22 Haziran 2021 Salı

Affetmek insanı yüceltir

Bugün Müslüm Gürses’in söylediği bir şarkıyı dinledim. Sözlerini Tuna Kiremitçi’nin yazdığı “affet” adlı şarkı beni farklı duygulara sevk etti. Yakın geçmişte yaşadığım, tanık olduğum kimi durumlar zihnimde film sahneleri gibi canlandı. Bunun üzerine affetmeyle ilgili görüşlerimi yazmaya karar verdim.

İnsanlar hayatı boyunca, farklı yaşlarda değişik durumlarla karşılaşıp, birbirine benzemeyen duygu durumları yaşayabilir. Olayları ve olguları içinde bulunulan ruh haline ve durumuna göre farklı algılayabilir. Bazen öfkelenir, bazen üzülür, Kimi zaman da sevinir. Beyin ağırlıklı olarak olumsuz duygu durumlarını kaydeder.

Örneğin covid-19 salgını sırasında pek çoğumuz nice durumlar yaşadı. İnsanlar en yakınlarına, en sevdiklerine hasret kaldı; hatta içimizden sonsuz âlemin bilinmezliğine emanet edilenler oldu. İnsanlar geçmişteki yaşanmışlıklardan dolayı özür dilemek veya af dilemek ile affedilmek arasında gelgitler yaşamaya, yaptıklarından pişmanlık duymaya başladı.

Nefret veya öfke, insana özgü bir duygudur ve insanın duygusal tepkiler vermesi doğaldır. Bu duyguların oluşturduğu baskıdan kurtulmanın yolu ise insanın kendisi ile yüzleşmesinden geçer. Kendisi ile barışık olmayan, çevresi ile kavgalı insanlar bir anlamda “evren” ile kavgalıdır.

Hayatta herkes hata yapabilir, kendisine hata yapılır. Yaşananlara tepki göstermek insanın doğasında vardır. Ancak yapılanı bağışlamak, yaşama sanatının ustalarının harcıdır. Affetmek, affedilmek durumunda olmak, hayatın içinde yaşanan durumlardır. İnsan yerine göre af dilemeyi, yerine göre affetmeyi bilmelidir. Uygar insan da yerine ve gereğine göre özür dilemeyi ve teşekkür etmeyi bilen insandır. Anadolu insanının deyişi ile “iyiliğe iyilik her kişinin, kötülüğe iyilik er kişinin, iyiliğe kötülük şer kişinin” işidir.

Affedebilmek, insanın kendini geçmişin kimi saldırılarından koruması, içindeki kızgınlığın geçip gitmesine, olumsuzluklardan uzaklaşmasına yardımcı olur. İnsan, affetmekle yücelir. Affetmek; unutmak değil, affedilene daha iyi insan olabilmesi için fırsat vermektir. Bir kimse durduk yerde affedilemeyeceği için; affetmek için içten bir özür beklenir. Affetmek, bir anlamda insanın kendi zindanından özgürlüğe kavuşmasıdır.

Affetmek, incinen ruhun tamiri için garanti belgesi anlamına da gelmez her zaman. Bazen af dileyen de sözünde durmayabilir. Oysa söz vermek önemlidir. “Öl söz verme, öl sözünden dönme” demiş Hacı Bektaş-ı Veli. Yani söz vermek sanıldığı gibi herkesin harcı değildir. Aşık ile maşuk, yahut seven ile sevilen birbirine bir durakta rastlaşıp, öbür durakta inmek için değil, iki cihan saadeti için söz verir. Öyle dilek tutar. Sevenin sevdiğine sevmekten başka muradı olmaz. Sevenler ne kadar sevildiğini bilmese de sevdiğinin otostop çeker gibi her durakta inip araç değiştirmeye meyletmesine de rıza göstermez.

İnsanın zor zamanlarda yüreğine umut tohumları ekip sevgi tomurcuklarını yeşertmeye çalışması gerekir. Böyle olduğunda vakit geldi deyip inmeye niyet edilen durakların kaldırılmış olduğu, yolun uzun; hayatı paylaşmanın; insanın sevdikleriyle bir arada olmasının ne kadar anlamlı olduğu ortaya çıkar. İnsan; yaşamanın, hayatı paylaşmanın tarifsiz hazzını duyar. Yeter ki kişi hedefini şaşırmasın, ne zaman hangi araca bineceğini, hangi durakta aktarma yapması gerektiğini iyi bilsin… Unutulmamalı ki umut; en mutsuz, en umutsuz, en karanlık gecelerde inananlardan ışığını esirgemez; yeter ki insan sevdiklerinin, değer verdiklerinin uğruna mücadele etmekten vaz geçmesin, bu uğurda kaybetmekten korkmasın, pes etmesin. İnsanı kaybeden dünyayı kazansa ne çıkar… Umut etmek, yaşanmış bir hayatın ardından yaşamaya tutunmaktır. Umudunuzu kaybetmeyin.

Birisi gönül indirip af diliyorsa ve ortada bir insanlık suçu yoksa af dileyen de hoş görülmelidir. Çünkü insanın gündelik hayatın koşuşturmacası içinde yaşadığı sorunların, çözümsüzlüklerin, anlaşmazlıkların önüne geçebilmesi, etkili iletişim kanalları üzerinden özür veya af dilemekle mümkün olabilir. İnsanın bir kereye, bir defaya mahsus af dileyeceği durumlar yaşanabilir. Af dilenecek hususlar sık tekrar etmemelidir. Böyle durumlarda af dileyenin olduğu kadar af edenin de güvenilirliği sorgulanmaya başlar.

İnsanın; zor zamanlarda yaşananlardan bunalıp sıkılınca, hayatın yükü altında ezilmek yerine, kendine her hangi bir meşgale bulup üretmeye başlaması, bu yolla bir çıkış yolu araması iyi gelir. İnsan; ancak ürettiği, kendine ve çevresine katkıda bulunduğu sürece, duygularını olumluya dönüştürüp, ruhsal bir rahatlama yaşar. Kendisi, sevdikleri ve çevresi ile yaşadığı çelişkileri atlatmak, sorunlara çözüm üretmek bu yolla mümkündür.

İnsan; öfke ve nefret uyandıran şeyleri cımbızla çekip hayatı kendine ve karşıdakine zehir etmek yerine affetmeyi denemelidir. Affetmek, yanlışı geçmişe yerleştirir. Geleceği, zehrin etkisinden kurtarır. Affeden insanın gelecekte kendisi olarak hareket etme imkânı olur. Geçmişin olumsuzlukları ile geçmişten kalan ruhsal örselenmeler affetmekle düzelir.

Uzun lafın kısası; şu fani dünyada insanın affedici olması, kimseye kin gütmemesi gerekir. İnsan geçmişe baktığında ölümlü dünyada kendisine yapılan kötülüğün yüküyle yaşamamalı, içindeki olumsuz duyguları kartopu gibi büyütüp, altında ezileceği bir çığa dönüştürmemeli, hayatını karartmamaya özen göstermelidir.

Sezai Karakoç; “Af dilemeye geldim” diyor. Öfke ve nefret uyandıran şeyleri cımbızla çekip hayatlarımızı tarumar ediyoruz. Hâlbuki affetmek, içimizdeki iyiyi açığa çıkarmak için bir vesiledir, insanın özündeki iyiliğe, varlığındaki yüceliğe inanmaktır. Affetmek vurdumduymazlık demek değil “Aslında sen bana bu kötülüğü yaptın, ben bunun farkındayım, ama senin farkına vardığın bu hatayı telafi etmene fırsat vermek, senin hatalarının yükünü daha fazla taşımak istemiyorum” demektir. Zor olan da insanın affedecek olgunluğu gösterebilmesidir. Affetmek, aynı zamanda kişinin kendine yaptığı bir iyiliktir; hayattan, yaşadıklarından ders veya dersler çıkarmasıdır; kendine özşefkat göstererek içinde olduğu olumsuz şartların üstesinden gelmesidir.  

