.
[2] Bkz.: Gözde Kılıç (01.05.2014). Ermeni İddiasını Kabul Eden Ülkeler. Balkanlar ve Kıbrıs Araştırmaları Merkezi. URL: http://www.21yyte.org/tr/arastirma/balkanlar-ve-kibris-arastirmalari-merkezi/2014/05/01/7571/ermeni-iddialarini-kabul-eden-ulkeler (son erişim: 01.05.2015).
[3] Bkz.: Yunus Zeyrek (14.03.2006). Ermeniler hakkında geniş bir çalışma. Kanka Net. URL: http://forum.kanka.net/archive/index.php/t-128464.html (son erişim: 01.05.2015).
[4] Bkz.: Paul Munzinger (28.04.2015). Der andere Völkermord. Süddeutsche Zeitung. URL: http://www.sueddeutsche.de/politik/hereros-in-deutsch-suedwestafrika-der-andere-voelkermord-1.2454826 (son erişim: 01.05.2015).
[5] Hatice ve Halil ERDEMİR (2009). Uluslararası Politikalarda ‘Ütopya Armenia’. M. Metin HÜLAGÜ, Şakir BATMAZ, Gülbadi ALAN (Yay.). Hoşgörüden Yol Ayrımına Ermeniler. Erciyes Üniversitesi-Nevşehir Üniversitesi II. Uluslar arası Sosyal Araştırmalar Sempozyumu (22-24 Mayıs 2008) Bildirileri. Kayseri: Erciyes Üniversitesi Yayını No: 163, ss. 299-320.
[6] Uygar Gültekin (04.30.2015). Kilikya Mülklerini Geri İstiyor. Agos. http://www.agos.com.tr/tr/yazi/11437/kilikya-mulklerini-geri-istiyor (son erişim: 01.05.2015). 

22 Nisan 2015 Çarşamba

Türklerin türlü halleri

Her türlü iletişim ortamının hızla geliştiği, toplumsal ve sosyal hayatın etkilerinin bireylerin yaşam alanlarına etkili bir şekilde nüfuz ettiği, dünyanın giderek küçüldüğü, buna karşın bilgi ağlarının büyüdüğü bir zamanda yaşıyoruz. İletişim ağını etkin olarak kullanan bir grubun her türlü güdümleme tekniklerini kullanarak istemediği, rakip olarak gördüğü bir grup hakkında dilediği gibi operasyonel bir faaliyette bulunması, o grup hakkında algı oluşturması, mevcut algıyı da dilediği yönde, içerik ve boyutlarda yönetmesi ve yönlendirmesi mümkün oluyor.  

Basın, yayın organlarının yanı sıra sosyal medya üzerinden de takip ettiğim kadarı ile Avrupa Türk toplumu her şeyi dolu dolu yaşıyor. Duyguları da heyecanları da zirve yapıyor. Bu heyecan, bazen Türk toplumunu kendi içinde ayrışmasına neden olurken bazen de kendiliğinden bir olmaya, birlik olmaya sevk ediyor.

Pasaportu veya yurttaşlık bağı hangi ülkeyle ilişkili olursa olsun, yüreklerin bir yerindeki Türk milletine olan aidiyet duygusu ve Türkiye sevgisi, Türk insanının belirgin farkını ve diğer duygulardan ayrıştığı özellikleri ortaya koyuyor. Hal böyle olunca Türk olmak, duyguları alabildiğine yaşamak, hizmet yolunda karşılık beklemeden mücadele etmek, beklenmedik anlarda umulmadık ölçüde bedel ödemeyi de beraberinde getiriyor. Ödenen bedeller ise elde edilen kazanımların değerini daha da anlamlı hale getiriyor.

Geçen yazımda “Gelin canlar bir olalım” diye çağrıda bulunmuştum (http://europa-journal.net/mustafa022015.html). Yazı yayımlandıktan sonra bir hayli olumlu görüş ve öneri aldım. Geçtiğimiz günlerde yapılan seçimlerde Türkiye kökenli Avusturyalı soydaşlarımız yine bir olmanın, birlik olmanın destanını yazdı ve içlerinden çıkardığı birbirinden değerli politikacıları övünç kaynağımız oldu. Seçilenlerin temsil ettiği siyasi görüşlere katılırsınız, katılmazsınız; ama demokratik kazanımlar çerçevesinde yurttaş olmanın bilinci ile birlik olunca, beraber hareket edince nelerin başarılabileceği gerçeği bir kere daha ortaya çıktı. Her bir seçmen yurttaş olmanın sorumluluk ve bilinci ile hareket ederek yerel yönetime katkıda bulundu ve bundan sonra da temsilcileri vasıtası ile haklarının takipçisi olacak.  

Sizler yaşadığınız illerde ayrı bizler yaşadığımız illerde ayrı hayaller peşindeyiz; lakin hepimizin terennüm ettiği sevda türküleri aynı. Önce birey olarak, sonra da millet olarak alnımız ak, yüzümüz pak yaşayabilmek. Bunun örneklerini iyi günde, zor günde dayanışarak ortaya koydunuz. Tarihte değişik örneklerini gördüğümüz birlik ve beraberlik duygularının diyar-ı gurbette de devam ettiğini gösterdiniz.

-/-

Sarıkamış’ta Allahüekber dağlarında canlarını feda eden binlerce vatan evladının yüreklerde bıraktığı yara henüz kabuk bağlamadan yapılan bir büyük savaşta daha milletimiz bir olmanın, birlik olmanın destanını yazdı. Bu destan, milletimizin kanı ve canı ile büyük bir bedel karşılığı yazıldı. Milletimiz Sarıkamış bozgunundan sonra yaşanan yokluk ve yoksunluk günlerinde tarihte henüz son sözünü söylemediğini yedi düvele bir kere daha gösterdi. Kurtuluş Savaşının adeta önsözünün yazıldığı, ulus olma bilincinin oluştuğu,  Türk’ün ölüm ile imtihan edildiği Çanakkale kara ve deniz savaşlarının acısı ve kazanılan zaferin kıvancı dün gibi taze.

Türkiye bugünlerde 2023’ün stratejik planlarını yaparken, geçmişini yâd etmeyi de unutmadı. O günlerin yüzüncü yılı dolayısı ile yurdun değişik yerlerinde ve dış temsilciliklerimizde, kamu kurum ve kuruluşları ile sivil toplum birlikte bir dizi etkinlikler düzenledi. 18 Mart Şehitler Günü'nde, Anafartalar Kahramanı Türk Milletinin bağrından çıkan seçkin evlatlarından Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları ile bütün şehitlerimizi rahmet, minnet ve saygı ile yâd ettik. Genç kuşaklara yurt sevgisini, yurt olmadan millet olunamayacağının bilinciyle ecdada duyulan saygıyı aktarmaya, anlatmaya çalıştık. Kimimiz sabah namazlarının ardından mevlit ve Kur’an kıraati yaptı; kimimiz klasikten moderne uzanan geniş bir yelpazede kültür ve sanat etkinlikleri yaparak geçmişi yâd etti.

Geçmişten gelen bu zengin birikim, bizim geleceğe daha bir güvenle bakmamız için gerekli moral desteği sağladı. Türkiye’de katıldığım bir törende, kendi cenaze namazını “Er kişi niyetine!” diye tekbir alıp, komutanlarının imametinde arkadaşları ile topluca eda eden bir ecdada sahip olduğumuzu öğrenmekten son derece onur duydum. “Ne mutlu Türküm diyene!” diyebilmenin mutluluk ve heyecanı ile ayrıcalığını bir kere daha yaşadım.

Yurt içinde veya yurt dışında yaşanılan bu duygu yoğunluğu arasında “Türk” olduğunu söylemekten neredeyse imtina eden, birleştirmek yerine ayrıştırmaya çalışan bir kesimin ölçüsüz söylemleri de yüreğimizi acıttı. Bununla birlikte, bütün bunlara nispet yapar gibi Türkiye’den binlerce kilometre uzakta yaşayan ve bir dünya yıldızı olan Avustralyalı Hugh Jackman’ın da İstanbul’da kökünün Türk olduğunu iftiharla anlatması yüreğimize su serpti. Gençlerimiz için geçmişten utanmak yerine, ecdadımızla iftihar etmemiz ve bu özgüvenle geleceğe umutla bakabileceğimize olan inancımızı pekiştirdi.