Azar azar yitiriyoruz; dünden, bugünden, gönülden, ömürden! Farkında mısınız? İnsanın yaşadıkları ile hayatın gerçekleri ile yüzleşebilmesi ve yaşadığı gönül kırıklıklarını atlatabilmesi, özür dilemesini bilmesi ve affetmesi ile mümkündür.

Bu yazı; Post Bayern Gazetesi Haziran 2021 sayısı 12. sayfada yayımlanmıştır. 

https://de.calameo.com/read/004933340583c9bc5f83f?authid=jmn2MWkc66cC (22.06.2021)



12 Haziran 2021 Cumartesi

Bilmek özgürleştirir

Yunus Emre (1238-1328) der ki “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır.” İlim yahut bilim, TDK sözlükte “Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir amaca yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci” olarak tanımlanmaktadır. Bilim insanı da deneye dayanan yöntemler kullanarak, gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya, kanıta dayalı bilgi üretmeye çalışır.

Cebinizde cüzdanınızın olduğunu bilmek, bu gazetenin Avusturya’da yayımlandığını bilmek, bu cümlenin yazarının dünyaca ünlü bir sporcu olmadığını bilmek… Bunlar kanıta gereksinim duyulmayan günlük, kullanımlık bilgilerdir. Bu bilgilerin epistemik yahut bilişsel bir değeri olmakla birlikte, bir bilen ile öbür bilen arasındaki ilişkiye ışık tutmaktadır ve bu bilenin neyi ne kadar bildiği, bilmeyenin de neyi neden bilemediği Platon ile öğrencisi Aristoteles’ten bu yana tartışılan bir konudur. Platon doğada görülenlerin gerçekte ideaların yahut insan ruhunda var olan şeylerin yansıması olduğunu söylerken, öğrencisi Aristoteles insan ruhunda var olan şeylerin doğadakilerin yansıması olduğunu söyler ve bilmenin duyular ve akıl yürütme yoluyla gerçekleştiğini savunur. Tartışmanın ana konusunu bilmenin bireysel ve toplumsal arka planı oluşturmaktadır. Bu tartışma günümüzde de devam etmektedir.

İnsan her şeyi bilemez. Bununla birlikte yaptığı iş, yaşadığı çevre gibi konular göz önüne alındığında, ortalama bir insanın ömür boyunca neleri öğrenmesi veya hangi konularda neyi bilmesi gerektiği hususunda bir fikir sahibi olunabilir. Bilmek için öğrenmek gerekir. Öğrenmek ise bir devinimdir, bu devinimin ve emeğin sonunda elde edilen kazanımlar bilgiyi oluşturur. Öğrenilen veya edinilen bilgi insanın özgüvenini pekiştirir ve onu özgürleştirir. Bu durumun farkında olup bilgiye ulaşanlar; toplumsal ve sosyal hayatta, bilgiyi süs olarak taşımak yerine hayatın yükünü hafifletmek için kullanır ve bu yolla toplumsal ve sosyal çevrede farkındalık yaratırlar. Bu gruptakiler bilgiyi rehber edinir, bilimsel bilgiye değer verir ve bilimsel bilgiyi kullanarak insanlığı ve insan eliyle oluşturulan medeniyeti çok daha ileri noktalara taşıyabilirler.

İnsan öğrenmenin hazzına, bilmenin tadına vardıkça, daha ileri öğrenme basamaklarını çıkmak için çaba göstermeye başlar. Bu çaba kişiyi bilinenden bilinmeyene doğru bir arayışın hüküm sürdüğü bazen zor, bazen meşakkatli, bazen de çok keyifli bir seyahate çıkarır. Bu seyahate bazen araştırma, bazen öğrenme edimi denir. Araştırma aslında “…biliyorum” diyebilmenin mutlu sonuna ulaşmak, keyfini çıkarmak ve sonsuz okyanuslarda daha ileri araştırmaların anahtarını bulmak, yolunu açmaktır.

Araştırma insanın bir şeyi bilmek için arayış içinde olduğu süreci anlatır; yetenek geliştirme değil, bilimsel bilgiye, hakikate ulaşma çabasıdır. Dolayısı ile araştırma süreklilik içeren bir kavramdır. Bir konuda uzmanlaşmak isteyenlerin, uzmanlaşmak istediği alanla ilgili olan ve bilinmesi gereken bilgilerle donanması, bilimsel bilgileri alanın disiplinine sadık kalarak öğrenmesi gerekir. Araştırma gibi öğrenme de zamana yayılan bilişsel ve duyuşsal bir süreçtir.

Derler ki “Olmak için yanmak gerekir, yanmak için de ateşi bulmak”. İçine öğrenme ateşi düşenler, herkese olağan görünen bir durumu, bir olguyu olağan dışı görüp, merak eder; bilgiye ulaşmak için gerekli ilk adımı atar ve araştırmaya başlarlar. Yapılan araştırmanın sonucu ile elde edilmek istenen bilgiye ulaşıldığında, öğrenmenin de belli bir aşaması gerçekleşmiş olur. Bu süreçte bilgiye ulaşan insan, bilgiye ulaştığı an itibarı ile “ben oldum” derse, araştırma ve gelişme süreci o andan itibaren sona erer ve öğrenme hali kesintiye uğrar. Çünkü her bir bilgi ileri araştırmalar için yeni bir basamaktır ve insanlığın gelişimi bu sürecin kesintisiz devamına bağlıdır.

İnsanın öğrenmesi çevresel etkilerle de yakın ilişkilidir. Şöyle ki insanın öğrenme çabası aslında bireyin kendini geliştirme isteği ile de ilişkilidir. Elde edilen bir bilginin doğruluğunun sınanması için yeni araştırmaların yapılması, kontrol mekanizmasının devreye sokulması, öğrenme halinin kesintisiz sürdürülmesi gerekir.

Çevresi ile etkileşim içinde olan insan, bu etkileşim sürecinde de öğrenme edinimini gerçekleştirmekte, sorunlar karşısında da çözüm üretebilme becerisine sahip olmaktadır. Yani hayatın sürdürülebilmesi için gerekli temel ihtiyaçların giderilmesi gerekir. Bu ihtiyaçlar kendini farklı şekillerde hissettirebilir. Kısa süreli biyolojik ihtiyaçların karşılanması, insanın tür olarak varlığını sürdürebilmesi amacına hizmet eder. Daha ileri ihtiyaçların giderilmesi için bilgi ile birleşen yetenek, aklı devreye sokar. Akıl ve bellek insanı diğer canlılardan ayıran, insana insan olma vasfını kazandıran özelliklerden biridir. Kısa süreli deneyimlerden ya da uzun süreli araştırmalardan elde edilen kazanımlar belleğe kaydedilir ve ihtiyaç duyulduğunda yeniden kullanılmak üzere geri çağrılır. Bu bilgiyi depolama süreci de araştırma süreçleri sonucunda elde edilen verilerin belleğe kaydedilmesi, daha doğrusu öğrenme ediniminin sürdürülmesi halidir. Belleğe yeterli bilgi kaydedenler, doğal olarak bir ürünü geliştirme ve insanlığın ihtiyacını karşılama becerisine de sahip olurlar. Bir ürünü ortaya koyma becerisine sahip olanlar da ürün hakkında yeterli bilgiye sahip oldukları için o ürünün ortaya çıkarılabilmesi için gerekli süreç yönetimine de hâkim olurlar. Yani bilgi sahibi olanlar, bilgiyi kullanarak ürüne nitelik kazandıracak donanıma da sahip olurlar.