Bizi “öteki” olarak görenlere, “etiketleyerek” hakkımızda olumsuz algılar oluşturmaya çalışanlara tarihimizden verebileceğimiz pek çok iyi ve seçkin örnekler var. Bunlardan ikisini vererek bitireyim.
Dünyaca tanınan edebiyat adamımız Yaşar Kemal’in vefatı dolayısıyla katıldığım bir etkinlikte söz döndü dolaştı Nobel Edebiyat Ödülü’ne geldi. Kendisine ne kadar haksızlık edildiğinden filan bahsedildi. Ben de Yaşar Kemal’e verilmeyen; ama Orhan Pamuk’a verilen bu ödülün o kadar da önemsenmemesi gerektiğini anlattım ve “Madem bu kadar önemsiyorsunuz, Seferis’i kaçınız hatırlıyor?” diye sormadan edemedim.  

Giorgos Seferis (1900-1971)
İzmirlilerin içlerinden çıkarıp dünya müzik piyasasına armağan ettiği sanatçı Dario Moreno’ya olan kadirşinaslığını neredeyse cümle âlem biliyor. Peki, aynı duyarlık Giorgos Seferis için de gösteriyor mu? “Seferis de kim ola ki?” diye yüzüme baktılar. Onlara Seferis’in Urla'da (İzmir) doğduğunu, 1914'te ailesiyle Atina'ya taşındığını, çalışmalarını 1918 - 1925 arası Paris Sorbonne'da sürdürdüğünü ve 1963 yılında Nobel Edebiyat Ödülü aldığını anlatınca, şaşkın bir ifade ve hayretle yüzüme baktılar. Seferis yabancı almanaklarda Osmanlı Türk vatandaşı olarak tanıtılıyor.

Orhan Pamuk’a gelince, 2006 yılında Nobel edebiyat ödülü aldıktan sonra bir iki üniversitede düzenlenen etkinliklerin dışında sesinin pek fazla çıkmadığını görüyorum. Türkiye’de ya Orhan Pamuk yandaşı veya karşıtı olacaksınız. Bitaraf olmak mümkün değil sanki. Halbuki Masumiyet Müzesi gibi başka sahalarda da etkin bir tanıtım yapılabilirdi. Biz susmayı tercih ediyoruz.

Türkiye’de bunlar yaşanırken,  aklım yeniden dışarıya kayıyor. Yurt dışındaki birlik ve beraberlik öykülerinin yanı sıra kültür ve sanat etkinliklerine takılıyorum.

Herta Müller 
Sekiz adet Nobel Edebiyat Ödülü sahibi olan Almanya “Şiirin yoğunluğu ve nesirin samimiyeti ile yoksulların dünyasını tasviriyle" 2009 yılında Edebiyat ödülü alan Herta Müller’i Romanya muhaciri olduğuna bakmadan bağrına basmış. Biz, Osmanlı geçmişi nedeniyle Seferis’in adını bilmiyoruz. Orhan Pamuk hakkında kesin bir yargıya varamamışız. Avusturya ise "Romanlarındaki seslerin müzikal ahengi ve oyunlarındaki sıra dışı dilsel coşkunlukla toplumun klişelerinin saçmalığını gözler önüne sermesindeki ustalık için" 2004 yılında Nobel Edebiyat Ödülü verilen Elfriede Jelinek için “Çek asıllı bir Yahudi’nin çocuğu” gibi saçma düşüncelere saplanmamış; geçmişine, geleceğine laf söylememiş. Üstüne üstlük bir zamanlar öğrencisi olduğu Viyana Üniversitesi adına bir araştırma merkezi kurmuş.

Bizler ne yapıyoruz?

Elfriede Jelinek
Yunan (!) Seferis’in esamisi okunmuyor. Yaşar Kemal’e ödül verilmedi diye dövünüyor; Orhan Pamuk için de üstü örtülü, kıskançlıkla karışık bir kin duyuyoruz. Lafımızı eveleyip geveliyoruz. İçimizden çıkan değerleri sıradanlaştırmayı marifet sayıyor; sonra da itibarsızlaştırmaya çalışıyor, yarım yamalak cümlelerle ecdada laf etmeye yelteniyor; yapılan densizliğin alkış aldığını gören densiz-i ekberlere bu davranışları ile “ezber bozduklarını” söyleyip, yarı cahil kerameti kendinden menkul aydınların peşine takılmayı marifet sayıyoruz. İnsan, bugünün aydını nerede, geçmişin münevveri nerede diye iç geçiriyor.

Kendimiz gurbette gönlümüz sılada “Ne mutlu Türküm diyene!” diyecek cesareti toplayıp yine bir olur, iri olur, diri oluruz.

Not:
- Kullanılan görseller Google görsellerden common user access (ortak kullanıcı erişimi) arasından seçilmiştir.
- Europa-Journal Nisan 2015 sayısı için hazırlanmıştır (URL: http://www.europa-journal.net/mustafa042015.html (16.02.2015).

10 Nisan 2015 Cuma

Avrupalının soykırım dediği

Bugün nisan aylarında gündeme getirilen bir konuya değinmek, bundan yüz yıl önce yaşanan, bununla birlikte acıları daha dün yaşanmış gibi taze olan, daha doğrusu her yıl tazelenen acılardan söz etmek istiyorum. Birinci Dünya Savaşı yıllarında yaşanmış dramlara tanıklık etmiş insanların o günlere ilişkin anılarını not tutmuşum. Kaynağı kendi okuma notlarımla birleştirdiğim için bir tarihçi titizliği ile veremiyorum, Bununla birlikte bir blog yazısı sınırlılığı içinde yazıyorum. O yıllara ilişkin okuduğum bütün notlarda acı, öfke, özlem ve geleceğe yönelik endişelerin yer aldığını belirtmeliyim. Bu durum sadece Türklerde değil, Ermenilerde de böyle. Bu nedenle, bugün konuyu tartışanların "sence" veya "bence" demesinden ziyade "tarihi belgelerin"ve bu belgeleri okumasını bilen uzmanların ne dediği önemlidir.

Uzmanların görüşüne göre, savaşan bir orduyu ve savaş bölgesindeki sivil halkı arkadan vuran, silahlı, çeteleşmiş ve kışkırtılmış bir azınlık ahaliyi o mıntıkadan uzaklara nakletmek (tehcir etmek ki bu durumu bazıları "soykırım" diye adlandırıyor) Osmanlı Hükümeti'nin tek çaresi olarak görünüyordu. Yedi düvele karşı savaşan bir ülkenin cephe gerisindeki "mukatelenin önüne geçebilmek için" can havli ile bu tedbire başvurduğu ve Rus cephesindeki Ermenilerin kafileler halinde "daha güvenli bölge" olduğu düşünülen yerlere nakledilmesi (tehciri) gerekiyordu (Bkz.: Önsöz 2015: URL).

Osmanlı Devletinin İngiltere, Fransa ve Rusya'ya karşı Almanların yanında I. Dünya Savaşı'na girmesi, Ermeniler tarafından fırsat olarak görüldü. Gönüllü alaylar kurarak Rus saflarına katılan Ermeniler, Rus işgal kuvvetleri ile birlikte Doğu Anadolu topraklarına girdiler. Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde isyanlar çıkarıp Osmanlı kuvvetlerini arkadan vurdular. Sivil Türk halkı büyük bir katliama uğradı (Bkz. Shaw 1994). Öldürüldüğü söylenen Ermenilerle ilgili belgeye ulaşılamıyorken, Erzurum'daki arkeoloji müzesinde Ermeniler tarafından Erzurum Alaca, Yeşilyayla ve Tımar köyleri ile Kars Obaköy 'soykırım' kazılarında katledilen Türklere ait buluntular (Kur'an-ı Kerim parçaları, muska, düğme, ayyıldız parçaları vd) görülebilir.