Çeşitli bilimsel süreçlerde yapılan araştırmalar bilgi üretmeye, elde edilen bilginin insan hayatının geliştirilmesine yöneliktir. Elde edilen bilgi ve üretilen ürün, paylaşıldığı ve insanlığın faydasına adil olarak sunulduğu ölçüde değer kazanır. Bu ürün bazen insanlığın sıkıntılarını ortadan kaldırmaya yönelik bir çalışma, bazen de bireysel veya profesyonel bir kazanıma dönüşür. Bilimsel bilgi ve ürünü sadece dünyevi emellere ulaşmak için kötüye kullanan insanlar, bilim tarihinde olumsuz örnek olarak anlatılmaktadır. Bunlar “erdemsiz” bilgililer şeklinde tanımlanır.

Öğrenilen bilginin yeni kuşaklara aktarılması, yani öğretme durumu kaçınılmaz olarak ortaya çıkar. Öğretme sürecindeki insanlar da tıpkı öğrenme sürecinde bulunanlar gibi bedenlerinde fiziksel bir değişiklik yaşamazlar. Eğitim bu bağlamda belki fiziksel olarak değil ama bireysel bir davranış değişikliği, toplumsal ve sosyal hayatın gelişimi ve yeniliklere evrilmesi şeklinde karşımıza çıkar.

Hayat boyu öğrenme, toplumsal ve sosyal etkileşim sürecinde öğrenme gibi alanlara ayrılan öğrenme; öğrenme edimi ile yeni bir kavram ile ilişkili olarak ortaya çıkar. Bu kavram okuldur. Okul; öğrenme ediniminin öğretmen eli ile gerçekleştirildiği kurumsal yapının adıdır. Bu kurumsal yapı içinde öğrenme aşamalarını tespit etmek, önceden belirlenen ve kamu otoritesi tarafından da onaylanan bir programın sistematik bir şekilde aktarılmasını sağlamak amacıyla sınıflara, dersliklere ayrılır. Bu kurumlar bir yandan bireyin kişisel gelişimine destek olurken, öte yandan toplumun gelecekte ihtiyaç duyacağı yetişmiş insan gruplarını öngörülen yeni toplum düzenine göre hazırlar. Bireylere aktarılan bilgilerin somutlaştırılmış göstergesi olarak karne, diploma gibi belgeler düzenler.  Bu kurumlar öğrenme ve öğretmen çabasını da bireyin sorumluluk alanından çıkarıp, kamunun sorumluluk alanına taşır. Zorunlu eğitim uygulamaları bu ihtiyaç ve anlayıştan kaynaklanmıştır.

Gelişmiş toplumlarda araştırmalardan elde edilen bilimsel bilgi; yayılabilir, doğruluğu sınanabilir bir olgudur. Geçerliliği doğrulanmış bilginin yanı sıra yeni durumlara bağlı olarak ortaya çıkacak yeni bilimsel bilgilere saygı duymayı öğretir. Toplumda araştırma iklimi ortaya çıkar. Araştırmacılar bir bilgiyi bilir, bilimsel bilgiye ulaşmayı öğrenir, bilinmeyene bilinenler üzerinden ulaşır. Bilgiyi üretene de saygı duyar, bilgiyi kullanırken de toplumsal ve sosyal bir sorumluluk bilinci içinde hareket eder. Burada yabana atılmaması gereken bir diğer husus da insana özgü olan ve kopyalanamayan, dağıtılamayan en önemli olgu, yani yetenektir. Bilgi ve yetenek birleşince sahibine özgü özel ürünler ortaya çıkar. Bu ürünler de alanda ilkleri oluşturur. Bir bilimsel bilgi ikinci bir bilgi ile birleşip yeni bir bilinmeyene ulaşmak için kullanılabilirken, insana özgü olan yetenek, ikinci bir insanda bulunan bir başka yetenek ile birleşip yetenek üzerine yetenek kurulamaz.[1] Dolayısı ile yetenek ve bilgi özel alanı oluşturur.

Sonuç olarak; bilgi gücü, öğrenme de özgürlüğü beraberinde getirir. Bu özgürlüğün tadına varabilenler okumayı, yazmayı ve dahi öğrenmeyi yaşam biçimine dönüştürür, henüz var olmayan veya varlığından haberdar olunmayan bir ürünü ortaya çıkarıp kullanarak dünyaya hükmederler. Ne diyeyim, bütün bunları verenin “Lütfu da hoş kahrı da”



[1] Okuma önerisi: Mehmet TEKEREK. Bilimsel Araştırmanın Bilgisi: İnsanın Öğrenme Hali. I. Sürüm. Kahramanmaraş: E-Kitap, 2020. ISBN:978-625-400-282-3.

19 Mayıs 2021 Çarşamba

Salgın ikliminden yeni normale


İnsanlar covid 19 salgınının hayatımızı derinden etkilediği bugünlerde “Normal hayatın içinde kalmak mı, yeni normale hazırlanmak mı?” ikileminde yaşıyor. Tercihini bir şey yokmuş gibi yapıp normalden yana kullananlar; yanında, yakınında kaybettikleri canları görünce veya canlarından can gidince, alınan tedbirlerin ve yapılan uyarıların ne denli yerinde olduğunu geç de olsa fark ediyorlar. Bir yanları mutsuz, bir yanları kırgın bir şekilde hayata devam ediyorlar. Yeni normale hazırlık yapanlar ise yaşanan sıkıntıların farkında olmakla birlikte, aralarında kurdukları sosyal dayanışma köprüsü ile yenidünya düzeninin sağlayacağı kazanımlara göz kırpıyorlar.

Toplumun hemen her kesiminde insanların duygu durumları karışık. Hayat romanlarda anlatıldığı gibi bazen mutlu seyrediyor; bazen de yarım kalan kırık bir aşk hikâyesi gibi acı sonlarla bitiyor. İnsan kendi varlığının farkına varana kadar, ırmakta akıp giden su misali zamanı harcayıp tüketiyor. Harcanan zamanla birlikte ömürler de tükeniyor.

İnsanoğlu bunların farkına vardığı zaman da Herakleitos'un dediği “Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz” sözüne inat, dün eline geçip kullanamadığı fırsatları bugün telafi etme çabasına düşüyor. Oysa görünen çay aynı, akan su aynı olmakla birlikte, hayatın gerçeği görünenle aynı olmuyor, çünkü ilkinden sonra o ırmaktan kim bilir hangi sular sonsuzluğa akıp gitmiş. Akan ırmak da aynı ırmak değil, görülen zahir de. Yaşananlar sadece bir yanılsamadan ibaret, o kadar. Bir başka ifade ile insanın gördüğü, önünden akıp giden çay, onun zihninde canlandırdığı resmin basit bir yansımasından ibaret, beyninde oluşturduğu hayaldir. Platon’un deyişi ile yalnızca bir ideadır. Hâlbuki tabiattaki değişimle birlikte insan da değişmekte, yeni yaşam şartlarına uyum sağlamaktadır. İki durum arasındaki anlamı belirleyen de insanın içinde yaşadığı durumu içselleştirmesi, benimseyip kabul etmesi ve sahip olduğu şartları hayatının bir parçasına dönüştürmesidir.

İnsanoğlu ne tür öznel gerçeklik veya ne tür duygusal atmosfer hissederse etsin, bugünlerde daha esnek davranmaya, hayatı ve yaşadıklarını daha olumlu değerlendirmeye, içinde bulunduğu şartları değişmez, hareketsiz bir durum olarak görmemeye çalışmalı, Aristoteles’in dediği gibi biçime, görünene takılıp kalmamalıdır. Doğada değişime ayak uyduramayanların değiştirilmesi kaçınılmazdır.