Öte yandan, Anadolu'da da Balkanlarda verilen kayıpların yaşanmaması gerekiyordu. Balkanlarda 1821-1923 yılları arasında öldürülen Türklerin sayısı 5,5 milyonun üzerinde olduğu (Bkz.: Pehlivanoğlu 2015: URL) da unutulmamalıdır.

Prof. Dr. Justin McCarty
Toronto Üniversitesi'nde "Doğu Anadolu'daki İnsanlık Trajedisinin 100. Yılı" başlıklı bir konferans veren Louisville Üniversitesi öğretim üyelerinden, tarihçi Prof. Dr. Justin Mc Charty, o dönemi anlatırken "Osmanlı, Ermenileri bile Ermenilerden korudu" diyor ve dönemin trajedisine dikkat çekip, "Ermenilerin Doğu Anadolu'da Osmanlı askerlerini, devlet görevlilerini, valileri bile öldürdüğünü" söylüyor. "Elimizde binlerce, ama binlerce belge var. Bu belgeler, Türklerin değil; Ermenilerin soykırım yaptığını gösteriyor. Osmanlı arşivleri açık, ama Ermenilerinki değil" (Bkz. Türkiye Gazetesi, 03.01.2015) diye ilave ediyor. McCharty o günleri anlatırken, "Ermeniler Rusya'nın teşviki ile devlet olmak istediler ve yaşadıkları devlete başkaldırdılar. Taşnak Ermenilerinin Van'ı işgal ettiklerinde katliam gerçekleştirdiklerini, Ruslar geldiğinde müdahale edecek bir durum kalmamıştı." diyor.

15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa o günleri şöyle anlatıyor (Aktaran: Önsöz 2011: URL):

’15 Şubat 1918 ‘de Erzincan’ı aldık. Ermeniler pek az karşı koydular. Güzel yapılar ve kışlalar yakılmıştı. Bazılarının içini insanlarla doldurup yakmışlardı. İçi cesetlerle dolu kuyular çoktu. Müfrezem 22 Şubatta Mamahatun’u(Tercan’ı)işgal etti. Burada sağ kalan kimse bulunamadı. Ermeniler bütün ahalisini öldürüp büyük çukura doldurmuşlardı. Her taraf yanıyordu. Aşkale ve Yeniköy’de ise aynı manzara vardı. 20 Şubat’ta Bayburt’a geldik. Buradaki cenazeler insanın aklını oynatacak kadar çoktu. Bütün çocuklar süngülenmiş,yaşlılar ve kadınlar samanlıklara doldurulup yakılmış, gençler baltalarla parçalanmıştı. Çivilere asılmış ciğer ve kalpler görülüyordu Bunları görünce Erzurum’daki kardeşlerimizin imdadına koştuk. 11 ve 12 Mart’ta Ilıca ve Erzurum’u aldık. Erzurum’da öyle acıklı manzaralar gördük ki, insanı insanlıktan iğrendiriyordu. Halk gözyaşı ile şuraya buraya koşuyor, kimi babasını,oğlunu süngülenmiş veya yakılmış buluyordu. Bir çok sokakta hiç hayat görülmüyordu. Yerlerde .çocuk, kadın,yaşlı kanlar içinde yatıyordu. İstasyon sanki bir mezarlık gibi ölülerini dışarıya fırlatmıştı…’
Dönemin şartları göz önüne alınınca; askeri kıt, gücü zayıf bir devlet, ona yakın cephede savaşırken, binlerce Ermeni’yi o zamanın kıt koşullarında, olanaksızlıklar içinde güvenli bölgelere nakletmek için kaç asker ayırabilirdi ki? Birkaç jandarma refakatinde yola çıkan kafileler içinde yolu kesilenler oldu. Karabekir Paşa devam ediyor:

Tehcir kafilelerinin yollarını bekleyenler ve kesenler, bütün yakınları Ermeni çetelerince vahşi biçimde katledilmiş Müslümanlardı (Türkler, Kürtler ve o dönem o coğrafyada sulh içinde yaşayan diğer halklar). Camilere doldurulup gaz dökülerek topluca yakılmış; evler basılarak ırzlarına geçilip boğularak öldürülmüş; karnındaki çocuğu kız mı oğlan mı bahsi tutuşan Ermeni çeteciler tarafından karınları bıçaklarla deşilmiş, yavruları analarının gözü önünde parçalanmış, yüz binlerce bahtsız Türk'ün yakınları! Evleri yakılmış, paraları pulları alınmış, kolu-bacağı kesilmiş, ırzlarına geçilmiş, yavruları öldürülmüş, kızlarına-oğullarına tecavüz edilmiş, cinsel organları keyif için dibinden kesilmiş, yüz binlerce insan. Bu insanların kendilerine bu vahşeti reva gören kafilelerin yoluna çıkıp çiçek vermelerini mi beklerdiniz? Hayatta her şeyini kaybetmiş, intikam almaktan başka bir duygusu kalmamış bu bahtsızlar yine çoğu yerde Türk jandarmaları tarafından engellendiler; engellenemedikleri yerler de çok oldu. 
İşte bir kısım Avrupalının ve tarihin akışını siyasal tercihlere göre değiştirip gelecekte almayı planladıkları pozisyona göre yeniden yazarak değiştirebileceğine inanan kimi ülkelerdeki siyasetçilerin soykırım dediği budur.

Avrupalılar 1915'te yaşanan dramı Ermeniler açısından soykırım mı değil mi diye tartışırken, İngiliz istihbarat teşkilatının siparişi üzerine yazıldığı alenen bilinen ve tarihi gerçekleri çarpıtan "Mavi Kitap" adlı proje kitap üzerinden Türklere saldırmaya devam ediyor; buna karşın 1992 yılında bir gecede çoğunluğu çocuk, kadın ve yaşlı olmak üzere 613 kişinin katledildiği Hocalı katliamını görmezden geliyor. Bu durum Avrupalının menfaatine göre izlediği politikanın güzel bir örneğini de gözler önüne seriyor.

Fransızların bu konuya neden bu kadar sahip çıktıkları sorusuna cevap da Kurtuluş Savaşı yıllarıyla ilişkilidir. Çünkü o dönemde Antep'te, Maraş'ta, Urfa'da, Adana ve Çukurova'da Türklerin yaşadığı olumsuzlukların baş aktörü Fransa ve onların işbirlikçisi Ermenilerdi (Bkz. Ayışığı 2014). Mehmet Özdemir (1973: 42, 48), 1918'deki Adana'daki Fransız ve Ermeni işgali ile Kayseri-Develi'nin durumunu belgeler ve tanıkların ifadeleri ile şu şekilde anlatmaktadır:

Fransızlar ikindi üzeri şehre girdiler. Kiliselerin çanları çalınıyordu. Ermeni evleri dükkanları, çarşı,pazar itilaf devletleri ve Ermeni bayrakları ile donatıldı. Yer yer Türk bayrakları yırtıldı. Gece fener alayları tertip edildi. Taşkınlık son haddini buldu. ’Kahrolsun Türkler ‘ sesleri ve ağza alınmayacak küfürler ortalağı çınlatıyordu (s. 42). 

I.Dünya Savaşında tehcir edilmiş Ermeniler Develi’ye dönmüşler hakim ve zalim tavırları ile intikam fırsatları gözlüyorlar ve her an Türk mahallelerinin hücuma uğrayacağı bekleniyordu. Kimse hayatından emin değildi. Sevr anlaşmasının Ermenilere verdiği hak ile Ermeniler vatanın hakiki sahibi kendilerini görüyor,Türkleri hakaretle aşağılıyorlardı. Fransızlar kendi haritalarında istila mıntıkalarını çizdikleri yerlere kadar hükümlerini yürütüyorlar,bu hükmün zabıta kuvveti de Ermeniler oluyordu. Haçın’da toplu kuvvetle etrafa saldırıyor,Develi kenarından geçen Zamantı suyunu hudut çizerek,iç taraflarda reva gördükleri gibi,dış tarafa da hücumlarını hazırlıyorlar,yeni yerlerin zaptına karar veriyorlardı (s.48).
Günümüzde yeterli tarih bilgisi olmayan ve millet bilinci zayıf olan gençlere tek yönlü, manipülatif yayınlarla "suçluluk psikolojisi" aşılanmaya çalışılıyor. Özellikle Türkiye dışında yaşayan Türkiye kökenli gençlerimize aynen Almanya'da ulusal sosyalistlerin İkinci Cihan Harbi yıllarında Yahudilere yaptığı soykırım suçu gibi bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Bu bağlamda "Peki yaşananlar soykırım değil mi?" diye soran gençlere şunu anlatmak isterim ki Türk evladının tarihinde "soykırım" suçu veya parlak tarihinin yanı sıra aynanın karanlık yüzü gibi gizlenen, utanacağı bir sayfa yoktur. Yiyecek ekmek bulmanın neredeyse mümkün olmadığı savaş şartlarında bir ulusu isyana teşvik eden, sonra da verdikleri sözleri yerine getirmeyip, sadece Türklere değil Ermenilere de ihanet eden, iki dost milleti birbirine düşürenler, bugün tarih önünde günah çıkarmaya çalışırken, aynaya iyi baksın.

Bugün, bütün duyguların alt üst olduğu, salt aklın yerini ideolojik manipülasyonların aldığı bir dünyada yaşıyoruz. Geçmişin acıları tazelenmeye çalışılıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, karşılıklı olarak kanlı bir kırım, boğazlaşma yaşanmış olduğunu ve bu nedenle unutulmaz acılar yaşandığını en yetkili ağızlardan beyan etmiştir. Bu kırımda kaybedilen canları sayıya dökmek, tarihin seyrini bugünkü anlayışla yorumlamaya çalışmak, tarih bilimcilere, insan aklına ve vicdanına saygısızlıktır. Eğer bir soykırımdan söz edilecek ise, asıl soykırım, sırf Türk olduğu için, hiçbir haksız tahrik söz konusu olmaksızın, insanları camilere doldurup yakmak değil midir? Kendi yaptıklarını görmezden gelip, arşivlerini kapatıp, Türklerin kendilerine yaptığı, insan doğasının tabii tepkisi olan saldırıyı dünya kamuoyuna soykırım diye tanıtanlar, bu maceraya atılırken sanırım bu sonuçları hiç öngörmemişti. 

Türk tarihinde Cumhuriyet ile birlikte yeni bir sayfa açılmasına öncülük eden Mustafa Kemal, yüzyıllarca aynı topraklar üzerinde sulh ve sükûn içinde yan yana, iç içe yaşamış bu iki kavmin arasındaki kanlı boğazlaşmaya en doğru teşhisi koyan kişidir (1.3.1922-TBMM. Üçüncü Toplanma Yılı Açış Konuşmasından):

Ermeni meselesi denilen ve Ermeni milletinin gerçek çıkarlarından ziyade dünya kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına göre halledilmek istenilen mesele, Kars Anlaşmasıyla en doğru çözüm şeklini buldu. Asırlardan beri dostane yaşayan iki çalışkan halkın dostluk bağları memnuniyetle tekrar kuruldu.
Bugün içimizde yaşayan Ermeni cemaatinin açık sözlü, yürekli, akıllı, duygula, coşkulu evlatları da bu durumun farkında. Onlar da tarihin yaralarını kanatmak yerine, dostlukların pekiştirilmesini arzu ediyorlar.

Türk evladının unutmaması gereken önemli bir husus, yüzyıllardır soykırımlarla sahneye konulan oyun Türkler üzerinde ve daha sonra da Türk gibi görülen bütün Müslüman topluluklar üzerinde uygulanmaya devam edilmektedir. Yakın tarihimizde sırf Türk olduğu için hunharca katledilen onlarca diplomatımızı, masum vatandaşlarımızı ve iki toplum arasında barış elçisi olmaya çalışırken katledilen Ermeni dostlarımızı saygı ve sevgi ile anarken, her birinin katlini örgütleyen mihrakların oyunlarının bozulduğunu görmeyi; her iki tarafın geride bıraktığı onlarca öksüz ve yetimin sahipsiz bırakılmamasını diliyorum.

Kaynaklar:
Ayışığı, Metin (2014). Milli Mücadele'de Ermeni Saldırılarına Karşı Develi (Kayseri) Direnişi. Yeni Türkiye. 60/2014, ss. 1-15.

Önsöz, Zeki (2011). Ermeni Meselesi Nedir? URL: http://www.zekionsoz.com/?p=136 (erişim: 10.04.2015).

Özdemir, Mehmet (1973). Milli Mücadelede Develi. Kayseri:

Pehlivanoğlu, Özcan (2015). Balkanlarda Türk Soykırımı. Dünya Türkleri Akraba Toplulukları Hizmet Derneği. URL: http://www.dunyaturkleri.org.tr/bolum.asp?goster=dos&id=95 (erişim: 10.04.2015).

Shaw, Stanford (1994). Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye. (Çev. Mehmet Harmancı). İstanbul: E-Yayınları,(ISBN 9753901593).

6 Nisan 2015 Pazartesi

Recep Hoca'nın ardından

Değerli Dostlar,
Okt. Recep Gök, MA (1951-2015)
Bu defa hayatından geçen yüzlerce öğrenciden biri olarak Recep Bey'i anmak üzere Anadolu Üniversitesi Turizm Fakültesi tarafından düzenlenen toplantıda (06.04.2015, 12:00) yaptığım konuşmayı paylaşıyorum. 

Afyonkarahisar ili Sandıklı ilçesinde dünyaya gelen Recep Bey, yüksek öğrenimini Erzurum Atatürk Üniversitesinde tamamlamış. Hocamızın benim ve daha pek çok öğrencisinin hayatında unutulmaz özel bir yeri olduğunu belirtmek isterim. Bizim ilişkimiz bir öğretmen-öğrenci ilişkisi şeklinde başladı ve bir meslektaş olarak, bir mesai arkadaşı olarak devam etti. Hayatım boyunca bir hazine gibi saklamak istediğim anılarımdan bir kısmını sizinle paylaşmak istiyorum.

Kime sorarsanız sorun, onun baharın bütün güzelliğiyle bezenmiş ovaların sessizliği içinden Afyon’un kalesi gibi yücelerden gümbür gümbür atan yüreğinin insan sevgisi ile dolu olduğunu anlatır. Mütevazı, yiğit bir serdengeçti olan hocamız hakkında anlatılacak o kadar çok şey var ki...

Bundan tam 34 yıl önce, yani 1981 yılında Eskişehir Yabancı Diller Yüksekokulu’na okumaya geldiğimizde sırım gibi bir delikanlı dikkatimizi çekti. Henüz 18 yaşında istikbalimizi kazanmak üzere hayattan pek çok umutları ve beklentileri olan genç birer delikanlı olarak hocamıza kanımız kaynadı.

Yabancı Diller Yüksekokulu Müdür Yardımcısı ve Almanca okutmanı olan hocamız, o yıllarda siyah beyaz TRT kanalında yayımlanan ve ülkemizde basketbol sporunun sevilmesini, popüler olmasını sağlayan Amerikan yapımı Beyaz Gölge (The White Shadow) dizisindeki basketbol koçu Ken Howard gibi her an yanımızdaydı. Ne zaman ihtiyaç duysak, ne zaman bir yol gösterici arasak yanıbaşımızda oluyordu. Kimsesizlerin kimsesiydi. O artık hepimizin öğretmeni, abisi, Yabancı Diller Yüksekokulu’nun koçuydu. Recep Hoca, bizi hemen her gün okulun giriş kapısında karşılayan, her birimizi usandırıp memleketimize kaçırmaya ant içmiş gibi görünen, öğrencileri ile mesafeli durmaya çalışan, her birini kalın çerçeveli gözlüğünün üzerinden süzen, asık suratı bir gün gülmeyen, bununla birlikte tanıdıkça yüreğinin pırıl pırıl olduğunu anladığımız yüksekokul müdürümüzün tersine herkesin yardımına koşuyordu. Dedim ya, bir derdimiz olduğunda can yoldaşımız; boş zamanlarımızda maç yaparken koçumuzdu. Bizler onu örnek aldık; günler günleri, aylar ayları kovalarken Eskişehir’i, EsEs’i onun sayesinde sevdik. Dertlerimizi, hüzünlerimizi, sevinçlerimizi, sırlarımızı ya da danışmak istediğimiz pek çok şeyi karşılıksız paylaştık, maddi ve manevi sıkıntılardan anlık da olsa kurtulup hayatın yükünü hafifletmeye çalıştık.