Toplumu yeni normale hazırlamak için sürekli devinim halinde olan bilim insanlarının görüşlerine itibar edilmeli, önyargılardan arınmaya çalışılmalı, safsatalara ve bilim dışı savlara kulak asılmamalıdır. Bilim insanları kanıtlanmaya ihtiyaç duyulmayan, herkesin gördüğü ve kabul ettiği ilkelerden yola çıkarak bilinmeyene ulaşmaya çalışır ve bilimsel bilgiyi üretir. Bilimsel bilgi de kanıtlanmış, doğruluğu, geçerliliği ve güvenilirliği sınanmış bilgidir. Bilim, bu bilgileri içeren önermelerden meydana gelmiş güvenilir bir sistemdir.

Bu süreçte beden sağlığını korumaya özen gösteren insanın, ruh sağlığını da yabana atmaması gerekir. Ruh; bedenden ayrı, belki de onunla bütünleşik bir yapıda insanın formunu tamamlamaktadır. Platon da beden sağlığının bozulması ile birlikte ruhun varlığını sürdürmeyeceğini söyler. Dolayısı ile insanın varlığını ölümünden sonra da devam ettirmesi, aklının ruh ve bedenle bütünleştirerek yaşadığı zaman dilimini anlamlandırmasına ve bıraktığı ize bağlıdır; sağlam kafa sağlam vücutta bulunur (mens sana in corpore sano) sözü de insanın bu uyumunun gerekli olduğunu vurgular.

Yeni normale geçerken, eski alışkanlıklardan ödün verilmesi gerekebilir. Günlük rutinin dışına çıkılarak pratik davranışların terk edilmesi, iyi olarak değerlendirilen ve algılananın sadece hazdan ibaret olmadığı günlük hayatın pratikleri ile de ilişkilendirilerek sınanmaktadır. Mutluluk, bu bağlamda uzaklarda bir yerlerde değil; içimizde, yüreğimizdeki huzurda gizlidir. Mutluluğu kökeni Platon’un eudamonist (mutlulukçu) ahlak anlayışına dayanan haz almadan değil, Sabahattin Ali’nin sözünü ettiği “insanın içindeki iyilik kadar iyi bir hayatı” dileyerek aramakta yarar vardır. Huzur da iyi veya kötü gibi insanın yüreğinde, niyetinde ve amelinde yaptıklarıyla beraberdir. Huzurlu insanlar çevresini güneş gibi ısıtır, dolayısı ile huzur ve mutluluk bulaşıcıdır.

Toplumsal ve sosyal refahın tesisi ve kısa sürede yeni dünya düzenine geçilebilmesi için kamunun koyduğu kurallara, yaptığı önerilere ve uzman görüşlerine itibar edilmesi yerinde bir tercih olur. Kuralların uygulanmasında bireylerin tümel değil, tikel olarak sorumluluk alması, tikellerin davranışlarının birinci derecede, gerçek dünyada yaşanan genel durumların ise ikinci derecede önemli olduğu unutulmamalıdır.

Özetle; bilim hayatta en gerçek yol gösterici, velinimet-i âlem olarak insanlığı aydınlatır. Bereketi de güzel ameldir; yani ona inanmak ve uygulamak, bilimsel bilgiyi yaşam biçimine dönüştürmektir. Yeni normale hazırlanırken kendimizi ve büyüklerimizi korumak, çocuklarımızın geleceğini güvenceye almak için aşı olmak, dört kişisel kurala uymak -kalabalık yerlerden uzak durmak, maske takmak, fiziki mesafeye ve temizlik kurallarını gözetmek- yaşam tarzı olmalıdır.

Sevdiklerinizle sağlıklı, mutlu ve huzur dolu nice güzel günler dilerim.

Bu yazı Yeni Post Aktüel Bayern Gazetesi Mayıs 2021 sayısında yayımlanmıştır. Bkz.:  www.postgazetesi.com

25 Nisan 2021 Pazar

Türk Mentalitesi

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir takipçi, bizim Türkçe dersleri konusundaki hassasiyetimize atfen, “Bırakın bu kafaları, çocuklar kendilerini ifade edecek kadar Almanca bilmiyor, siz hala Türkçe diye tutturmuşsunuz; daha neyin peşindesiniz?” diye sitem etmiş. Haklıdır, herkes kendi zaviyesinden ayrı ayrı görüyor ki böyle söylüyor. Biz bu işin ne fikir ne de fiil aşamasında insanlarla kavga etmek değil; uyuyanları uyandırmak niyetindeyiz.  


Şunu ifade etmek isterim ki fazla tartılmadan söylenen her bir söz, yerini bir süre sonra derin bir pişmanlık veya suskunluğa bırakır. Türkçenin reddedilişi, aynı zamanda Türk milletinin reddedilişini gösterir; Milletimizin varlığının sembollerinden biri olan, çok dilli ve çok kültürlü bir çevrede yaşatılmaya çalışılan Türkçe, milletimizin bekasının koşullarından ilkidir. Türkçeye karşı yapılmış bir saldırıdan ziyade kendi aslını ortaya koyan bir davranış modelidir. Söz, Türkçeye yöneltilmiş fiili bir saldırı olarak değil de içi boşaltılmış, sınırda bir çaresizliğin dışa vurumudur.

Şu hususun altını çizerek sözü bir kere daha Türkçemizin hassasiyetlerine getirmek isterim. Biz Türkçeyi öğrenin, Türk kültüründen haberiniz olsun derken, hamaset yapmıyor; aksine hafızaları tazelemenin yarar getireceğini düşünüyoruz. Çocuklarımız kendini yüceltmek için değil, düzeltmek ve geleceğe hazırlanmak için Türkçe öğrenmeli. Sanırım içinde yaşadığımız bu zaman da tam öyle bir zaman, moda deyişle kırılma anı.

Çocuklarımız Türkçe öğrenirken çoktan unutulmaya yüz tutmuş davranışlarımızdan aşağıda örnek olarak verilen kimi durumları da öğrenir.

Eskiler; komşunun veya yaşadıkları sokaktaki bir evin penceresinin önünde sarıçiçek varsa ''Bu evde hasta var. Evin önünde hatta bu sokakta gürültü yapmayın'' anlamını çıkarırdı.

Pencerenin önüne kırmızı çiçek koyulmuşsa; delikanlılara ''Bu evde gelinlik çağına gelmiş, bekâr kız var. Evin önünden geçerken konuşmalarınıza dikkat edin ve küfürleşmeyin.'' mesajı verilirdi.

Eve gelen misafire kahvenin yanında su ikram edilir; şayet misafir toksa önce kahveyi alır, açsa suyu alırdı. Ev sahibi de ona göre ya yemek sofrası hazırlatır ya meyve ikram ederdi.

Eski evlerimizde sokak kapılarının üstünde biri kalın biri ince olmak üzere iki tokmak olurdu. Gelen kadınsa kapıyı ince tokmakla vururdu. Evin hanımı kapıyı ev haliyle bile açardı. Erkekse, kapı kalın tokmakla vurulurdu. Evin hanımı kapıyı ya örtünüp açar ya da gelen misafiri ev halkından biri karşılardı.

Çocuk, yolda yürürken küçüklerin büyüğünün önünden geçmeyeceğini, ya da yürümeyeceğini öğrenir. Fitre ve zekâtın Ramazan'dan önce Şaban'da verilmesinin hikmeti kavrar. Fakir fukara Ramazana erzaksız girmesin; esnaf da Ramazan ayında toplanıp gerçek ihtiyaç sahibinin ''borç defterini'' kapatsın diye beklediğini görürdü.