Meslek hayatında iyi bir öğretmen, öğrencileri için de başarılı bir rol modeldi. Yalandan, dolandan; kibirden, riyadan hazzetmezdi. Ölçüsü Anadolu bilgeliğinin duruş noktası idi. Anadolu bilgeliğinde gerçeğin, onu arayandan ayrı olmadığını biliyordu. Bir dönem müfettişlerin gözetiminde anlatmak zorunda bırakıldığı dersler, bugün literatürde yer alan model uygulamalar şeklindeydi. Dersini savunduğu ilkelerinde haklı olmanın verdiği özgüvenle kendinden emin bir şekilde anlatıyor; vakur duruşu ile de örnek bir öğretmen profili çiziyordu. Belleğimde taptaze duran bu anı, meslek hayatım boyunca silinmeden yaşayacaktır.

2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu hazırlıkları yapılırken, içimizden bazı öğrencileri yönlendirip o dönemin Milli Güvenlik Konseyi’ne dilekçeler gönderilmesini ve okulumuzun yeni yükseköğretim kanununda Eğitim Fakültesi olarak yer almasını sağlayan isimsiz kahramanlardan biri de Recep Hoca’dır...

Bütün öğrencileriyle dosttu, arkadaştı ama sınıfa girince hiçbir öğrencisini diğerinden ayırmıyordu. Bazı meslektaşlarının kimi öğrencileri kayırdığını görmesine karşın, o bugün bazılarının bilimsel etik söylemiyle dillerine pelesenk ettiği moda sözlerden habersiz, güzel ahlakı ilke edinmişti. Güzel ahlakta her şeyin ölçü içinde olmasından dolayı, Anadolu insanının adalet duygusunu insan sevgisi ile birleştirip harmanlamış, yaşam biçimine dönüştürmüş, gördüklerinin bir realite-gerçeklik taşıdığının farkındaydı. Dürüsttü, adildi, hoşgörülüydü. Zorlaştırmaz, kolaylaştırır; nefret ettirmez, sevdirirdi.

Akademik çalışmalarına Yüksekokul fakülteye dönüştükten sonra da ara vermedi. Asistan olduktan sonra oda arkadaşım oldu. Birlikte yükseklisans yaptık, sınıf arkadaşı olduk. Chomsky’nin ağaçlarını tersinden çiziyordu. Her daim kendini geliştirmeye, bilmediklerini öğrenmeye gayret etti. Kariyer yaparken kişisel ihtirasları yoktu. Dostları için yaşayan biriydi.

Yükseklisans eğitimim bittikten sonra beni Viyana Üniversitesi’ne doktora öğrenimi yapmak üzere gitmem konusunda teşvik etti; yardımcı oldu. Hatta noter huzurunda imzalanan taahhütnameye kefil olarak düşünmeden imza attı.

Ben Türkiye’ye döndükten bir süre sonra doktora programı açtık. Büyük bir hevesle başladığı doktora programını makam, mevkii peşinde olmadığı, birilerine hoş görünme kaygısı taşımadığı için tamamlamak istemedi. Akademik hayatın bütün sorunları ile hazzını kendi içinde yaşadı.

Turizm ve Otel İşletmeciliği Yüksekokulu’nun kuruluşunda buraya geçti. Yabancı dil bilmenin önemini çok iyi kavramış olan dönemin yüksekokul müdürü Prof. Dr. İlhan Ünlü ile uyumlu bir çalışma yaptı. Takip eden yöneticiler ile kurduğu ilişkilerde de her daim sevildi, sayıldı. İş ilişkilerinde karşılaştığı geçici fırtınalar esnasında sessiz ve sakin kalarak dingin denizlerden ebedi dostluk ve arkadaşlık limanlarına ulaşmayı ilke edindi. Tıpkı benim hocam olduğu gibi, bugün Turizm Fakültesi adıyla fakülteye dönüşen yüksekokuldaki kimi öğretim üyelerinin de Eğitim Fakültesinden, Turizm ve Otel İşletmeciliği Yüksekokulundan hocasıydı; her birinin dil bilen birer turizm profesyonelleri olarak yetişmesi ve üniversiteye kazandırılması konusunda gayretleri oldu. Bununla birlikte, kendi evlatlarını yetiştirip iş güç sahibi yaparken, bir dönem çalışma arkadaşlığı yaptığı kimi akademisyenler gibi yakın akrabalarını üniversitenin kadrolarına yerleştirme konusuna itibar etmedi. Dik durdu, dikleşmedi.

Recep Hoca ile birlikte bir gün
Yıllar sonra yolumuz yeniden kesişti. Bu defa ben Turizm ve Otel İşletmeciliği Yüksekokulu müdürlüğü görevine atanmıştım. Hocamızla birlikte uyumlu ve gayet verimli çalışmalar yaptık. Bilgeliği, yardımseverliği ve hayat tecrübeleri ile burada da kendine sağlam bir yer edinmişti. Herkesin yardım meleği gibiydi. Birlikte yazdığımız Turizm Almancası kitabında, mesleki bilgilerinin ve deneyimlerinin gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlamaya çalıştık. Kimi zaman öğrencilerle iletişim kurmamızda bizlere yardımcı oldu. Öğrencilerimizden zaman zaman karşı cinsle ilişkilerinde geleneksel çizginin dışına çıkanlara Anadolu bilgeliğinin görgülediği gerçeğin hatırlatılması yönünde eleştirel serzenişleri olurdu ve onu uzaktan gören öğrenciler kendilerine çeki düzen verirdi. Onun salt bilgiye ve tecrübeye dayanmayan, aynı zamanda kişiliğine de nüfuz eden ve tüm eylemlerine eşlik eden doğal halleri Turizm öğrencileri tarafından da benimsenir; her haliyle sayılır ve sevilirdi. 

Çok sevdiği öğrencilerinden birinin aniden kalp krizi geçirip Hakka yürümesi üzerine, sağlık kontrolü yaptırmak istemişti. Yapılan tetkiklerde kalp rahatsızlığı tespit edilmiş. Sonrası malum. Ameliyatlar ve hastalıklar arka arkaya geldi. Hastalığının duyulmasını istemedi. Dostları üzülmesin diye... Bu süreçte yalnız bırakmamaya çalıştık; istediği gibi hep uzaktan takipçisi olduk.

Sevgili Hocam,
Gittiniz gideli içimizde öyle bir sızı var ki yalnız siz anlarsınız;
Siz şimdi uzakta cennette meleklerle bizi düşler ağlarsınız.

Değerli dostlarım,
Ölüm, dünya nimetlerine dört elle sarılan ve sahip olduğu makam ve mevkilerin kendileri ile kaim olduğunu zannedip, yalan bir avuntu içinde yaşarken gönül kırdığının farkına bile varamayanlar için güzel bir örnek, ders çıkarmasını bilenler için iyi bir vesiledir.

Her ölüm acı, her ölüm zamansız derler ki doğrudur. Bununla birlikte, dünya hayatı fanidir; inananlar için ölüm Sevgiliye kavuşmak, sonsuz âlemde yeni bir hayata başlamak için açılan bir kapıdır. Kur'an-ı Kerimde “Ondan geldik, yine ona döneceğiz” (Bakara 156) ve "Yaratılan her can ölümü tadacaktır" (Ankebut 57) diye buyuran yüce Allah'tan dileğimiz, ölülerimize rahmet ve merhametle muamele etmesidir.