Beyler, konuştukları veya gözlerinin kaydığı hanımlarla buluşmaya gidince hediye olarak ''ayna'' alırdı ki bunun anlamı; ''Sana senden daha güzel verebilecek bir hediye yok.'' demekti.

Değerli okurlar; milletimizin evlatları, sizden isteğimiz, yaşadığınız yerde Anayasadan kaynaklanan ve yasalarla düzenlenen haklarınıza sahip çıkın. Türkçe dersinin açılmasını talep edin. Yurttaşlık bilinci geliştirip çocuklarınıza rolmodel olun. Aksi halde karın tokluğuna yaşayıp gidersiniz de ne ata yurda ne de yurt edindiğiniz bu topraklara bir hayrınız olur. Çocuklarına köken dilini öğretmekten, iyi birer eğitim alması için çaba sarf etmekten kaçınanlar, bir gün “hayatlarının en yıkıcı, can acıtıcı” hatasını yaptıklarını anlasalar da o zaman iş işten geçmiş olur. Biz çocuklarımız Türkçeyi öğrensin diye ısrar ederken, geleceğin de bir gün geleceğini ve bugün gelecek nesilleri olumsuz etkileyecek, onların üzerinde derin izler bırakacak bir hatanın yapılmaması için çalışıyoruz. Bigane kalmamak için hayatını düşünmeye, yazmaya ve fikir üretmeye adamış bir kişi olarak;  çocuklarınıza ne sadece Türkçe ne de sadece Almanca öğretin diyoruz; aksine çocuklar hem Almanca hem de Türkçe öğrensinler.

Sözü bize sitem edenlere karşı oluşan havayı dağıtmak için Muhibbi (Kanuni Sultan Süleyman) ile bitirelim: Gamına gamlanıp olma mahzun, Demine demlenip olma mağrur. Ne dem bakî, ne gam bakî. Bu da geçer ya hû!

Bu yazı Post Nisan 2021 sayısında yayımlanmıştır.

19 Nisan 2021 Pazartesi

Bize Türk derler

Geçenlerde alışveriş yaparken çok düzgün, aksansız bir Almanca ile konuşan satıcıya “Türk müsün?” diye sordum. “Elhamdülillah!” diye cevap aldım. Bunun üzerine Türk olmanın zihnimdeki anlamını, ruhumdaki yansımasını anlatan bir yazı yayımladım. Okuyanlardan bazıları heyecanlanıp övgü dolu mesajlar gönderdi; bazıları da “Niye ırkçılık yapıyorsun?” diye kızdı. Bazıları da şu veya bu şekilde ayrışmayın, birbirinizi ötekileştirmeyin diye yaptığım çağrıya siyasi bir anlam katıp; alınmış. 

Kendimi tam olarak ifade edememişsem, burada altını kalın kalın çizerek tekrar anlatmak isterim. Ben Türküm. İnsanın Türk olduğunu söylemesi ırkçılık değil; kendini tarif etmesi, hislerini itiraf etmesidir. Bir Fransız, bir Alman bunu serbestçe söyleyebiliyorsa; “Biz neden çekinelim?” Bu durumu günlük hayatımızda, medya platformlarında özgür irademizle söylemenin ne sakıncası veya yazdığım satırları okuyanlardaki rahatsızlığın kaynağı ne olabilir?

Anlamayanlar için tekrar edeyim. Bize her yerde Türk derler. İster Azerbaycan, ister Kerkük, ister Türkistan, dünyanın hangi coğrafyasında, hangi ülkesinde her ne adla yaşarsa yaşasın; özümüz bir, sözümüz -coğrafyaya göre az çok farklılık gösterse de- Türkçedir. Biz ağlarız, ağıt olur; haykırırız, figanımız saza vurup, dile gelir, adı hoyrat olur. Türkü, derde ortak olmak; halden anlamaktır. Yalnızlığın çaresidir. Her nereye gitsek, sevdamız Türk’e, feryadımız Türkçeyedir bizim. Tıpkı Muharrem Ertaş’ın oğlu Neşet’e “Tükettin ömrümü koymadın özümü // atasözü dinlemeyen döver dizini” dediği gibi; işten geçmeden dilimize, kültürümüze sahip çıkalım. Benim anlatmak istediğim bu. Bu iş bizim gelecek kuşaklara karşı sahip olmamız gereken milli, vicdani ve insani bir borçtur.

Bazı dostlarım, “Dil ve kültüre ağırlık verdiğin kadar dine eğilmiyor, üzerinde durmuyorsun” diyor. Bu varsayımı kabul etmek; din ile kültür arasındaki karşılıklı ilişkiyi görmezden gelmek olur ki bu sitem doğru değil. Din; sosyal ve ahlaki hayatı kendi doğruları çerçevesinde tasarlarken, aslında kültürün değer ve imkânlarına göre yaşama alanı bulmakta; kendi kuralları çerçevesinde kültürel alanların oluşmasına da etki etmektedir. Dinler sadece Tanrının varlığını, ibadet esaslarını anlatmaz. Bugün citius, fortius, altius yani “daha hızlı, daha güçlü, daha yüksek” ilkesi ile düzenlenen olimpiyat oyunlarının temelinde de Tanrı Zeus’u anma ve onun adına barışı tesis etme amacı yatar[1]. Değişik kültürlerdeki dans figürleri de köken olarak dinseldir.

Bu gerçeği unutmadan, Anadolu’nun insanını, semahı, türküyü, deyişleri coğrafya, inanç veya mezhep farkı gözetmeden sevin; sevmeyi deneyin. Birbirinizi ötekileştirmeyin. Sevmeyi öğrendiğiniz vakit milletin özünüzü de sevmiş olursunuz. Bunlara sahip çıkınca sazınıza, sözünüze, özünüze de sahip çıkmış olursunuz. Sazın teline vurup “telli turnayı” söylerken sadece nesli tükenmek üzere olan bir kuşu değil, aynı zamanda kadim bir kültürü yaşattığınızı, nice kurumuş fidanlara can verdiğinizi de görür, can parelerimizin yüreğini bayram yerine çevirirsiniz. Birlikte gözünüz, gönlünüz şenlenir. Edep erkân öğrenir; deyişlerle semahlarla güzel insanlarla, güzel yüreklerle bir olmanın, kanat takarak birliğe uçmanın hazzını tadarsınız.

Türkçe kadim kültürleri barındırır. Çocuklarınıza yurt edindiğiniz toprakların dilini öğretmeye çalışırken, Türkçeyi unutturmayın. Bu süreçte yavrularımız Türkçeyi unutmasın derken, bu kültürlere de gönderme yapıyoruz. Coğrafyamızı, bayrağımızı anlatıyor; her bir yöresi ayrı bir zenginliği barındıran, ebru gibi iç içe geçmiş desenleriyle, Anadolu’nun birbirinden güzel, can alıcı renklerini, değerbilir insanını, onların kuşaktan kuşağa aktardığı kültürel mirasımızı tanıtıyoruz. Dilimizi kaybedersek, kültürel mirasımızı da kaybederiz diyoruz.

Anadolu'nun has evlatları “sen şucusun, ben bucu” diye kavgaya düşüp; ayrışmaya devam ederseniz, birileri de sizi gizli veya aşikâr ayırmaya, yok etmeye devam eder. Fransa’dan bir Eléonore Fourniau; Almanya’dan anası Polonyalı, babası Çek vatandaşı Petra Nachtmanova gibi hoş, alımlı hanımlar ellerinde bağlama ile çıkar gelir; Âşık Veysel’den veya Anadolu’nun her hangi bir köşesinden duyulmamış, unutulmaya yüz tutmuş parçaları, deyişleri, semahları söyleyiverir. Siz birbirinden güzel parçaları dinleyip kendinizden geçerken, onlar sizin ayrışmaya başladığınız yerden can evinize girer; meydanlara çıkıp gerçek niyetlerini ”bilmem kime özgürlük, şuraya statü, burada bilmem neye son”[2] gibi sloganlarla ortaya koyarlar; uyuyanları içine düştükleri gaflet uykusundan uyandırmadan, gizli veya aşikar parçalara bölmeye, ayrıştırmaya devam ederler. 

Benim Avrupalı Türklere ilişkin en büyük hayalim; içinde bulundukları derin uykudan bir an önce uyanması; bölünüp parçalanıp ayrışmak yerine bir olup, birlikte hareket ederek güçlenmesi ve yaşadıkları çevrede sahip oldukları gücün, birikimin farkına varıp, bu bilince uygun hareket etmesidir. 

Milletin “Uykuda mısın? Sevgili yârim, uyan, uyan!” namelerine inat, iş işten geçmeden uyanın; Türkü, Kürdü, Alevisi, Sünnisi, sağcısı, solcusu, bilmem daha nicesi; gelin birlikten kardeşlikten ayrılmayın. Gaspıralı İsmail Bey'in (İsmail Gasprinsky, 1851-1914)  "Dilde, fikirde ve işte birlik" sözünü hatırlayın. Biri sizi beklemediğiniz, hazır olmadığınız bir anda sizden, bizden alır götürür de ne olduğunu anlamazsınız. Ona buna laf yetiştirmeye çalışırken, ayrıştığınızı, ayrı düştüğünüzün ayırdına varmaz; yok olur gidersiniz. 

Uyanın, kendinize gelin! Dilinize ve kimliğinize sahip çıkın!


Mevlam Birçok Dert Vermiş
Solist: Serkan Uyar Klavye ud:Erdogan Artan Kabak Kemane :Arslan Akyol
https://www.youtube.com/watch?v=PAu3Xs3cLxQ

[1] Bkz.: Hasan TANRIVERDİ (2018), Din Kültür İlişkisi Üzerine Bir Değerlendirme. Ordu Üniversitesi Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, 8(3), 595-601. URL: https://dergipark.org.tr/tr/pub/odusobiad

[2] Anlatılanlarla ilgili olarak bkz.: ANF News: Maastricht buluşması: Kürt halkına kimse diz çöktüremez (12 Nisan 2021). https://anfturkce.com/avrupa/maastricht-bulusmasi-kuert-halkina-kimse-diz-coektueremez-130587 adresinden erişildi.

Bu yazı Haber Avrupa Nisan 2021 sayısında yayımlanmıştır. Bkz.:  http://europa-journal.net/bize-tuerk-derler/

Yazıyı kendi sesimden dinlemek isterseniz, https://www.youtube.com/watch?v=Msup_C6qqOw adresini tıklamanız yeterli.

24 Mart 2021 Çarşamba

Korkma!

Geçenlerde bir arkadaşıma “Nasılsın?” diye mesaj attım. “İyiyim, hem de çok iyiyim” diye manidar bir cevap verdi. Sonra düşündüm. “Nasılsın?” diye sorarken daha özenli davranmam gerekirdi. Öyle ya “İyi değilim” dese ne yapabileceğimi öngörebilmiş miydim? O an bir derdi olsaydı, onca saat öteden çözebilecek miydim?


Sonra bu sorunun dilimizdeki felsefi derinliğini araştırdım. Bulduklarım, okuduklarım Türkçemizin inceliklerinden, ayrıntılarından birini Anadolu’nun kadim kültüründen bir başka boyutu, farklı bir bakış açısını daha karşıma çıkardı.

Kadim kültürümüzde herkesin her önüne gelene “Nasılsın?” diye sormadığını gördüm. Örf ve adetlerimizde insanlar kendinden büyüğe “Nasılsınız?” diye sormadan önce durup, düşünürmüş. Anlatıldığına göre; bu soruyu yöneltenler karşıdakinin bütün müşkülünü halledecek, derdine derman olacak yeterliliğe ve yetkinliğe sahip olmalıymış ki “Nasılsın?” diye sorabilsin. Usulen yaş veya makam olarak küçük olanlar büyüğe değil de büyükler küçüğe “Nasılsın?” diye sorarmış. Aksi halde yapılan saygısızlık bir yana, söylenen söz de hem havada kalmaya mahkûm hem de boşa sarf edilmiş bir söz olmaktan öte geçmezmiş.  Peki, ne yapmak lazım gelirmiş? Üst olanlar “Nasılsınız?” deyince “Sağ olun” deyip kesmeli; “Siz nasılsınız?” diye karşılık vermemek; ast üst ilişkisi yoksa karşıdakinin yaşına hürmeten, “Efendim, afiyette misiniz?” demek yeterliymiş. İşte bu da Türk tefekkür âleminin, derin ve ince düşünce dünyasının dışa vurumu, yansımasıymış.

Gelelim konunun inanç ile ilgili diğer yönüne; "İnanan kişi, her hâl ve şartta iyidir" yani özgün biçimiyle "Elhamdülillahı ala külli halen"  (Hadis-i Şerif). Bu cevap ayan beyan kültürümüzde şikâyete yer olmadığını anlatıyor. "İnsan içinde iyiliği taşıyorsa her hal ve durumda iyidir.” diyor İbrahim Kalın[1]; “İyinin başına kötülük gelebilir ama iyi insanda kötü hal olmaz; iyi kendi iç dünyasına kötülüğü taşımaz." Dolayısı ile beşer şaşırıp kötülük yapsa da İyilerin başına hiçbir zaman beşeri kötülük anlamında açıklanabilen kötü bir durum gelmez. Çünkü insan iyi olmayı kendine bir hedef olarak benimsemişse, zıtlar yani iyi ile kötü bir araya gelmez. Zaten iyi insanın kötü olanla ne işi olabilir ki? İyi bir insansan, istediğini yapmakla iyilik yapmış olur zaten. Bu nedenle, Seneca'nın ifadesi ile "İyilerin başına hiçbir zaman kötü bir şey gelmez."

İnsan, yaşadığı halden şikâyet etmek yerine yaşadığı her anı; içinde bulunduğu bir dem, bir imtihan olarak görmelidir. Bizim kültürümüzde "Her imtihan bir ikramdır, her imkân bir imtihandır." Dolayısı ile "İnsan içindeki iyiliği muhafaza edebiliyorsa, dışarda ne yaşanırsa yaşansın" çok da önemli değildir. Çünkü “İnsan her neye bakarsa kendi yüzüdür. Kimde ne görürse kendi özüdür” felsefesini bu anlamda ifade eder.

İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un marşımızı yazmaya başlarken ilk sözünün “Korkma!” olması da bu kültürümüzün yansımasıdır. Bu söz, sıradan değil; derin bir inanç ve anlayışın eseridir. Tıpkı Peygamberimiz, Hz. Muhammed’in (SAV), Hz. Ebubekir ile Medine'ye hicret ettiği sırada gizlendiği Sevr Dağı ve mağarasında, kendilerini öldürme kastı ile takip edenlerin mağaraya yaklaştığında, tedirgin olan Ebu Bekir’e dediği gibi “Korkma! Ey Ebu Bekir; Allah bizimledir.” İnanç sahiplerine göre; Allah’ın sözü yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir (Tevbe 9/40). Bugünlerde ulusal marş olarak kabul edilişinin 100. yılını kutladığımız İstiklal Marşı’mız da Türk milletinin tarih sahnesine yeniden çıkışına tanıklık eden bir ruh halinde ortaya yazılmıştır. Türk milletinin yeniden ayağa kalkışının destanı olan bu marş; bugünün gençleri için eşsiz bir nasihat, gelecek kuşaklara aktarılması gereken bir emanet, geçmişten geleceğe uzayıp giden nesiller arasındaki kuvvetli bir bağdır.