Mevla bütün geçmişlerimize rahmetiyle muamele eylesin; hepimize, sevdiklerimizle birlikte yaşama imkanı ve sağlıklı uzun ömürler versin.  

30 Mart 2015 Pazartesi

Aşk ve sevgiyle yoğrulmayan hamur maya tutmaz!

Hayatım boyunca karşılaştığım toplumsal sorunlara somut çözüm üretmeye çalıştım. Sırf bu nedenle germanistik okudum. Uluslararası kariyer, saha araştırmaları yaptım. Almanca konuşulan ülkelerde yaşayan Türklerin sorunlarını kendi kişisel sorunum gibi görüp, onların sorunlarına çözüm üretmeye çalıştım. Örgün eğitimin yanı sıra uzaktan eğitim modelleri uyguladım.

Öğrencilerim soruyor. Yaptığınız işi seviyor musunuz? Elbette. Ben eşime olduğu kadar işime de aşığım. Gençlere şunu söylüyorum: Aşk ve sevgiyle yoğrulmayan hamur maya tutmaz!

Uzak yakın çevremdekilere akademik çalışmaların kütüphane raflarında saklanmak, akademik terfi almak için değil, topluma hizmet amacıyla ortaya çıkanlara yol göstermesi gerektiğini bir türlü anlatamadım; anlatamıyorum. Bazı vasatlar hala iki satır buradan, üç satır şuradan yaptıkları kolajlarla bilim yaptıklarına inanıyor; parayla yaptıkları uluslararası yayınlarla oraya buraya hava basıyor. Bir kısım uyanıklar ise bilimsel araştırmacı pozlarında kimi kurum ve kuruluşlardan fonlama yapıyor.

Bundan yıllar önce, bir ulusal kongrede doktorasını henüz bitirmiş birinin sunduğu bildiriyi dinledikten sonra "Peki bu çalışmayla gündeme getirdiğin soruna hangi çözümü ürettin?" diye sorunca, alanda profesör olan ve aslında defteri kitabı yıllar önce kapatmış, yeniliklerden bi' haber bir hocasının yanında kendi özgün görüşlerini açıklamaya çekinmiş "Bir öneri sunmak ne haddime, ben literatüre ne kadar hâkim olduğumu ortaya koydum" diyen pısırık, özgüvenleri törpülenmiş sıradan, bilimsel bilgi üretmekten ziyade itina ile çanta taşıyan gençleri gördüm. O gençlerin arasından çıkan bazıları bugün her hangi bir ölçeği uygulamak veya bir iki bilgisayar satın almak için sıradan talep yazısı yazmak yerine altyapı projesi yazmak ve bunun için alanyazın taraması isteyenlerin mantığını anlamakta zorlanıyorum. Hele uluslararası ölçekte planlanmış, kimi ülkelerde hayata geçirilmiş bazı araştırmaların Türkiye’de “etik” (?) bulunmamasına ne diyeceğimi bilemiyorum. 

Artık üniversiteden de üniversiteliden de ümidimi kesmeye başladım; bu ülkede bilim yok, bilim isteyene zulüm var!

Sözünü ettiğim araştırmalarla ilgilenenler için kaynaklar: Pew Research Center «The Future of the Global Muslim Population» Quelle für die Schweiz: Bundesamt für Statistik «Eidgenössische Strukturerhebung 2010»; Eidg. Kommission für Migrationsfragen «Muslime in der Schweiz 2010»; Yearbook of Muslims in Europe 2014; Universität Luzern «Muslime in der Schweiz 2010»; Schlussbericht der National Congerations Study Switzerland. 

Vaktim yok diyenler için kısa bilgi:
Th. Bigliel und E. Keller. (05 Şubat 2015). Elf Fakten über Muslime in der Schweiz: Wie viele Muslime leben in der Schweiz? Woher kommen sie? Wie gläubig sind sie? 20 Minuten. http://www.20min.ch/schweiz/news/story/Elf-Fakten-ueber-Muslime-in-der-Schweiz-12178273 (son erişim: 30.03.2015)

26 Mart 2015 Perşembe

Eğer herkes çıldırmış seni suçlarken...

Aşağıda 1895 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan Britanyalı şair Rudyard Kipling (1865-1936) tarafından yazılıp çeşitli dillere çevrilmiş bir şiiri paylaşıyorum. Çevirenlerini ne yazık ki tam olarak bilemediğim, aşağıdaki çeviriye kısmen katkıda bulunduğum ve ilk kez ortaokul sıralarında defterime not ettiğim bu şiir If you can meet with Triumph and Disaster and treat those two impostors just the same dizeleri ile Wimbledon Tenis Turnuvası'na katılan sporculara rehber niteliğindedir ve her dem güncelliğini korumaktadır. 

eğer,
herkes çıldırmış seni suçlarken
başını dik tutmayı,
herkes senden kuşkulanırken
kendine güvenmeyi,
ama bu kuşkuları da hoşgörüyle karşılamayı,
beklemeyi ve beklemekten bıkmamayı,
veya hakkında yalan söylenirken
yalan söylememeyi,
ya da senden nefret edilirken
nefret etmemeyi,
ve yine de insanlara tepeden bakmamayı
çokbilmişlik taslamamayı
başarabiliyorsan

düş kurmayı
düşlerine tutsak olmamayı,
düşünmeyi
ve düşüncelerini ihtiras haline getirmemeyi;
hem zaferi hem de felaketi göğüslemeyi
ve bu iki sahtekâra da eşit davranmayı;
söylediğin gerçeklerin üçkâğıtçılar tarafından
aptalları tuzağa düşürmek için çarpıtıldığını duymaya dayanmayı,
ya da yaşamını adadığın eserlerin yıkıldığını gördüğünde
eğilip, kırık dökük araç gereçlerinle onları yeniden inşa etmeyi
gerçekleştirebiliyorsan:

bütün kazanımlarını bir yere toplamaya
ve hepsini bir yazı-turayla riske atmaya,
ve kaybettiğinde yeniden baştan başlamaya
ve kayıpların hakkında tek bir söz etmemeye;
yüreğin, sinirlerin ve kasların…
yok olduktan sonra bile
onları yeniden dönüşün için zorlamaya,
ve içinde onlara “dayan!” diyen…
iradenden başka hiçbir şey kalmamışken dayanmaya…
gücün yetiyorsa

erdemlerini koruyarak kalabalıklarla konuşmayı,
ya da insanlığını unutmadan krallarla birlikte yürümeyi becerebiliyorsan,
ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitebiliyorsa;
herkes sana güveniyor ama yapamayacağın şeyleri beklemiyorsa,
acımasızca geçen her dakikanın her saniyesini…
bir uzun mesafe koşucusu gibi hakkını vererek yaşayabiliyorsan,
işte o zaman dünya ve içindeki her şey senin olur,
ve daha da önemlisi...
sen artık adam olmuşsundur oğlum.


Şiirin özgün şekli:

If you can keep your head when all about you
  Are losing theirs and blaming it on you,
If you can trust yourself when all men doubt you,
  But make allowance for their doubting too;
If you can wait and not be tired by waiting,
  Or being lied about, don’t deal in lies,
Or being hated, don’t give way to hating,
  And yet don’t look too good, nor talk too wise:

If you can dream—and not make dreams your master;
  If you can think—and not make thoughts your aim;
If you can meet with Triumph and Disaster
  And treat those two impostors just the same;
If you can bear to hear the truth you've spoken
  Twisted by knaves to make a trap for fools,
Or watch the things you gave your life to, broken,
  And stoop and build ’em up with worn-out tools:

If you can make one heap of all your winnings
  And risk it on one turn of pitch-and-toss,
And lose, and start again at your beginnings
  And never breathe a word about your loss;
If you can force your heart and nerve and sinew
  To serve your turn long after they are gone,
And so hold on when there is nothing in you
  Except the Will which says to them: “Hold on!”

If you can talk with crowds and keep your virtue,
  Or walk with Kings—nor lose the common touch,
If neither foes nor loving friends can hurt you,
  If all men count with you, but none too much;
If you can fill the unforgiving minute
  With sixty seconds’ worth of distance run,
Yours is the Earth and everything that’s in it,
  And—which is more—you’ll be a Man, my son. 

Bu da "adam olmak" başlığı ile Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlarından Bülent Ecevit (1925-2006) tarafından yapılmış bir başka çeviri:
Çevrende herkes şaşırsa bunu da senden bilse
Sen aklı başında kalabilirsen eğer
Herkes senden kuşku duyarken hem kuşkuya yer bırakır
Hem kendine güvenebilirsen eğer
Bekleyebilirsen usanmadan
Yalanla karşılık vermezsen yalana
Kendini evliya sanmadan
Kin tutmayabilirsen kin tutana
Düşlere kapılmadan düş kurabilir
Yolunu saptırmadan düşünebilirsen eğer
Ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir
İkisine de vermeyebilirsen değer
Söylediğin gerçeği eğip büken düzenbaz
Kandırabilir diye safları dert edinmezsen
Ömür verdiğin işler bozulsa da yılmaz
Koyulabilirsen işe yeniden
Döküp ortaya varını yoğunu
Bir yazı-turada yitirsen bile
Yitirdiklerini dolamaksızın dile
Baştan tutabilirsen yolunu
Yüreğine sinirine dayan diyecek
Direncinden başka şeyin kalmasa da
Herkesin bırakıp gittiği noktada
Sen dayanabilirsen tek
Herkesle düşüp kalkar erdemli kalabilirsen
Unutmayabilirsen halkı krallarla gezerken
Dost da düşman da incitemezse seni
Ne küçümser ne de büyültürsen çevreni
Her saatin her dakkasına
Emeğini katarsan hakçasına
Her şeyiyle dünya önüne serilir
Üstelik oğlum adam oldun demektir

24 Mart 2015 Salı

Etno kültürel pazarlama ve değerlere saygı

Aklımın erdiği dilimin döndüğü kadarı ile çevremde sorun olarak gördüğüm konularla ilgili görüş ve önerilerimi paylaşmaya çalışıyorum.

Son dönemde dikkatimi çeken bir pazarlama stratejisi var. Buna göre toplumun belli kesimlerini hedef alan ve bireylerin özelliklerine göre, onları tabiri caiz ise “can damarından” vuran söylemlerle pazarlama yapılmaya çalışılıyor. İnsanlar bu pazarlama sırasında belli bir etnik gruba yönelebiliyorlar. Buna da “etnik pazarlama” stratejisi adı veriliyor. Her ne kadar ayrımcılıkla mücadelede bu konuya müsamaha gösterilmemesi öneriliyorsa da iş dönüp dolaşıp para kazanmaya gelince, sanki her yol mubahmış gibi görünüyor. Ben buna "meşrebe göre pazarlama" diyorum.

Söz gelimi, Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerin yaşam tarzlarının, ki onlar buna tüketici profili adını veriyorlar, tüketim alışkanlıklarının, dünya görüşlerinin yerli halka göre farklı olduğunu keşfeden pazarlamacılar, “etnik pazarlama” stratejisi adıyla bir konsept geliştirdiler. Bu konsepte dayalı olarak da özellikle göçmenlere hitap eden reklam ve pazarlama kampanyaları düzenlemeye başladılar.

Almanya özeline bakınca, önce Almanya’da Türk medyası ortaya çıktı. Tercüman, Hürriyet, Türkiye, Sabah, Milliyet, Cumhuriyet, Dünya gibi gazeteler hedef kitle olarak Türklere yönelikti ve dolayısıyla içerdikleri reklamlar da Türkleri hedef alıyordu. Zamanla radyo ve televizyon yayınları da başlayınca, hedef kitle daha da dikkati çeker oldu.

Türklerin kendilerine ait market zincirleri, medya sistemleri ve ajansları var. Bu kanallar üzerinden, Türkçe ve Türk kültüründe yapılan tanıtım ve pazarlama etkinliklerinde dil ve kültür farklılıkları da göz önünde bulunduruluyor. Burada sadece Türkçe yeterli değil, Türkçe aslında bir araç. Bu araç üzerinden etkin ve kültürel detaylar da kullanılıyor.

Etnik pazarlamanın bir sonraki aşamasını ise “helal” sertifikalı ürünlerle ilgili pazarlama stratejisi oluşturdu. Buna göre helal kesim etler, domuz eti veya jelatini içermeyen ürünler, hayvan enzimleri içermeyen peynirler ve alkol içermeyen ürünler... Almanlar da bunun farkına vardı ve ürünlerinde helal sertifikası kullanmaya başladılar. Pazar giderek büyüyor.

Bu pazarlama stratejisi Türkiye’de de kullanılmaya başlandı. Helal sertifikalı ürünlerin satışına ilişkin özel bir satış ve pazarlama stratejisi geliştirilmeye çalışılıyor. Bu uygulama Almanya veya baskın kültürün Müslümanlar tarafından oluşturulmadığı ülkelerde olağan olarak görülürken, Türkiye’de de böyle bir uygulamaya geçilmeye çalışılması “Müslüman mahallesinde salyangoz satışı” gibi bir durumu çağrıştırıyor. Öte yandan toplumsal ayrışmaya da neden oluyor.

Benim Türkiye’deki gözlemim, pazarlama stratejilerinde müşteri odaklı ve agresif bir pazarlama ilkesi uygulandığı yönünde. Bir telefon almak istediğinizde, bir internet servis sağlayıcı ile irtibata geçtiğinizde neredeyse “aldatılmışlık” duygusunu yaşamadan işleminizi tamamlamanız mümkün olmuyor. Size önerilen paketlerin kısa süre sonra özelliklerini yitirdiğini, önemli olan sizin müşteri portföyüne kazandırılmanız olduğu görülüyor. Ne  kadar çok “müşteri” o kadar çok “prim”. Neredeyse insanlığımızdan çıkıyoruz.

Düşünüyorum, onlar da haklı sanki. Pazar gittikçe daralıyor, ürünler çeşitleniyor; küçük ve unutulan grupların ekonomik ve sosyal olarak gelişmesi, yeni alanların arayışı ve keşfedilmesine neden oluyor.

Etnik pazarlama, Türkiye’de kültürel pazarlamaya dönüşmüş durumda. Toplumun içinde genel nüfusa oranla belli bir gelir kaynağı olarak görülen, giyim kuşamı, dili, dini görüşü, ahlak anlayışı ve topyekün yaşam tarzı ile mevcut baskın kimliklerden farklı olduğu yeme -içme alışkanlıkları ile de görülen, geçmişi ve gelecek öngörüleri ile sosyal ve ekonomik habitatı “farklı” olan “öteki” gruba yönelik bir pazarlama şekli bu.

Bu pazarlamada anlaşılacağı üzere demografik değişkenler öne çıkıyor. Bütün stratejiler yukarıda anlattığım yapı üzerine kuruluyor. Herkese tek bir mesajla ulaşılamayacağına göre, “öteki” olana ulaşmak ve üretilen ürünün veya sunulan hizmetin bu grubu merkeze alacak şekilde pazarlanması öne çıkıyor. Nihai amaç, satıcının kar ederek maddi tatmine ulaşması.