Derler ya "Kemalât teferruatta saklıdır." Yani bütün iyilik ve güzellikler ayrıntıda gizlidir.  Bir tarafta "Bülbül ahlat ağacına kondu" demek var. Öbür tarafta “Kuş ağaca kondu” demek. İnsan hayatında her ayrıntı önemlidir. Bülbülü sıradanlaştırıp kuşa çevirmek; ahlatı sıradanlaştırıp oduna çevirmek bizim kültürümüze göre değildir. Biz can içinde canı, cananı arayan bir milletin evlatlarıyız. Dolayısı ile Türkçe dersine giden, Türk dilini ve kültürünü öğrenen çocuklarımız sadece günlük konuşmayı öğrenmiyor, aksine bir yandan kültürümüzü ve içerdiği derin anlamları, öte yandan da kuşun, ağacın, yaban armudunun adını, türünü öğreniyor. Yani çocuk, evde aile içinde konuştuğu Türkçenin dışına, mana âlemine çıkıyor. "Kuş ağaca kondu değil; bülbül ahlat ağacına kondu” derken, konuştuğu dile ayrı bir incelik, ayrı bir letafet katıyor ki bu anlatım şekli, insanın çevresindeki varlığa iki farklı bakış açısını da ortaya koyuyor. İnsanı, kâinatı, doğayı zenginleştiriyor. “Bu neyin, hangi anlayışın ürünü?” diye soranlara cevap, yani Türkçe dersinin manası burada.

Hayatta “İnsan yaşadığı, yaşattığı kadardır. Kelam onu yüceltmez amel ve istikamet yüceltir” derler büyükler. O halde yolumuzun dilimizi, kültürümüzü yücelten; kuşaktan kuşağa aktarmaya çalışanların tarafında olmasına özen göstermeliyiz. Bunu yaparken Türk olduğumuzu, Türkçe konuştuğumuzu utanmadan, sıkılmadan, başımız dik, alnımız ak olarak anlatabilmeliyiz. Çocuklarımıza iyi bir eğitim aldırarak, onları iyi ile kötü arasında hür iradeleri ile seçim yapabilecek bilgi birikimi ile donatmamız gerekir. Bilindiği üzere, “şerrin yaratılması şer değildir; yaratılanı şerde kullanmak şerdir”. İyi ile kötünün ayırdında olan insan; şer olarak bilineni hayra çevirebilecek donanımı da eğitimle kazanır. Eğitimde başarının sırrı da dilde ve düzenli çalışmakta gizlidir.

Her bir çocuk bir sanat eseri gibi şekillendirilmeye muhtaçtır. Makro düzeyde baktığınız zamana bir sanat eserinin büyüklüğü, mikro alandaki uyumdan kaynaklanmaktadır. Bu uyumun ortaya çıkardığı büyüklüğün sınırları da küçüklerin birbiriyle tutarlı olması, bütünlük sağlaması ile mümkündür.

Dil ile kültürün bağı koparıldığında geride ne dil ne kültür ne de inanç kalır. Milletleri ayakta tutan dilidir; kimliğidir.

 

Not: Bu yazı Post Aktüel Gazetesi Mart 2021 sayısında yayımlanmıştır. Mustafa Çakır (2021). Korkma. Post Aktüel Gazetesi. Mart 2021. s. 10.



[1] İbrahim Kalın. Kötülük Neden Var? Kendi Gökkubbemiz. URL: https://www.youtube.com/watch?v=yECl1xG3Et8 (08.03.2021).


20 Mart 2021 Cumartesi

Gönül Çalab’ın Tahtı

 

„Gönül Çalab’ın tahtı, Çalab gönüle baktı

İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise“

Yunus Emre (1239 - 1321)



Bu sefer Yunus Emre ile başladım. İnsanları sevmek, gönüllerde taht kurmak için insanın önce kendi sevdiğinin, kendini yaratan Çalab‘ın gönlüne taht kurması gerek. Türkçeyi onun insanın ruhundaki anlamını bir sevgiliye edilen sitemi, aşkı sevdayı anlatır gibi anlatacağım bu defa... Yazdığım her satırı; aşka, sevdaya inananların sanal alemdeki ifadelerinden derledim. Okuyanların derdini, kendi duygu dünyalarına ayna tutarak anlatmak istiyorum. İstiyorum ki yürek yangını olanlar, bizim milletimize olan sevdamızı, Türkçemize olan tutkumuz, milletimize gönül borcumuz üzerinde biraz düşünsün.


Hani gençler arasında Karadenizli anonim bir teyzeye atfedilen bir söz dolaşıyor; „Kiminle yaşarsan yaşa, kalbindekiyle öleceksin.“ diye. İnsanlar kalbinde yaşattıklarını dilleri ile dışa vurmasa da bilinç altında, anılarda, rüyalarda yaşatmaya devam ederlermiş. Bu durum halk diliyle böyle özetlenmiş. Ana dilini konuşmayı reddeden nice insanın son nefesinde anne özlemiyle anadiline döndükleri söyleniyor. Bilim insanlarının söylediğini aktarıyorum; gönül insanları da farklı düşünmüyor.

Bu gidişle, yani insanlarımız bu kadar vurdumduymaz, adamsendeci davranmaya devam ederse, kadim dilimiz, yani Türkçemiz, köken dilimiz orta ve uzun vadede, çok değil birkaç kuşak sonra bu coğrafyanın terk edilmeye yüz tutan ihmal edilmiş nostaljik bir değeri olacak; yaşlıların belleğinde anı olarak kalacak. Tıpkı Polonya’dan gelen Petra’nın annesinin „Sokakta Lehçe konuşmayın, Polanya’dan geldiğinizi anlamasınlar“ tembihine uyup, dedesinin dilini bugün neden konuşamadığını anlattığı hüzünlü hikayesi gibi. Türkçenin değerini anlamak için Türkçe konuşana meftun olmak; gönül verme şerefine nail olmak gerekir. Dilimizin anlatım özelliklerini anlamak, anlatmak için milletine, değerlerine sevdalanmak gerekir. Tıpkı insanın biri yakana kadar anlamadığı, yok sandığı; yanınca da sönmem sandığı, deryalara daldığı gibi... İnsanı insan yapan duygularıdır. Tercih sizin; geride bırakacağınız ister başarı öyküsü, ister yanık bir sevda türküsü.

 „İnsan yanındaki ile yaşlanır, aklındaki ile ölürmüş“ Türkçe de böyle bir şey. Yaşadığınız coğrafyada hangi dil konuşulursa konuşulsun, Türkçe gönül diliniz olsun. „Dilimiz kimliğimizdir“ deyince, gülüp geçenler oluyor. Olsun! Siz siz olun; mutluyken de mutsuzken de, sevip sevilirken de, söverken de Türkçe konuşun; sevginin, sevdanın, öfkenin, yani duyguların dili, türkülerimizin dili de Türkçe. Bilmem, anlatabiliyor muyum? Sanmıyorum… Hem biliyor musunuz ki ünlü yazar Yaşar Kemal bile küçükken yaşadığı travmalar nedeniyle lal olmuş da dili Türkü söylerken çözülmüş.

Rivayet o ki iyi kadınlar kötü adamların balkonundan gökyüzüne bakarken, iyi adamlar da yalnızlıktan ölüyormuş. İnsanlar; çok sevip ulaşamadığında, „Nasibim değilse gönlümden al“ diye dua edermiş, ama gönül bu, bir kere Çalab’ın tahtına göz kırpmışsa, „İnşallah nasibimdir. Çalab gönlüme baksın; ne olur orda kalsın“ diye de için için dua etmekten geri durmaz. Sizi bilmem, ama ben tam olarak o noktadayım. Benim duam sevdama, dilime, milletimin bekasına. Sizin dualarınız da benimle birlikte olsun inşallah. Amin, amin, amin…

Şu dünya ne tuhaf değil mi? İnsan hiç sahip olmadığı, eline almadığı, bir şeyi gün gelir kaybettiğini sanıp üzüntüye gark olur. İnsan kokusunu hissetmediği, birlikte gülüp eğlenmediği, sarılıp öpemediği birini, nasıl olduğunu bile bilmediği halde, küçük yavruların bir oyuncağa bağlandığı gibi nasıl bu denli içten sevip bağlanır? Hayat bu dudaklarınız başkasındayken ruhunuz başkasıyla öpüsür. Yani sözün özü;, Türkçe düşünür, Almanca konuşursunuz. Dönüp, dolaşıp yine geldik Trabzonlu teyzenin sözüne değil mi? Ama dil deyip durduğumuz da böyle bir şey. Elma değil ki ısırıp tadına bakasın, ekşi mi tatlı mı mayhoş mu… Onun tadı anlatım gücünde. İş ki o gücü kullanıp kah sevginizi kah efkarınızı anadilinizde anlatın.

Gençler terk edilmişliğin verdiği acıyla dostlarına dert yanar, yaşanmışlıkları anlatır. „Öyle alışmıştım ki aramasına; bir tek onunla mutlu oluyordum. Onunla keyif alıyordum geçirdiğim dakikalardan. İkide bir profiline girip bakıyor, her gelen mesajı ondan sanıyor, aramadığı anı yaşanmış saymıyor, yastığımı gözyaşıyla ıslatıyordum.“ Mecnun’la dolaşan Leyla’dan başka söz duymaz misali, bu duygu durumunu kanıksayan öteki cevap veriyor; „Sen onun umrunda olmamana, vurdumduymazlığına da alışabilecek misin?“ Peki gençler, siz gerçek hayatta, iş hayatına atıldığınızda, memlekete gittiğinizde dedenizle, konu komşuyla, hasılı kelam uzaktaki yakınlarınızla, istikbalde size umut bağlayanlarla anadilinizde anşamazsanız, Türkçenin yokluğuna alışabilecek misiniz? Yokluğuna alışma uğruna yüreğinizdeki iletişimsizlik yangınını nasıl söndüreceksiniz? Hiç düşündünüz mü?

Anlattıklarım tıpkı televizyon dizilerinde geçen bir sevda masalı gibi bir senaryo. En olumsuzu düşünün. Siz onu severken, o sizi bırakıp başka biri ile ele ele dolaşıyor olsun. Sizin onu sevdiğinizin de farkında. Ara sıra arayıp "İyi misin?" diye soruyor. Siz de hep aynı cevabı veriyorsunuz; "İyiyim!". Aslında hep aynı yalanı tekrar ediyorsunuz. İçim yanıyor, kalbim ağlıyor ama yanağıma akmıyor gözyaşlarım diyemiyorsunuz. Şimdi nasıl anlatayım ıslanan yastığı ters çevirip yattığımı, diye iç geçiriyorsunuz.  Bazı şeyler gerçekten çok acı. Sezen Aksu’nun biliyorsun adlı şarkısında dediği gibi; “Düşler ve gerçekler ayrı ayrı yaşar”. Biz size Türkçe öğrenin derken, sizler başka sevdaların peşinden koşuyorsunuz. Yaşadığınız çevrede sahip olduğunuz değerleri kaybedip iş işten geçtikten sonra son pişmanlık fayda etmez. Değerler eğitimi de öyle söylemekle kulaktan değil, bizzat yaşayarak yürekten yüreğe aktarılır. Dedim ya bu bir sevda masalı gibi kuşaktan kuşağa, dudaktan kulağa değil, yüreğe işlendiğinde, yaşam biçimine dönüştüğünde anlam kazanıyor.

Hz. Ali dedi ki; „Asla sahip olmadığın şeyler için üzülme! Kısmetinde varsa, onlar seni bulur, zamanı gelince. Her şey gelip geçici ey gönül. Bak az önce aldığın nefes dahi geldi geçti. Allah, ömrümüzün kalan kısmını, geçen kısmından hayırlı eylesin. Dünya'nın en büyük yükü; aklı sende olmayanı ısrarla yüreğinde taşımakmış. Âllah herkesi lâyık olduğu kalplerde çiçek açtırsın.“ Bu duaya, „Amin!“ derken, yine Türkçeyi, Türkçemizi, milletimizin geleceğini düşünüyor, hesap ediyorum.

Bizim dilimiz, Türkçemiz, kadir kıymet bilenlerimiz için babaannelerimizin zamanında misafire ayrılan ve ev ahalisi tarafından kullanılmayan yastık ve yorgandaki ipek kumaştır, renktir, desendir, Anadolu’dur. Asya’dır; sonu gelmeyen bir romandır. Bitmeyen bir şarkı. Ortasında ara verilmiş ama bir türlü de devam edilememiş yarım kalan bir şiirdir. Bazen de ağıttır. Türkçemiz ezandır, çandır. Kısacası, derdi de kederi de sesinde barındıran bir dermandır. Türkçe, rengarenk yüreklerin ve eşsiz seslerin ruhlarımıza iyi gelen tınısı, tılsımıdır.

Her ilişkiyi „Gel gönlümü, yerden yere vurma güzel“ diye başlayıp dinleyeni hayal alemine alıp götüren eski bir şarkının engin derinliğine dalıp, Emel Sayın’ın çığlık çığlığa „Rüyalar gerçek olsa“ diye söylediği şarkı ile bitirmek istersin; ama ne gam, hayatın gerçekleri ile rüyanın hazzı her zaman örtüşmez; örtüştüremezsin. Sezen Aksu’nun şarkısındaki gibi “Düşler ve gerçekler ayrı ayrı yaşar”.

Allah insanlara „yeryüzüne de gökyüzüne de sığmadığını, ancak inanan kullarının kalbinde yaşadığını“ bildirmiştir. Yunus Emre de „Gönül Çalab’ın tahtı“ derken insanın dünyalığına, sahip olduklarına değil, vicdanına vurgu yapar. Türkçe gider, Türklük biter, bugün olmayacak dualarla kardeşlik bağı kurmaya çalıştığınız ötekilerden fayda görmeyince, türlü parçalara ayırdığınız, ayrıştığınız inanç evleriniz de geçmişte yaşanmış hüzünlü, kırık bir aşk hikayesine döner. Türküler dile gelse; "Ey sevgili bir gün bana yar demedin" diye sitem eder. Dile duyulan sadakate ve millete yönelik sevdaya gelince; niyetler iyi olduğunda iyi işler de hayırlara vesile olur; yani „Çalab gönüle bakar“, yoksa Meryem‘ler Maria’ya Adem’ler Adam’lara karışır, Türkün adı kuşaktan kuşağa kaybolur gider.

Not:

Bu yazı Bu yazı Haber Avrupa – Euro Journal Gazetesi Mart 2021 sayısında yayımlanmıştır. Bkz.: http://europa-journal.net/goenuel-calabin-tahti/ 


Geçiş Sürecindeki Ülkeler ve Türkiye

Türkiye’de gündemi meşgul eden haberler, TV programlarında yer verilen aile içi sorunlar, yemek programlarında bile yapılan seviyesiz tartış...