Farklı mesajlar, farklı insanlar ve farklı ürünler dikkati çekiyor. Evrensel motifler yerini yerel değerlere bırakıyor. Aynı ülkede iki farklı kültüre sahip insanlara yönelik pazarlama faaliyeti gerçekleştiriliyor. Dolayısı ile aynı söylem, hedef kitleye göre farklı ifade edilebiliyor. Tanık olduğum bir telefonla pazarlama çalışmasını örnek vereyim:

Pazarlamacı        Selamün aleyküm ... Abi!
Müşteri              Kem.. küm... Aleykümselam?
Pazarlamacı        Nasılsın abi, iyi misin?
Müşteri              Affedersiniz, çıkaramadım. Kimsiniz?
Pazarlamacı        Abi, biz hayır işi yapıyoruz. Bir hayır işi için aradık da sizi...
Müşteri              Anlamadım.
Pazarlamacı        Abi bizde ... Hoca Efendinin kitapları var. Adresinize gönderelim mi?
Müşteri              Hayır!
Pazarlamacı        Abi, Kur’an kursu yaptıracağız; hayırlara vesile olun. Kaç takım gönderelim?
Müşteri              Göndermeyin. Hem siz tanımadığınız insanlara nasıl hitap ediyorsunuz öyle!
Pazarlamacı        N’olmuş yani?
Müşteri              Hanımefendi, tanımadığınız birine abi/abla diye hitap edilir mi?
Pazarlamacı        Ne diyeceğiz?
Müşteri              Hanımefendi veya Beyefendi diye hitap edeceksiniz!
Pazarlamacı        Benim için fark etmez. Benden büyükse “abi” veya “abla” küçükse de ...
Müşteri             Teşekkür ederim; size iyi çalışmalar dilerim!

Konuşma burada bitmiş, sinirler iyice gerilmiştir. Pazarlamacı “Adama bak yahu!” derken, telefonu kapatan müşteri de “Mütedeyyin insanları böyle sömürüyorlar!” diye söylenmektedir. Gelişmiş ülkelerde bu tür pazarlama stratejileri etik bulunmaz. Bir ürün toplumun bir kesimine böyle, bir başka kesimine de başka şekilde tanıtılır ve satılmaya çalışılırsa, bu strateji olmaktan çıkar ve ayrımcılığa girer. Pazarlama stratejisini uygulayan şirketler de yüklü tazminatlar öder.

Bu pazarlamada üç unsur dikkati çekiyormuş. Buna göre etnik grubun özellikleri iyi değerlendirilmeliymiş (mütedeyyin Müslüman mı, belli bir cemaatin mensubu mu vs). Sonra bu hedef kitlenin ana kütleden hangi özellikleri ile ne kadar uzakta veya yakında olduğu, bir başka ifade ile bu grupların belirgin özelliklerinin tespit edilmesi ve nihayet etnik pazarlama uygulaması.

Türkiye’de insanı canından bezdiren saldırgan pazarlama stratejilerinde bir ürün için üretilen mesajı toplumun her kesimine aynı şekilde verilmemesini ve değişen ve daralan Pazar payı nedeniyle yeni arayışlara gidilmesini anlarım. Ama burası Türkiye ve yurt dışından ithal edilen bu etno-kültürel pazarlama stratejilerinin tek bir dil ve tek bir strateji kullanılarak rehberden seçilen insanlara uygulanmasını doğru ve dikkate değer bulmam, aksine itici görürüm. Ayrıştırıcı bulurum; arama mesafe koymayı tercih ederim. Pazarlamacıları da pazarlama gurusu değil, “tilkisi” olarak görür; dolandırılmamak için karşı stratejiler geliştirmeye gayret ederim. En akıllı olduğunu sanan, aslında en aptal kesime aittir. Kendinden daha akıllı olabilecekleri hesaba katan da daha akıllılar sınıfındadır ve saygı görmeyi hak eder. Bu ilke pazarlamacılar için de geçerlidir.

Yukarıdaki telefon konuşmasına geri dönelim. Burada insanların her birinin gözü kapalı olarak “Hayır işine vesile olmasını” beklemek hatadır. İnançlar söz konusu olduğunda, kimin kimden daha fazla inançlı olduğunu sorgulamak mümkün olmayacağına göre, arayanın veya arananın kendini nasıl konumlandırdığı da önemlidir. Bir kesim “hanif” bir Müslüman olabilir; arayan bir “cemaat” mensubu olabilir veya tam tersi. Bu durumlarda verilen dini içerikli mesaj yanlış anlaşılabilir. Zira dinimiz “Hayır işlerinde yarışın!” derken, “Önce yakınlarınızdan başlayın!” diye de öneride bulunuyor. En uzaktakine değil, en yakındakine el uzatmak daha mantıklı olduğunda, telefonla dini içerikli bir pazarlama stratejisi yanlış anlaşılmalara neden olabilir; hatta yetersiz kalabilir.

Dolayısı ile hedef kitlenin iyi belirlenmesi; ; Yaldızlı-süslü laflarla aldatma, aldanma (En’am, 112) diye öneren Kur'an hükümlerine saygı gösterilmesinde, vatandaşların inançlarına saygılı olunmasında, pazarlama stratejilerinin de toplumsal değerler göz önünde bulundurularak yapılmasında yarar görmekteyim.

Verilen örnekte yapılan işlemi incelersek:

Hedef kitle: Mütedeyyin, kendi halinde, işinde gücünde olan vatandaşlar.

Hedef kitlenin özellikleri: Belli bir cemaate bağlı olduğu varsayılıyor veya bu insanlar kendilerini “dini değerlerine bağlı” olduğu “hayır işlerinden kaçınmayacakları” öngörülüyor.

Pazarlama stratejisi: Öngörülen hedef kitleye varsayılan özellikler üzerinden bazen saldırgan, bazen duygusal, bazen de inanç sömürüsüne dayalı bir satış ve pazarlama stratejisi uygulanıyor. Onlara dini içerikli mesaj verilerek yaklaşmak ve bu yolla hem ürünü satın almalarını hem de “hayır işine vesile oldukları” duygusunu vermek. Aslında inançlar kullanılarak, değerler sömürülerek para kazanmak! Ne kadar da ahlaki?

Ürünü satın alıyorsan karşılıklı dayanışma duygusu yaşıyorsun; hedef kitleye yalnız olmadığı duygusunu iletiyorsun; bu arada toplumda motif olarak kullanılan “kanaat önderleri” ile aranda bağ kuruyorsun. Ürünü satın almayı ret ediyorsan, yaygın olarak kullanılan metaforla “ötekisin” öteki!

Halbuki sen ne öteki, ne de beriki olmak istiyorsun. Sadece ürünü veya pazarlama stratejisini benimsemiyorsun; o kadar. Ama pazarlamacı (niyeti gerçekten pazarlama ise) öyle düşünmüyor. Bunların gelip geçici sorunlar olduğunu düşünüyor; zamanla buna da alışırlar diyor ya da "öteki" imiş diye yaftalıyor (!?).

Burada kamuya bazı görevlerin düştüğünü düşünüyorum. Söz gelimi “pazarlama” stratejileri kapsamında bireyin özel iletişim bilgilerinin güvenliğinin sağlanması ve ticari amaçlı kişi veya kurumlara satışının, devrinin önüne geçilmesi; negatif iletişim ortamlarının oluşabileceğinin öngörülmesi; toplumsal huzur ve güvenin zedelenmesi ihtimalinin hesaba katılması. Bilmiyorum, belki de vardır. Varsa ve ben bilmiyorsam, o da benim cehaletim olsun!

Türkiye’de bu tür telefonla pazarlama yöntemlerinin yaygınlığı malum. Öyle ki nitelikli dolandırıcılıktan, en masum kampanya haberlerine kadar geniş bir yelpaze var. Ben uzmanlık alanım dışına çıkarak pazarlama stratejileri konusunda ne yapılması gerektiğini anlatmaya yeltenmeyeceğim. O alan uzmanlarının işi. Ama Türkiye’de kanayan bu yaranın bir an önce pansuman edilmesi gerektiğini görüyor ve buradan bir kültür bilimci olarak soruna dikkat çekmek istiyorum. Kur’an’daki “Allah ile aldatılmayın” ihtarına rağmen, Türk halkı dinine olan derin saygısı yüzünden Allah ile aldatılıyor. Hem de Allah ile aldatma, aldanma (Lukman, 33; Fatır, 5; Hadid, 14) hükmüne rağmen.

Not:
Yukarıda anlattığım pazarlama stratejisi değil de haber alma stratejisi ise, benimle ilgili bilgiyi dolambaçlı yol aramadan doğrudan şu adresten alabilir:
https://drive.google.com/file/d/0B5FMsQuFHyrpaXJFWEJPLTV0VEU/view

Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...